Risale Oku
OTUZUNCU LEM’A
Otuz Birinci Mektubun Otuzuncu Lem’ası ve Eskişehir
Hapishanesinin bir meyvesi, Altı Nüktedir.
Denizli Medrese-i Yusufiyesinin bir ders-i âzamı Meyve
Risalesi olduğu ve Afyon Medrese-i Yusufiyesinin
kıymettar bir ders-i ekmeli el-Hüccetü’z-Zehrâ
olması gibi, Eskişehir Medrese-i Yusufiyesinin gayet
kuvvetli bir ders-i âzamı da, İsm-i Âzamı taşıyan
altı ismin altı nüktesini beyan eden bu Otuzuncu Lem’adır.
İsm-i Âzamdan Hayy-ı Kayyûma dair parçada pek derin
ve geniş meseleleri herkes birden bilemez ve zevk etmez,
fakat hissesiz de kalmaz.
Birinci
Nükte
İsm-i Kuddûsün bir nüktesine dairdir.
Bu Küddûs nüktesi, Otuzuncu Sözün Zeylinin Zeyli
olması münasiptir.
ayetinin bir nüktesi ve bir İsm-i Azamın altı
nurundan bir nuru olan Kuddus isminin bir cilvesi,
Şaban-ı Şerifin ahirinde, Eskişehir Hapishanesinde
bana göründü. Hem mevcudiyet-i ilahiyeyi kemal-i
zuhurla, hem vahdet-i Rabbaniyeyi kemal-i vuzuhla
gösterdi. Şöyle ki gördüm:
Bu kainat ve küre-i arz, daim işler ve büyük bir
fabrika ve her vakit dolar boşalır bir han, bir
misafirhanedir. Halbuki böyle işlek fabrikalar, hanlar
ve misafirhaneler müzahrefatla, enkazlarla,
süprüntülerle çok kirleniyorlar, bulaşık oluyorlar
ve ufunetli maddeler her tarafında teraküm ediyorlar. Eğer
pekçok dikkatle bakılmazsa ve tanzif edilmezse ve süpürülüp
temizlenmezse, içinde durulmaz; insan onda boğulur.
"Yeri de döşeyip düzenledik. Biz
ne güzel donatıcıyız!" Zâriyât Sûresi, 51:48.
Halbuki bu fabrika-i kainat ve
misafirhane-i arz o derece pak, temiz ve naziftir ve o
kadar kirsiz ve bulaşıksızdır ve ufunetsizdir ki, bir
lüzumsuz şey ve bir menfaatsiz madde ve tesadüfi kir
bulunmaz, Zahiri bulunsa da, çabuk bir istihale
makinesine atılır, temizlenir.
Demek bu fabrikaya bakan Zat, çok iyi bakıyor. Ve bu
fabrikanın öyle tanzifçi bir Sahibi var ki, o koca
fabrikayı ve o büyük sarayı küçük bir oda gibi
süpürtür, temizler, tanzim ve tanzif eder. Ve o pek
büyük fabrikanın büyüklüğü nisbetinde muzahrafatı
ve enkazından kalma kirli maddeleri, süprüntüleri
bulunmuyor. Belki büyüklüğü nispetinde temizliğine
ve nezafetine dikkat ediliyor.
Bir insan, bir ayda yıkanmazsa ve küçük odasını süpürmezse
çok kirlenir, pislenir. Demek bu saray-ı âlemdeki paklık,
sâfilik, nuranîlik, temizlik, mütemadiyen hikmetli bir
tanziften, bir dikkatli tathirden ileri geliyor. Ve eğer
o daimî tathir ve süpürmek ve dikkatle bakmak olmasaydı,
bir senede bütün hayvanların yüz bin milletleri arzın
yüzünde boğulacaklardı. Ve semâvâtın fezasında
tahribe ve mevte mazhar olan kürelerin ve peyklerin,
belki yıldızların enkazları, başımızı ve diğer
hayvânâtın başlarını, belki küre-i arzın
başını, belki dünyamızın başını kıracaklardı,
dağlar büyüklüğündeki taşları başımıza
yağdıracaklardı. Ve bizi bu vatan-ı dünyevîmizden
kaçıracaklardı. Halbuki, eskiden beri o yukarı
âlemlerdeki tahrip ve tamirden, medar-ı ibret olarak,
yalnız birkaç semâvî taşlar düşmüşse de, hiç
kimsenin başını kırmamış.
Hem zeminin yüzünde her sene mevt ve hayatın
değişmeleri ve döğüşmeleri yüzünden, yüz binler
hayvânat milletlerinin cenazeleri ve iki yüz bin
nebâtâtın taifelerinin enkazları, berr ve bahrin yüzlerini
fevkalâde öyle kirleteceklerdi ki, zîşuur, o yüzleri
değil sevmek, âşık olmak, belki öyle çirkinlikten
nefret edip mevte ve ademe kaçacaklardı.
Bir kuş kolayca kanatlarını ve bir kâtip rahatça
sayfalarını temizlediği gibi, bu tayyare-i arzın ve
bu tuyur-u semâviyenin kanatları ve bu kitab-ı kâinatın
sayfaları da öylece temizleniyor, güzelleşiyor ki,
âhiretin hadsiz güzelliğini görmeyen ve imanla düşünmeyen
insanlar, dünyanın bu temizliğine, bu güzelliğine âşık
olurlar, perestiş ederler.
Demek bu saray-ı âlem ve bu fabrika-i kâinat, ism-i
Kuddûs’ün bir cilve-i âzamına mazhardır ki, o
tanzif-i kudsîden gelen emirleri, değil yalnız
denizlerin âkilü’l-lâhm tanzifatçıları ve
karaların kartalları, belki kurtlar ve karıncalar
gibi, cenazeleri toplayan sıhhiye memurları dahi
dinliyorlar.
Belki o kudsî evâmir-i tanzifiyeyi, bedende cereyan
eden kandaki küreyvât-ı hamrâ ve beyzâ dahi dinleyip
bedenin hüceyrâtında tanzifat yaptıkları gibi, nefes
dahi o kanı tasfiye eder, temizler.
Ve o emri, gözkapakları gözleri temizlemek ve sinekler
kanatlarını süpürmek için dinledikleri gibi, koca
hava ve bulut dahi dinler. Hava, zeminin sathına, yüzüne
konan toz toprak süprüntülere üfler,
tanzif eder. Bulut süngeri, zemin bahçesine su serper,
toz toprağı yatıştırır. Sonra, gökyüzünü çok
zaman kirletmemek için, çabuk süprüntülerini toplayıp
kemâl-i intizamla çekilir, gizlenir. Göğün güzel
yüzünü ve gözünü, silinmiş ve süpürülmüş,
parıl parıl parlar gösteriyor.
Ve o evâmir-i tanzifiyeyi, yıldızlar, unsurlar,
madenler, nebatlar dinledikleri gibi, bütün zerreler
dahi dinliyorlar ki, hayret-engiz tahavvülât fırtınaları
içinde o zerreler nezafete dikkat ediyorlar. Bir yerde
lüzumsuz toplanmıyorlar, kalabalık etmiyorlar. Mülevves
olsalar çabuk temizleniyorlar. En temiz ve en nazif ve
en parlak ve en pâk vaziyetleri, en güzel, en sâfi, en
lâtif suretleri almak için, bir dest-i hikmet tarafından
sevk olunuyorlar.
İşte bu tek fiil, yani, birtek hakikat olan tanzif,
ism-i Kuddûs gibi bir İsm-i Âzamdan, kâinatın
daire-i âzamında görünen bir cilve-i âzamdır ki,
doğrudan doğruya mevcudiyet-i Rabbâniyeyi ve
vahdâniyet-i İlâhiyeyi, Esmâ-i Hüsnâsıyla beraber,
güneş gibi, geniş ve dürbün gibi olan gözlere
gösterir.
Evet, nasıl ki, Risale-i Nur’un çok cüzlerinde katî
bürhanlarla ispat edilmiş ki, ism-i Hakem ve ism-i Hakîmin
bir cilvesi olan fiil-i tanzim ve nizam; ve ism-i Adl ve
Âdilin bir cilvesi olan fiil-i tevzin ve mizan; ve ism-i
Cemîl ve Kerîmin bir cilvesi olan fiil-i tezyin ve
ihsan; ve ism-i Rab ve Rahîmin bir cilvesi olan fiil-i
terbiye ve in’âm, bu daire-i âzam-ı âlemde, herbiri
birtek hakikat ve birtek fiil olduklarından, birtek Zâtın
vücub-u vücudunu ve vahdetini gösteriyorlar. Aynen
öyle de, ism-i Kuddûsün bir mazharı ve bir cilvesi
olan fiil-i tanzif ve tathir dahi, o Zât-ı Vâcibü’l-Vücudun
hem güneş gibi mevcudiyetini, hem gündüz gibi
vahdâniyetini gösteriyorlar.
Ve mezkûr tanzim, tevzin, tezyin, tanzif misilli o ef’âl-i
hakîmâne, âzamî dairede vahdet-i neviyeleri noktasında
birtek Sâni-i Vâhidi gösterdikleri gibi; Esmâ-i
Hüsnânın ekserîsinin, belki bin bir esmânın
herbirinin böyle birer cilve-i âzamı, bu daire-i
âzamda vardır. Ve o cilveden gelen fiil, büyüklüğü
nispetinde vuzuh ve katiyetle Vâhid-i Ehadi gösterir.
Evet, herşeyi kanun ve nizamına itaat ettiren hikmet-i
âmme; ve herşeyi süslendirip yüzünü güldüren
inâyet-i şâmile; ve herşeyi sevindirip memnun eden
rahmet-i vâsia; ve zîhayat herşeyi beslendirip
lezzetlendiren rızk-ı umumî-i iâşe; ve herşeyi umum
eşyaya münasebettar ve müstefid ve bir derece mâlik
eden hayat ve ihyâ gibi, kâinatın yüzünü
güldüren, ışıklandıran bedihî hakikatler ve
vahdânî fiiller, ziya güneşi gösterdiği gibi,
birtek Zât-ı Hakîm, Kerîm, Rahîm, Rezzâk, Hayy ve
Muhyîyi bilbedâhe gösteriyorlar. Eğer herbiri birer bürhan-ı
bâhir-i vahdâniyet olan o yüzer geniş fiillerden tek
birisi Vâhid-i Ehade verilmezse, yüzer vecihte muhaller
lâzım gelir.
Meselâ, onlardan değil hikmet, inayet, rahmet, iaşe,
ihyâ gibi bedihî hakikatler ve vahdanî deliller, belki
yalnız tanzif fiili Kâinat Hâlıkına verilmezse, o
vakit ehl-i
dalâletin o meslek-i küfrîsinde lâzım
gelir ki, ya tanzifle alâkadar zerreden, sinekten tut,
tâ unsurlara, yıldızlara kadar bütün mahlûkatın
herbiri, koca kâinatın tezyin ve tevzin ve tanzim ve
tanzifini bilecek, düşünecek ve ona göre davranacak
bir kabiliyette olacak; veyahut Hâlık-ı Âlemin sıfât-ı
kudsiyesi kendisinde bulunacak; veyahut bu kâinatın
tezyinat ve tanzifâtı ve varidat ve masarifinin
muvazenelerini tanzim etmek için, kâinat büyüklüğünde
bir meclis-i meşveret bulundurulacak ve hadsiz zerreler,
sinekler, yıldızlar o meclisin âzâları olacak. Ve hâkezâ,
bunlar gibi hurafeli, safsatalı yüzer muhaller
bulunacak, tâ ki her tarafta görünen ve müşahede
olunan umumî ve ihatalı ulvî tezyin ve tathir ve
tanzif vücut bulabilsin. Bu ise, bir muhal değil, belki
yüz bin muhal ortaya girer.
Evet, eğer gündüzün ziyası ve zemindeki umum parlak
şeylerde temessül eden hayalî güneşçikler güneşe
verilmezse ve birtek güneşin cilve-i in’ikâsıdır
denilmezse, o vakit zemin yüzünde parlayan bütün cam
parçalarında ve su katrelerinde ve karın
şişeciklerinde, belki havanın zerrelerinde birer hakikî
güneş bulunmak lâzım gelir-tâ ki o umumî ziya
vücut bulabilsin.
İşte hikmet dahi bir ziyadır. Rahmet-i muhita bir
ziyadır. Tezyin, tevzin, tanzim, tanzif, muhit birer
ziyadırlar ki, o Şems-i Ezelînin şualarıdırlar.
İşte gel, bak, dalâlet ve küfür nasıl hiç çıkılmaz
bataklığa girer. Ve dalâletteki cehalet, ne derece
ahmakane olduğunu gör, de.
Evet, kâinat sarayını ter temiz tutan bu ulvî, umumî
tanzif, elbette ism-i Kuddûsün cilvesi ve muktezasıdır.
Evet, nasıl ki bütün mahlûkatın tesbihatları ism-i
Kuddûs’e bakar; öyle de, bütün nezafetlerini de
Kuddûs ismi ister. Haşiye Nezafetin bu kudsî
intisabındandır ki, -1- hadisi,
nezafeti imanın nurundan saymış ve -2- âyeti
dahi, tahareti muhabbet-i İlâhiyenin bir medarı göstermiş.
1 Temizlik imandandır.
2 Muhakkkak ki Allah çok tevbe edenleri
ve çok temizleneleri sever.
Haşiye
Kötü hasletler, batıl itikadlar, günahlar, bid’alar,
manevi kirlerden olduklarını unutmamalıyız.
Otuzuncu
Lem’anın İkinci Nüktesi
âyetinin bir nüktesi ve bir İsm-i Âzam veyahut İsm-i
Âzamın altı nurundan bir nuru olan Adl isminin bir
cilvesi, Birinci Nükte gibi, Eskişehir Hapishanesinde
uzaktan uzağa göründü. Onu yakınlaştırmak için
yine temsil yoluyla deriz:
Şu kâinat öyle bir saraydır ki, o sarayda mütemadiyen
tahrip ve tamir içinde çalkanan bir şehir var. Ve o
şehirde her vakit harp ve hicret içinde kaynayan bir
memleket var. Ve o memlekette her zaman mevt ve hayat
içinde yuvarlanan bir âlem var.
Halbuki, o sarayda, o şehirde, o memlekette, o âlemde o
derece hayret-engiz bir muvazene, bir mizan, bir tevzin
hükmediyor; bilbedâhe ispat eder ki, bu hadsiz
mevcudatta olan hadsiz tahavvülât ve vâridat ve
masarif, herbir anda umum kâinatı görür, nazar-ı
teftişinden geçirir birtek Zâtın mizanıyla
ölçülür, tartılır. Yoksa, balıklardan bir balık,
bin yumurtacıkla ve nebâtattan haşhaş gibi bir
çiçek, yirmi bin tohumla ve sel gibi akan unsurların,
inkılâpların hücumuyla, şiddetle muvazeneyi bozmaya
çalışan ve istilâ etmek isteyen esbab başıboş
olsalardı veyahut maksatsız, serseri tesadüf ve mizansız,
kör kuvvete ve şuursuz, zulmetli tabiata havale
edilseydi, o muvazene-i eşya ve muvazene-i kâinat öyle
bozulacaktı ki, bir senede, belki bir günde hercümerc
olurdu. Yani, deniz karma karışık şeylerle
dolacaktı, taaffün edecekti. Hava gazât-ı muzırra
ile zehirlenecekti. Zemin ise bir mezbele, bir mezbaha,
bir bataklığa dönecekti. Dünya boğulacaktı.
İşte, cesed-i hayvânînin hüceyrâtından ve kandaki
küreyvât-ı hamrâ ve beyzâdan ve zerrâtın tahavvülâtından
ve cihazat-ı bedeniyenin tenasübünden tut, tâ
denizlerin vâridat ve masarifine, tâ zemin altındaki
çeşmelerin gelir ve sarfiyatlarına, tâ hayvânat ve
nebâtâtın tevellüdat ve vefiyatlarına, tâ güz ve
baharın tahribat ve tamiratlarına, tâ unsurların ve
yıldızların hidemat ve harekâtlarına, tâ mevt ve
hayatın, ziya ve zulmetin ve hararet ve burudetin
değişmelerine ve döğüşmelerine ve çarpışmalarına
kadar, o derece hassas bir mizanla ve o kadar ince bir
ölçüyle tanzim edilir ve tartılır ki, akl-ı beşer
hiçbir yerde hakikî olarak hiçbir israf, hiçbir abes
görmediği gibi, hikmet-i insaniye dahi herşeyde en mükemmel
bir intizam, en güzel bir mevzuniyet görüyor ve
gösteriyor. Belki, hikmet-i insaniye, o intizam ve
mevzuniyetin bir tezahürüdür, bir tercümanıdır.
Hiçbirşey yoktur ki, hazineleri bizim
yanımızda olmasın. Herşeyi biz belirli bir miktar ile
indiririz.
İşte, gel, Güneş ile muhtelif on iki
seyyarenin muvazenelerine bak. Acaba bu muvazene, güneş
gibi, Adl ve Kadîr olan Zât-ı Zülcelâli göstermiyor
mu? Ve bilhassa, seyyarattan olan gemimiz, yani küre-i
arz, bir senede yirmi dört bin senelik bir dairede
gezer, seyahat eder. Ve o harika sür’atiyle beraber,
zeminin yüzünde dizilmiş, istif edilmiş eşyayı
dağıtmıyor, sarsmıyor, fezaya fırlatmıyor. Eğer sür’ati
bir parça tezyid veya tenkis edilseydi, sekenesini
havaya fırlatıp fezada dağıtacaktı. Ve bir dakika,
belki bir saniye muvazenesini bozsa, dünyamızı
bozacak, belki başkasıyla çarpışacak, bir kıyameti
koparacak.
Ve bilhassa zeminin yüzünde, nebâtî ve hayvânî
dört yüz bin taifenin tevellüdat ve vefiyatça ve iaşe
ve yaşayışça rahîmâne muvazeneleri, ziya güneşi gösterdiği
gibi, birtek Zât-ı Adl ve Rahîmi gösteriyor.
Ve bilhassa o hadsiz milletlerin hadsiz efradından
birtek ferdin âzâsı, cihazatı, duyguları o derece
hassas bir mizanla birbiriyle münasebettar ve
muvazenettedir ki, o tenasüp, o muvazene, bedâhet
derecesinde bir Sâni-i Adl ve Hakîmi gösteriyor.
Ve bilhassa her ferd-i hayvânînin bedenindeki
hüceyrâtın ve kan mecrâlarının ve kandaki küreyvâtın
ve o küreyvattaki zerrelerin o derece ince ve hassas ve
harika muvazeneleri var; bilbedâhe ispat eder ki, her
¸eyin dizgini elinde ve her ¸eyin anahtarı yanında ve
bir ¸ey birşeye mâni olmuyor, umum eşyayı birtek
şey gibi kolayca idare eden birtek Hâlık-ı Adl ve Hakîmin
mizanıyla, kanunuyla, nizamıyla terbiye ve idare
oluyor.
Haşrin Mahkeme-i Kübrâsında, mizan-ı âzam-ı
adaletinde cin ve insin muvazene-i a’mâllerini istib’âd
edip inanmayan, bu dünyada gözüyle gördüğü bu
muvazene-i ekbere dikkat etse, elbette istib’âdı
kalmaz.
Ey israflı, iktisatsız, ey zulümlü, adaletsiz, ey
kirli, nezafetsiz, bedbaht insan! Bütün kâinatın ve bütün
mevcudatın düstur-u hareketi olan iktisat ve nezafet ve
adaleti yapmadığından, umum mevcudata muhalefetinle, mânen
onların nefretlerine ve hiddetlerine mazhar oluyorsun.
Neye dayanıyorsun ki, umum mevcudatı zulmünle, mizansızlığınla,
israfınla, nezafetsizliğinle kızdırıyorsun?
Evet, ism-i Hakîmin cilve-i âzamından olan hikmet-i
âmme-i kâinat, iktisat ve israfsızlık üzerinde
hareket ediyor, iktisadı emrediyor.
Ve ism-i Adlin cilve-i âzamından gelen kâinattaki
adalet-i tâmme, umum eşyanın muvazenelerini idare
ediyor. Ve beşere de adaleti emrediyor. Sûre-i Rahmân’da,
âyetindeki, dört mertebe, dört nevi
Göğü yükseltip aleme nizam ve ölçü
verdi. Ta ki adaletten ve dinin emirlerinden ayrılarak
ölçüde sınırı aşmayın. Ölçüyü ve tartıyı
adaletle yerine getirin ve tartıyı eksik tutmayın.
(rahman Suresi: 6-7)
mizana işaret eden, dört defa mizan
zikretmesi, kâinatta mizanın derece-i azametini ve
fevkalâde, pek büyük ehemmiyetini gösteriyor. Evet,
hiçbir şeyde israf olmadığı gibi, hiçbir şeyde de
hakikî zulüm ve mizansızlık yoktur.
Ve ism-i Kuddûsün cilve-i âzamından gelen tanzif ve
nezafet, bütün kâinatın mevcudatını temizliyor, güzelleştiriyor.
Beşerin bulaşık eli karışmamak şartıyla, hiçbir
şeyde hakikî nezafetsizlik ve çirkinlik görünmüyor.
İşte, hakaik-i Kur’âniyeden ve desâtir-i İslâmiyeden
olan adalet, iktisat, nezafet hayat-ı beşeriyede ne
derece esaslı birer düstur olduğunu anla. Ve ahkâm-ı
Kur’âniye ne derece kâinatla alâkadar ve kâinat
içine kök salmış ve sarmış bulunduğunu ve o
hakaiki bozmak, kâinatı bozmak ve suretini
değiştirmek gibi, mümkün olmadığını bil.
Ve bu üç ziya-yı âzam gibi, rahmet, inâyet,
hafîziyet misilli yüzer ihatalı hakikatler haşri,
âhireti iktiza ve istilzam ettikleri halde, hiç
mümkün müdür ki, kâinatta ve umum mevcudatta
hükümfermâ olan rahmet, inâyet, adalet, hikmet,
iktisat ve nezafet gibi pek kuvvetli, ihatalı
hakikatler, haşrin ademiyle ve âhiretin gelmemesiyle
merhametsizliğe, zulme, hikmetsizliğe, israfa,
nezafetsizliğe, abesiyete inkılâp etsinler?
Hâşâ, yüz bin defa hâşâ! Bir sineğin hakk-ı
hayatını rahîmâne muhafaza eden bir rahmet, bir
hikmet, acaba haşri getirmemekle, umum zîşuurların
hadsiz hukuk-u hayatlarını ve nihayetsiz mevcudatın
nihayetsiz hukuklarını zayi eder mi? Ve, tabiri caizse,
rahmet ve şefkatte ve adalet ve hikmette hadsiz
hassasiyet ve dikkat gösteren bir haşmet-i Rububiyet ve
kemâlâtını göstermek ve kendini tanıttırmak ve
sevdirmek için bu kâinatı hadsiz harika san’atlarıyla,
nimetleriyle süslendiren bir saltanat-ı Ulûhiyet,
böyle, hem umum kemâlâtını, hem bütün mahlûkatını
hiçe indiren ve inkâr ettiren haşirsizliğe müsaade
eder mi? Hâşâ! Böyle bir cemâl-i mutlak, böyle bir
kubh-u mutlaka, bilbedâhe, müsaade etmez.
Evet, âhireti inkâr etmek isteyen adam, evvelce bütün
dünyayı bütün hakaikiyle inkâr etmeli. Yoksa, dünya
bütün hakaikiyle, yüz bin lisanla onu tekzip ederek bu
yalanında yüz bin derece yalancılığını ispat
edecek. Onuncu Söz katî delillerle ispat etmiştir ki,
âhiretin vücudu, dünyanın vücudu kadar katî ve şüphesizdir.
İsm-i
Âzamın altı nurundan üçüncü nuruna işaret eden
Üçüncü Nükte
âyetinin bir nüktesi ve bir İsm-i Âzam veya İsm-i
Âzamın altı nurundan bir nuru olan ism-i Hakemin bir
cilvesi, Ramazan-ı Şerifte Eskişehir Hapishanesinde göründü.
Ona yalnız bir işaret olarak, beş noktadan ibaret
Üçüncü Nükte acele olarak yazıldı, müsvedde
olarak kaldı.
ÜÇÜNCÜ
NÜKTENİN BİRİNCİ NOKTASI
Onuncu Sözde işaret edildiği gibi, ism-i Hakemin
tecellî-i âzamı şu kâinatı öyle bir kitap
hükmüne getirmiş ki, her sayfasında yüzer kitap yazılmış;
ve her satırında yüzer sayfa derc edilmiş; ve her
kelimesinde yüzer satır mevcuttur; ve her harfinde yüzer
kelime var; ve her noktasında kitabın muhtasar bir
fihristeciği bulunur bir tarza getirmiştir. O kitabın
sayfaları, satırları, tâ noktalarına kadar yüzer
cihette Nakkaşını, Kâtibini öyle vuzuhla gösteriyor
ki, o kitab-ı kâinatın müşahedesi, kendi vücudundan
yüz derece daha ziyade Kâtibinin vücudunu ve vahdetini
ispat eder. Çünkü bir harf kendi vücudunu bir harf
kadar ifade ettiği halde, kâtibini bir satır kadar
ifade ediyor.
Evet, bu kitab-ı kebîrin bir sayfası, zemin yüzüdür.
O sayfada nebâtat, hayvânat taifeleri adedince kitaplar
birbiri içinde, beraber, bir vakitte, yanlışsız,
gayet mükemmel bir surette, bahar mevsiminde yazıldığı
gözle görünüyor.
Bu sayfanın bir satırı, bir bahçedir. O bahçede
bulunan çiçekler, ağaçlar, nebatlar adedince manzum
kasideler beraber, birbiri içinde, yanlışsız
yazıldığını gözümüzle görüyoruz.
O satırın bir kelimesi, çiçek açmış, meyve vermek
üzere yaprağını vermiş bir ağaçtır. İşte bu
kelime, muntazam, mevzun, süslü yaprak, çiçek ve
meyveleri adedince, Hakem-i Zülcelâlin medh ü senâsına
dair mânidar fıkralardır.
Güya çiçek açmış her ağaç gibi, o ağaç dahi,
Nakkaşının medîhelerini tegannî eden manzum bir
kasidedir.
İnsanları Rabbinin yoluna hikmetle çağır.
Hem güya Hakem-i Zülcelâl, zeminin meşherinde
teşhir ettiği antika ve acip eserlerine binler gözle
bakmak istiyor.
Hem güya o Sultan-ı Ezelînin o ağaca verdiği murassâ
hediye ve nişanları ve formaları, hususî bayramı ve
resm-i küşâdı olan baharda, padişahın nazarına arz
etmek için, öyle müzeyyen, mevzun, muntazam, mânidar
bir şekil almış ve öyle hikmetli bir şekil
verilmiştir ki, herbir çiçeğinde, herbir meyvesinde,
birbiri içinde çok vecihler ve delillerle Nakkaşının
vücuduna ve esmâsına şehadet ederler.
Meselâ, herbir çiçekte, herbir meyvede bir mizan var.
Ve o mizan, bir intizam içinde; ve o intizam, tazelenen
bir tanzim ve tevzin içinde; ve o tevzin ve tanzim, bir
ziynet ve san’at içinde; ve o ziynet ve san’at,
mânidar kokular ve hikmetli tatlar içinde bulunduğundan;
herbir çiçek, o ağacın çiçekleri adedince, Hakem-i
Zülcelâle işaretler ediyor.
Ve bu bir kelime olan bu ağaçta, bir harf hükmünde
olan bir meyvede bulunan bir çekirdek noktası, bütün
ağacın fihristesini, programını taşıyan küçük
bir sandukçadır. Ve hâkezâ, buna kıyasen, kâinat
kitabının bütün satırları, sayfaları, böyle,
ism-i Hakem ve Hakîmin cilvesiyle, yalnız herbir
sayfası değil, belki herbir satırı ve herbir kelimesi
ve herbir harfi ve herbir noktası, birer mucize hükmüne
getirilmiştir ki, bütün esbab toplansa, bir noktasının
nazîrini getiremezler, muaraza edemezler.
Evet, bu Kur’ân-ı Azîm-i Kâinatın herbir âyet-i
tekvîniyesi, o âyetin noktaları ve hurufu adedince
mucizeler gösterdiklerinden, elbette serseri tesadüf,
kör kuvvet, gayesiz, mizansız, şuursuz tabiat, hiçbir
cihetle o hakîmâne, basîrâne olan has mizana ve gayet
ince intizama karışamazlar. Eğer karışsaydılar,
elbette karışık eseri görünecekti. Halbuki hiçbir
cihette intizamsızlık müşahede olunmuyor.
ÜÇÜNCÜ NÜKTENİN İKİNCİ NOKTASI: İki Meseledir.
BİRİNCİ MESELESİ: Onuncu Sözde beyan edildiği gibi,
nihayet kemalde bir cemal ve nihayet cemalde bir kemal,
elbette kendini görmek ve göstermek, teşhir etmek
istemesi, en esaslı bir kaidedir. İşte bu esaslı düstur-u
umumîye binaendir ki, bu kitab-ı kebîr-i kâinatın
Nakkaş-ı Ezelîsi, bu kâinatla ve bu kâinatın herbir
sayfasıyla ve herbir satırıyla, hattâ harfleri ve
noktalarıyla kendini tanıttırmak ve kemâlâtını
bildirmek ve cemâlini göstermek ve kendisini sevdirmek
için, en cüz’îden en küllîye kadar herbir mevcudun
müteaddit lisanlarıyla cemâl-i kemâlini ve kemâl-i
cemâlini tanıttırıyor ve sevdiriyor.
İşte, ey gafil insan! Bu Hâkim-i Hakem-i Hakîm-i
Zülcelâli ve’l-Cemal, sana karşı kendisini herbir
mahlûkuyla böyle hadsiz ve parlak tarzlarda tanıttırmak
ve sevdirmek istediği halde, sen Onun tanıttırmasına
karşı imanla tanımazsan ve Onun sevdirmesine mukabil
ubudiyetinle kendini Ona sevdirmezsen, ne derece hadsiz
muzaaf bir cehalet, bir hasâret olduğunu bil, ayıl.
İKİNCİ NOKTANIN İKİNCİ MESELESİ: Bu
kâinatın Sâni-i Kadîr ve Hakîminin mülkünde iştirak
yeri yoktur. Çünkü herşeyde nihayet derecede intizam
bulunduğundan, şirki kabul edemez. Çünkü müteaddit
eller bir işe karışırsa, o iş karışır. Bir
memlekette iki padişah, bir şehirde iki vali, bir köyde
iki müdür bulunsa, o memleket, o şehir, o köyün her
işinde bir karışıklık başlayacağı gibi, en ednâ
bir vazifedar adam, o vazifesine başkasının müdahalesini
kabul etmemesi gösteriyor ki, hâkimiyetin en esaslı
hassası, elbette istiklâl ve infiraddır. Demek intizam
vahdeti ve hâkimiyet infiradı iktiza eder.
Madem hâkimiyetin bir muvakkat gölgesi, muavenete
muhtaç ve âciz insanlarda böyle müdahaleyi
reddederse, elbette, derece-i rububiyette hakikî bir
hâkimiyet-i mutlaka, bir Kadîr-i Mutlakta, bütün
şiddetiyle müdahaleyi reddetmek gerektir. Eğer zerre
kadar müdahale olsaydı, intizam bozulacaktı.
Halbuki bu kâinat öyle bir tarzda yaratılmış ki, bir
çekirdeği halk etmek için, bir ağacı halk edebilir
bir kudret lâzımdır. Ve bir ağacı halk etmek için
de, kâinatı halk edebilir bir kudret gerektir. Ve kâinat
içinde parmak karıştıran bir şerik bulunsa, en küçük
bir çekirdekte de hissedar olmak lâzım gelir. Çünkü
o, onun numunesidir. O halde, koca kâinatta yerleşmeyen
iki rububiyet bir çekirdekte, belki bir zerrede yerleşmek
lâzım gelir. Bu ise, muhâlâtın ve bâtıl hayâlâtın
en mânâsız ve en uzak bir muhâlidir. Koca kâinatın
umum ahval ve keyfiyâtını mizan-ı adlinde ve nizam-ı
hikmetinde tutan bir Kadîr-i Mutlakın aczini-hattâ bir
çekirdekte dahi-iktiza eden şirk ve küfür ne kadar
hadsiz derecede muzaaf bir hilâf, bir hata, bir yalan
olduğunu ve tevhid ne derece hadsiz muzaaf bir derecede
hak ve hakikat ve doğru olduğunu bil, de.
ÜÇÜNCÜ NOKTA
Sâni-i Kadîr, ism-i Hakem ve Hakîmi ile, bu âlem
içinde binler muntazam âlemleri derc etmiştir. O
âlemler içinde en ziyade kâinattaki hikmetlere medar
ve mazhar olan insanı bir merkez, bir medar hükmünde
yaratmış. Ve o kâinat dairesinin en mühim hikmetleri
ve faydaları insana bakıyor. Ve insan dairesi içinde
dahi, rızkı bir merkez hükmüne getirmiş; âlem-i
insanîde ekser hikmetler, maslahatlar, o rızka bakar ve
onunla tezahür eder. Ve insanda, şuur ve rızıkta zevk
vasıtasıyla, ism-i Hakîmin cilvesi parlak bir surette
görünüyor. Ve şuur-u insanî vasıtasıyla
keşfolunan yüzer fenlerden herbir fen, Hakem isminin,
bir nevide bir cilvesini tarif ediyor.
Meselâ, tıp fenninden sual olsa, "Bu kâinat
nedir?" Elbette diyecek ki: "Gayet muntazam ve
mükemmel bir eczahane-i kübrâdır. İçinde herbir
ilâç güzelce ihzar ve istif edilmiştir."
Fenn-i kimyadan sorulsa, "Bu küre-i arz
nedir?" Diyecek: "Gayet muntazam ve mükemmel
bir kimyahanedir."
Fenn-i makine diyecek: "Hiçbir
kusuru olmayan, gayet mükemmel bir fabrikadır."
Fenn-i ziraat diyecek: "Nihayet derecede mahsuldar,
her nevi hububu vaktinde yetiştiren muntazam bir
tarladır ve mükemmel bir bahçedir."
Fenn-i ticaret diyecek: "Gayet muntazam bir sergi ve
çok intizamlı bir pazar ve malları çok san’atlı
bir dükkândır."
Fenn-i iaşe diyecek: "Gayet muntazam, bütün
erzâkın envâını câmi bir ambardır."
Fenn-i rızık diyecek: "Yüz binler leziz taamlar
beraber, kemâl-i intizamla içinde pişirilen bir
matbah-ı Rabbânî ve bir kazan-ı Rahmânîdir."
Fenn-i askeriye diyecek ki: "Arz bir ordugâhtır.
Her bahar mevsiminde yeni taht-ı silâha alınmış ve
zemin yüzünde çadırları kurulmuş dört yüz bin
muhtelif milletler o orduda bulunduğu halde, ayrı ayrı
erzakları, ayrı ayrı libasları, silâhları, ayrı
ayrı talimatları, terhisatları, kemâl-i intizamla,
hiçbirini unutmayarak ve şaşırmayarak, birtek
Kumandan-ı Âzamın emriyle, kuvvetiyle, merhametiyle,
hazinesiyle, gayet muntazam yapılıp idare
ediliyor."
Ve fenn-i elektrikten sorulsa, "Bu âlem
nedir?" Elbette diyecek:
Bu muhteşem saray-ı kâinatın damı, gayet intizamlı,
mizanlı, hadsiz elektrik lâmbalarıyla tezyin
edilmiştir. Fakat o kadar harika bir intizam ve
mizanladır ki, başta güneş olarak, küre-i arzdan bin
defa büyük o semâvî lâmbalar, mütemadiyen yandıkları
halde muvazenelerini bozmuyorlar, patlak vermiyorlar,
yangın çıkarmıyorlar. Sarfiyatları hadsiz olduğu
halde, vâridatları ve gazyağları ve madde-i
iştialleri nereden geliyor? Neden tükenmiyor? Neden
yanmak muvazenesi bozulmuyor? Küçük bir lâmba dahi
muntazam bakılmazsa söner. Kozmoğrafyaca, küre-i
arzdan bir milyondan ziyade büyük ve bir milyon seneden
ziyade yaşayan güneşi Haşiye kömürsüz, yağsız
yandıran, söndürmeyen Hakîm-i Zülcelâlin hikmetine,
kudretine bak de. Güneşin
müddet-i ömründe geçen dakikaların âşirâtı
adedince söyle.
Demek bu semâvî lâmbalarda gayet harika bir intizam
var. Ve onlara çok dikkatle bakılıyor. Güya o pek
büyük ve pek çok kütle-i nâriyelerin ve gayet çok
kanâdil-i nuriyelerin buhar kazanı ise, harareti tükenmez
bir Cehennemdir ki, onlara
Haşiye
Acaba dünya sarayını ısındıran güneş sobasına
veyahut lambasına nekadar odun ve kömür ve gazyağı
lazım olduğu hesap edilsin. Hergün yanması için
-kozmoğrafyanın sözüne bakılırsa- bir milyon küre-i
arz kadar odun yığınları ve binler denizler kadar
gazyağı gerektirir. Şimdi düşün. Onu odunsoz, gazsız,
daimi ışıklandıran Kadiri Zülcelalin haşmetine
hikmetine, kudretine güneşin zerreleri adedince,
"Sübhanallah, Maaşallah, Barekallah" de.
nursuz hararet veriyor. Ve o elektrik lâmbalarının
makinesi ve merkezî fabrikası daimî bir Cennettir ki,
onlara nur ve ışık veriyor; ism-i Hakem ve Hakîmin
cilve-i âzamıyla, intizamla yanmakları devam ediyor.
Ve hâkezâ, bunlara kıyasen, yüzer fennin herbirisinin
katî şehadetiyle, noksansız bir intizam-ı ekmel içinde,
hadsiz hikmetler, maslahatlarla bu kâinat tezyin edilmiştir.
Ve o harika ve ihatalı hikmetle mecmu-u kâinata verdiği
intizam ve hikmetleri, en küçük bir zîhayat ve bir
çekirdekte, küçük bir mikyasta derc etmiştir. Ve malûm
ve bedihîdir ki, intizamla gayeleri ve hikmetleri ve
faydaları takip etmek, ihtiyar ile, irade ile, kast ile,
meşiet ile olabilir, başka olamaz. İhtiyarsız,
iradesiz, kastsız, şuursuz esbab ve tabiatın işi
olmadığı gibi, müdahaleleri dahi olamaz.
Demek bu kâinatın bütün mevcudatındaki hadsiz
intizamat ve hikmetleriyle iktiza ettikleri ve gösterdikleri
bir Fâil-i Muhtârı, bir Sâni-i Hakîmi bilmemek veya
inkâr etmek, ne kadar acip bir cehalet ve divanelik olduğu
tarif edilmez. Evet, dünyada en ziyade hayret edilecek
bir ¸ey varsa, o da bu inkârdır. Çünkü kâinatın
mevcudatındaki hadsiz intizamat ve hikmetleriyle vücut
ve vahdetine şahitler bulunduğu halde Onu görmemek,
bilmemek, ne derece körlük ve cehalet olduğunu, en kör
cahil de anlar. Hattâ, diyebilirim ki, ehl-i küfrün
içinde, kâinatın vücudunu inkâr ettiklerinden ahmak
zannedilen Sofestâîler, en akıllılarıdır. Çünkü,
kâinatın vücudunu kabul etmekle Allah’a ve Hâlıkına
inanmamak kabil ve mümkün olmadığından, kâinatı
inkâra başladılar. Kendilerini de inkâr ettiler,
"Hiçbir şey yok" diyerek, akıldan istifa
ederek, akıl perdesi altında sair münkirlerin hadsiz
akılsızlıklarından kurtulup bir derece akla
yanaştılar.
DÖRDÜNCÜ NOKTA
Onuncu Sözde işaret edildiği gibi, bir Sâni-i Hakîm
ve gayet hikmetli bir usta, bir sarayın herbir taşında
yüzer hikmeti hassasiyetle takip etse, sonra o saraya
dam yapmayıp, boşu boşuna harap olmasıyla, takip
ettiği hadsiz hikmetleri zayi etmesini hiçbir zîşuur
kabul etmediği ve bir Hakîm-i Mutlak, kemâl-i
hikmetinden, bir dirhem kadar bir çekirdekten yüzer
batman faydaları, gayeleri, hikmetleri dikkatle takip
ettiği halde, dağ gibi koca ağaca bir dirhem kadar
birtek fayda, birtek küçük gaye, birtek meyve vermek
için o koca ağacın pek çok masarıfını yapmakla,
kendi hikmetine bütün bütün zıt ve muhalif olarak, müsrifâne
bir sefahet irtikâp etmesi hiçbir cihetle imkânı
olmadığı gibi; aynen öyle de, bu kâinat sarayının
herbir mevcudatına yüzer hikmet takan ve yüzer vazife
ile teçhiz eden, hattâ herbir ağaca meyveleri adedince
hikmetler ve çiçekleri adedince vazifeler veren bir
Sâni-i Hakîm, kıyameti getirmemekle ve haşri
yapmamakla, bütün had ve hesaba gelmeyen hikmetleri ve
nihayetsiz vazifeleri mânâsız, abes, boş, faydasız
zayi etmesi, o Kadîr-i Mutlakın kemâl-i kudretine
acz-i mutlak verdiği gibi, o Hakîm-i Mutlakın kemâl-i
hikmetine hadsiz abesiyet ve faydasızlığı ve o Rahîm-i
Mutlakın cemâl-i rahmetine nihayetsiz çirkinliği ve o
Âdil-i Mutlakın kemâl-i adaletine nihayetsiz zulmü
vermek demektir. Adeta, kâinatta herkese görünen
hikmet, rahmet, adaleti inkâr etmektir. Bu ise en acip
bir muhaldir ki, hadsiz bâtıl
şeyler, içinde bulunur.
Ehl-i dalâlet gelsin, baksın: Gideceği ve düşündüğü
kendi kabri gibi, kendi dalâletinde ne derece dehşetli
bir zulmet, bir karanlık ve yılanların, akreplerin
yuvası bir kuyu olduğunu görsün. Ve âhirete iman
ise, Cennet gibi güzel ve nuranî bir yol olduğunu
bilsin, imana girsin.
BEŞİNCİ NOKTA
İki Meseledir.
BİRİNCİ MESELE: Sâni-i Zülcelâl, ism-i Hakîmin
muktezasıyla, herşeyde en hafif sureti, en kısa yolu,
en kolay tarzı, en faydalı şekli ehemmiyetle takip
ettiği gösteriyor ki, israf, abesiyet, faydasızlık,
fıtratta yoktur. İsraf ise, ism-i Hakîmin zıddı
olduğu gibi, iktisat onun lâzımıdır ve düstur-u
esasıdır.
Ey iktisatsız, israflı insan! Bütün kâinatın en
esaslı düsturu olan iktisadı yapmadığından, ne
kadar hilâf-ı hakikat hareket ettiğini bil; âyeti ne
kadar esaslı, geniş bir düsturu ders verdiğini anla.
İKİNCİ MESELE : İsm-i Hakem ve Hakîm, bedâhet
derecesinde, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın
risaletine delâlet ve istilzam ediyor denilebilir.
Evet, madem gayet mânidar bir kitap, onu ders verecek
bir muallim ister. Ve gayet güzel bir cemal, kendini
görecek ve gösterecek bir ayna iktiza eder. Ve gayet
kemalde bir san’at, teşhirci bir dellâl ister.
Elbette, herbir harfinde yüzer mânâlar, hikmetler
bulunan bu kitab-ı kebîr-i kâinatın muhatabı olan
nev-i insan içinde, elbette bir rehber-i ekmel, bir
muallim-i ekber bulunacak. Tâ ki, o kitapta bulunan
kudsî ve hakikî hikmetleri ders verecek; belki
kâinattaki hikmetlerin vücudunu bildirecek; belki
kâinatın hilkatindeki makasıd-ı Rabbâniyenin
zuhuruna, belki husulüne vesile olacak; ve umum
kâinatta Hâlık tarafından gayet ehemmiyetle
izharını irade ettiği kemâl-i san’atını, cemâl-i
esmâsını bildirecek, aynadarlık edecek. Ve o Hâlık,
bütün mevcudatla kendini sevdirmek ve zîşuur mahlûklarından
mukabele istediğinden, o zîşuurların namına birisi o
geniş tezahürât-ı rububiyete karşı geniş bir
ubudiyetle mukabele edip, ber ve bahri cezbeye getirecek,
semâvat ve arzı çınlatacak bir velvele-i teşhir ve
takdisle o zîşuurların nazarını o san’atların Sâniine
çevirecek; ve kudsî dersler ve talimatla bütün ehl-i
aklın kulaklarını kendine çevirecek bir Kur’ân-ı
Azîmüşşanla, o Sâni-i Hakem-i Hakîmin makasıd-ı
İlâhiyesini en güzel bir surette gösterecek; ve
bütün hikmetlerinin tezahürüne ve tezahürât-ı cemâliye
ve celâliyesine karşı en ekmel bir mukabele edecek bir
zat, güneşin vücudu gibi bu kâinata lâzımdır,
zarurîdir. Ve öyle eden ve en ekmel bir surette o
vazifeleri yapan, bilmüşahede, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü
Vesselâmdır. Öyleyse, güneş ziyayı, ziya gündüzü
istilzam ettiği derecede, kâinattaki hikmetler
risalet-i Ahmediyeyi (a.s.m.) istilzam eder.
Yiyin için fakat israf etmeyin.
Evet, nasıl ki ism-i Hakem ve Hakîmin
cilve-i âzamı ile, âzamî derecede risalet-i
Ahmediyeyi iktiza ediyor; öyle de, Esmâ-i Hüsnâdan
Allah, Rahmân, Rahîm, Vedûd, Mün’im, Kerîm,
Cemîl, Rab gibi çok isimlerin herbiri, kâinatta
görünen bir cilve-i âzamla, âzamî derecede ve
mertebe-i katiyette risalet-i Ahmediyeyi (a.s.m.)
istilzam ederler.
Meselâ, ism-i Rahmân’ın cilvesi olan rahmet-i vâsia,
o Rahmeten li’l-Âlemîn ile tezahür eder. Ve ism-i
Vedûdun cilvesi olan tahabbüb-ü İlâhî ve
taarrüf-ü Rabbânî, o Habib-i Rabbü’l-Âlemîn ile
netice verir, mukabele görür. Ve ism-i Cemîlin bir
cilvesi olan bütün cemaller, yani, cemâl-i Zat,
cemâl-i esmâ, cemâl-i san’at, cemâl-i masnuat o
âyine-i Ahmediyede görülür, gösterilir. Ve haşmet-i
rububiyetin ve saltanat-ı ulûhiyetin cilveleri dahi, o
dellâl-ı saltanat-ı rububiyet olan zât-ı Ahmediyenin
risaletiyle bilinir, görünür, anlaşılır, tasdik
edilir. Ve hâkezâ, bu misaller gibi, ekser Esmâ-i
Hüsnânın herbiri, risalet-i Ahmediyeye (a.s.m.) birer
parlak bürhandır.
Elhasıl, madem kâinat mevcuttur ve inkâr edilmiyor.
Elbette kâinatın renkleri, ziynetleri, ışıkları,
ziyaları, san’atları, hayatları, rabıtaları hükmünde
olan hikmet, inâyet, rahmet, cemal, nizam, mizan, ziynet
gibi meşhud hakikatler, hiçbir cihetle inkâr edilmez.
Madem bu sıfatların, fiillerin inkârı mümkün değildir.
Elbette o sıfatların mevsufu ve o fiillerin fâili ve o
ziyaların güneşi olan Zât-ı Vâcibü’l-Vücud,
Hakîm, Kerîm, Rahîm, Cemîl, Hakem, Adl dahi hiçbir
cihetle inkâr edilmez ve inkârı kabil olmaz. Ve
elbette o sıfatların ve o fiillerin medar-ı
zuhurları, belki medar-ı kemalleri, belki medar-ı
tahakkukları olan rehber-i ekber, muallim-i ekmel ve
dellâl-ı âzam ve tılsım-ı kâinatın keşşafı ve
âyine-i Samedânî ve Habib-i Rahmânî olan Muhammed
Aleyhissalâtü Vesselâmın risaleti hiçbir cihetle
inkâr edilmez. Âlem-i hakikatin ve hakikat-i kâinatın
ziyaları gibi, bunun risaleti dahi, kâinatın en parlak
bir ziyasıdır.
Ona, Al ve Ashabına günlerin aşireleri
ve mahlukatın zerreleri adedincesalat ve selam eyle.
Seni her türlü kusur ve noksandan tenzih ederiz. Senin
bize öğrettiğinden başka bizim hiçbir bilglmiz
yoktur. Sen herşeyi hakkıyla bilir, her işi hikmetle
yaparsın. (Bakara Suresi: 32.)
Otuzuncu
Lem’anın Dördüncü Nüktesi
âyetinin bir nüktesini ve Vâhid ve Ehad isimlerini
tazammun eden bir İsm-i Âzam veya İsm-i Âzamın altı
nurundan bir nuru olan Ferd isminin bir cilvesi, Şevvâl-i
Şerifte Eskişehir Hapishanesinde bana göründü. O
cilve-i âzamın tafsilâtını Risale-i Nur’a havale
edip, burada muhtasar yedi işaretle, ism-i Ferdin tecellî-i
âzamıyla gösterdiği tevhid-i hakikîyi gayet muhtasar
beyan edeceğiz.
BİRİNCİ İŞARET
Ferd İsm-i Âzamı, âzamî bir tecellî ile kâinatın
heyet-i mecmuasına ve herbir nevine ve herbir ferdine
birer sikke-i tevhid, birer hâtem-i vahdâniyet koyduğunu,
Yirmi İkinci Söz ile Otuz Üçüncü Mektup tafsilen
göstermişlerdir. Burada, yalnız üç sikkeye işaret
edeceğiz.
BİRİNCİ SİKKE: Ferdiyet cilvesi, kâinat yüzünde
öyle bir sikke-i vahdet koymuştur ki, kâinatı tecezzî
kabul etmez bir küll hükmüne getirmiştir. Bütün
kâinata tasarruf edemeyen bir zat, hiçbir cüz’üne
hakikî mâlik olamaz. O sikke de şudur:
Kâinatın mevcudatı, envâları en muntazam bir fabrika
çarkları gibi birbirine muavenet eder, birbirinin
vazifesini tekmile çalışır. Öyle bir tesanüd, öyle
birbirine muavenet, öyle birbirinin sualine cevap vermek
ve birbirinin imdadına koşmak ve birbirine sarılmak,
birbiri içine girmek suretiyle öyle bir vahdet-i vücut
teşkil ediyorlar ki, bir insanın cesedindeki unsurlar
gibi, birbirinden kabil-i tefrik olmaz. Bir unsurun
dizginini tutan, umumun dizginlerini tutamazsa, o tek
unsurun dizginini zaptedemez.
İşte, kâinatın simasındaki bu teavün, tesanüd,
tecavüb, teanuk, pek parlak bir sikke-i kübrâ-yı
vahdettir.
İKİNCİ SİKKE: Zeminin yüzünde ve bahar simasında
öyle bir parlak hâtem-i ehadiyet ve sikke-i
vahdâniyet, ism-i Ferdin cilvesiyle görünüyor ki,
küre-i arzın yüzünde bütün zîhayatı bütün efradıyla
ve ahval ve şuûnâtıyla idare etmeyen ve umumunu
birden görmeyen ve bilmeyen ve icad etmeyen bir zat icad
cihetinde hiçbir şeye karışmadığını ispat ediyor.
O sikke de şudur:
Zeminin yüzünde madenî maddelerin,
unsurların ve câmidat mahlûkatın gayet muntazam,
fakat gizli sikkelerinden kat-ı nazar, yalnız iki yüz
bin hayvânat taifelerinin ve iki yüz bin nebâtat envâının
atkı ipleriyle dokunan nakışlı şu sikkeye bak ki:
Birden, bahar mevsiminde, zeminin yüzünde, birbiri
içinde, beraber, ayrı ayrı şekilleri, ayrı ayrı
hizmetleri, ayrı ayrı rızıkları, ayrı ayrı
cihazatları, hiçbirini şaşırmayarak, yanlış
etmeyerek, nihayet karışıklık içinde nihayet
derecede temyiz ve tefrikle, gayet hassas bir mizanla,
herbir şeye lâzım olan herşeyleri külfetsiz, tam
vaktinde, umulmadığı yerden verildiğini gözümüzle
gördüğümüzden, zeminin simasında o keyfiyet, o
tedbir, o idare öyle bir hâtem-i vahdâniyet ve öyle
bir sikke-i ehadiyettir ki, bütün o mevcudatı birden
hiçten icad edip beraber idare etmeyen bir zat,
rububiyet ve icad cihetiyle hiçbir şeye karışamaz.
Çünkü karışmış olsa, o hadsiz geniş muvazene-i
idare bozulacak. Fakat insanların o kavânîn-i
rububiyetin hüsn-ü cereyanlarına, yine emr-i İlâhî
ile, sûrî bir hizmeti var.
ÜÇÜNCÜ SİKKE: İnsanın yüzünde... Belki insanın
yüzü öyle bir sikke-i ehadiyettir ki, Âdem zamanından
tâ kıyamete kadar gelmiş ve gelecek bütün efrad-ı
insaniye birden nazar-ı mütalâasında bulunmayan; ve
herbirine karşı o tek yüzde birer alâmet-i farika
koymayan ve o küçük yüzde hadsiz alâmet-i farika bırakmayan
bir sebep, birtek insanın yüzündeki hâtem-i
vahdâniyete icad cihetiyle el uzatamaz.
Evet, insanın yüzüne o sikkeyi koyan Zat, elbette
bütün efrad-ı insaniye nazar-ı şuhudunda ve daire-i
ilmindedir ki, herbir insanın siması göz, kulak, ağız
gibi âzâ-yı esasîde birbirine benzediği halde, birer
alâmet-i farika ile hiçbirisine tamam benzemez. Nasıl
ki o simada göz, kulak gibi âzâların umum efradında
birbirine benzemesi, o nev-i insanın Sânii bir ve
vâhid olduğuna şehadet eden bir sikke-i tevhiddir;
öyle de, hukuk-u insaniyenin muhafazası için sair
envâın fevkinde olarak o simalarda birbirine iltibas
olmamak ve birbirinden tefriki için, hikmetli pek çok
alâmet-i farika ile iftirakları, o Sâni-i Vâhidin
iradesini, ihtiyarını ve meşietini göstermekle
beraber, ayrı ve çok dakik bir sikke-i ehadiyet oluyor
ki, bütün insanları, hayvanları, belki kâinatı halk
etmeyen bir zat, bir sebep, o sikkeyi koyamaz.
İKİNCİ İŞARET
Kâinatın âlemleri, envâları ve unsurları öyle
birbiri içine girift olarak girmiştir ki, kâinatın
heyet-i mecmuasına mâlik olmayan bir sebep, hiçbir
nevine, hiçbir unsuruna hakikî tasarruf edemez. Adeta
ism-i Ferdin cilve-i vahdeti, bütün kâinatı bir
vahdet içine almış, herşey o vahdeti ilân ediyor.
Meselâ, bu kâinatın lâmbası olan güneşin bir
olması, umum kâinat birinin olmasına işaret ettiği
gibi; zîhayatların çevik ve çalak hizmetçileri olan
hava unsuru bir olması; ve aşçıları olan ateş bir
olması; ve zemin bahçesini sulayan bulut süngeri bir
olması; ve umum zîhayatın imdadına yetişen yağmur
bir olması ve her yere yetişmesi; ve ekser hayvânat ve
nebâtat taifelerinin herbirisi umum zemin yüzünde
serbest yayılmaları, vahdet-i nev’iyeleri ve
meskenleri bir bulunması gayet katî bir surette işaretler,
şehadetlerdir ki, meskenleriyle beraber umum o mevcudat,
birtek Zâtın malı olduğuna delâlet ederler.
İşte buna kıyasen, bütün kâinatın böyle
birbirine girift olan envâları mecmu-u kâinatı öyle
bir küll hükmüne getirmiştir ki, icad cihetiyle
tecezzî kabul etmez. Umum kâinata hükmü geçmeyen bir
sebep, rububiyet cihetiyle ve icad keyfiyetiyle hiçbir
şeye hükmedemez ve birtek zerreye rububiyetini
dinlettiremez.
ÜÇÜNCÜ İŞARET
İsm-i Ferdin tecellî-i âzamıyla kâinatı birbiri içinde
hadsiz mektubat-ı Samedâniye hükmüne getirip, her
mektupta hadsiz hâtem-i vahdâniyet ve pek çok mühr-ü
ehadiyet basılmış gibi, herbir mektubun kelimâtı
adedince ehadiyet mühürlerini taşıyor ve o mühürlerin
adedince kâtibini gösteriyor.
Evet, herbir çiçek, herbir meyve, herbir ot, hattâ
herbir hayvan, herbir ağaç, birer mühr-ü ehadiyet ve
birer sikke-i samediyet olduklarını ve bulundukları
mekân ise, bir mektup suretini alması cihetiyle herbiri
bir imza şeklini alır, o mekânın kâtibini
gösteriyor. Meselâ, bir bahçede bir sarı çiçek, o
bahçe nakkaşının bir mührü hükmündedir. O çiçek
mührü kimin ise, bütün zemin yüzündeki o nevi
çiçekler, o Zâtın kelimeleri hükmünde olduğuna ve
o bahçe dahi Onun yazısı olduğuna, açık bir surette
delâlet ediyor.
Demek oluyor ki, herbir şey, umum eşyayı Hâlıkına
isnad edip âzamî bir tevhide işaret ediyor.
DÖRDÜNCÜ İŞARET
İsm-i Ferdin cilve-i âzamı güneş gibi zâhir olmakla
beraber, vücub derecesinde bir mâkuliyet ve hadsiz bir
kolaylıkla kabul edilir. Ve o cilvenin muhalifi ve
zıddı olan şirk, nihayet derecede müşkül ve akıldan
gayet derecede uzak, belki muhal ve mümteni derecesinde
olduğunu ispat eden çok bürhanlar, Risale-i Nur’un
eczalarında beyan edilmiş. Şimdilik o delillerdeki o
noktaların tafsilâtını o risalelere havale edip,
yalnız üç noktasını burada beyan edeceğiz.
BİRİNCİSİ: Onuncu ve Yirmi Dokuzuncu Sözlerin
âhirlerinde icmâlen ve Yirminci Mektubun âhirinde
tafsilen, gayet katî bürhanlarla ispat etmişiz ki, Zât-ı
Ferd ve Ehadin kudretine nisbeten en büyük şeyin
icadı, en küçük bir ¸ey gibi kolaydır. Bir baharı,
bir çiçek gibi suhuletle halk eder. Binler haşrin
numunelerini, her baharda gözümüz önünde kolaylıkla
icad eder. Büyük bir ağacı, küçük bir meyve gibi
rahatça idare eder. Eğer müteaddit esbaba havale
edilse, herbir meyve, bir ağaç kadar masraflı ve müşkülâtlı
ve bir çiçek, bir bahar kadar zahmetli ve suubetli
olur.
Evet, nasıl ki bir ordunun teçhizat-ı askeriyesi bir
kumandanın emriyle bir fabrikada yapılsa, o ordunun teçhizatı,
adeta birtek neferin teçhizatı gibi kolaylaşır; eğer
her neferin cihazatı ayrı ayrı fabrikada yapılsa ve
idare-i askeriyesi vahdetten kesrete girse, o vakit
herbir nefer, ordu kadar fabrikalar ister. Aynen öyle
de, eğer herşey Zât-ı Ferd ve Ehade verilse, bütün
bir nevin hadsiz efradı, birtek fert gibi kolay olur.
Eğer esbaba verilse, herbir fert, o nevi kadar müşkülâtlı
olur.
Evet, vahdet de, ferdiyet de, her ¸eyin o Zât-ı Vâhide
intisabıyla olur ve Ona istinad eder. Ve bu istinad ve
intisap ise, o şey için hadsiz bir kuvvet, bir kudret
hükmüne
geçebilir. O vakit küçük bir ¸ey, o
intisap ve istinad kuvvetiyle, binler derece kuvvet-i
şahsiyesinin fevkinde işler görebilir, neticeler
verebilir. Ve çok kuvvetli olan, Ferd ve Ehade istinad
ve intisap etmeyen bir ¸ey, kendi şahsî kuvvetine
göre küçük işler görebilir ve neticesi ona göre
küçülür.
Meselâ, nasıl ki başıbozuk, gayet cesur, kuvvetli bir
adam, kendi cephanesini ve zahîresini beraberinde ve
belinde taşımaya mecbur olduğundan, ancak on adam düşmanına
karşı muvakkat dayanabilir. Çünkü şahsî kuvveti o
kadar eser gösterebilir. Fakat askerlik tezkeresiyle bir
kumandan-ı âzama intisap ve istinat eden bir adam,
kendi menâbi-i kuvvetini ve erzak deposunu kendisi
çekmediği ve taşımaya mecbur olmadığı için, o
intisap ve istinat, onun için tükenmez bir kuvvet, bir
hazine hükmüne geçtiğinden, mağlûp düşen düşman
ordusunun bir müşirini, belki binler adamla beraber, o
intisap kuvvetiyle esir edebilir.
Demek vahdette, ferdiyette, bir karınca bir Firavunu,
bir sinek bir Nemrud’u, bir mikrop bir cebbarı o
intisap kuvvetiyle mağlûp edebildiği gibi, nohut
tanesi küçüklüğünde bir çekirdek dahi, dağ gibi
heybetli bir çam ağacını omuzunda taşıyabilir.
Evet, nasıl ki bir kumandan-ı âzam, bir neferin imdadına
bir orduyu gönderebilir haysiyetiyle o neferin arkasında
bir orduyu tahşid edebildiği cihetiyle, o nefer, bir
ordu kendisinin arkasında mânen bulunuyor gibi bir
kuvvet-i mâneviye ile, pek büyük işlere, kumandanı
namına mazhar olur. Öyle de, Sultan-ı Ezelî Ferd ve
Ehad olduğundan hiçbir cihetle ihtiyaç yok, eğer
farazâ ihtiyaç olsa her ¸eyin imdadına bütün eşyayı
gönderir ve herbir şeyin arkasına kâinat ordusunu tahşid
eder ve herbir şey kâinat kadar bir kuvvete dayanır ve
herbir şeye karşı bütün eşya-faraza, eğer ihtiyaç
olsa-o Kumandan-ı Ferdin kuvveti hükmüne geçebilir. Eğer
ferdiyet olmazsa, herbir şey bütün bu kuvveti
kaybeder, hiç hükmüne sukut eder, neticeleri dahi
hiçe iner.
İşte, gözümüzle her vakit müşahede ettiğimiz bu
çok harika eserlerin gayet küçük, ehemmiyetsiz
şeylerden tezahürü, bilbedâhe ferdiyet ve ehadiyeti
gösteriyor. Yoksa her ¸eyin neticesi, meyvesi, eseri, o
şeyin maddesi ve kuvveti gibi küçülerek hiçe
inecekti. Ve gözümüz önündeki gayet kıymettar
şeylerin gayet derecede ucuzluğu ve nihayet derecede
mebzuliyeti, hiç kalmayacaktı. Şimdi İşte, gözümüzle
her vakit müşahede ettiğimiz bu çok harika eserlerin
gayet küçük, ehemmiyetsiz şeylerden tezahürü,
bilbedâhe ferdiyet ve ehadiyeti gösteriyor. Yoksa her
¸eyin neticesi, meyvesi, eseri, o şeyin maddesi ve
kuvveti gibi küçülerek hiçe inecekti. Ve gözümüz
önündeki gayet kıymettar şeylerin gayet derecede
ucuzluğu ve nihayet derecede mebzuliyeti, hiç
kalmayacaktı. kırk parayla alacağımız bir kavunu,
bir narı, kırk bin lirayla da yiyemezdik.
Evet, dünyadaki bütün suhulet, bütün ucuzluk,
bütün mebzuliyet vahdetten gelir ve ferdiyete şehadet
eder.
İKİNCİ NOKTA: Mevcudat iki vecihle icad ediliyor. Biri
ibdâ’ ve ihtirâ’ tabir edilen hiçten icaddır.
Diğeri, inşa ve terkip tabir edilen, mevcut olan anâsır
ve eşyadan toplamak suretiyle ona vücut vermektir. Eğer
cilve-i ferdiyete ve sırr-ı ehadiyete göre olsa,
hadsiz derece bir suhulet, belki vücub derecesinde bir
kolaylık olur. Eğer ferdiyete verilmezse, hadsiz derece
müşkül ve gayr-ı mâkul, belki imtinâ derecesinde
bir suûbet olacak. Halbuki, kâinattaki mevcudat,
nihayet derecede külfetsiz olarak ve suhuletle ve kolaylıkla,
gayet mükemmel bir surette
vücuda gelmeleri, cilve-i ferdiyeti
bilbedâhe gösteriyor ve herşey doğrudan doğruya Zât-ı
Ferd-i Zülcelâlin san’atı olduğunu ispat ediyor.
Evet, eğer eşya Ferd-i Vâhide verilse, bir kibrit
çakar gibi, eserleriyle azameti anlaşılan o nihayetsiz
kudretiyle, hiçten icad eder. Ve ihatalı, nihayetsiz
ilmiyle, her ¸eye mânevî bir kalıp hükmünde bir
miktar tayin eder. Ve o âyine-i ilmindeki her ¸eyin
suretine ve plânına göre, kolayca, herbir şeyin
zerreleri o kalıb-ı ilmî içine yerleşir, muntazaman
vaziyetlerini muhafaza ederler.
Eğer etraftan zerreleri toplamak lâzım gelse de, ilmî
kanunların ve kudretin ihatalı düsturları cihetiyle,
o zerreler, kanun-u ilmî ve sevk-i kudretî ile bağlanmaları
haysiyetiyle, mutî bir ordunun neferâtı gibi
muntazaman, kanun-u ilmî ve sevk-i kudretî ile gelip o
şeyin vücudunu ihata eden kalıb-ı ilmî ve miktar-ı
kaderî içine girip, kolayca vücudunu teşkil ederler.
Belki aynadaki aksin fotoğraf vasıtasıyla kâğıt
üstüne vücud-u haricî giymesi veyahut görünmeyen
bir yazıyla yazılan bir mektuba gösterici maddeyi
sürmekle görünmesi gibi, Ferd-i Vâhidin ilm-i
ezelîsinin aynasında bulunan mahiyet-i eşyaya ve
suver-i mevcudata, gayet suhuletle, kudret onlara vücud-u
haricî giydirir. Ve âlem-i mânâdan âlem-i zuhura
getirir, gözlere gösterir.
Eğer Ferd-i Vâhide verilmezse, bir sineğin vücudunu
rû-yi zeminin etrafından ve anâsırından, gayet
hassas bir mizanla toplamak, adeta yeryüzünü ve
unsurları eleyip her taraftan o mahsus vücudun mahsus
zerrelerini getirerek san’atlı vücudunda muntazam
yerleştirmek için maddî kalıp, belki âzâları
adedince kalıplar bulunmak ve o vücuttaki duygular ve
ruh gibi ince, dakik, mânevî letâifi dahi mizan-ı
mahsusla mânevî âlemlerden celb etmek lâzım gelir. Yüz
derece müşkül müşkül içinde, belki muhal muhal
içinde olacak. Öyleyse, esbab ve tabiata havale edilse,
her ¸eye, Çünkü Hâlık-ı Ferdden başka hiçbir
şey, hiçten ve ademden icad edemediğine bütün ehl-i
din ve ehl-i fen ittifak ediyorlar. ekser eşyadan
toplamak suretiyle vücut verilebilir.
ÜÇÜNCÜ NOKTA: Eğer bütün eşya bir Zât-ı Ferd-i
Vâhide verilse, birtek şey gibi kolay olmasına; eğer
esbaba ve tabiata havale edilse, birtek şeyin vücudu,
umum eşya kadar müşkülâtlı olduğuna işaret eden,
başka risalelerde izah edilen iki üç temsili
muhtasaran beyan edeceğiz.
Meselâ: Bir zabite, bin nefere ait vaziyet ve idare
havale edilse ve bir nefer de on zabitin idaresine
verilse, o bir neferin idaresi, bir taburun idaresinden
on derece daha müşkülâtlı olur. Çünkü ona
emredenler birbirine mâni olurlar; bir keşmekeşle, o
nefer hiçbir istirahat yüzünü görmeyecek. Hem bir
taburdan matlup vaziyet ve netice birtek zabite havale
edilse, külfetsiz, kolayca o neticeyi istihsal eder ve o
vaziyeti verebilir. Eğer o vaziyeti almayı ve o
neticeyi istihsal etmeyi, o taburdaki başsız, âmirsiz,
çavuşsuz neferâta havale edilse, o matlup vaziyeti ve
neticeyi almak
için, çok karışıklık içinde münakaşalarla,
ancak nâkıs bir sureti, müşkülâtla tahsil edebilir.
İkinci temsil: Meselâ, Ayasofya gibi kubbeli bir camiin
kubbesindeki taşlarını durdurmak vaziyeti ve muallâkta
durdurması bir ustaya verilse, o vaziyeti onlara kolayca
verebilir. Eğer o vaziyete girmesi taşlara havale
edilse, herbir taş, umum taşlara hem hâkim-i mutlak,
hem mahkûm-u mutlak olmak lâzım gelir-tâ ki,
birbirine baş başa verip muallâkta durabilsinler. O
halde, o ustanın kolayca gördüğü işini görmek
için, yüz usta kadar, yüz derece işinden daha ziyade
işler görülecek, sonra o vaziyetler alınacak.
Üçüncü temsil: Meselâ küre-i arz, Zât-ı Ferd-i Vâhidin
bir memuru, bir neferi olduğundan, yalnız o birtek
nefer, o tek Zâtın tek emrini dinlediği için,
mevsimlerin husulü ve gece ve gündüz vakitlerinin
vücudu ve semâvattaki ulvî ve haşmetli harekâtın
zuhuru ve sinemavâri semâvî levhaların tebdili gibi
neticeleri istihsal için, arz gibi birtek nefer, birtek
Zâtın birtek emrini almakla, o vazifenin neşesinden
gelen bir cezbe ile, meczup Mevlevî gibi iki hareketiyle
semâa kalkar, bütün o muhteşem neticelerin husulüne
ve zuhuruna vesile olur. Güya o tek nefer, kâinat
yüzündeki muhteşem manevraya bir kumandanlık eder.
Eğer hâkimiyet-i ulûhiyeti ve saltanat-ı rububiyeti
umum kâinatı ihata eden ve hüküm ve emri umum
mevcudata geçen bir Zât-ı Ferde verilmezse, o halde o
neticeleri, o semâvî manevrayı ve arzî mevsimleri
tahsil etmek için, küre-i arzdan bin defa büyük
milyonlarla yıldızlar ve küreler, milyonlar sene uzun
bir mesafeyi her yirmi dört saatte, herbir senede
gezmekle o neticeler gösterilebilir.
İşte, küre-i arz gibi birtek memur, meczup bir
Mevlevî gibi mihveri ve medârı üstünde iki hareketle
hâsıl olan o haşmetli neticelerin husulü ise,
vahdette ne derece hadsiz suhulet olduğuna bir misal
olması gibi, aynı neticeleri kazanmak için milyonlar
defa o hareketten daha müşkül ve hadsiz uzun yollarla
o neticeleri kazanmak ne derece müşkülâtlı, belki
muhal olduğuna, şirk ve küfrün yolunda ne derece
muhaller, bâtıl şeyler bulunduğuna misaldir.
Esbaba tapanların ve tabiatperestlerin cehaletlerine bu
misalle bak. Meselâ, "Bir zat, harika bir fabrikanın
veya acip bir saatin veya muhteşem bir sarayın veya mükemmel
bir kitabın gayet muntazam bir surette eczalarını,
çarklarını fevkalâde san’atıyla hazır ettikten
sonra, kendisi kolayca o eczaları terkip edip
işletmeyerek, belki çok uzun masraflarla o eczaları
kendi kendine işlemek ve usta yerine fabrikayı,
sarayı, saati yapmak, kitabı yazmak için herbir cüz’ü,
herbir çarkı, hattâ kâğıdı, kalemi birer harika
makine hükmüne getiriyor ve teşhirini çok istediği bütün
hünerlerini, kemâlâtını izhara vesile olan o üstadlığını
ve san’atını onlara havale ediyor" diye
zannetmek, ne derece akıldan uzak ve cehalet olduğunu
anlarsın. Aynen öyle de, esbaba ve tabiatlara icad
isnad edenler, muzaaf bir cehalete düşerler. Çünkü
tabiatların ve sebeplerin üstünde dahi gayet muntazam
bir eser-i san’at var; onlar
da sair mahlûkat gibi masnudurlar. Onları
öyle yapan Zat, onların neticelerini dahi yapar,
beraber gösteriyor. Çekirdeği yapan, onun üstünde ağacı
o yapar. Ve ağacı yapan, onun üstünde meyveleri dahi
o icad eder. Yoksa, ayrı ayrı tabiatların, sebeplerin
vücuda gelmeleri için, yine muntazam başka
tabiatları, sebepleri isteyecekler. Ve hâkezâ, git
gide, nihayetsiz, mânâsız, imkânsız bir silsile-i
mevhûmâtı mevcut kabul etmek lâzım gelir. Bu ise,
cehaletlerin en antikasıdır.
BEŞİNCİ İŞARET
Çok yerlerde katî delillerle ispat etmişiz ki, hâkimiyetin
en esaslı hassası istiklâldir, infiraddır. Hattâ
hâkimiyetin zayıf bir gölgesi, âciz insanlarda dahi,
istiklâliyetini muhafaza etmek için, gayrın müdahalesini
şiddetle reddeder ve kendi vazifesine başkasının
karışmasına müsaade etmez. Çok padişahlar, bu
redd-i müdahale haysiyetiyle mâsum evlâtlarını ve
sevdiği kardeşlerini merhametsizce kesmişler. Demek,
hakikî hâkimiyetin en esaslı hassası ve infikâk
kabul etmez bir lâzımı ve daimî bir muktezası istiklâldir,
infiraddır, gayrın müdahalesini reddir.
İşte bu çok esaslı hassa içindir ki, rububiyet-i
mutlaka derecesindeki hâkimiyet-i İlâhiye, gayet
şiddetle şirki ve iştiraki ve müdahale-i gayrı
reddettiğinden, Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan dahi
gayet hararetle ve şiddetle ve pek çok tekrarla tevhidi
gösterip şirki, iştiraki azîm tehditlerle reddediyor.
İşte, rububiyetteki hâkimiyet-i İlâhiye, tevhid ve
vahdeti katî bir surette iktiza ettiği ve gayet
kuvvetli bir dâîyi ve gayet şiddetli bir muktazîyi
gösterdiği gibi, kâinat yüzündeki nihayet derecede
mükemmel ve mecmu-u kâinattan, yıldızlardan tut, tâ
nebâtat, hayvânat, maâdin, tâ cüz’iyat ve efrada
ve zerrelere kadar görünen intizam-ı ekmel ve
insicam-ı ecmel, o ferdiyete, o vahdete hiçbir cihetle
şüphe getirmez bir şahid-i âdil, bir bürhan-ı bâhirdir.
Çünkü gayrın müdahalesi olsa, bu gayet hassas nizam
ve intizam ve muvazene-i kâinat elbette bozulacaktı ve
intizamsızlık eseri görünecekti. -1-âyetinin
sırrıyla, bu harika, mükemmel nizam-ı kâinat karışacaktı
ve fesada verecekti. Halbuki, -2-
âyetiyle, zerrattan tâ seyyârâta, ferşten tâ Arşa
kadar hiçbir cihetle kusur ve noksan ve müşevveşiyet
eseri görülmediğinden, gayet parlak bir surette, bu
nizam-ı kâinat ve şu intizam-ı mahlûkat ve şu
muvazene-i mevcudat, ism-i Ferdin cilve-i âzamını gösterip
vahdete şehadet eder.
Hem cilve-i ehadiyet sırrıyla, en küçük bir zîhayat
mahlûk, kâinatın bir misal-i musaggarası ve küçük
bir fihristesi hükmünde olduğundan, o tek zîhayata
sahip
1 Eğer göklerde ve yerde Allahtan başka
ilah olsaydı, ikiside harap olur giderdi. (Enbiya
Surasi: 22.)
2 Haydi çevir yüzünü: En küçük bir
kusur görüyormusun. (Mülk Suresi: 3.)
çıkan, bütün kâinatı kabza-i
tasarrufunda tutan Zat olabilir. Ve bir çekirdek,
hilkatçe bir ağaçtan geri olmadığı ve bir ağaç
küçük bir kâinat hükmünde olduğu, herbir zîhayat
dahi küçük bir kâinat ve küçük bir âlem
hükmünde olduğundan, bu sırr-ı ehadiyet cilvesi,
şirk ve iştiraki muhal derecesine getiriyor.
Bu kâinat, o sırla, değil yalnız tecezzî kabul etmez
bir külldür; belki mahiyetçe, inkısam ve iştiraki ve
tecezzîsi imkânsız ve müteaddit elleri kabul etmez
bir küllî hükmüne geçtiğinden, ondaki her cüz, bir
cüz’î ve bir ferdi hükmünde ve o küll dahi bir
küllî hükmünde olduğundan, hiçbir cihetle iştirakin
imkânı olmuyor. Bu ism-i Ferdin cilve-i âzamı,
hakikat-i tevhidi, bu sırr-ı ehadiyetle bedâhet
derecesinde ispat ediyor.
Evet, kâinatın envâları birbiri içine girift olması
ve kenetleşmesi ve herbirinin vazifesi umuma baktığı
cihetle, kâinatı, rububiyet ve icad noktasında tecezzî
kabul etmez bir küll hükmüne getirdiği misilli, kâinatta
faaliyet gösteren ef’âl-i umumiye-i muhîta dahi,
birbirinin içinde tedahül cihetiyle, yani, meselâ
hayat vermek fiili içinde, aynı anda iaşe ve terzik
fiili görünüyor. Ve o iaşe, ihyâ fiilleri içinde,
aynı zamanda o zîhayatın cesedini tanzim, teçhiz
fiilleri müşahede olunuyor. Ve o iaşe, ihyâ, tanzim,
teçhiz fiilleri içinde, aynı vakitte tasvir, terbiye
ve tedbir fiilleri nazara çarpıyor. Ve hâkezâ, böyle
muhit ve umumî ef’âlin birbiri içine tedahülü ve
girift olması ve ziyadaki yedi renk gibi imtizaç, belki
ittihad etmesi haysiyetiyle ve o ef’âlin herbiri
mahiyetçe bir birlik ve vahdet içinde ekser mevcudata
ihatası ve şümulü ve vahdânî birer fiil olduğundan,
herhalde fâilinin birtek Zat olması ve herbiri umum kâinatı
istilâ etmesi ve sair ef’âl ile muavenettârâne
birleşmesi itibarıyla, kâinatı tecezzî kabul etmez
bir küll hükmüne getirdiği gibi; zîhayat mahlûkların
herbirisi, kâinatın bir çekirdeği, bir fihristesi,
bir numunesi hükmünde olduğundan, kâinatı rububiyet
noktasında tecezzî ve inkısamı imkân haricinde bir
küllî hükmüne getirmiştir.
Demek kâinat öyle bir külldür ki, bir cüz’e rab
olmak, umum o külle rab olmakla olur. Ve öyle bir
küllîdir ki, herbir cüz, bir ferd hükmüne geçip,
birtek ferde rububiyetini dinlettirmek, umum o küllîyi
musahhar etmekle olabilir.
ALTINCI İŞARET
Ferdiyet-i Rabbâniye ve vahdet-i İlâhiye, bütün
kemâlâtın HAŞİYE medarı, esası
olduğu ve kâinatın hilkatindeki hikmetlerin ve
maksatların menşei ve madeni olduğu gibi, zîşuur ve
zîaklın, hususan insanın metalibinin ve arzularının
husul bulmasının menbaı ve çare-i yegânesidir. Eğer
ferdiyet olmazsa, beşerin bütün metalib ve arzuları sönecek.
Hem hilkat-i kâinatın neticeleri hiçe inecek, hem
mevcut ve muhakkak olan ekser kemâlâtın in’idâmına
vesile olacak.
HAŞİYE
Hatta hadsiz kemal ve cemal-i İlahi tahakkukuna en zahir
bir bürhan ve en kuvvetli bir delil, Vahdettir, çünkü
kainatın Sanii, Vahid-i Ehad bilinse, bütün kainattaki
kemalât ve cemaller, o Sani-i Vahid’de bulunan kudsi
kemalaatın ve cemallerin gölgeleri ve cilveleri ve işaretleri
ve tereşuhatları oldukları bilinecek. Yoksa, kainatın
kemalatı ve cemalleri, mahlukata ve şuursuz bir kısım
esbaba ait kalacaktır. O vakit, akl-ı beşer
nazarında, Kemalât-ı İlahiyenin hazine-i sermediyesi
anahtarsız, meçhul kalırdı.
Meselâ, insanda en şedit ve sarsılmaz
ve aşk derecesinde bir arzu-yu beka var. Ve o matlabı
vermek için, bütün kâinatı sırr-ı ferdiyetle
kabzasında tutan ve bir menzili kapayıp öbür menzili
açmak gibi kolay bir surette dünyayı kapayıp âhireti
açabilir bir Zat, o arzu-yu bekayı yerine getirebilir.
Ve bu arzu gibi, ebede uzanmış ve kâinatın etrafına
yayılmış, beşerin binler arzuları, sırr-ı
ferdiyete ve hakikat-i tevhide bağlıdırlar. Eğer o
ferdiyet olmazsa, onlar olmaz, akîm kalırlar. Ve
vahdetle bütün kâinata birden tasarruf eden bir Zât-ı
Ferd olmazsa, o matlaplar yerine gelmez. Farazâ gelse de
çok nâkıs olur.
İşte bu sırr-ı azîm içindir ki, Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan,
tevhid ve ferdiyeti pek çok tekrarla, kuvvetli bir
hararetle, yüksek bir halâvetle ders verdiği gibi, bütün
enbiya ve asfiya ve evliya, en büyük zevklerini ve
saadetlerini, kelime-i tevhid olan Lâ ilâhe illâ Hû’da
buluyorlar.
YEDİNCİ İŞARET
İşte bu tevhid-i hakikîyi bütün meratibiyle en
mükemmel bir surette ders veren, ispat eden, ilân eden
Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmın risaleti, elbette o
tevhidin katiyeti derecesinde sabit olmak lâzım gelir.
Çünkü, madem daire-i vücudun en büyük hakikati olan
tevhidi bütün hakaikiyle o zat ders veriyor; elbette
tevhidi ispat eden bütün bürhanlar, dolayısıyla,
onun risaletini ve vazifesinin hakkaniyetini ve dâvâsının
doğruluğunu dahi katî ispat eder denilebilir. Evet,
böyle binler hakaik-i âliyeyi cem eden ferdiyet ve
vahdâniyeti hakkıyla keşfedip ders veren bir risalet,
gayet katî bir surette o tevhid, o ferdiyetin muktezasıdır
ve lâzımıdır. Onlar, onu herhalde isterler.
İşte o vazifeyi tam tamına yerine getiren zât-ı
Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâmın şahsiyet-i mâneviyesinin
derece-i ehemmiyetine ve ulviyetine ve bu kâinatın bir
güneşi olduğuna şehadet eden pek çok delillerden,
sebeplerden üç tanesini numune olarak beyan ediyoruz.
BİRİNCİSİ: Umum ümmet, umum asırlarda işledikleri
umum hasenâtın bir misli, es-sebebü ke’l-fâil sırrınca,
zât-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâmın sahife-i
hasenâtına geçtiği gibi; umum ümmet, her günde
ettikleri salâvat duasının katî makbuliyeti
cihetiyle, o hadsiz duaların iktiza ettikleri makam ve
mertebeyi düşünmekle, şahsiyet-i mâneviye-i
Muhammediye Aleyhissalâtü Vesselâmın bu kâinat
içinde nasıl bir güneş olduğu anlaşılır.
İKİNCİSİ: Âlem-i İslâmın şecere-i kübrâsının
menşei, çekirdeği, hayatı, medarı olan mahiyet-i
Muhammediye Aleyhissalâtü Vesselâmın, fevkalâde
istidat ve
cihazatıyla, âlem-i İslâmiyetin
mâneviyâtını teşkil eden kudsî kelimâtı, tesbihâtı,
ibâdâtı, en evvel, bütün mânâlarıyla hissedip
yapmaktan gelen terakkiyât-ı ruhiyesini düşün,
Habîbiyet derecesine çıkan ubudiyet-i Muhammediyenin
(a.s.m.) velâyeti sair velâyetlerden ne kadar yüksek
olduğunu anla.
Bir zaman, birtek tesbihin, birtek namazda, Sahabelerin
tarz-ı telâkkisine yakın bir surette bana inkişafı,
bir ay kadar ibadet derecesinde ehemmiyetli göründü;
Sahabelerin yüksek kıymetini onunla anladım. Demek,
bidâyet-i İslâmiyede kelimât-ı kudsiyenin verdiği
feyiz ve nurun başka bir meziyeti var. Tazeliği
haysiyetiyle başka bir letâfeti, bir tarâveti, bir
lezzeti var ki, gaflet perdesi altında mürur-u zamanla
gizlenir, azalır, perdelenir. Zât-ı Muhammediye
(a.s.m.) ise, onları memba-ı hakikîsinden (Zât-ı
Akdesten) turfanda, taze olarak, fevkalâde istidadıyla
almış, emmiş, massetmiş. Bu sırra binaen, o zat,
birtek tesbihten, başkasının bir sene ibadeti kadar
feyiz alabilir.
İşte bu nokta-i nazardan, zât-ı Muhammediye
Aleyhissalâtü Vesselâmın, haddi ve nihayeti olmayan
merâtib-i kemâlâtta ne derece terakki ettiğini kıyas
et.
ÜÇÜNCÜSÜ: Bu kâinatın Hâlıkı, bu kâinattaki
bütün makasıdının en ehemmiyetli medarı nev-i insan
olduğundan ve bütün hitâbât-ı Sübhâniyenin en
anlayışlı bir muhatabı nev-i beşer olduğundan; o
nev-i beşer içinde en meşhur, en namdar ve âsârıyla
ve icraatıyla en mükemmel, en muhteşem fert olan zât-ı
Muhammediyeyi (a.s.m.) o nevi namına, belki umum kâinat
hesabına kendine muhatap ittihaz eden Zât-ı Ferdi Zülcelâl,
elbette onu hadsiz kemâlâtta hadsiz feyzine mazhar etmiştir.
İşte, bu üç nokta gibi çok noktalar var, katî bir
surette ispat ederler ki, şahsiyet-i mâneviye-i
Muhammediye (a.s.m.), kâinatın mânevî bir güneşi
olduğu gibi; bu kâinat denilen kur’ân-ı kebîrin
âyet-i kübrâsı ve o furkan-ı âzamın ism-i âzamı
ve ism-i Ferdin cilve-i âzamının bir aynasıdır. Kâinatın
umum zerrâtının, umum zamanlarındaki umum
dakikalarının bütün âşirelerine darb edilip, hâsıl-ı
darb adedince o zât-ı Ahmediyeye salât ü selâm,
nihayetsiz hazine-i rahmetinden inmesini, Zât-ı Ferd-i
Ehad-i Samedden niyaz ediyoruz.
Seni her türlü kusur ve noksandan tenzih
ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bizim hiçbir
bilglmiz yoktur. Sen herşeyi hakkıyla bilir, her işi
hikmetle yaparsın. (Bakara Suresi: 32.)
Otuzuncu
Lem’anın Beşinci Nüktesi
-1-
âyet-i azîmenin ve -2- âyet-i
azîmin birer nüktesi ile, İsm-i Âzam veyahut İsm-i
Âzamın iki ziyasından bir ziyası veya altı nurundan
bir nuru olan ism-i Hayyın bir cilvesi, Şevvâl-i
Şerifte, Eskişehir Hapishanesinde uzaktan uzağa
aklıma göründü. Vaktinde kaydedilmedi ve çabuk o
kudsî kuşu avlayamadık. Tebâud ettikten sonra, hiç
olmazsa bazı remizlerle o hakikat-i ekberin ve nur-u
âzamın bazı şualarını muhtasaran göstereceğiz.
BİRİNCİ REMİZ
İsm-i Hayy ve ism-i Muhyînin bir cilve-i âzamından
olan "Hayat nedir? Ve mahiyeti ve vazifesi
nedir?" sualine karşı, fihristevâri cevap şudur
ki:
Hayat,
• şu kâinatın en ehemmiyetli gayesi,
• hem en büyük neticesi,
• hem en parlak nuru,
• hem en lâtif mayası,
• hem gayet süzülmüş bir hülâsası,
• hem en mükemmel meyvesi,
• hem en yüksek kemâli,
• hem en güzel cemâli,
• hem en güzel ziyneti,
1 Rahman ve Rahim olan Allahın adıyla,
Şimdi bak Allahın rahmet eserlerine. Yeryüzünü
ölümden sonra nasıl dirltiyor. Bunu yapan, elbette
ölülleri de diriltecektir; O herşeye hakkıyla
kadirdir. (Rum Suresi: 50.)
2 Allah Teala ki, Ondan başka ibadete
layık ibadete layık hiçbir ilah yoktor. O Hayydır,
ezeli ve ebedi hayat sahibidir; O Kayyumdur; varlığı için
hiçbir sebebe ihtiyaç olmadiğı gibi, bütün eşya
onunu yaratmasıyla ve tedbiriyle devam eder ve vücüdda
kalır, beka bulur.
• hem sırr-ı vahdeti,
• hem rabıta-i ittihadı,
• hem kemâlâtının menşei,
• hem san’at ve mahiyetçe en harika bir zîruhu,
• hem en küçük bir mahlûku bir kâinat hükmüne
getiren mu’cizekâr bir hakikati,
• hem güya kâinatın küçük bir zîhayatta yerleşmesine
vesile oluyor gibi, koca kâinatın bir nevi fihristesini
o zîhayatta göstermekle beraber, o zîhayatı ekser
mevcudatla münasebettar ve küçük bir kâinat
hükmüne getiren en harika bir mucize-i kudrettir.
• Hem en büyük bir küll kadar, hayat ile küçük
bir cüz’ü büyülten ve bir ferdi dahi küllî gibi
bir âlem hükmüne getiren ve rububiyet cihetinde
kâinatı tecezzî ve iştiraki ve inkısamı kabul etmez
bir küll, bir küllî hükmünde gösteren fevkalâde
harika bir san’at-ı İlâhiyedir.
• Hem kâinatın mahiyetleri içinde Zât-ı Hayy-ı
Kayyûmun vücub-u vücuduna ve vahdetine ve ehadiyetine
şehadet eden bürhanların en parlağı, en katîsi ve
en mükemmeli,
• hem masnuat-ı İlâhiye içinde en hafîsi ve en
zâhiri, en kıymettarı ve en ucuzu, en nezihi ve en
parlak ve en mânidar bir nakş-ı san’at-ı Rabbâniyedir.
• Hem sair mevcudatı kendine hâdim ettiren, nâzenin,
nazdar, nazik bir cilve-i rahmet-i Rahmâniyedir.
• Hem şuûnât-ı İlâhiyenin gayet câmi bir aynasıdır.
• Hem Rahmân, Rezzak, Rahîm, Kerîm, Hakîm gibi çok
Esmâ-i Hüsnânın cilvelerini câmi ve rızık, hikmet,
inâyet, rahmet gibi çok hakikatleri kendine tâbi eden
ve görmek ve işitmek ve hissetmek gibi umum duyguların
menşei, madeni bir acube-i hilkat-i Rabbâniyedir.
• Hem hayat, bu kâinatın tezgâh-ı âzamında öyle
bir istihale makinesidir ki, mütemadiyen, her tarafta
tasfiye yapıyor, temizlendiriyor, terakki veriyor,
nurlandırıyor. Ve zerrat kafilelerine güya hayatın
yuvası olan her ceset, o zerrelere vazife görmek,
nurlanmak, talimat yapmak için bir misafirhane, bir
mektep, bir kışladır. Adeta Zât-ı Hayy ve Muhyî, bu
makine-i hayat vasıtasıyla, bu karanlıklı ve fâni ve
süflî olan âlem-i dünyayı lâtifleştiriyor,
ışıklandırıyor, bir nevi beka veriyor, bâki bir
âleme gitmeye hazırlattırıyor.
• Hem hayatın iki yüzü, yani mülk, melekût
vecihleri parlaktır, kirsizdir, noksansızdır, ulvîdir.
Onun için, perdesiz, vasıtasız, doğrudan doğruya
dest-i kudret-i Rabbâniyeden çıktığını âşikâre
göstermek için, sair eşya gibi zâhirî esbabı,
hayattaki tasarrufât-ı kudrete perde edilmemiş bir müstesna
mahlûktur.
• Hem hayatın hakikati, altı erkân-ı imaniyeye
bakıp mânen ve remzen ispat eder. Yani,
• hem Vâcibü’l-Vücudun vücub-u vücudunu ve
hayat-ı sermediyesini,
• hem dâr-ı âhireti ve hayat-ı bâkiyesini,
• hem vücud-u melâike,
• hem sair erkân-ı imaniyeye pek kuvvetli bakıp
iktiza eden bir hakikat-i nuraniyedir.
• Hem hayat, bütün kâinattan süzülmüş en sâfi
bir hülâsası olduğu gibi, kâinattaki en mühim bir
maksad-ı İlâhî ve hilkat-i âlemin en mühim neticesi
olan şükür ve ibadet ve hamd ve muhabbeti netice veren
bir sırr-ı âzamdır.
İşte, hayatın bu mezkûr yirmi dokuz ehemmiyetli ve kıymettar
hassalarını ve ulvî ve umumî vazifelerini nazara al.
Sonra bak, Muhyî isminin arkasında ism-i Hayyın
azametini gör. Ve hayatın bu azametli hassaları ve
meyveleri noktasından, ism-i Hayy nasıl bir İsm-i
Âzam olduğunu bil.
Hem anla ki, bu hayat madem kâinatın en büyük
neticesi ve en azametli gayesi ve en kıymettar
meyvesidir; elbette bu hayatın dahi kâinat kadar
büyük bir gayesi, azametli bir neticesi bulunmak
gerektir. Çünkü ağacın neticesi meyve olduğu gibi,
meyvenin de çekirdeği vasıtasıyla neticesi, gelecek
bir ağaçtır. Evet, bu hayatın gayesi ve neticesi
hayat-ı ebediye olduğu gibi, bir meyvesi de, hayatı
veren Zât-ı Hayy ve Muhyîye karşı şükür ve ibadet
ve hamd ve muhabbettir ki, bu şükür ve muhabbet ve
hamd ve ibadet ise, hayatın meyvesi olduğu gibi, kâinatın
gayesidir.
Ve bundan anla ki, bu hayatın gayesini "rahatça yaşamak
ve gafletli lezzetlenmek ve heveskârâne
nimetlenmektir" diyenler, gayet çirkin bir
cehaletle, münkirâne, belki de kâfirâne, bu pek çok
kıymettar olan hayat nimetini ve şuur hediyesini ve
akıl ihsanını istihfaf ve tahkir edip dehşetli bir küfran-ı
nimet ederler.
İKİNCİ REMİZ
İsm-i Hayyın bir cilve-i âzamı ve ism-i Muhyînin bir
tecellî-i eltafı olan bu hayatın Birinci Remizdeki
fihristesi, zikredilen bütün mertebeleri ve vasıfları
ve vazifeleri beyan etmek, o vasıflar adedince risaleler
yazmak lâzım geldiğinden, Risale-i Nur’un
eczalarında o vasıfların, o mertebelerin, o
vazifelerin bir kısmı izah edildiğinden, kısmen
tafsilâtı Risale-i Nur’a havale edip, burada birkaç
tanesine muhtasaran işaret edeceğiz.
İşte, hayatın yirmi dokuz hassalarından yirmi
üçüncü hassasında şöyle denilmiştir ki: Hayatın
iki yüzü de şeffaf, kirsiz olduğundan, esbab-ı zâhiriye
ondaki tasarrufât-ı kudret-i Rabbâniyeye perde
edilmemiştir.
Evet, bu hassanın sırrı şudur ki: Kâinatta gerçi
herşeyde bir güzellik ve iyilik ve hayır vardır. Ve
şer ve çirkinlik gayet cüz’îdir ve vâhid-i kıyasîdirler
ki, güzellik ve iyilik mertebelerini ve hakikatlerinin
tekessürünü ve taaddüdünü göstermek cihetiyle, o
şer ise hayır ve o kubh dahi hüsün olur. Fakat zîşuurların
nazar-ı zâhirîsinde görünen zâhirî çirkinlik ve
fenalık ve belâ ve musibetten gelen küsmekler ve şekvâlar
Zât-ı Hayy-ı Kayyûma teveccüh etmemek için, hem aklın
zâhirî nazarında habis, pis görünen şeylerde, kudsî,
münezzeh olan kudretin bizzat ve perdesiz onlarla mübaşereti
kudretin izzetine münâfi gelmemek için, zâhirî
esbablar o kudretin tasarrufâtına perde edilmişler. O
esbab ise icad edemiyorlar; belki haksız olan
şekvâlara ve itirazlara hedef olmak ve
izzet ve kudsiyet ve münezzehiyet-i kudreti muhafaza
içindirler.
Yirmi İkinci Sözün İkinci Makamının Mukaddimesinde
beyan edildiği gibi, Hazret-i Azrâil (a.s.) kabz-ı
ervah vazifesi hususunda Cenâb-ı Hakka münâcât etmiş,
demiş: "Senin kulların benden küsecekler."
Cevaben ona denilmiş: "Senin vazifen ile vefat
edenlerin ortasında hastalıklar ve musibetler perdesini
bırakacağım. Vefat edenler sana değil, belki itiraz
ve şekvâ oklarını o perdelere atacaklar."
Bu münâcâtın sırrına göre, ölümün ve vefatın
ehl-i iman hakkında hakikî güzel yüzünü görmeyen
ve ondaki rahmetin cilvesini bilmeyenlerin küsmeleri ve
itirazları Zât-ı Hayy-ı Kayyûma gitmemek için
Hazret-i Azrâil’in (a.s.) vazifesi de bir perde olduğu
gibi, sair esbablar dahi zâhirî perdedirler. Evet,
izzet, azamet ister ki, esbab perdedâr-ı dest-i kudret
ola aklın nazarında. Fakat vahdet ve celâl ister ki,
esbab ellerini çeksinler tesir-i hakikîden.
Fakat hayatın hem zâhirî, hem bâtınî, hem mülk,
hem melekût vecihleri kirsiz, noksansız, kusursuz
olduğundan, şekvâları ve itirazları davet edecek
maddeler onda bulunmadığı gibi, izzet ve kudsiyet-i
kudrete münâfi olacak pislik ve çirkinlik olmadığından,
doğrudan doğruya, perdesiz olarak, Zât-ı Hayy-ı Kayyûmun
"ihyâ edici, hayat verici, diriltici" isminin
eline teslim edilmişlerdir. Nur da öyledir, vücut ve
icad da öyledir. Onun içindir ki, icad ve halk, doğrudan
doğruya, perdesiz, Zât-ı Zülcelâlin kudretine bakar.
Hattâ yağmur bir nevi hayat ve rahmet olduğundan,
vakt-i nüzulü bir muttarid kanuna tâbi kılınmamış-tâ
ki her vakt-i hâcette eller dergâh-ı İlâhiyeye
rahmet istemek için açılsın. Eğer yağmur, güneşin
tulûu gibi, bir kanuna tâbi olsaydı, o nimet-i
hayatiye, her vakt-i hâcette rica ile istenilmeyecekti.
ÜÇÜNCÜ REMİZ
Yirmi dokuzuncu hassasında denilmiştir ki: Kâinatın
neticesi hayat olduğu gibi, hayatın neticesi olan şükür
ve ibadet dahi, kâinatın sebeb-i hilkati ve ille-i
gayesi ve maksud neticesidir.
Evet, bu kâinatın Sâni-i Hayy-ı Kayyûmu, bu kadar
hadsiz envâ-ı nimetiyle kendini zîhayatlara bildirip
sevdirdiğine mukabil, elbette zîhayatlardan o nimetlere
karşı teşekkür; ve sevdirmesine mukabil sevmelerini;
ve kıymettar san’atlarına mukabil medh ü senâ
etmelerini; ve evâmir-i Rabbânîsine karşı itaat ve
ubudiyetle mukabele etmelerini ister.
İşte bu sırr-ı rububiyete göre teşekkür ve
ubudiyet, bütün envâ-ı hayatın ve dolayısıyla bütün
kâinatın en ehemmiyetli gayesi olduğundandır ki, Kur’ân-ı
Mu’cizü’l-Beyan pek çok hararetle ve şiddetle ve
halâvetle şükür ve ibadete sevk ediyor. Ve "İbadet
Cenâb-ı Hakka mahsus ve şükür Ona lâyık ve hamd
Ona hastır" diye çok tekrarla beyan ediyor. Demek
bu şükür ve ibadet doğrudan doğruya Mâlik-i
Hakikîsine gitmek lâzım olduğunu ifade için, hayatı
bütün şuûnâtıyla perdesiz kabza-i tasarrufunda
tutmasına delâlet eden
-1- gibi
âyetler, pek sarih bir surette vasıtaları nefyedip,
doğrudan doğruya hayatı Hayy-ı Kayyûmun dest-i
kudretine münhasıran veriyor.
Evet, minnettarlık ve teşekkürü davet eden ve
muhabbet ve senâ hissini tahrik eden, hayattan sonra rızık
ve şifa ve yağmur gibi vesile-i şükran şeyler dahi
doğrudan doğruya Zât-ı Rezzâk-ı Şâfîye ait olduğunu,
esbab ve vesait bir perde olduğunu, -2- gibi
âyetlerle, rızık, şifa ve yağmur münhasıran Zât-ı
Hayy-ı Kayyûmun kudretine hastır. Perdesiz, Ondan
geldiğini ifade için, kaide-i nahviyece alâmeti hasr
ve tahsis olan -3- ifade
etmiştir. İlâçlara hâsiyetleri veren ve tesiri halk
eden, ancak o Şâfî-i Hakikîdir.
DÖRDÜNCÜ REMİZ
Hayatın yirmi sekizinci hassasında beyan edilmiştir
ki: Hayat, imanın altı erkânına bakıp ispat ediyor,
onların tahakkukuna işaretler ediyor.
Evet, madem bu kâinatın en mühim neticesi ve meyvesi
ve hikmet-i hilkati hayattır; elbette o hakikat-i
âliye, bu fâni, kısacık, noksan, elemli hayat-ı dünyeviyeye
münhasır değildir. Belki, hayatın yirmi dokuz
hassasıyla mahiyetinin azameti anlaşılan şecere-i
hayatın gayesi, neticesi ve o şecerenin azametine lâyık
bir meyvesi, hayat-ı ebediyedir ve hayat-ı uhreviyedir,
taşıyla ve ağacıyla, toprağıyla hayattar olan dâr-i
saadetteki hayattır. Yoksa, bu hadsiz cihazat-ı mühimme
ile teçhiz edilen hayat şeceresi, zîşuur hakkında,
hususan insan hakkında meyvesiz, faydasız, hikmetsiz,
hakikatsiz olmak lâzım gelecek. Ve sermayece ve cihazatça
serçe kuşundan meselâ yirmi derece ziyade ve bu
kâinatın ve zîhayatın en mühim, yüksek ve
1 Hayatı veren de ölümü veren de Odur.
Geceyle gündüzü değiştirmekte ona mahsustur. (Mümin
Suresi: 68.)
Hayatı veren de odur ölümüde. O birşeyin olmasını
dilediği zaman onunu için sadece "ol"
demektir; oda oluverir. (Mü’min Suresi: 68.)
Ölümden sonra yeryünü onunla [yağmurla] diriltir.
(Rum Suresi: 24.)
2 Şüphesizki rızık veren, mutlak
kudret ve kuvvet sahibi olan Allahtır. (Zariyat Suresi:
58.)
Hastalandığımda bana şifa veren odur. (Şuara Suresi:
80.)
İnsanlar ümitsizliğe düştüklerinde yağmuru indiren
odur. (Şura Suresi: 28.)
3 Odur rızık veren... Odur ki...
ehemmiyetli mahlûku olan insan, serçe kuşundan,
saadet-i hayat cihetinde yirmi derece aşağı düşüp
en bedbaht, en zelîl bir biçare olacak. Hem en kıymettar
bir nimet olan akıl dahi, geçmiş zamanın hüzünlerini
ve gelecek zamanın korkularını düşünmekle kalb-i
insanı mütemadiyen incitip bir lezzete dokuz elemleri
karıştırdığından, en musibetli bir belâ olur. Bu
ise yüz derece bâtıldır. Demek bu hayat-ı dünyeviye,
âhirete iman rüknünü katî ispat ediyor ve her
baharda haşrin üç yüz binden ziyade numunelerini
gözümüze gösteriyor.
Acaba senin cisminde, senin bahçende ve senin vatanında
senin hayatına lâzım ve münasip bütün levazımatı
ve cihazatı hikmet ve inâyet ve rahmetle ihzar eden ve
vaktinde yetiştiren, hattâ senin midenin beka ve yaşamak
arzusuyla ettiği hususî ve cüz’î olan rızık
duasını bilen ve işiten ve hadsiz leziz taamlarla o
duanın kabulünü gösteren ve mideyi memnun eden bir
Mutasarrıf-ı Kadîr, hiç mümkün müdür ki, seni
bilmesin ve görmesin? Ve nev-i insanın en büyük
gayesi olan hayat-ı ebediyeye lâzım esbabı ihzar
etmesin? Ve nev-i insanın en büyük, en ehemmiyetli, en
lâyık ve umumî olan beka duasını, hayat-ı
uhreviyenin inşasıyla ve Cennetin icadıyla kabul
etmesin? Ve kâinatın en mühim mahlûku, belki zeminin
sultanı ve neticesi olan nev-i insanın Arş ve ferşi
çınlatan umumî ve gayet kuvvetli duasını işitmeyip,
küçük bir mide kadar ehemmiyet vermesin, memnun
etmesin, kemâl-i hikmetini ve nihayet rahmetini inkâr
ettirsin? Hâşâ, yüz bin defa hâşâ!
Hem hiç kabil midir ki, hayatın en cüz’îsinin pek
gizli sesini işitsin, derdini dinlesin ve derman versin
ve nazını çeksin ve kemâl-i itinâ ve ihtimamla
beslesin ve ona dikkatle hizmet ettirsin ve büyük
mahlûkatını ona hizmetkâr yapsın; ve sonra en büyük
ve kıymettar ve bâki ve nazdar bir hayatın gök sadâsı
gibi yüksek sesini işitmesin? Ve onun çok ehemmiyetli
beka duasını ve nazını ve niyazını nazara almasın?
Adeta bir neferin kemâl-i itinâ ile teçhizat ve
idaresini yapsın ve mutî ve muhteşem orduya hiç
bakmasın? Ve zerreyi görsün, güneşi görmesin?
Sivrisineğin sesini işitsin, gök gürültüsünü işitmesin?
Hâşâ, yüz bin defa hâşâ!
Hem hiçbir cihetle akıl kabul eder mi ki, hadsiz
rahmetli, muhabbetli ve nihayet derecede şefkatli ve
kendi san’atını çok sever ve kendini çok sevdirir
ve kendini sevenleri ziyade sever bir Zât-ı Kadîr-i
Hakîm, en ziyade kendini seven ve sevimli ve sevilen ve
Sâniini fıtraten perestiş eden hayatı ve hayatın zâtı
ve cevheri olan ruhu, mevt-i ebedî ile idam edip,
kendinden o sevgili muhibbini ve habibini ebedî bir
surette küstürsün, darıltsın, dehşetli rencide
ederek sırr-ı rahmetini ve nur-u muhabbetini inkâr
etsin ve ettirsin? Yüz bin defa hâşâ ve kellâ! Bu
kâinatı cilvesiyle süslendiren bir cemâl-i mutlak ve
umum mahlûkatı sevindiren bir rahmet-i mutlaka, böyle
hadsiz bir çirkinlikten ve kubh-u mutlaktan ve böyle
bir zulm-ü mutlaktan, bir merhametsizlikten, elbette
nihayetsiz derece münezzehtir ve mukaddestir.
Netice: Madem dünyada hayat var; elbette insanlardan
hayatın sırrını anlayanlar ve hayatını sû-i
istimal etmeyenler, dâr-ı bekada ve Cennet-i bâkiyede
hayat-ı bâkiyeye mazhar olacaklardır. Âmennâ.
Ve hem nasıl ki yeryüzünde bulunan
parlak şeylerin güneşin akisleriyle parlamaları ve
denizlerin yüzlerinde kabarcıkları ziyanın lem’alarıyla
parlayıp sönmeleri, arkalarından gelen kabarcıklar
yine hayalî güneşçiklere aynalık etmeleri bilbedâhe
gösteriyor ki, o lem’alar, yüksek birtek güneşin
cilve-i in’ikâsıdırlar ve güneşin vücudunu
muhtelif dillerle yad ediyorlar ve ışık parmaklarıyla
ona işaret ediyorlar. Aynen öyle de, Zât-ı Hayy-ı
Kayyûmun Muhyî isminin cilve-i âzamıyla berrin yüzünde
ve bahrin içinde zîhayatların kudret-i İlâhiye ile
parlayıp, arkalarından gelenlere yer vermek için
"Yâ Hayy" deyip perde-i gaybda gizlenmeleri,
bir hayat-ı sermediye sahibi olan Zât-ı Hayy-ı Kayyûmun
hayatına ve vücub-u vücuduna şehadetler, işaretler
ettikleri gibi; umum mevcudatın tanziminde eseri görünen
ilm-i İlâhîye şehadet eden bütün deliller ve
kâinata tasarruf eden kudreti ispat eden bütün
bürhanlar ve tanzim ve idare-i kâinatta hükümfermâ
olan irade ve meşieti ispat eden bütün hüccetler ve
kelâm-ı Rabbânî ve vahy-i İlâhiyenin medarı olan
risaletleri ispat eden bütün alâmetler, mucizeler ve
hâkezâ yedi sıfât-ı İlâhiyeye şehadet eden bütün
delâil, bil’ittifak Zât-ı Hayy-ı Kayyûmun hayatına
delâlet, şehadet, işaret ediyorlar. Çünkü, nasıl
birşeyde görmek varsa hayatı da var; işitmek varsa
hayatın alâmetidir; söylemek varsa hayatın vücuduna
işaret eder; ihtiyar, irade varsa hayatı gösterir.
Aynen öyle de, bu kâinatta âsârıyla vücutları
muhakkak ve bedihî olan kudret-i mutlaka ve irade-i şâmile
ve ilm-i muhit gibi sıfatlar, bütün delâilleriyle,
Zât-ı Hayy-ı Kayyûmun hayatına ve vücub-u vücuduna
şehadet ederler ve bütün kâinatı bir gölgesiyle
ışıklandıran ve bir cilvesiyle bütün dâr-ı
âhireti zerrâtıyla beraber hayatlandıran hayat-ı
sermediyesine şehadet ederler.
Hem hayat, melâikeye iman rüknüne dahi bakar, remzen
ispat eder. Çünkü, madem kâinatta en mühim netice
hayattır ve en ziyade intişar eden ve kıymettarlığı
için nüshaları teksir edilen ve zemin misafirhanesini
gelip geçen kafilelerle şenlendiren zîhayatlardır. Ve
madem küre-i arz bu kadar zîhayatın envâıyla dolmuş
ve mütemadiyen zîhayat envâlarını tecdit ve teksir
etmek hikmetiyle, her vakit dolar boşanır ve en hasis
ve çürümüş maddelerinde dahi kesretle zîhayatlar
halk edilerek bir mahşer-i huveynat oluyor. Ve madem
hayatın süzülmüş en sâfi hülâsası olan şuur ve
akıl ve en lâtif ve sabit cevheri olan ruh, bu küre-i
arzda gayet kesretli bir surette halk olunuyorlar; adeta
küre-i arz, hayat ve akıl ve şuur ve ervah ile ihyâ
olup öyle şenlendirilmiş. Elbette küre-i arzdan daha
lâtif, daha nuranî, daha büyük, daha ehemmiyetli olan
ecrâm-ı semâviye, ölü, câmid, hayatsız, şuursuz
kalması imkân haricindedir. Demek gökleri, güneşleri,
yıldızları şenlendirecek ve hayattar vaziyetini
verecek ve netice-i hilkat-i semâvâtı gösterecek ve
hitâbât-ı Sübhâniyeye mazhar olacak olan zîşuur, zîhayat
ve semâvâta münasip sekeneler, herhalde sırr-ı
hayatla bulunuyorlar ki, onlar da melâikelerdir.
Hem hayatın sırr-ı mahiyeti, peygamberlere iman rüknüne
bakıp remzen ispat eder. Evet, madem kâinat, hayat
için yaratılmış ve hayat dahi Hayy-ı Kayyûmu
Ezelînin bir cilve-i âzamıdır, bir nakş-ı
ekmelidir, bir san’at-ı ecmelidir. Madem
hayat-ı sermediye, resullerin gönderilmesiyle
ve kitapların indirilmesiyle kendini gösterir. (Evet, eğer
kitaplar ve peygamberler olmazsa, o hayat-ı ezeliye
bilinmez. Nasıl ki bir adamın söylemesiyle diri ve
hayattar olduğu anlaşılır; öyle de, bu kâinatın
perdesi altında olan âlem-i gaybın arkasında söyleyen,
konuşan, emir ve nehyedip hitap eden bir Zâtın
kelimâtını, hitâbâtını gösterecek, peygamberler
ve ellerinde nâzil olan kitaplardır.) Elbette kâinattaki
hayat, katî bir surette Hayy-ı Ezelînin vücûb-u
vücuduna katî şehadet ettiği gibi; o hayat-ı
Ezeliyenin şuââtı, celevâtı, münâsebâtı olan
"irsâl-i rusül" ve "inzâl-i
kütüb" rükünlerine bakar, remzen ispat eder. Ve
bilhassa risalet-i Muhammediye (a.s.m.) ve vahy-i Kur’ânî
hayatın ruhu ve aklı hükmünde olduğundan, bu
hayatın vücudu gibi hakkaniyetleri katîdir
denilebilir.
Evet, nasıl ki hayat bu kâinattan süzülmüş bir hülâsadır.
Ve şuur ve his dahi hayattan süzülmüş, hayatın bir
hülâsasıdır. Akıl dahi şuurdan ve histen süzülmüş,
şuurun bir hülâsasıdır. Ve ruh dahi, hayatın hâlis
ve sâfi bir cevheri ve sabit ve müstakil zâtıdır.
Öyle de, maddî ve mânevî hayat-ı Muhammediye
(a.s.m.) dahi, hayat ve ruh-u kâinattan süzülmüş hülâsatü’l-hülâsadır
ve risalet-i Muhammediye dahi (a.s.m.), kâinatın his ve
şuur ve aklından süzülmüş en sâfi hülâsasıdır.
Belki maddî ve mânevî hayat-ı Muhammediye (a.s.m.),
âsârının şehadetiyle, hayat-ı kâinatın
hayatıdır. Ve risalet-i Muhammediye (a.s.m.), şuur-u kâinatın
şuurudur ve nurudur. Ve vahy-i Kur’ân dahi, hayattar
hakaikinin şehadetiyle, hayat-ı kâinatın ruhudur ve
şuur-u kâinatın aklıdır.
Evet, evet, evet! Eğer kâinattan risalet-i
Muhammediyenin (a.s.m.) nuru çıksa, gitse, kâinat
vefat edecek. Eğer Kur’ân gitse, kâinat divane
olacak ve küre-i arz kafasını, aklını kaybedecek,
belki şuursuz kalmış olan başını bir seyyareye
çarpacak, bir kıyameti koparacak.
Hem hayat, iman-ı bilkader rüknüne bakıyor, remzen
ispat eder. Çünkü madem hayat âlem-i şehadetin
ziyasıdır ve istilâ ediyor; ve vücudun neticesi ve
gayesidir; ve Hâlık-ı Kâinatın en câmi aynasıdır;
ve faaliyet-i Rabbâniyenin en mükemmel enmuzeci ve
fihristesidir, temsilde hata olmasın, bir nevi programı
hükmündedir. Elbette âlem-i gayb, yani mazi,
müstakbel, yani geçmiş ve gelecek mahlûkatın
hayat-ı mâneviyeleri hükmünde olan intizam ve nizam
ve mâlûmiyet ve meşhudiyet ve taayyün ve evâmir-i
tekvîniyeyi imtisale müheyyâ bir vaziyette bulunmalarını
sırr-ı hayat iktiza ediyor.
Nasıl ki bir ağacın çekirdek-i aslîsi ve kökü ve
müntehâsında ve meyvelerindeki çekirdekleri dahi,
aynen ağaç gibi, bir nevi hayata mazhardırlar, belki
ağacın kavânin-i hayatiyesinden daha ince kavânin-i
hayatı taşıyorlar. Hem nasıl ki bu hazır bahardan
evvel geçmiş güzün bıraktığı tohumlar ve kökler,
bu bahar gittikten sonra gelecek baharlara bırakacağı
çekirdekler, kökler, bu bahar gibi cilve-i hayatı
taşıyorlar ve kavânin-i hayatiyeye tâbidirler. Aynen
öyle de, şecere-i kâinatın bütün dal ve budaklarıyla
herbirinin bir mazisi ve müstakbeli var; geçmiş ve
gelecek
tavırlarından ve vaziyetlerinden müteşekkil
bir silsilesi bulunur. Her nevi ve her cüz’ünün
ilm-i İlâhiyede muhtelif tavırlarla müteaddit
vücutları bir silsile-i vücud-u ilmî teşkil eder. Ve
vücud-u haricî gibi, o vücud-u ilmî dahi, hayat-ı
umumiyenin mânevî bir cilvesine mazhardır ki, mukadderât-ı
hayatiye, o mânidar ve canlı elvâh-ı kaderiyeden
alınır.
Evet, âlem-i gaybın bir nevi olan âlem-i ervah, ayn-ı
hayat ve madde-i hayat ve hayatın cevherleri ve zatları
olan ervah ile dolu olması, elbette mazi ve müstakbel
denilen âlem-i gaybın bir diğer nevi de ve ikinci
kısmı dahi, cilve-i hayata mazhariyetini ister ve
istilzam eder. Hem herbir şeyin vücud-u ilmîsindeki
intizam-ı ekmeli ve mânidar vaziyetleri ve canlı
meyveleri, tavırları, bir nevi hayat-ı mâneviyeye
mazhariyetini gösterir. Evet, hayat-ı ezeliye güneşinin
ziyası olan bu cilve-i hayat, elbette yalnız bu âlem-i
şehadete ve bu zaman-ı hazıra ve bu vücud-u haricîye
münhasır olamaz. Belki herbir âlem, kabiliyetine
göre, o ziyanın cilvesine mazhardır. Ve kâinat,
bütün âlemleriyle o cilve ile hayattar ve ziyadardır.
Yoksa, nazar-ı dalâletin gördüğü gibi muvakkat ve
zâhirî bir hayat altında herbir âlem, büyük ve
müthiş birer cenaze ve karanlıklı birer virane âlem
olacaktı.
İşte, kadere ve kazâya iman rüknü dahi, geniş bir
vecihte sırr-ı hayatla anlaşılıyor ve sabit oluyor.
Yani, nasıl ki âlem-i şehadet ve mevcut hazır eşya,
intizamlarıyla ve neticeleriyle hayattarlıkları görünüyor;
öyle de, âlem-i gaybdan sayılan geçmiş ve gelecek
mahlûkatın dahi mânen hayattar bir vücud-u
mânevîleri ve ruhlu birer sübut-u ilmîleri vardır
ki, Levh-i Kazâ ve Kader vasıtasıyla o mânevî hayatın
eseri, mukadderat namıyla görünür, tezahür eder.
BEŞİNCİ REMİZ
Hem hayatın on altıncı hassasında denilmiş ki: Hayat
birşeye girdiği vakit, o cesedi bir âlem hükmüne
getirir; cüz ise küll gibi, cüz’îye dahi küllî
gibi bir câmiiyet verir.
Evet, hayatın öyle bir câmiiyeti var; adeta umum
kâinata tecellî eden ekser Esmâ-i Hüsnâyı kendinde
gösteren bir câmi âyine-i ehadiyettir. Bir cisme hayat
girdiği vakit küçük bir âlem hükmüne getirir;
adeta kâinat şeceresinin bir nevi fihristesini
taşıyan bir nevi çekirdeği hükmüne geçiyor. Nasıl
ki bir çekirdek, onun ağacını yapabilen bir kudretin
eseri olabilir; öyle de, en küçük bir zîhayatı halk
eden, elbette umum kâinatın Hâlıkıdır.
İşte bu hayat, bu câmiiyetiyle en gizli bir sırr-ı
ehadiyeti kendinde gösterir. Yani, nasıl ki azametli güneş,
ziyasıyla ve yedi rengiyle ve aksiyle, güneşe mukabil
olan herbir katre suda ve herbir cam zerresinde
bulunuyor. Öyle de, herbir zîhayatta, kâinatı ihata
eden esmâ ve sıfât-ı İlâhiyenin cilveleri beraber
onda tecellî ediyor. Bu nokta-i nazardan hayat, kâinatı,
rububiyet ve icad cihetinde inkısam ve tecezzî kabul
etmez bir küll hükmüne, belki iştiraki ve tecezzîsi
imkân haricinde bulunan bir küllî hükmüne getirir.
Evet, seni yaratan, bütün nev-i insanı
yaratan Zat olduğunu, bilbedâhe senin yüzündeki
sikkesi gösteriyor. Çünkü mahiyet-i insaniye birdir,
inkısamı gayr-ı mümkündür. Hem hayat vasıtasıyla
ecza-yı kâinat onun efradı hükmüne ve kâinat ise
nevi hükmüne geçer; sikke-i ehadiyeti mecmuunda
gösterdiği gibi, herbir cüzde dahi o sikke-i ehadiyeti
ve hâtem-i samediyeti göstererek, şirk ve iştiraki
her cihetle tard eder.
Hem hayatta san’at-ı Rabbâniyenin öyle fevkalâde
harika mucizeleri var ki, bütün kâinatı halk edemeyen
bir zat, bir kudret, en küçük bir zîhayatı halk
edemez. Evet, bir nohut tanesinde bütün Kur’ân’ı
yazar gibi, çamın gayet küçük bir tohumunda koca
çam ağacının fihristesini ve mukadderâtını yazan
kalem, elbette semâvâtı yıldızlarla yazan kalem
olabilir. Evet, bir arının küçük kafasında, kâinat
bahçesindeki çiçekleri tanıyacak ve ekser envâıyla
münasebettar olacak ve bal gibi bir hediye-i rahmeti
getirecek ve dünyaya geldiği günde şerâit-i hayatı
bilecek derecede bir istidadı, bir kabiliyeti, bir
cihazı derc eden Zat, elbette bütün kâinatın Hâlıkı
olabilir.
Elhasıl, hayat nasıl ki kâinatın yüzünde parlak bir
sikke-i tevhiddir; ve herbir zîruh dahi hayat noktasında
bir sikke-i ehadiyettir; ve hayatın herbir ferdinde
bulunan nakş-ı san’at bir mühr-ü samediyettir; ve
zîhayatların adedince bu kâinat mektubunu Zât-ı
Hayy-ı Kayyûm ve Vâhid-i Ehad namına hayatlarıyla
imza ediyorlar; ve o mektupta tevhid mühürleri ve
ehadiyet hâtemleri ve samediyet sikkeleridirler. Öyle
de, hayat gibi, herbir zîhayat dahi, bu kitab-ı kâinatta
birer mühr-ü vahdâniyet olduğu gibi, herbirinin yüzünde
ve simasında birer hâtem-i ehadiyet konulmuştur.
Hem nasıl ki hayat, cüz’iyâtı adedince ve zîhayat
efradı sayısınca Zât-ı Hayy-ı Kayyûmun vahdetine
şehadet eden imzalar ve mühürlerdir. Öyle de, ihyâ
ve diriltmek fiili dahi, efradı adedince tevhide imza
basıyor. Meselâ, ihyânın bir ferdi olan ihyâ-yı
arz, güneş gibi parlak bir şahid-i tevhiddir.
Çünkü, baharda zeminin dirilmesinde ve ihyâsında
üç yüz bin envâın ve her nevin hadsiz efradı
beraber, birbiri içinde, noksansız, kusursuz, mükemmel,
muntazam ihyâ edilir ve dirilirler. Evet, böyle bir tek
fiille hadsiz muntazam fiilleri yapan, elbette bütün
mahlûkatın Hâlıkıdır ve bütün zîhayatları ihyâ
eden Hayy-ı Kayyûmdur ve rububiyetinde iştiraki mümkün
olmayan bir Vâhid-i Ehaddir.
Şimdilik hayatın hassalarından bu kadar az ve muhtasar
yazıldı. Başka hassaların beyanı ve tafsilâtını
Risale-i Nur’a ve başka zamana havale ediyoruz.
Hâtime
İsm-i Âzam herkes için bir olmaz; belki ayrı ayrı
oluyor. Meselâ, İmam-ı Ali Radıyallahu Anhın
hakkında Ferd, Hayy, Kayyûm, Hakem, Adl, Kuddûs, altı
isimdir. Ve İmam-ı Âzamın İsm-i Âzamı Hakem, Adl,
iki isimdir. Ve Gavs-ı Âzamın İsm-i Âzamı yâ Hayydır.
Ve İmam-ı Rabbânînin İsm-i Âzamı Kayyûm, ve
hâkezâ, pek çok zatlar daha başka isimleri İsm-i
Âzam görmüşlerdir.
Bu Beşinci Nükte ism-i Hayy hakkında olduğu münasebetiyle,
hem teberrük, hem şahit, hem delil, hem kudsî bir
hüccet, hem kendimize bir dua, hem bu risaleye bir
hüsn-ü hâtime olarak, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü
Vesselâm, Cevşenü’l-Kebîr namındaki münâcât-ı
âzamında, marifetullahta gayet yüksek ve gayet câmi
derece-i marifetini göstererek böyle demiştir; biz de
hayalen o zamana gidip, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü
Vesselâmın dediğine âmin diyerek, aynı münâcâtı
kendimiz de söylüyor gibi, sadâ-yı Muhammedî
Aleyhissalâtü Vesselâm ile deriz:
-1-
-2-
1 Ey bütün dirilerden önce var olan
gerçek hayat sahibi, • Ey bütün dirilerden sonra
bAkï kalacak gerçek hayat sahibi,
Ey hiçbir şeyin Kendisine benzemediği gerçek hayat
sahibi, • Ey hiçbir dirinin misli gibi olmadığı gerçek
hayat sahibi,
Ey hiçbir diriye muhtaç olmayan gerçek hayat sahibi,
• Ey hiçbir dirinin Kendisine ortak olmadığı gerçek
hayat sahibi,
Ey bütün dirileri ölüme mazhar eden gerçek hayat
sahibi, • Ey bütün dirileri rızıklandıran gerçek
hayat sahibi,
Ey ölüleri dirilten gerçek hayat sahibi, • Ey hiç
ölmeyecek olan gerçek hayat sahibi, Sen bütün kusur
ve noksan sıfatlardan münezzehsin, Senden başka ilåh
yok ki bize imdat etsin. Emân ver bize, emân diliyoruz.
Bizi Cehennemden kurtar. Amin. (Cevşen’ül-Kebîr, 69.
bend.)
2 Seni her türlü noksandan tenzih
ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bizim hiçbir
bilgimiz yoktur.
Sen herşeyi hakkıyla bilir, her işi hikmetle
yaparsın. (Bakara Sûresi: 32.)
Otuzuncu
Lem’anın Altıncı Nüktesi
İsm-i Kayyûma bakar.
İsm-i Hayyın bir hülâsası, Nur Çeşmesinin bir
zeyli olmuş. Bu ism-i Kayyûm dahi, Otuzuncu Sözün
zeyli olması münasip görüldü.
İTİZAR: Bu çok ehemmiyetli meseleler ve çok derin ve
geniş ism-i Kayyûmun cilve-i âzamı, hem muntazaman
değil, belki ayrı ayrı lem’alar tarzında kalbe
hutur ettiğinden, hem gayet müşevveş ve acele ve
tetkiksiz müsvedde halinde kaldığından, elbette
tabirat ve ifadelerde çok noksanlar, intizamsızlıklar
bulunacaktır. Meselelerin güzelliklerine benim kusurlarımı
bağışlamalısınız.
İHTAR: İsm-i Âzama ait nükteler, âzamî bir surette
geniş, hem gayet derin olduğundan, hususan ism-i Kayyûma
ait meseleler ve bilhassa Birinci Şuâı HAŞİYE maddiyyunlara
baktığı için, daha ziyade derin gittiğinden, elbette
her adam her meseleyi her cihette anlamaz. Fakat herkes
her meseleden bir derece hisse alabilir. "Birşey bütün
elde edilmezse, bütün bütün elden kaçırılmaz"
kaidesiyle, "Bu mânevî bahçenin bütün
meyvelerini koparamıyorum" diye vazgeçmek kâr-ı
akıl değildir. İnsan ne kadar koparsa o kadar kârdır.
İsm-i Âzama ait meselelerin ihata edilmeyecek derecede
genişleri olduğu gibi, akıl görmeyecek derecede
inceleri de vardır. Hususan ism-i Hayy ve Kayyûma ve
bilhassa hayatın iman erkânına karşı remizlerine ve
bilhassa kazâ ve kader rüknüne hayatın işaretine ve
ism-i Kayyûmun Birinci Şuâına herkesin fikri
yetişmez, fakat hissesiz de kalmaz. Belki herhalde
imanını kuvvetlendirir. Saadet-i ebediyenin anahtarı
olan imanın kuvvetleşmesi ehemmiyeti çok azîmdir.
İmanın bir zerre kadar kuvveti ziyade olması, bir
hazinedir. İmam-ı Rabbânî Ahmed-i Farukî diyor ki:
"Bir küçük mesele-i imaniyenin inkişafı, benim
nazarımda yüzler ezvak ve kerametlere müreccahtır."
*
* Her şeyin hüküm ve tasarrufu Onun
elindedir. (Yâsin Süresi: 83.)
Göklerin ve yerin tedbïr ve tasarrufu Ona âittir.
(Zümer Süresi: 63.)
Hiçbir şey yoktur ki, hazîneleri Bizim yanımızda
olmasın. (Hicr Sûresi: 21.)
Hiçbir canlı yoktur ki, Allah onu alnından tutup
kudretine boyun eğdimıiş olmasın. (Hüd Süresi: 56)
HAŞİYE
Bu risaleyi okuyan eğer mütefennin değilse Birinci
Şuayı okumasın, İkinciden başlasın; veya ahirde
okusun.
gibi, kayyûmiyet-i İlâhiyeye işaret
eden âyetlerin bir nüktesi ve İsm-i Âzam veyahut
İsm-i Âzamın iki ziyasından ikinci ziyası veyahut
İsm-i Âzamın altı nurundan altıncı nuru olan Kayyûm
isminin bir cilve-i âzamı, Zilkade ayında aklıma göründü.
Eskişehir Hapishanesindeki müsaadesizliğim cihetiyle,
o nur-u âzamı elbette tamamıyla beyan edemeyeceğim.
Fakat Hazret-i İmam-ı Ali (r.a.) Kaside-i Ercûzesinde
"Sekîne" nam-ı âlîsiyle beyan ettiği
İsm-i Âzam ve Celcelûtiyesinde yine pek muhteşem
isimlerle İsm-i Âzam içinde bulunan o altı ismi en
âzam, en ehemmiyetli tuttuğu için ve onların bahsi içinde
kerametkârâne bize teselli verdiği için, bu ism-i
Kayyûma dahi, evvelki beş esmâ gibi, hiç olmazsa
muhtasar bir surette, Beş Şua ile o nûr-u âzama işaret
edeceğiz.
BİRİNCİ ŞUA
Bu kâinatın Hâlık-ı Zülcelâli Kayyûmdur, yani,
bizatihî kaimdir, daimdir, bâkidir. Bütün eşya
Onunla kaimdir, devam eder ve vücutta kalır, beka
bulur. Eğer kâinattan bir dakikacık olsun o nisbet-i
kayyûmiyet kesilse, kâinat mahvolur.
Hem o Zât-ı Zülcelâl kayyûmiyetiyle beraber, Kur’ân-ı
Azîmüşşanda ferman ettiği gibi, ’dir.
Yani, ne zâtında, ne sıfâtında, ne ef’âlinde
nazîri yoktur, misli olmaz, şebîhi yoktur, şerîki
olmaz. Evet, bütün kâinatı bütün şuûnâtıyla ve
keyfiyâtıyla kabza-i rububiyetinde tutup bir hane ve
bir saray hükmünde, kemâl-i intizamla tedbir ve idare
ve terbiye eden bir Zât-ı Akdese, misil ve mesîl ve
şerîk ve şebîh olmaz, muhaldir.
Evet, bir Zat ki,
• Ona yıldızların icadı zerreler kadar kolay gele,
• ve en büyük şey, en küçük şey gibi kudretine
musahhar ola,
• ve hiçbir şey hiçbir şeye, hiçbir fiil hiçbir
fiile mâni olmaya,
• ve hadsiz efrad, bir fert gibi nazarında hazır ola,
• ve bütün sesleri birden işite,
• ve umumun hadsiz hâcâtını birden yapabile,
• ve kâinatın mevcudatındaki bütün intizamat ve
mizanların şehadetiyle, hiçbir şey, hiçbir hal
daire-i meşiet ve iradesinden hariç olmaya,
• ve hiçbir mekânda olmadığı halde, herbir yerde
ve herbir mekânda kudretiyle, ilmiyle hazır ola,
• ve herşey Ondan nihayet derecede uzak olduğu halde,
O ise her ¸eye nihayet derecede yakın olabilen bir Zât-ı
Hayy-ı Kayyûm-u Zülcelâlin elbette hiçbir cihetle
misli, nazîri, şerîki, veziri, zıddı, niddi olmaz ve
olması muhaldir. Yalnız, mesel ve temsil suretinde şuûnât-ı
kudsiyesine bakılabilir. Risale-i Nur’daki bütün
temsilât ve teşbihat, bu mesel ve temsil
nevindendirler.
İşte böyle misilsiz ve Vâcibü’l-Vücud ve maddeden
mücerret ve mekândan münezzeh ve tecezzîsi ve inkısamı
her cihetle muhal ve tagayyür ve tebeddülü
mümteni ve ihtiyaç ve aczi imkân
haricinde olan bir Zât-ı Akdesin kâinat safahâtında
ve tabakat-ı mevcudatında tecellî eden bir kısım
cilvelerini, ayn-ı Zât-ı Akdes tevehhüm ederek bir kısım
mahlûkatına ulûhiyetin ahkâmını veren ehl-i dalâlet
insanların bir kısmı, o Zât-ı Zülcelâlin bazı
eserlerini tabiata isnad etmişler. Halbuki, Risale-i Nur’un
müteaddit yerlerinde katî bürhanlarla ispat edilmiş
ki, tabiat bir san’at-ı İlâhiyedir, sâni olmaz. Bir
kitab-ı Rabbânîdir, kâtip olmaz. Bir nakıştır,
nakkaş olamaz. Bir defterdir, defterdar olmaz. Bir
kanundur, kudret olmaz. Bir mistardır, masdar olmaz. Bir
kabildir, münfail olur, fâil olmaz. Bir nizamdır, nâzım
olamaz. Bir şeriat-ı fıtriyedir, şâri’ olamaz.
Farz-ı muhal olarak, en küçük bir zîhayat mahlûk
tabiata havale edilse, "Bunu yap" denilse,
"Risale-i Nur’un çok yerlerinde katî
bürhanlarla ispat edildiği gibi, o küçük zîhayatın
âzâları ve cihazatları adedince kalıplar, belki
makineler bulundurmak gerektir, tâ ki tabiat o işi görebilsin.
Hem, maddiyyun denilen bir kısım ehl-i dalâlet,
zerrattaki tahavvülât-ı muntazama içinde hallâkıyet-i
İlâhiyenin ve kudret-i Rabbâniyenin bir cilve-i âzamını
hissettiklerinden ve o cilvenin nereden geldiğini
bilemediklerinden ve o kudret-i Samedâniyenin
cilvesinden gelen umumî kuvvetin nereden idare edildiğini
anlayamadıklarından, madde ve kuvveti ezelî tevehhüm
ederek, zerrelere ve hareketlerine âsâr-ı İlâhiyeyi
isnad etmeye başlamışlar. Fesübhânallah! İnsanlarda
bu derece hadsiz cehalet olabilir mi ki, mekândan
münezzeh olmakla beraber, herbir yerde, herbir şeyin
icadında her ¸eyi görecek, bilecek, idare edecek bir
tarzda bulunur bir vaziyetle yaptığı fiilleri ve
eserleri câmid, kör, şuursuz, iradesiz, mizansız ve
tesadüf fırtınaları içinde çalkanan zerrâta ve
harekâtına vermek, ne kadar cahilâne ve hurafekârâne
bir fikir olduğunu, zerre kadar aklı bulunanların
bilmesi gerektir.
Evet, bu herifler vahdet-i mutlakadan vazgeçtikleri
için, hadsiz ve nihayetsiz bir kesret-i mutlakaya düşmüşler.
Yani, birtek ilâhı kabul etmedikleri için, nihayetsiz
ilâhları kabul etmeye mecbur oluyorlar. Yani, birtek Zât-ı
Akdesin hassası ve lâzım-ı zâtîsi olan ezeliyeti ve
hâlıkıyeti, bozulmuş akıllarına
sığıştıramadıklarından, o hadsiz, nihayetsiz, câmid
zerrelerin ezeliyetlerini, belki ulûhiyetlerini kabul
etmeye, mesleklerince mecbur oluyorlar. İşte sen gel,
echeliyetin nihayetsiz derecesine bak!
Evet, zerrelerdeki cilve ise, zerreler taifesini Vâcibü’l-Vücudun
havliyle, kudretiyle, emriyle, muntazam ve muhteşem bir
ordu hükmüne getirmiştir. Eğer bir saniye o
Kumandan-ı Âzamın emri ve kuvveti geri alınsa, o çok
kesretli, câmid, şuursuz taife, başıbozuklar hükmüne
gelecekler, belki bütün bütün mahvolacaklar.
Hem insanların bir kısmı, güya daha ileri görüyor
gibi, daha ziyade cahilâne bir dalâletle, Sâni-i
Zülcelâlin gayet lâtif, nâzenin, mutî, musahhar bir
sahife-i icraatı ve emirlerinin bir vasıta-i nakliyâtı
ve zayıf bir perde-i tasarrufâtı ve lâtif bir
midâd-ı (mürekkep) kitabeti ve en
nâzenin bir hulle-i îcâdâtı ve bir mâye-i masnuatı
ve bir mezraa-i hububatı olan esir maddesini, cilve-i
rububiyetine aynadarlık ettiği için, masdar ve fâil
tevehhüm etmişler. Bu acip cehalet, hadsiz muhalleri
istilzam ediyor. Çünkü esir maddesi, maddiyyunları
boğduran zerrat maddesinden daha lâtif ve eski hükemanın
saplandığı heyulâ fihristesinden daha kesif, ihtiyarsız,
şuursuz, câmid bir maddedir. Bu hadsiz bir surette
tecezzî ve inkısam eden ve nâkillik ve infial hassasıyla
ve vazifesiyle teçhiz edilen bu maddeye, belki o
maddenin zerreden çok derece daha küçük olan
zerrelerine, herşeyde her ¸eyi görecek, bilecek, idare
edecek bir ihtiyar ve bir iktidar ile vücut bulan
fiilleri, eserleri isnad etmek, esirin zerreleri adedince
yanlıştır.
Evet, mevcudatta görünen fiil-i icad öyle bir
keyfiyettedir ki, herşeyde, hususan zîhayat olsa, ekser
eşyayı ve belki umum kâinatı görecek, bilecek ve
kâinata karşı o zîhayatın münasebetini tanıyacak,
temin edecek bir iktidar ve ihtiyardan geldiğini gösteriyor
ki, maddî ve ihatasız olan esbabın hiçbir cihetle
fiili olmaz.
Evet, sırr-ı kayyûmiyetle, en cüz’î bir fiil-i
icadî, doğrudan doğruya bütün kâinat Hâlıkının
fiili olduğuna delâlet eden bir sırr-ı âzamı
taşıyor. Evet, meselâ bir arının icadına teveccüh
eden bir fiil, iki cihetle Hâlık-ı Kâinata
hususiyetini gösteriyor:
Birincisi: O arının bütün emsalinin, bütün zeminde,
aynı zamanda, aynı fiile mazhariyetleri gösteriyor ki,
bu cüz’î ve hususî fiil ise, ihatalı, rû-yi zemini
kaplamış bir fiilin bir ucudur. Öyleyse, o büyük
fiilin fâili ve o fiilin sahibi kim ise, o cüz’î
fiil dahi onundur.
İkinci cihet: Bu hazır arının hilkatine teveccüh
eden fiilin fâili olmak için, o arının şerâit-i
hayatiyesini ve cihazatını ve kâinatla münasebetini
temin edecek ve bilecek kadar pek büyük bir iktidar ve
ihtiyar lâzım geldiğinden, o cüz’î fiili yapan
zâtın, ekser kâinata hükmü geçmekle ancak o fiili
öyle mükemmel yapabilir.
Demek, en cüz’î fiil, iki cihetle Hâlık-ı Külli
Şeye has olduğunu gösterir.
En ziyade câ-yı dikkat ve câ-yı hayret şudur ki: Vücudun
en kuvvetli mertebesi olan vücubun; ve vücudun en
sebatlı derecesi olan maddeden tecerrüdün; ve vücudun
zevalden en uzak tavrı olan mekândan münezzehiyetin;
ve vücudun en sağlam ve tagayyürden ve ademden en
mukaddes sıfatı olan vahdetin sahibi olan Zât-ı Vâcibü’l-Vücudun
en has hassası ve lâzım-ı zâtîsi olan ezeliyeti ve
sermediyeti, vücudun en zayıf mertebesi ve en incecik
derecesi ve en mütegayyir, mütehavvil tavrı ve en
ziyade mekâna yayılmış olan hadsiz, kesretli bir maddî
madde olan esir ve zerrat gibi şeylere vermek ve onlara
ezeliyet isnad etmek ve onları ezelî tasavvur etmek ve
kısmen âsâr-ı İlâhiyenin onlardan neş’et
ettiğini tevehhüm etmek ne kadar hilâf-ı hakikat ve vâkıa
muhalif ve akıldan uzak ve bâtıl bir fikir olduğu,
Risale-i Nur’un müteaddit cüzlerinde katî
bürhanlarla gösterilmiştir.
İKİNCİ ŞUA
İki meseledir.
BİRİNCİ MESELE: İsm-i Kayyûmun bir c |