Risale Oku
SEKİZİNCİ MEKTUP
-1-
-2-
isimleri -3-
girdiklerinin ve her mübarek şeyin başında
zikredilmelerinin çok hikmetleri var. Onların
beyanını başka vakte tâliken, şimdilik kendime ait
bir hissimi söyleyeceğim.
Kardeşim, ben isimlerini
öyle bir nur-u âzam görüyorum ki, bütün kâinatı
ihata eder ve her ruhun bütün hâcât-ı ebediyesini
tatmin edecek ve hadsiz düşmanlarından emin edecek,
nurlu ve kuvvetli görünüyorlar. Bu iki nur-u âzam
olan isimlere yetişmek için en mühim bulduğum vesile,
fakr ile şükür, acz ile şefkattir; yani ubudiyet ve
iftikardır.Şu mesele münasebetiyle hatıra gelen ve
muhakkikîne, hattâ bir üstadım olan İmam-ı Rabbânîye
muhalif olarak diyorum ki:
Hazret-i Yâkup Aleyhisselâmın Yusuf Aleyhisselâma karşı
şedit ve parlak hissiyatı, muhabbet ve aşk değildir,
belki şefkattir. Çünkü, şefkat, aşk ve muhabbetten
çok keskin ve parlak ve ulvî ve nezihtir ve makam-ı nübüvvete
lâyıktır. Fakat muhabbet ve aşk, mecazî mahbuplara
ve mahlûklara karşı derece-i şiddette olsa, o
makam-ı muallâ-yı nübüvvete lâyık düşmüyor.
Demek, Kur’ân-ı Hakîmin parlak bir i’câz ile,
parlak bir surette gösterdiği ve ism-i Rahîm’in
vusulüne vesile olan hissiyat-ı Yâkubiye, yüksek bir
derece-i şefkattir. İsm-i Vedûda vesile-i vusul olan aşk
ise, Züleyhâ’nın Yusuf Aleyhisselâma karşı olan
muhabbet meselesindedir. Demek Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan,
Hazret-i Yâkup Aleyhisselâmın hissiyatını ne derece
Züleyhâ’nın hissiyatından yüksek göstermişse,
şefkat dahi o derece aşktan daha yüksek
görünüyor.Üstadım İmam-ı Rabbânî, aşk-ı mecazîyi
makam-ı
1 Onun adıyla. Hiçbir şey yoktur ki Onu
hamd ile tesbih etmesin.
2 Rahman ve Rahim.
3 Rahman ve Rahim olan Allah’ın
adıyla.
nübüvvete pek münasip görmediği için
demiş ki: "Mehâsin-i Yusufiye, mehâsin-i uhreviye
nevinden olduğundan, ona muhabbet ise mecazî
muhabbetler nevinden değildir ki, kusur olsun."
Ben de derim: Ey Üstad, o tekellüflü bir tevildir.
Hakikat şu olmak gerektir ki: O muhabbet değil, belki yüz
defa muhabbetten daha parlak, daha geniş, daha yüksek
bir mertebe-i şefkattir.
Evet, şefkat bütün envâıyla lâtîf ve nezihtir. Aşk
ve muhabbet ise, çok envâına tenezzül edilmiyor.
Hem şefkat pek geniştir. Bir zat, şefkat ettiği evlâdı
münasebetiyle, bütün yavrulara, hattâ zîruhlara
şefkatini ihata eder ve Rahîm isminin ihatasına bir
nevi aynadarlık gösterir. Halbuki aşk, mahbubuna
hasr-ı nazar edip herşeyi mahbubuna feda eder. Yahut
mahbubunu îlâ ve senâ etmek için başkalarını
tenzil ve mânen zemmeder ve hürmetlerini kırar. Meselâ
biri demiş: "Güneş mahbubumun hüsnünü görüp
utanıyor; görmemek için bulut perdesini başına
çekiyor." Hey âşık efendi! Ne hakkın var, sekiz
İsm-i Âzamın bir sahife-i nuranîsi olan güneşi böyle
utandırıyorsun?
Hem şefkat hâlistir, mukabele istemiyor, sâfi ve ivazsızdır.
Hattâ en âdi mertebede olan hayvânâtın yavrularına
karşı fedakârâne, ivazsız şefkatleri buna delildir.
Halbuki aşk ücret ister ve mukabele talep eder. Aşkın
ağlamaları bir nevi taleptir, bir ücret istemektir.
Demek, suver-i Kur’âniyenin en parlağı olan Sûre-i
Yusuf’un en parlak nuru olan Hazret-i Yâkup’un
(a.s.) şefkati, ism-i Rahmân ve Rahîm’i gösterir ve
şefkat yolu rahmet yolu olduğunu bildirir. Ve o elem-i
şefkate devâ olarak da -1-
dedirir.
-2-
Said Nursî
1 "En iyi koruyucu Allah’tır;
merhametlilerin en merhametlisi de Odur." Yusuf Sûresi,
12:64.
2 Baki olan yalnız Allah’tır
ÜÇÜNCÜ LEM’A
Bu Lem’aya bir derece his ve zevk karışmış. His ve
zevkin coşkunlukları ise, aklın düsturlarını,
fikrin mizanlarını çok dinlemediklerinden ve müraat
etmediklerinden, bu Üçüncü Lem’a mantık
mizanlarıyla tartılmamalı.
-1-
âyetinin meâlini ifade eden -2- iki
cümlesi, mühim iki hakikati ifade ediyorlar. Ondandır
ki, Nakşîlerin rüesasından bir kısım, bu iki cümle
ile kendilerine bir hatme-i mahsus yapıp muhtasar bir
hatme-i Nakşiye hükmünde tutuyorlar. Madem o azîm
âyetin meâlini bu iki cümle ifade ediyor. Biz bu iki
cümlenin ifade ettiği iki hakikat-i mühimmenin birkaç
nüktesini beyan edeceğiz.
BİRİNCİ
NÜKTE
Birinci defa , bir
ameliyat-ı cerrahiye hükmünde kalbi mâsivâdan tecrit
ediyor, kesiyor. Şöyle ki:
İnsan, mahiyet-i câmiiyeti itibarıyla, mevcudatın
hemen ekserîsiyle alâkadardır. Hem insanın mahiyet-i
câmiasında hadsiz bir istidad-ı muhabbet derc
edilmiştir. Onun için, insan da umum mevcudata karşı
bir muhabbet besliyor. Koca dünyayı bir hanesi gibi
seviyor. Ebedî Cennete bahçesi gibi muhabbet ediyor.
Halbuki, muhabbet ettiği mevcudat durmuyorlar,
gidiyorlar. Firaktan daima azap çekiyor. Onun o hadsiz
muhabbeti, hadsiz bir mânevî azâba medar oluyor.
O azâbı çekmekte kabahat, kusur ona aittir. Çünkü
kalbindeki hadsiz istidad-ı muhabbet, hadsiz bir cemâl-ı
bâkiye mâlik bir Zâta tevcih etmek için verilmiş. O
1 "Herşey helâk olup gidicidir-Ona
bakan yüzü müstesnâ. Hüküm Ona aittir; siz de Ona
döndürüleceksiniz." Kasas Sûresi, 28:88.
2 Ey Baki olan Allah! Ancak Sensin baki.
insan sûiistimal ederek o muhabbeti fâni
mevcudata sarf ettiği cihetle kusur ediyor, kusurunun
cezasını firâkın azâbıyla çekiyor.
İşte bu kusurdan teberri edip o fâni mahbubattan kat-ı
alâka etmek, o mahbuplar onu terk etmeden evvel o onları
terk etmek cihetiyle Mahbub-u Bâkîye hasr-ı muhabbeti
ifade eden Yâ Bâkî Ente’l-Bâkî olan birinci
cümlesi, "Bâkî-i Hakikî yalnız Sensin. Mâsivâ
fânidir. Fâni olan, elbette bâki bir muhabbete ve
ezelî ve ebedî bir aşka ve ebed için yaratılan bir
kalbin alâkasına medar olamaz" mânâsını ifade
ediyor. "Madem o hadsiz mahbubat fânidirler, beni bırakıp
gidiyorlar. Onlar beni bırakmadan evvel ben onları Yâ
Bâkî Ente’l-Bâkî demekle bırakıyorum. Yalnız Sen
bâkisin ve Senin ibkàn ile mevcudat beka bulabildiğini
bilip itikad ederim. Öyleyse, Senin muhabbetinle onlar
sevilir. Yoksa alâka-i kalbe lâyık değiller"
demektir.
İşte bu hâlette kalb hadsiz mahbubatından vazgeçiyor.
Hüsün ve cemalleri üstünde fânilik damgasını görür,
alâka-i kalbi keser. Eğer kesmezse, mahbupları
adedince mânevî cerihalar oluyor.
İkinci cümle olan Yâ Bâkî Ente’l-Bâkî o hadsiz
cerihalara hem merhem, hem tiryak oluyor. Yani, "Yâ
Bâkî, madem Sen bâkisin, yeter. Herşeye bedelsin.
Madem Sen varsın, her ¸ey var."
Evet, mevcudatta sebeb-i muhabbet olan hüsün ve ihsan
ve kemal, umumiyetle Bâkî-i Hakikînin hüsün ve ihsan
ve kemâlâtının işârâtı ve çok perdelerden geçmiş
zayıf gölgeleridir, belki cilve-i Esmâ-i Hüsnânın gölgelerinin
gölgeleridir.
İKİNCİ
NÜKTE
İnsanın fıtratında bekaya karşı gayet şedit bir
aşk var. Hattâ her sevdiği şeyde, kuvve-i vâhime
cihetiyle bir nevi beka tevehhüm eder, sonra sever. Ne
vakit zevâlini düşünse veya görse, derinden derine
feryat eder. Bütün firaklardan gelen feryatlar, aşk-ı
bekadan gelen ağlamaların tercümanlarıdır. Eğer
tevehhüm-ü beka olmazsa muhabbet edemez. Hattâ
denilebilir ki, âlem-i bekanın ve ebedî Cennetin bir
sebeb-i vücudu, şu mahiyet-i insaniyedeki o şiddetli
aşk-ı bekadan çıkan gayet kuvvetli arzu-yu beka ve
beka için fıtrî, umumî duadır ki, Bâkî-i
Zülcelâl, o şedit, sarsılmaz, fıtrî arzuyu, o
tesirli, kuvvetli, umumî duayı kabul etmiştir ki, fâni
insanlar için bâki bir âlemi halk etmiş.
Hem hiç mümkün müdür ki, Fâtır-ı Kerîm, Hâlık-ı
Rahîm, küçük midenin cüz’î arzusunu ve muvakkat
bir beka için lisan-ı hal ile duasını hadsiz envâ-ı
mat’umat-ı leziziyenin icadıyla kabul etsin de, umum
nev-i beşerin pek büyük bir ihtiyac-ı
fıtrîden gelen pek şiddetli bir
arzusunu ve küllî ve daimî ve haklı ve hakikatli, kàlli,
halli, bekaya dair gayet kuvvetli duasını kabul
etmesin? Hâşâ, yüz bin defa hâşâ! Kabul etmemek
mümkün değildir. Hem hikmet ve adaletine ve rahmet ve
kudretine hiçbir cihetle yakışmaz.
Madem insan bekaya âşıktır; elbette bütün
kemalat¨, lezzetleri, bekaya tâbidir. Ve madem beka
Bâkî-i Zülcelâle mahsustur. Ve madem Bâkînin esmâsı
bâkiyedir. Ve madem Bâkînin aynaları Bâkînin
rengini, hükmünü alır ve bir nevi bekaya mazhar olur.
Elbette insana en lâzım iş, en mühim vazife, o
Bâkîye karşı alâka peydâ etmektir ve esmâsına
yapışmaktır. Çünkü Bâkî yoluna sarf olunan herşey
bir nevi bekaya mazhar olur.
İşte ikinci Yâ Bâkî Ente’l-Bâkî cümlesi bu
hakikati ifade ediyor. İnsanın hadsiz mânevî yaralarını
tedavi etmekle beraber, fıtratındaki gayet şiddetli
arzu-yu bekayı onunla tatmin ediyor.
ÜÇÜNCÜ
NÜKTE
Şu dünyada zamanın fenâ ve zevâl-i eşyadaki
tesiratı gayet muhteliftir. Ve mevcudat ise, mütedahil
daireler gibi birbiri içinde iken, hükümleri zeval
noktasında ayrı ayrı oluyor.
Nasıl ki saatin saniyelerini sayan dairesi, dakikayı ve
saati ve günleri sayan daireleri zâhiren birbirine
benzer, fakat süratte birbirine muhaliftir. Öyle de,
insandaki cisim, nefis, kalb, ruh daireleri öyle
mütefavittir. Meselâ, cismin bekası, hayatı, vücudu,
bulunduğu bir gün, belki bir saat olduğu ve mazi ve müstakbeli
mâdum ve meyyit bulunduğu halde, kalbin hazır günden
çok gün evvel, çok gün sonraki zamana kadar daire-i
vücudu ve hayatı geniştir. Ruhun hazır günden
seneler evvel ve seneler sonraki bir daire-i azîme,
daire-i hayatına ve vücuduna dahildir.
İşte bu istidada binaen, hayat-ı kalbî ve ruhîye
medar olan marifet-i İlâhiye ve muhabbet-i Rabbâniye
ve ubudiyet-i Sübhâniye ve marziyât-ı Rahmâniye
cihetiyle, bu dünyadaki fâni ömür, bâki bir ömrü
tazammun eder ve ebedî ve bâki bir ömrü intaç eder
ve bâki ve lâyemut bir ömür hükmüne geçer.
Evet, Bâkî-i Hakikînin muhabbet, marifet, rızası
yolunda bir saniye, bir senedir. Eğer Onun yolunda
olmazsa, bir sene bir saniyedir. Belki Onun yolunda bir
saniye lâyemuttur, çok senelerdir. Ve dünya cihetinde
ehl-i gafletin yüz senesi bir saniye hükmüne geçer.
Meşhur böyle bir söz var ki, Yani,
"Firâkın bir saniyesi bir sene kadar uzundur ve
visâlin bir senesi bir saniye kadar kısadır." Ben
bu fıkranın bütün bütün aksine diyorum ki:
Visal, yani, Bâkî-i Zülcelâlin rızası dairesinde
livechillâh bir saniye visal, değil yalnız böyle bir
sene, belki daimî bir pencere-i visaldir. Gaflet
ve dalâlet firâkı içinde değil bir
sene, belki bin sene, bir saniye hükmündedir. O sözden
daha meşhur şu söz var:
Hükmümüzü teyid ediyor.
Meşhur evvelki sözün sahih bir mânâsı budur ki: Fâni
mevcudatın visâli madem fânidir; ne kadar uzun da olsa
yine kısa hükmündedir. Senesi bir saniye gibi geçer,
hasretli bir hayal ve esefli bir rüya olur. Bekayı
isteyen kalb-i insanî bir sene visalde, yalnız bir
saniyecikte ancak zerre gibi bir zevkini alabilir. Firak
ise, saniyesi bir sene değil, senelerdir. Çünkü
firâkın meydanı geniştir. Bekayı isteyen bir kalbe,
firak, çendan bir saniye de olsa, seneler kadar tahribat
yapar. Çünkü hadsiz firakları ihtar eder. Maddî ve
süflî muhabbetler için bütün mazi ve müstakbel
firakla doludur.
Şu mesele münasebetiyle deriz: Ey insanlar! Fâni, kısa,
faydasız ömrünüzü bâki, uzun, faydalı, meyvedar
yapmak ister misiniz? Madem istemek insaniyetin
iktizasıdır; Bâkî-i Hakikînin yoluna sarf ediniz.
Çünkü Bâkîye müteveccih olan şey, bekanın
cilvesine mazhar olur.
Madem her insan gayet şiddetli bir surette uzun bir
ömür ister, bekaya âşıktır. Ve madem bu fâni
ömrü bâki ömre tebdil eden bir çare var ve mânen
çok uzun bir ömür hükmüne geçirmek mümkündür.
Elbette, insaniyeti sukut etmemiş bir insan, o çareyi
arayacak ve o imkânı bilfiile çevirmeye çalışacak
ve tevfik-i hareket edecek.
İşte o çare budur: Allah için işleyiniz, Allah için
görüşünüz, Allah için çalışınız. Lillâh,
livechillâh, lieclillâh rızası dairesinde hareket
ediniz. O vakit sizin ömrünüzün dakikaları, seneler
hükmüne geçer.
Bu hakikate işareten, Leyle-i Kadir gibi birtek gece,
seksen küsur seneden ibaret olan bin ay hükmünde olduğunu,
nass-ı Kur’ân gösteriyor. Hem bu hakikate işaret
eden, ehl-i velâyet ve hakikat beyninde bir düstur-u
muhakkak olan "bast-ı zaman" sırrıyla, çok
seneler hükmünde olan birkaç dakikalık zaman-ı Miraç,
bu hakikatin vücudunu ispat eder ve bilfiil vukuunu
gösteriyor. Miracın birkaç saat müddeti, binler
seneler hükmünde vüs’ati ve ihatası ve uzunluğu
vardır. Çünkü, o, Miraç yolunda beka âlemine girdi.
Beka âleminin birkaç dakikası, şu dünyanın binler
senesini tazammun etmiştir.
Hem şu hakikate bina edilen beyne’l-evliya kesretle
vuku bulmuş olan bast-ı zaman hadiseleridir. Bazı
evliya bir dakikada bir günlük işi görmüş,
bazıları bir saatte bir sene vazifesini yapmış,
bazıları bir dakikada bir hatme-i Kur’âniyeyi okumuş
olduklarını rivayet edip ihbar ediyorlar. Böyle ehl-i
hak ve sıdk, bilerek kizbe
Düşmanla beraber sahrâ bir fincan kadar
dar, ahbapla beraber iğne deliği bir meydan kadar
geniştir.
elbette tenezzül etmezler. Hem o derece
hadsiz ve kesretli bir tevatürle bast-ı zaman HAŞİYE hakikatini aynen
müşahede ettikleri medar-ı şüphe olamaz.
Şu bast-ı zaman, herkesçe musaddak bir nevi, rüyada
görünüyor. Bazan bir dakikada insanın gördüğü
rüyayı, geçirdiği ahvâli, konuştuğu sözleri,
gördüğü lezzetleri veya çektiği elemleri görmek
için, yakaza âleminde bir gün, belki günler lâzımdır.
Elhasıl: İnsan çendan fânidir; fakat beka için halk
edilmiş ve bâki bir Zâtın aynası olarak
yaratılmış ve bâki meyveleri verecek işleri görmekle
tavzif edilmiş ve bâki bir Zâtın bâki esmâsının
cilvelerine ve nakışlarına medar olacak bir suret
verilmiştir. Öyleyse, böyle bir insanın hakikî
vazifesi ve saadeti, bütün cihazatı ve istidadatıyla
o Bâkî-i Sermedînin daire-i marziyâtında esmâsına
yapışıp, ebed yolunda o Bâkîye müteveccih olup
gitmektir. Lisanı Yâ Bâkî Ente’l-Bâkî dediği
gibi, kalbi, ruhu, aklı, bütün letâifi
demeli.
-1-
-2-
1 "Seni her türlü noksandan tenzih
ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz
yoktur. Muhakkak ki Sen, ilmi ve hikmeti herşeyi
kuşatan Alîm-i Hakîmsin." Bakara Sûresi, 2:32.
HAŞİYE
["İçlerinden söze başlayan biri, ’Bu halde ne
kadar kaldık?’ diye sordu. ’Bir gün, yahut daha da
az’ dediler." Kehf Sûresi, 18:19] âyetiyle
["Onlar mağaralarında üç yüz yıl kaldılar,
buna dokuz yıl daha kattılar." Kehf Sûresi,
18:25] âyeti tayy-ı zamanı gösterdiği gibi,
["Rabbinin katında bir gün, sizin hesabınıza göre
bin yıl gibidir." Hac Sûresi, 22:47] âyeti de
bast-ı zamanı gösterir.
DÖRDÜNCÜ
LEM’A
"Minhâcü’s-Sünne"
bu risaleye lâyık görülmüştür.
Mesele-i İmamet bir mesele-i fer’iye olduğu halde,
ziyade ehemmiyet verildiğinden, bir mesâil-i imaniye sırasına
girip, ilm-i kelâmda ve usulüddinde medar-ı nazar
olduğu cihetle Kur’ân’a ve imana ait hizmet-i
esasiyemize münasebeti bulunduğundan, cüz’î
bahsedildi.
Şu âyet-i azîmenin çok hakaik-i azîmesinden bir iki
hakikatine İki Makam ile işaret edeceğiz.
Birinci
Makam
Dört
Nüktedir.
Birinci Nükte
Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın ümmetine karşı
kemâl-i şefkat ve merhametini ifade ediyor.
Evet, rivayet-i sahiha ile, mahşerin dehşetinden
herkes,
"Size kendi içinizden öyle bir
peygamber geldi ki, sizin sıkıntıya uğramanız ona
pek ağır gelir. O size çok düşkün, mü’minlere
çok şefkatli, çok merhametlidir. Ey Peygamber, eğer
senden yüz çevirecek olurlarsa de ki: Allah bana yeter.
Ondan başka ibadete lâyık hiçbir ilâh yoktur. Ben
Ona tevekkül ettim. Yüce Arşın Rabbi de Odur."
Tevbe Suresi, 9:128-129.
"De ki: Vazifem karşılığında sizden bir ücret
istemiyorum. Sizden istediğim, ancak akrabaya sevgi ve
Ehl-i Beytime muhabbettir." Şûrâ Suresi, 42:23.
hattâ enbiya dahi "nefsî,
nefsî" dedikleri zaman, Resul-i Ekrem
Aleyhissalâtü Vesselâm "ümmetî, ümmetî"
diye
re’fet ve şefkatini göstereceği gibi, yeni dünyaya
geldiği zaman, ehl-i keşfin tasdikiyle, validesi onun münâcâtından
"ümmetî, ümmetî" işitmiş. Hem bütün
tarih-i hayatı ve neşrettiği şefkatkârâne
mekârim-i ahlâk, kemâl-i şefkat ve refetini gösterdiği
gibi, ümmetinin hadsiz salâvatına hadsiz ihtiyaç
göstermekle, ümmetinin bütün saadetleriyle kemâl-i
şefkatinden alâkadar olduğunu göstermekle hadsiz bir
şefkatini göstermiş.
İşte bu derece şefkatli ve merhametli bir rehberin sünnet-i
seniyyesine müraat etmemek ne derece nankörlük ve
vicdansızlık olduğunu kıyas eyle.
İkinci
Nükte
Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, küllî ve
umumî vazife-i nübüvvet içinde bazı hususî, cüz’î
maddelere karşı azîm bir şefkat göstermiştir. Zâhir
hale göre o azîm şefkati o hususî, cüz’î
maddelere sarf etmesi, vazife-i nübüvvetin fevkalâde
ehemmiyetine uygun gelmiyor. Fakat hakikatte o cüz’î
madde, küllî, umumî bir vazife-i nübüvvetin medarı
olabilecek bir silsilenin ucu ve mümessili olduğundan,
o silsile-i azîmenin hesabına, onun mümessiline
fevkalâde ehemmiyet verilmiş.
Meselâ, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm,
Hazret-i Hasan ve Hüseyin’e karşı küçüklüklerinde
gösterdikleri fevkalâde şefkat ve ehemmiyet-i azîme,
yalnız cibillî şefkat ve hiss-i karâbetten gelen bir
muhabbet değil, belki vazife-i nübüvvetin bir hayt-ı
nuranîsinin bir ucu ve verâset-i Nebeviyenin gayet
ehemmiyetli bir cemaatinin menşei, mümessili,
fihristesi cihetiyledir.
Evet, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Hazret-i
Hasan’ı (r.a.) kemâl-i şefkatinden kucağına alarak
başını öpmesiyle, Hazret-i Hasan’dan (r.a.)
teselsül eden nuranî nesl-i mübarekinden, Gavs-ı
Âzam olan Şah-ı Geylânî gibi pek çok mehdî-misal
verese-i nübüvvet ve hamele-i şeriat-ı Ahmediye
(a.s.m.) olan zatların hesabına Hazret-i Hasan’ın
(r.a.) başını öpmüş. Ve o zatların istikbalde
edecekleri hizmet-i kudsiyelerini nazar-ı nübüvvetle
görüp takdir ve istihsan etmiş. Ve takdir ve teşvike
alâmet olarak, Hazret-i Hasan’ın (r.a.) başını
öpmüş.
Hem Hazret-i Hüseyin’e karşı gösterdikleri
fevkalâde ehemmiyet ve şefkat, Hazret-i Hüseyin’in
(r.a.) silsile-i nuraniyesinden gelen Zeynelâbidin,
Cafer-i Sadık gibi eimme-i âlişan ve hakikî verese-i
Nebeviye gibi çok mehdîmisal zevât-ı nuraniyenin
namına ve din-i İslâm ve vazife-i risalet hesabına
boynunu öpmüş, kemâl-i şefkat ve ehemmiyetini göstermiştir.
Evet, zât-ı Ahmediyenin (a.s.m.) gayb-âşinâ
kalbiyle, dünyada Asr-ı Saadetten ebed tarafında olan
meydan-ı haşri temâşâ eden ve yerden Cenneti gören
ve zeminden gökteki melâikeleri müşahede eden ve
zaman-ı Âdem’den beri mazi zulümatının perdeleri içinde
gizlenmiş hâdisâtı gören, hattâ Zât-ı Zülcelâlin
rüyetine mazhar olan nazar-ı nuranîsi, çeşm-i
istikbal-bînîsi, elbette Hazret-i Hasan ve Hüseyin’in
arkalarında teselsül eden aktab ve eimme-i verese ve
mehdîleri görmüş ve
Buharî, Tevhid:
36, Tefsir: 17, Sûre 5, Fiten: 1; Müslim, Îmân: 326,
327; Tirmizî, Kıyâmet: 10; Dârimî, Mukaddime: 8.
onların umumu namına başlarını öpmüş.
Evet, Hazret-i Hasan’ın (r.a.) başını öpmesinden,
Şah-ı Geylânî’nin hisse-i azîmesi var.
Üçüncü
Nükte
âyetinin bir kavle göre mânâsı: "Resul-i Ekrem
Aleyhissalâtü Vesselâm, vazife-i risaletin icrasına
mukabil ücret istemez; yalnız Âl-i Beytine meveddeti
istiyor."
Eğer denilse: "Bu mânâya göre, karâbet-i
nesliye cihetinden gelen bir fayda gözetilmiş görünüyor.
Halbuki, -1- sırrına
binaen, karâbet-i nesliye değil, belki kurbiyet-i İlâhiye
noktasında vazife-i risalet cereyan ediyor."
Elcevap: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, gayb-âşinâ
nazarıyla görmüş ki, Âl-i Beyti, âlem-i İslâm
içinde bir şecere-i nuraniye hükmüne geçecek.
Âlem-i İslâmın bütün tabakatında, kemâlât-ı
insaniye dersinde rehberlik ve mürşidlik vazifesini görecek
zatlar, ekseriyet-i mutlaka ile, Âl-i Beytten çıkacak.
Teşehhüddeki, ümmetin âl hakkındaki duası ki, -2- dir,
makbul olacağını keşfetmiş.
Yani, nasıl ki millet-i İbrahimiyede ekseriyet-i
mutlaka ile nuranî rehberler Hazret-i İbrahim’in
(a.s.) âlinden, neslinden olan enbiya olduğu gibi;
ümmet-i Muhammediyede de (a.s.m.), vezâif-i azîme-i
İslâmiyette ve ekser turuk ve mesâlikinde, enbiya-yı
Benî İsrail gibi, aktâb-ı Âl-i Beyt-i Muhammediyeyi
(a.s.m.) görmüş. Onun için, demesiyle
emrolunarak, Âl-i Beyte karşı ümmetin meveddetini
istemiş.
Bu hakikati teyid eden mükerrer rivayetlerde ferman etmiş:
"Size iki şey bırakıyorum; onlara temessük
etseniz necat bulursunuz: biri Kitabullah, biri Âl-i
Beytim." Çünkü,
Sünnet-i Seniyyenin menbaı ve muhafızı ve her cihetle
iltizam etmesiyle mükellef olan, Âl-i Beyttir.
1 "Allah katında en şerefliniz, en
ziyade takvâ sahibi olanınızdır." Hucurat Sûresi,
49:13.
2 Allahım! Tıpkı İbrahim’e ve
İbrahim’in âline salât ettiğin gibi, Efendimiz
Muhammed’e ve Efendimiz Muhammed’in âline de salât
et. Muhakkak ki Sen her türlü hamd ve övgüye
nihayetsiz derecede lâyıksın ve şan ve şerefin
herşeyden nihayetsiz derecede yüksektir.
Tirmizî, Menâkıb:
31; Müsned, 3:14, 17, 26.
İşte bu sırra binaendir ki, Kitap ve Sünnete
ittibâ ünvanıyla bu hakikat-i hadîsiye bildirilmiştir.
Demek Âl-i Beytten, vazife-i risaletçe muradı, Sünnet-i
Seniyyesidir. Sünnet-i Seniyyesine ittibâı terk eden,
hakikî Âl-i Beytten olmadığı gibi, Âl-i Beyte
hakikî dost da olamaz.
Hem ümmetini Âl-i Beytin etrafında toplamak arzusunun
sırrı şudur ki: Zaman geçtikçe Âl-i Beyt çok
tekessür edeceğini izn-i İlâhî ile bilmiş ve İslâmiyet
zaafa düşeceğini anlamış. O halde, gayet kuvvetli ve
kesretli bir cemaat-i mütesânide lâzım ki, âlem-i
İslâmın terakkiyât-ı mâneviyesinde medar ve merkez
olabilsin. İzn-i İlâhî ile düşünmüş ve ümmetini
Âl-i Beyti etrafına toplamasını arzu etmiş.
Evet, Âl-i Beytin efradı ise, itikad ve iman hususunda
sairlerden çok ileri olmasa da, yine teslim, iltizam ve
tarafgirlikte çok ileridedirler. Çünkü İslâmiyete fıtraten,
neslen ve cibilliyeten taraftardırlar. Cibillî
taraftarlık zayıf ve şansız, hattâ haksız da olsa
bırakılmaz. Nerede kaldı ki, gayet kuvvetli, gayet
hakikatli, gayet şanlı bütün silsile-i ecdadı
bağlandığı ve şeref kazandığı ve canlarını feda
ettikleri bir hakikate taraftarlık, ne kadar esaslı ve
fıtrî olduğunu bilbedâhe hisseden bir zat, hiç
taraftarlığı bırakır mı? Ehl-i Beyt, işte bu
şiddet-i iltizam ve fıtrî İslâmiyet cihetiyle, din-i
İslâm lehinde ednâ bir emâreyi kuvvetli bir bürhan
gibi kabul eder. Çünkü fıtrî taraftardır. Başkası
ise, kuvvetli bir b¸rhan ile sonra iltizam eder.
Dördüncü
Nükte
Üçüncü Nükte münasebetiyle, Şîalarla Ehl-i
Sünnet ve Cemaatin medar-ı nizâı, hattâ akaid-i
imaniye kitaplarına ve esasat-ı imaniye sırasına
girecek derecede büyütülmüş bir meseleye kısaca bir
işaret edeceğiz. Mesele şudur:
Ehl-i Sünnet ve Cemaat der ki: "Hazret-i Ali (r.a.)
Hulefâ-i Erbaanın dördüncüsüdür. Hazret-i Sıddık
(r.a.) daha efdaldir ve hilâfete daha müstehak idi ki,
en evvel o geçti."
Şîalar derler ki: "Hak Hazret-i Ali’nin (r.a.)
idi. Ona haksızlık edildi. Umumundan en efdal Hazret-i
Ali’dir (r.a.)." Dâvâlarına getirdikleri
delillerin hülâsası: Derler ki, Hazret-i Ali (r.a.)
hakkında vârid ehâdis-i Nebeviye ve Hazret-i Ali’nin
(r.a.) "Şah-ı Velâyet" ünvanıyla,
ekseriyet-i mutlaka ile evliyanın ve tariklerin mercii
ve ilim ve şecaat ve ibadette harikulâde sıfatları ve
Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm ona ve ondan
teselsül eden Âl-i Beyte karşı şiddet-i alâkası gösteriyor
ki, en efdal odur. Daima hilâfet onun hakkı idi, ondan
gasp edildi.
Elcevap: Hazret-i Ali (r.a.) mükerreren, kendi ikrarı
ve yirmi seneden ziyade o hulefâ-i selâseye ittibâ
ederek onların şeyhülislâmlığı makamında
bulunması, Şîaların bu dâvâlarını cerh ediyor.
Hem hulefâ-i selâsenin zaman-ı hilâfetlerinde
fütuhat-ı İslâmiye ve mücahede-i a’dâ hadiseleri
ve Hazret-i Ali’nin (r.a.) zamanındaki vakıalar, yine
hilâfet-i İslâmiye noktasında Şîaların dâvâlarını
cerh ediyor. Demek Ehl-i Sünnet ve Cemaatin dâvâsı
haktır.
Eğer denilse: Şîa ikidir. Biri Şîa-i Velâyettir, diğeri
Şîa-i Hilâfettir. Haydi, bu ikinci kısım, garaz ve
siyaset karıştırmasıyla haksız olsun. Fakat birinci
kısımda
garaz ve siyaset yok. Halbuki Şîa-i
Velâyet, Şîa-i Hilâfete iltihak etmiş. Yani, ehl-i
turuktaki evliyanın bir kısmı Hazret-i Ali’yi (r.a.)
efdal görüyorlar, siyaset cihetinde olan Şîa-i
Hilâfetin dâvâlarını tasdik ediyorlar.
Elcevap: Hazret-i Ali’ye (r.a.) iki cihetle bakılmak
gerektir. Bir ciheti şahsî kemâlât ve mertebesi
noktasından, ikinci cihet Âl-i Beytin şahs-ı mânevîsini
temsil ettiği noktasındandır. Âl-i Beytin şahs-ı mânevîsi
ise Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın bir nevi
mahiyetini gösteriyor.
İşte, birinci nokta itibarıyla, Hazret-i Ali (r.a.)
başta olarak bütün ehl-i hakikat, Hazret-i Ebu Bekir
ve Hazret-i Ömer’i (r.a.) takdim ediyorlar. Hizmet-i
İslâmiyette ve kurbiyet-i İlâhiyede makamlarını
daha yüksek görmüşler.
İkinci nokta cihetinde, Hazret-i Ali (r.a.) şahs-ı mânevî-i
Âl-i Beytin mümessili ve şahs-ı mânevî-i Âl-i Beyt
bir hakikat-i Muhammediyeyi (a.s.m.) temsil ettiği
cihetle, muvazeneye gelmez. İşte, Hazret-i Ali (r.a.)
hakkında fevkalâde senâkârâne ehâdis-i Nebeviye bu
ikinci noktaya bakıyorlar. Bu hakikati teyid eden bir
rivayet-i sahiha var ki, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü
Vesselâm ferman etmiş: "Her nebînin nesli
kendindendir. Benim neslim Ali’nin (r.a.)
neslidir."
Hazret-i Ali’nin (r.a.) şahsı hakkında sair hulefâdan
ziyade senâkârâne ehâdisin kesretle intişarının
sırrı şudur ki: Emevîler ve Haricîler ona haksız hücum
ve tenkis ettiklerine mukabil, Ehl-i Sünnet ve Cemaat
olan ehl-i hak, onun hakkında rivâyâtı çok neşrettiler.
Sair Hulefâ-i Râşidîn ise öyle tenkit ve tenkise
çok maruz kalmadıkları için, onlar hakkındaki ehâdisin
intişarına ihtiyaç görülmedi.
Hem istikbalde Hazret-i Ali (r.a.) elîm hâdisâta ve
dahilî fitnelere maruz kalacağını nazar-ı nübüvvetle
görmüş, Hazret-i Ali’yi (r.a.) meyusiyetten ve
ümmetini onun hakkında sû-i zandan kurtarmak için, -1- gibi
mühim hadislerle Ali’yi (r.a.) teselli ve ümmetini irşad
etmiştir.
Hazret-i Ali’ye (r.a.) karşı Şîa-i Velâyetin
ifratkârâne muhabbetleri ve tarikat cihetinden gelen
tafdilleri, kendilerini Şîa-i Hilâfet derecesinde mes’ul
etmez. Çünkü, ehl-i velâyet, meslek itibarıyla,
muhabbetle mürşidlerine bakarlar. Muhabbetin şe’ni
ifrattır. Mahbubunu makamından fazla görmek arzu
ediyor. Ve öyle de görüyor. Muhabbetin taşkınlıklarında
ehl-i hal mâzur olabilirler. Fakat onların muhabbetten
gelen tafdili, Hulefâ-i Râşidînin zemmine ve
adâvetine gitmemek şartıyla ve usul-ü İslâmiyenin
haricine çıkmamak kaydıyla mâzur olabilirler.
Şîa-i Hilâfet ise, ağrâz-ı siyaset, içine girdiği
için, garazdan, tecavüzden kurtulamıyorlar, itizar
hakkını kaybediyorlar. Hattâ, -2-
Taberânî,
el-Mecmeu’l-Kebîr, no: 2630; el-Heysemî, Mecmeu’z-Zevâid,
10:333; el-Münâvî, Feyzü’l-Kadîr, s. 223, no:
1717.
1 "Ben kimin efendisiysem, Ali de
onun efendisidir." Tirmizî, Menâkıb: 19; İbni Mâce,
Mukaddime: 11; Müsned, 1:84, 118, 119, 152, 331, 4:281,
368, 370, 382, 5:347, 366, 419; el-Kettânî, Nazmu’l-Mütenâsir
fi’l-Ehâdîsi’l-Mütevâtir, s. 24; el-Münâvî,
Feyzü’l-Kadîr, 6:218; İbni Hibbân, Sahih, 9:42;
Hâkim, el-Müstedrek, 2:130, 3:134.
2 Maksat Hz. Ali’ye duyulan sevgi değil;
Hz. Ömer’e duyulan kindir.
cümlesine mâsadak olarak, Hazret-i Ömer’in
(r.a.) eliyle İran milliyeti ceriha aldığı için,
intikamlarını hubb-u Ali suretinde gösterdikleri gibi,
Amr ibnü’l-Âs’ın Hazret-i Ali’ye (r.a.) karşı
hurucu ve Ömer ibni Sa’d’ın Hazret-i Hüseyin’e
(r.a.) karşı feci muharebesi, Ömer ismine karşı
şiddetli bir gayz ve adâveti Şîalara vermiş.
Ehl-i Sünnet ve Cemaate karşı Şîa-i Velâyetin hakkı
yoktur ki, Ehl-i Sünneti tenkit etsin. Çünkü Ehl-i
Sünnet, Hazret-i Ali’yi (r.a.) tenkis etmedikleri
gibi, ciddî severler. Fakat hadisçe tehlikeli sayılan
ifrat-ı muhabbetten çekiniyorlar. Hadisçe Hazret-i Ali’nin
(r.a.) şîası hakkındaki senâ-yı Nebevî, Ehl-i
Sünnete aittir. Çünkü istikametli muhabbetle Hazret-i
Ali’nin (r.a.) şîaları, ehl-i hak olan Ehl-i Sünnet
ve Cemaattir. Hazret-i İsâ Aleyhisselâm hakkındaki
ifrat-ı muhabbet Nasârâ için tehlikeli olduğu gibi,
Hazret-i Ali (r.a.) hakkında da o tarzda ifrat-ı
muhabbet, hadis-i sahihte, tehlikeli olduğu tasrih
edilmiş.
Şîa-i Velâyet eğer dese ki: "Hazret-i Ali’nin
(r.a.) kemâlât-ı fevkalâdesi kabul olunduktan sonra
Hazret-i Sıddık’ı (r.a.) ona tercih etmek kabil
olmuyor."
Elcevap: Hazret-i Sıddık-ı Ekberin ve Fâruk-u Âzamın
(r.a.) şahsî kemâlâtıyla ve veraset-i nübüvvet
vazifesiyle zaman-ı hilâfetteki kemâlâtıyla beraber
bir mizanın kefesine; Hazret-i Ali’nin (r.a.) şahsî
kemâlât-ı harikasıyla, hilâfet zamanındaki dahilî,
bilmecburiye girdiği elîm vakıalardan gelen ve sû-i
zanlara mâruz olan hilâfet mücahedeleri beraber mizanın
diğer kefesine bırakılsa, elbette Hazret-i Sıddık’ın
(r.a.) veyahut Fâruk’un (r.a.) veyahut Zinnureyn’in
(r.a.) kefesi ağır geldiğini Ehl-i Sünnet görmüş,
tercih etmiş.
Hem, On İkinci ve Yirmi Dördüncü Sözlerde ispat
edildiği gibi, nübüvvet, velâyete nisbeten derecesi o
kadar yüksektir ki, nübüvvetin bir dirhem kadar
cilvesi, bir batman kadar velâyetin cilvesine müreccahtır.
Bu nokta-i nazardan, Hazret-i Sıddık-ı Ekberin (r.a.)
ve Fâruk-u Âzamın (r.a.) veraset-i nübüvvet ve
tesis-i ahkâm-ı risalet noktasında hisseleri taraf-ı
İlâhîden ziyade verildiğine, hilâfetleri zamanlarındaki
muvaffakiyetleri Ehl-i Sünnet ve Cemaatçe delil olmuş.
Hazret-i Ali’nin (r.a.) kemâlât-ı şahsiyesi, o
veraset-i nübüvvetten gelen o ziyade hisseyi hükümden
iskat edemediği için, Hazret-i Ali (r.a.), Şeyheyn-i Mükerremeynin
zaman-ı hilâfetlerinde onlara şeyhülislâm olmuş ve
onlara hürmet etmiş. Acaba Hazret-i Ali’yi (r.a.)
seven ve hürmet eden ehl-i hak ve sünnet, Hazret-i Ali’nin
(r.a.) sevdiği ve ciddî hürmet ettiği Şeyheyni
nasıl sevmesin ve hürmet etmesin?
Bu hakikati bir misalle izah edelim: Meselâ, gayet
zengin bir zâtın irsiyetinden, evlâtlarının birine
yirmi batman gümüş ile dört batman altın veriliyor.
Diğerine beş batman gümüş ile beş batman altın
veriliyor. Öbürüne de üç batman gümüş ile beş
batman altın verilse, elbette âhirdeki ikisi çendan
kemiyeten az alıyorlar, fakat keyfiyeten ziyade
alıyorlar. İşte, bu misal gibi, Şeyheynin veraset-i nübüvvet
ve tesis-i ahkâm-ı risaletinde tecellî eden hakikat-i
akrebiyet-i İlâhiye altınından hisselerinin az bir
fazlalığı, kemâlât-ı şahsiye
Buharî, Tarihü’l-Kebîr,
2:1:257; Ahmed ibni Hanbel, Fedâilü’s-Sahâbe, no:
1087, 1221, 1222; el-Heysemî, Mecmeu’z-Zevâid, 9:133;
İbnü’l-Cevzî, el-İleli’l-Mütenâhiye, 1:223.
ve velâyet cevherinden neş’et eden
kurbiyet-i İlâhiyenin ve kemâlât-ı velâyetin ve
kurbiyetin çoğuna galip gelir. Muvazenede bu noktaları
nazara almak gerektir. Yoksa, şahsî şecaati ve ilmi ve
velâyeti noktasında birbiriyle muvazene edilse,
hakikatin sureti değişir.
Hem Hazret-i Ali’nin (r.a.) zâtında temessül eden
şahs-ı mânevî-i Âl-i Beyt ve o şahsiyet-i mâneviyede
veraset-i mutlaka cihetiyle tecellî eden hakikat-i
Muhammediye (a.s.m.) noktasında muvazene edilmez.
Çünkü orada Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâmın
sırr-ı azîmi var.
Amma Şîa-i Hilâfet ise, Ehl-i Sünnet ve Cemaate karşı
mahcubiyetinden başka hiçbir hakları yoktur. Çünkü
bunlar Hazret-i Ali’yi (r.a.) fevkalâde sevmek dâvâsında
oldukları halde tenkis ediyorlar ve sû-i ahlâkta
bulunduğunu onların mezhepleri iktiza ediyor. Çünkü
diyorlar ki, "Hazret-i Sıddık ile Hazret-i Ömer
(r.a.) haksız oldukları halde, Hazret-i Ali (r.a.)
onlara mümâşât etmiş, Şîa ıstılahınca takiyye
etmiş, yani onlardan korkmuş, riyâkârlık
etmiş." Acaba böyle kahraman-ı İslâm ve
"Esedullah" ünvanını kazanan ve
sıddıkların kumandanı ve rehberi olan bir zâtı riyâkâr
ve korkaklıkla ve sevmediği zatlara tasannukârâne
muhabbet göstermekle ve yirmi seneden ziyade havf altında
mümâşât etmekle, haksızlara tebaiyeti kabul etmekle
muttasıf görmek, ona muhabbet değildir. O çeşit
muhabbetten Hazret-i Ali (r.a.) teberrî eder.
İşte, ehl-i hakkın mezhebi hiçbir cihetle Hazret-i
Ali’yi (r.a.) tenkis etmez, sû-i ahlâk ile itham
etmez, öyle bir harika-i şecaate korkaklık isnad etmez
ve derler ki: "Hazret-i Ali (r.a.) Hulefâ-i Râşidîni
hak görmeseydi, bir dakika tanımaz ve itaat etmezdi.
Demek ki, onları haklı ve râcih gördüğü için,
gayret ve şecaatini hakperestlik yoluna teslim
etmiş."
Elhasıl: Herşeyin ifrat ve tefriti iyi değildir.
İstikamet ise, hadd-i vasattır ki, Ehl-i Sünnet ve
Cemaat onu ihtiyar etmiş. Fakat, maatteessüf, Ehl-i
Sünnet ve Cemaat perdesi altına Vahhâbîlik ve
Haricîlik fikri kısmen girdiği gibi, siyaset
meftunları ve bir kısım mülhidler, Hazret-i Ali’yi
(r.a.) tenkit ediyorlar. Hâşâ, siyaseti bilmediğinden
hilâfete tam liyakat göstermemiş, idare edememiş
diyorlar. İşte bunların bu haksız ithamlarından,
Alevîler Ehl-i Sünnete karşı küsmek vaziyetini alıyorlar.
Halbuki, Ehl-i Sünnetin düsturları ve esas-ı
mezhepleri, bu fikirleri iktiza etmiyor, belki aksini
ispat ediyorlar. Haricîlerin ve mülhidlerin tarafından
gelen böyle fikirlerle Ehl-i Sünnet mahkûm olamaz.
Belki Ehl-i Sünnet, Alevîlerden ziyade Hazret-i Ali’nin
(r.a.) taraftarıdırlar. Bütün hutbelerinde, dualarında
Hazret-i Ali’yi (r.a.) lâyık olduğu senâ ile
zikrediyorlar. Hususan, ekseriyet-i mutlaka ile Ehl-i
Sünnet ve Cemaat mezhebinde olan evliya ve asfiya, onu
mürşid ve Şah-ı Velâyet biliyorlar. Alevîler, hem
Alevîlerin, hem Ehl-i Sünnetin adâvetine istihkak kesb
eden Haricîleri ve mülhidleri bırakıp ehl-i hakka
karşı cephe almamalıdırlar. Hattâ bir kısım Alevîler,
Ehl-i Sünnetin inadına sünneti terk ediyorlar. Her ne
ise, bu meselede fazla söyledik; çünkü ulemanın
beyninde ziyade medar-ı bahis olmuştur.
Ey ehl-i hak olan Ehl-i Sünnet ve Cemaat!
Ve ey Âl-i Beytin muhabbetini meslek ittihaz eden
Alevîler! Çabuk bu mânâsız ve hakikatsiz, haksız,
zararlı olan nizâı aranızdan kaldırınız. Yoksa,
şimdiki kuvvetli bir surette hükmeyleyen zındıka
cereyanı, birinizi diğeri aleyhinde âlet edip,
ezmesinde istimal edecek. Bunu mağlûp ettikten sonra, o
âleti de kıracak. Siz ehl-i tevhid olduğunuzdan,
uhuvveti ve ittihadı emreden yüzer esaslı rabıta-i
kudsiye mâbeyninizde varken, iftirakı iktiza eden cüz’î
meseleleri bırakmak elzemdir.
İkinci
Makam
âyetinin
hakikatine dair olacak. HAŞİYE
"Eğer senden yüz çevirecek
olurlarsa de ki: Allah bana yeter. Ondan başka ibadete lâyık
hiçbir ilâh yoktur. Ben Ona tevekkül ettim. Yüce Arşın
Rabbi de Odur." Tevbe Sûresi, 9:129.
HAŞİYE
Bu ikinci Makam, On Birinci Lem’a olarak telif
edilmiştir.
YİRMİNCİ MEKTUP
-1-
-2-
Sabah ve akşam namazından sonra tekrarı pek çok
fazileti bulunan ve bir rivayet-i sahihada İsm-i Âzam
mertebesini taşıyan şu cümle-i tevhidiyenin on bir
kelimesi var. Herbir kelimesinde, hem birer müjde ve beşaret,
hem birer mertebe-i tevhid-i rububiyet, hem bir İsm-i
Âzam noktasında bir kibriya-i vahdet ve bir kemâl-i
vahdâniyet vardır. Bu büyük ve ulvî hakikatlerin
izahını sair Sözlere havale edip, bir vaade binaen,
şimdilik mücmel bir hülâsa suretinde iki makam, bir
mukaddime ile ona bir fihriste yapacağız.
1 Onun adıyla. O her kusurdan münezzehtir.
Hiçbir şey yoktur ki Onu hamd ile tesbih etmesin.
2 "Allah’tan başka ibadete lâyık
hiçbir ilâh yoktur. O birdir; Onun hiçbir şeriki
yoktur. Mülk Ona ait, hamd Ona mahsustur. Hayatı veren
de Odur, ölümü veren de Odur. O, kendisine asla ölüm
ârız olmayan Hayy-ı Ezelîdir. Bütün hayır Onun
elindedir. O herşeye hakkıyla kadirdir. Herşeyin ve
herkesin dönüşü de Onadır." Buharî, Ezân:
155; Teheccüd: 21; Umre: 12; Cihad: 133; Bed’ü’l-Halk:
11; Mağâzî: 29; Daavât: 18, 52; Rikâk: 11; I’tisâm:
3; Müslim, Zikir: 28, 30, 74, 75, 76; Vitir: 24; Cihad:
158; Edeb: 101; Tirmizî, Mevâkıt: 108; Hac: 104; Daavât:
35, 36; Nesâî, Sehiv: 83-86; Menâsik: 163, 170;
Îmân: 12; İbni Mâce, Ticârât: 40; Menâsik: 84;
Edeb: 58; Dua: 10, 14, 16; Ebû Dâvud, Menâsik: 56;
Dârîmî, Salât: 88, 90; Menâsik: 34; İsti’zân:
53, 57; Muvatta’, Hac: 127, 243; Kur’an: 20, 22;
Müsned, 1:47; 2:5; 3:320; 4:4; 5:191; el-Hâkim,
el-Müstedrek, 1:538.
Mukaddime
Katiyen bil ki, hilkatin en yüksek gayesi ve fıtratın
en yüce neticesi, iman-ı billâhtır. Ve insaniyetin en
âli mertebesi ve beşeriyetin en büyük makamı,
iman-ı billâh içindeki marifetullahtır. Cin ve insin
en parlak saadeti ve en tatlı nimeti, o marifetullah içindeki
muhabbetullahtır. Ve ruh-u beşer için en hâlis sürur
ve kalb-i insan için en sâfi sevinç, o muhabbetullah
içindeki lezzet-i ruhaniyedir.
Evet, bütün hakikî saadet ve hâlis sürur ve şirin
nimet ve sâfi lezzet, elbette marifetullah ve
muhabbetullahtadır. Onlar, onsuz olamaz. Cenâb-ı
Hakkı tanıyan ve seven, nihayetsiz saadete, nimete, envâra,
esrara, ya bilkuvve veya bilfiil mazhardır. Onu hakikî
tanımayan, sevmeyen, nihayetsiz şekavete, âlâma ve
evhama mânen ve maddeten müptelâ olur.
Evet, şu perişan dünyada, âvâre nev-i beşer içinde,
semeresiz bir hayatta, sahipsiz, hâmisiz bir surette,
âciz, miskin bir insan, bütün dünyanın sultanı da
olsa kaç para eder? İşte bu âvâre nev-i beşer içinde,
bu perişan, fâni dünyada, insan sahibini tanımazsa, mâlikini
bulmazsa, ne kadar biçare sergerdan olduğunu herkes
anlar. Eğer sahibini bulsa, mâlikini tanısa, o vakit
rahmetine iltica eder, kudretine istinad eder. O vahşetgâh
dünya, bir tenezzühgâha döner ve bir ticaretgâh
olur.
Birinci
Makam
Şu kelâm-ı tevhidînin on bir kelimesinin herbirinde
birer müjde var. Ve o müjdede birer şifa ve o şifada
birer lezzet-i mâneviye bulunur.
Birinci Kelime
ta şöyle
bir müjde var ki:
Hadsiz hâcâta müptelâ, nihayetsiz a’dânın hücumuna
hedef olan ruh-u insanî şu kelimede öyle bir nokta-i
istimdad bulur ki, bütün hâcâtını temin edecek bir
hazine-i rahmet kapısını ona açar. Ve öyle bir
nokta-i istinad bulur ki, bütün a’dâsının
şerrinden emin edecek bir kudret-i mutlakanın sahibi
olan kendi Mâbudunu ve Hâlıkını bildirir ve
tanıttırır, sahibini gösterir, mâliki kim olduğunu
irâe eder. Ve o irâe ile, kalbi vahşet-i mutlakadan ve
ruhu hüzn-ü elîmden kurtarıp, ebedî bir ferahı,
daimî bir süruru temin eder.
İkinci Kelime
Şu
kelimede şifalı, saadetli bir müjde vardır. Şöyle
ki:
Kâinatın ekser envâıyla alâkadar ve o
alâkadarlık yüzünden perişan ve keşmekeş içinde
boğulmak derecesine gelen ruh-u beşer ve kalb-i insan, kelimesinde
bir melce, bir hâlâskâr bulur ki, onu bütün o keşmekeşten,
o perişaniyetten kurtarır. Yani, mânen der:
Allah birdir. Başka şeylere müracaat edip yorulma.
Onlara tezellül edip minnet çekme. Onlara temellûk
edip boyun eğme. Onların arkasına düşüp zahmet
çekme. Onlardan korkup titreme. Çünkü Sultan-ı Kâinat
birdir. Herşeyin anahtarı Onun yanında, herşeyin
dizgini Onun elindedir. Herşey Onun emriyle hâlledilir.
Onu bulsan, her matlubunu buldun; hadsiz minnetlerden,
korkulardan kurtuldun.
Üçüncü Kelime
Yani,
nasıl ki ulûhiyetinde ve saltanatında şeriki yoktur;
Allah bir olur, müteaddit olamaz. Öyle de,
rububiyetinde ve icraatında ve icâdâtında dahi
şeriki yoktur.
Bazen olur ki, sultan bir olur, saltanatında şeriki
olmaz; fakat icraatında, onun memurları onun şeriki
sayılırlar ve onun huzuruna herkesin girmesine mâni
olurlar, "Bize de müracaat et" derler. Fakat
Ezel-Ebed Sultanı olan Cenâb-ı Hak, saltanatında
şeriki olmadığı gibi, icraat-ı rububiyetinde dahi
muinlere, şeriklere muhtaç değildir. Emir ve iradesi,
havl ve kuvveti olmazsa, hiçbir şey hiçbir şeye müdahâle
edemez. Doğrudan doğruya herkes Ona müracaat edebilir.
Şeriki ve muini olmadığından, o müracaatçı adama
"Yasaktır, Onun huzuruna giremezsin" denilmez.
İşte, şu kelime ruh-u beşer için şöyle bir müjde
verir ki:
İmanı elde eden ruh-u beşer, mânisiz, müdahâlesiz,
hâilsiz, mümanaatsız, her hâlinde, her arzusunda, her
anda, her yerde o ezel ve ebed ve hazâin-i rahmet
mâliki ve defâin-i saadet sahibi olan Cemîl-i
Zülcelâl, Kadîr-i Zülkemâlin huzuruna girip hâcâtını
arz edebilir. Ve rahmetini bulup kudretine istinad ederek
kemâl-i ferah ve süruru kazanabilir.
Dördüncü Kelime Yani, mülk
umumen Onundur. Sen, hem Onun mülküsün, hem
memlûküsün, hem mülkünde çalışıyorsun. Şu
kelime, şöyle şifalı bir müjde veriyor ve diyor:
Ey insan! Sen kendini, kendine mâlik sayma. Çünkü sen
kendini idare edemezsin. O yük ağırdır; kendi
başına muhafaza edemezsin, belâlardan sakınıp
levazımatını yerine getiremezsin. Öyleyse, beyhude
ıztıraba düşüp azap çekme. Mülk başkasınındır.
O Mâlik hem Kadîrdir, hem Rahîmdir. Kudretine istinad
et; rahmetini itham etme. Kederi bırak, keyfini çek.
Zahmeti at, safâyı bul.
Hem der ki: Mânen sevdiğin ve alâkadar olduğun ve
perişaniyetinden müteessir olduğun ve ıslah
edemediğin şu kâinat, bir Kadîr-i Rahîmin
mülküdür. Mülkü sahibine teslim et. Ona bırak; cefâsını
değil, safâsını çek. O hem Hakîmdir, hem
Rahîmdir. Mülkünde istediği gibi
tasarruf eder, çevirir. Dehşet aldığın zaman,
İbrahim Hakkı gibi "Mevlâ görelim neyler /
Neylerse güzel eyler" de, pencerelerden seyret,
içlerine girme.
Beşinci Kelime
Yani,
hamd ve senâ, medih ve minnet Ona mahsustur, Ona lâyıktır.
Demek nimetler Onundur ve Onun hazinesinden çıkar.
Hazine ise daimîdir. İşte şu kelime şöyle müjde
verip diyor ki:
Ey insan! Nimetin zevâlinden elem çekme. Çünkü
rahmet hazinesi tükenmez. Ve lezzetin zevâlini düşünüp
o elemden feryad etme. Çünkü o nimet meyvesi, bir
rahmet-i bînihayenin semeresidir. Ağacı bâki ise,
meyve gitse de yerine gelen var. Nimetin lezzeti içinde,
o lezzetten yüz derece daha ziyade lezzetli bir iltifat-ı
rahmeti hamd ile düşünüp, lezzeti, birden yüz derece
yapabilirsin. Nasıl ki, bir padişah-ı zîşânın sana
hediye ettiği bir elma lezzeti içinde, yüz, belki bin
elmanın lezzetinin fevkinde, bir iltifat-ı şahane
lezzetini sana ihsas ve ihsan eder. Öyle de,
kelimesiyle, yani hamd ve şükürle, yani nimetten in’âmı
hissetmekle, yani Mün’imi tanımakla ve in’âmı düşünmekle,
yani Onun rahmetinin iltifatını ve şefkatinin teveccühünü
ve in’âmının devamını düşünmekle, nimetten bin
derece daha leziz, mânevî bir lezzet kapısını sana açar.
Altıncı Kelime
Yani,
hayatı veren Odur. Ve hayatı rızıkla idame eden de
Odur. Ve levazımat-ı hayatı da ihzar eden yine Odur.
Ve hayatın âli gayeleri Ona aittir ve mühim neticeleri
Ona bakar; yüzde doksan dokuz meyvesi Onundur. İşte
şu kelime, şöyle fâni ve âciz beşere nidâ eder,
müjde verir ve der:
Ey insan! Hayatın ağır tekâlifini omuzuna alıp
zahmet çekme. Hayatın fenâsını düşünüp hüzne
düşme. Yalnız dünyevî, ehemmiyetsiz meyvelerini
görüp, dünyaya gelişinden pişmanlık gösterme.
Belki, o sefine-i vücudundaki hayat makinesi, Hayy-ı
Kayyûma aittir. Masarıf ve levazımatını O tedarik
eder. Ve o hayatın pek kesretli gayeleri ve neticeleri
var ve Ona aittir. Sen o gemide bir dümenci neferisin.
Vazifeni güzel gör, ücretini al, keyfine bak. O hayat
sefinesi ne kadar kıymettar olduğunu ve ne kadar güzel
faydalar verdiğini ve o sefine sahibi Zâtın ne kadar
Kerîm ve Rahîm olduğunu düşün, mesrur ol ve şükret.
Ve anla ki, vazifeni istikametle yaptığın vakit, o
sefinenin verdiği bütün netâic, bir cihetle senin
defter-i amâline geçer, sana bir hayat-ı bâkiyeyi
temin eder, seni ebedî ihyâ eder.
Yedinci Kelime
Yani,
mevti veren Odur. Yani, hayat vazifesinden terhis eder,
fâni dünyadan yerini tebdil eder, külfet-i hizmetten
âzâd eder. Yani, hayat-ı fâniyeden, seni hayat-ı bâkiyeye
alır.
İşte şu kelime, şöylece fâni cin ve
inse bağırır, der ki:
Sizlere müjde! Mevt idam değil, hiçlik değil, fenâ
değil, inkıraz değil, sönmek değil, firak-ı ebedî
değil, adem değil, tesadüf değil, fâilsiz bir in’idam
değil. Belki, bir Fâil-i Hakîm-i Rahîm tarafından
bir terhistir, bir tebdil-i mekândır. Saadet-i ebediye
tarafına, vatan-ı aslîlerine bir sevkiyattır. Yüzde
doksan dokuz ahbabın mecmaı olan âlem-i berzaha bir
visal kapısıdır.
Sekizinci Kelime
Yani,
bütün kâinatın mevcudatında görünen ve vesile-i
muhabbet olan kemal ve hüsün ve ihsanın hadsiz bir
derece fevkinde bir cemal ve kemal ve ihsanın sahibi ve
bütün mahbuplara bedel, birtek cilve-i cemâli kâfi
gelen bir Mâbud-u Lemyezel, bir Mahbub-u Lâyezâlin
ezelî ve ebedî bir hayat-ı daimesi var ki, şaibe-i
zeval ve fenâdan münezzeh ve avârız-ı naks ve
kusurdan müberrâdır. İşte şu kelime, cin ve inse ve
bütün zîşuura ve ehl-i muhabbet ve aşka ilân eder
ki:
Sizlere müjde! Mahbuplarınızdan nihayetsiz firakların
yaralarını tedavi edip merhem süren bir Mahbub-u
Bâkîniz var. Madem O var ve bâkidir; başkaları ne
olursa olsun, merak çekmeyiniz. Belki o mahbuplarda
sebeb-i muhabbetiniz olan hüsün ve ihsan, fazl ve
kemal, o Mahbub-u Bâkînin cilve-i cemâl-i bâkisinden
çok perdelerden geçip, gayet zayıf bir gölgenin
gölgesidir. Onların zevalleri sizleri incitmesin.
Çünkü onlar bir nevi aynalardır. Aynaların
değişmesi, şâşaa-i cemâlin cilvesini tazeleştirir,
güzelleştirir. Madem O var, herşey var.
Dokuzuncu Kelime Yani, her
hayır Onun elindedir. Her yaptığınız hayrat Onun
defterine geçer. Her işlediğiniz a’mâl-i saliha,
yanında kaydedilir. İşte, şu kelime, cin ve inse nidâ
edip müjde veriyor. Diyor ki:
Ey biçareler! Mezaristana göçtüğünüz vakit,
"Eyvah, malımız harap olup sa’yimiz hebâ oldu.
Şu güzel ve geniş dünyadan gidip dar bir toprağa
girdik" demeyiniz, feryad edip meyus olmayınız.
Çünkü sizin her şeyiniz muhafaza ediliyor. Her
ameliniz yazılmıştır. Her hizmetiniz kaydedilmiştir.
Hizmetinizin mükâfâtını verecek ve her hayır elinde
ve her hayrı yapabilecek bir Zât-ı Zülcelâl sizi
celb edip yeraltında muvakkaten durdurur, sonra huzuruna
aldırır. Ne mutlu sizlere ki, hizmetinizi ve vazifenizi
bitirdiniz. Zahmetiniz bitti; rahata ve rahmete
gidiyorsunuz. Hizmet, meşakkat bitti; ücret almaya
gidiyorsunuz.
Evet, geçen baharın defter-i a’mâlinin sayfaları ve
hidemâtının sandukçaları olan tohumları,
çekirdekleri muhafaza eden ve ikinci baharda gayet şâşaalı,
belki yüz derece aslından daha bereketli bir tarzda
muhafaza eden, neşreden Kadîr-i Zülcelâl,
elbette sizin de netâic-i hayatınızı
öyle muhafaza ediyor ve hizmetinize pek kesretli bir
surette mükâfat verecektir.
Onuncu Kelime
Yani,
O Vâhiddir, Ehaddir. Herşeye kadirdir. Hiçbir şey Ona
ağır gelmez. Bir baharı hâlk etmek, bir çiçek kadar
Ona kolaydır. Cenneti hâlk etmek, bir bahar kadar Ona
rahattır. Her günde, her senede, her asırda yeniden
yeniye icad ettiği hadsiz masnuatı, nihayetsiz
kudretine nihayetsiz lisanlarla şehadet ederler.
İşte şu kelime dahi şöyle müjde eder; der ki:
Ey insan! Yaptığın hizmet, ettiğin ubudiyet boşu
boşuna gitmez. Bir dâr-ı mükâfat, bir mahâll-i
saadet senin için ihzar edilmiştir. Senin şu fâni
dünyana bedel, bâki bir Cennet seni bekler. İbadet
ettiğin ve tanıdığın Hâlık-ı Zülcelâlin vaadine
iman ve itimad et. Ona, vaadinde hulf etmek muhâldir.
Kudretinde hiçbir cihetle noksaniyet yoktur. İşlerine
acz müdahâle edemez. Senin küçük bahçeni hâlk ettiği
gibi, Cenneti dahi senin için hâlk edebilir ve hâlk
etmiş ve sana vaad etmiş. Ve vaad ettiği için,
elbette seni onun içine alacak.
Madem bilmüşahede görüyoruz: Her senede, yeryüzünde
hayvânat ve nebâtâtın üç yüz binden ziyade
envâlarını ve milletlerini kemâl-i intizam ve
mizanla, kemâl-i sürat ve suhuletle haşredip
neşreder. Elbette böyle bir Kadîr-i Zülcelâl,
vaadini yerine getirmeye muktedirdir.
Hem madem her senede, öyle bir Kadîr-i Mutlak, haşrin
ve Cennetin numunelerini binler tarzda icad ediyor. Hem
madem bütün semâvî fermanlarıyla saadet-i ebediyeyi
vaad edip Cenneti müjde veriyor. Hem madem bütün
icraatı ve şuûnâtı hak ve hakikattir ve sıdk ve
ciddiyetledir. Hem madem, âsârının şehadetiyle, bütün
kemâlât Onun nihayetsiz kemâline delâlet ve şehadet
eder. Ve hiçbir cihette naks ve kusur Onda yoktur. Hem
madem hulfü’l-vaad ve hilâf ve kizb ve aldatmak, en
çirkin bir haslet ve naks ve kusurdur. Elbette ve
elbette, o Kadîr-i Zülcelâl, O Hakîm-i Zülkemal, o
Rahîm-i Zülcemal, vaadini yerine getirecek, saadet-i
ebediye kapısını açacak, Âdem babanızın vatan-ı
aslîsi olan Cennete sizleri, ey ehl-i iman, ithâl
edecektir.
On Birinci Kelime
Yani,
ticaret ve memuriyet için, mühim vazifelerle bu dâr-ı
imtihan olan dünyaya gönderilen insanlar, ticaretlerini
yapıp, vazifelerini bitirip ve hizmetlerini itmam
ettikten sonra, yine onları gönderen Hâlık-ı Zülcelâllerine
dönecekler ve Mevlâ-yı Kerîmlerine kavuşacaklar.
Yani, bu dâr-ı fâniden gidip dâr-ı bâkide huzur-u
Kibriyaya müşerref olacaklar. Yani, esbab
dağdağasından ve vesâitin karanlık perdelerinden
kurtulup, Rabb-i Rahîmlerine, makarr-ı saltanat-ı ebedîsinde
perdesiz kavuşacaklar. Doğrudan
doğruya, herkes, kendi Hâlıkı ve Mâbudu
ve Rabbi ve Seyyidi ve Mâliki kim olduğunu bilecek ve
bulacaklar.
İşte, şu kelime, bütün müjdelerin fevkinde şöyle
müjde eder ve der ki:
Ey insan! Bilir misin nereye gidiyorsun ve nereye sevk
olunuyorsun? Otuz İkinci Sözün âhirinde denildiği
gibi, dünyanın bin sene mesudâne hayatı, bir saat
hayatına mukabil gelmeyen Cennet hayatının; ve o
Cennet hayatının dahi bin senesi, bir saat rüyet-i
cemâline mukabil gelmeyen bir Cemîl-i Zülcelâlin
daire-i rahmetine ve mertebe-i huzuruna gidiyorsun.
Müptelâ ve meftun ve müştak olduğunuz mecazî
mahbuplarda ve bütün mevcudat-ı dünyeviyedeki hüsün
ve cemal, Onun cilve-i cemâlinin ve hüsn-ü esmâsının
bir nevi gölgesi; ve bütün Cennet, bütün
letâfetiyle, bir cilve-i rahmeti; ve bütün iştiyaklar
ve muhabbetler ve incizaplar ve câzibeler, bir lem’a-i
muhabbeti olan bir Mâbud-u Lemyezelin, bir Mahbub-u
Lâyezâlin daire-i huzuruna gidiyorsunuz. Ve
ziyafetgâh-ı ebedîsi olan Cennete çağırılıyorsunuz.
Öyleyse, kabir kapısına ağlayarak değil, gülerek
giriniz.
Hem şu kelime şöyle müjde veriyor, diyor ki:
Ey insan! Fenâya, ademe, hiçliğe, zulümata, nisyana,
çürümeye, dağılmaya ve kesrette boğulmaya
gittiğinizi tevehhüm edip düşünmeyiniz. Siz fenâya
değil, bekaya gidiyorsunuz. Ademe değil, vücud-u
daimîye sevk olunuyorsunuz. Zulümata değil, âlem-i
nura giriyorsunuz. Sahip ve Mâlik-i Hakikînin tarafına
gidiyorsunuz. Ve Sultan-ı Ezelînin payitahtına dönüyorsunuz.
Kesrette boğulmaya değil, vahdet dairesinde teneffüs
edeceksiniz. Firaka değil, visale müteveccihsiniz.
Aziz, sıddık kardeşlerim,
Size dört meseleyi beyan etmek kalbime ihtar edildi:
Birincisi : Hem lisan-ı hal, hem lisan-ı kal ile ve
başka tezahüratlarla sorulan bir suale cevaptır.
Deniliyor ki: "Madem Risale-i Nur hem kerametlidir,
hem tarikatlerden ziyade iman hakikatlerinin
inkişafında terakki veriyor ve sadık şakirtleri
kısmen bir cihette velayet derecesindeler. Neden
evliyalar gibi manevi zevkler ve keşfiyatlara ve maddi
kerametlere mazhariyetleri görülmüyor; hem onun
talebeleri de öyle şeyler aramıyorlar? Bunun hikmeti
nedir?"
Elcevap:
Evvela: Sebebi, sırr-ı ihlastır. Çünkü, dünyada
muvakkat zevkler, kerametler tam nefsini mağlup etmeyen
insanlara bir maksat olup, uhrevi ameline bir sebep
teşkil eder, ihlası kırılır. Çünkü amel-i uhrevi
ile dünyevi maksatlar, zevkler aranılmaz; aranılsa,
sırr-ı ihlası bozar.
Saniyen: Kerametler, keşfiyatlar, tarikatta süluk eden
ami ve yalnız imanı taklidi bulunan ve tahkik
derecesine girmeyenlere, bazan zayıf olanları takviye
ve vesveseli şüphelilere kanaat vermek içindir.
Halbuki Risale-i Nur’un imani hakikatlerine gösterdiği
hüccetler, hiçbir cihette vesveselere meydan vermediği
gibi, kanaat vermek cihetinde kerametlere, keşfiyatlara
hiç ihtiyaç bırakmıyor. Onun
Onlar Allah ın nurunu ağızlarıyla söndürmek
isterler. Fakat Allah nurunu tamamlayacaktır-kafirler
isterse hoşlanmasınlar. (Saf Suresi: 8.)
verdiği iman-ı tahkiki, keşfiyat,
zevkler ve kerametlerin çok fevkinde olmasından, hakiki
şakirtleri, öyle keramet gibi şeyleri aramıyorlar.
Salisen: Risale-i Nur’un bir esası, kusurunu bilmekle
mahviyetkarane yalnız rıza-yı İlahi için rekabetsiz
hizmet etmektir. Halbuki keramet sahipleri ve keşfiyattan
zevklenen ehl-i tarikatın mabeynindeki ihtilaf ve bir
nevi rekabet ve bu enaniyet zamanında, ehl-i gafletin
nazarında, onlara su-i zan edip, o mübarek zatları,
benlik ve enaniyetle itham etmeleri gösteriyor ki,
Risale-i Nur’un şakirtleri, şahsı için keramet ve
keşfiyatlar istememek, peşinde koşmamak lazım ve
elzemdir.
Hem onun mesleğinde şahsa ehemmiyet verilmiyor.
Şirket-i maneviye ve kardeşler birbirinde tefani
noktasında Risale-i Nur’un mazhar olduğu binler
keramet-i ilmiye ve intişar-ı hizmetteki teshilat ve
çalışanların maişetindeki bereket gibi ikramat-ı
İlahiye umuma kafi gelir; daha başka şahsi kemalat ve
kerameti aramıyorlar.
Rabian: Dünyanın yüz bahçesi, fani olmak
haysiyetiyle, ahiretin baki olan bir ağacına mukabil
gelemez. Halbuki, hazır lezzete meftun kör hissiyat-ı
insaniye, fani, hazır bir meyveyi, baki, uhrevi bir bahçeye
tercih etmek cihetiyle, nefs-i emmare bu halet-i fıtriyeden
istifade etmemek için Risale-i Nur şakirtleri ezvak-ı
ruhaniyeyi ve keşfiyat-ı maneviyeyi dünyada aramıyorlar.
Risale-i Nur şakirtlerine bu noktada benzeyen eskiden
bir zat, haremiyle beraber büyük bir makamda
bulundukları halde, maişet müzayakası yüzünden
haremi, demiş zevcine: "İhtiyacımız
şedittir."
Birden, altından bir kerpiç yanlarında hazır oldu.
Haremine dedi: "İşte Cennetteki bizim
kasrımızın bir kerpicidir."
Birden o mübarek hanım demiş ki: "Gerçi çok
muhtacız ve ahirette de çok böyle kerpiçlerimiz var;
fakat fani bir surette bu zayi olmasın, o kasrımızdan
bir kerpiç noksan olmasın. Dua et, yerine gitsin; bize
lazım değil." Birden yerine gitti, Keşifle gördüler
diye rivayet edilmiş.
İşte bu iki kahraman ehl-i hakikat, Risale-i Nur
şakirtlerinin dünyaya ait ezvak-ı kerametlere
koşmadıklarına bir hüsn-ü misaldir.
İkinci mesele : Tevafuk eğer müteaddit tarzda ve ayrı
ayrı cihette birbirini takviye edecek surette olsa, kat
iyet ve sarahat derecesinde kanaat verebilir.
İşte, hapisten sonra yazılan bir kısım
mektuplarımız hem makbul, hem çok ehemmiyetli, hem bu
zamanda halk onlara çok muhtaç olduğuna bir emare
olarak, yazdığımız zaman, hilaf-ı adet bir tarzda,
serçe kuşunun ve kuddüs kuşunun ve güvercinlerin
garip bir tarzda odama gelmeleri ve birbirine tevafuk
etmesi ve Milas ta ehemmiyetli bir kardeşimiz Halil
İbrahim in, kuddüs kuşu bahsi bulunan mektubu
aldıkları zaman, aynen, hilaf-ı adet, kilitli bir
odasını açarken, kuddüs kuşu oda içerisinde uçmaya
çalışması, hem içinde bulunan mektubu, hem bizim kuşlarımıza
tevafuku; ve medrese-i Nuriyedeki şakirtlerin o
mektuplarımızı okumak zamanında iki çekirge mektubun
başına gelip dinlemeleri sabık kuşlarda
tevafukatına, bu küçük
kuşlar dahi hem tasdik, hem tevafuk
ettikleri gibi; İnebolu daki sadık kardeşlerimizin
imzalarıyla; yine mektubumuzu gecede okudukları zaman,
gayet heyecanlı bir tarzda bir gece kuşu onları
korkutup, pencereye el atıp iki kanadıyla pencereyi döğerek
lisan-ı hal ile "Ben de o mektupla alakadarım,
bizi alakasız zannetmeyiniz" diye yine sabık aynı
meseleye ve sabık kuşların alakadarlıklarına, büyük
kuş da tam tevafuk ve tasdik ediyor.
Aynı meseleye bu kadar tevafukat HAŞİYE hem mektuplardaki
mücmelen bahsedilen hakikatlerin çok ehemmiyetli olmasından
ve nev-i beşerin bu asırdaki vaziyetine bakması
noktasında, acaba kainat kitabının hadisat ve
meseleleri birbiriyle münasebettarlığını düşünen
ve hayali geniş bir ehl-i kalb ve fikir böyle dese,
hakkı yok mu ki, güya beşer, gayet kesretli
tayyareleriyle ve insan kuşlarıyla, kuşların alemi
olan cevv-i havadaki kuşları hem korkutup, hem kuşlar
aleminde acip bir heyecanla nev-i beşerin gidişatına
karşı kuşlar dahi ciddi alakadarlık gösterip,
insanların bu zalim, tahribatçı canavar kuşlarına
karşı kimler mukabele edip onları zulümden, tahripten
vazgeçirip beşerin menfaatinde ve saadetinde çalıştırmasına
çalışan kimlerdir, diye Risale-i Nur meselelerine
alakadarlık gösteriyorlar denilse, yeri yok mu?
İhtimal verilmez mi? Manasız bir hayal denilebilir mi?
Üçüncü mesele : Geçen üç sene evvel Ramazan da
telif edilen ve yine bu sene Ramazan da serbest intişar
eden Ayetü l-Kübra nın bir hülasası olan Hizb-i
Nuriyeyi okudum. Fakat bir saatten fazla çekerdi. Birden
o hülasanın da bir hülasası, on veya onbeş dakika
aynı Ramazan da tezahür etti. Onu okuduğum zaman, bütün
Ayetü l-Kübra yı okuyorum gibi bir inkişafat-ı
imaniye ve sırrına
mazhar iki veya üç sayfalık Arabiyyü l-ibare
okuyorum. Vakit bulamıyorum, kendi kalemimle size
yazayım. İnşaallah bir zaman size yazacağım. O parçayı
benim gibi anlayanlar, kendisine mahsus nüshalarından
ya Ayetü l-Kübra ya, ya Hizbü n-nuriyenin ahirinde
yazar, tesbihattan ve duadan sonra otuz üç defa tesbihatımızın
yerinde-yalnız sabah tesbihatında, manasını düşünerek-onu
okuyabilir.
Dördüncüsü : İki noktadır:
Birincisi: Isparta lı kardeşlerimiz, hususan gül Nur
kahramanı Hüsrev, benim bu kış münasebetiyle maddi
hacetlerimi merak ediyorlar, yardım etmek istiyorlar.
Ben de onlara teşekkürle beraber derim ki:
Onların Risale-i Nur a hizmeti,
Bir saat tefekkür, bir sene nafile
ibadetten daha hayırlıdır. (Keşfü l-Hafa, 1:1004)
HAŞİYE
Bu mektubu üstadımızdan yeni almıştık. Ben, yani Hüsrev,
okuyordum; arkadaşım Tahiri yazıyordu. Gül kahraman
kuşu odamızın penceresine konup Hüsrev in başını görmekle
bırakıp gitti.
Hüsrev, Tahiri
her şakirdin saadet-i ebediyesine
menfaati gibi, benim de hakiki kışım suretinde olan
kabrimden sonraki kışta ihtiyacatıma o derece mükemmel
yardım ediyorlar ki; bu fani, muvakkat kışın
hacatına yardımdan binler derece ziyadedir. Eğer benim
elimden gelseydi, bütün ruh u canımla, kemal-i
iştiyakla bütün onların hacat-ı maddiyesini temine
çalışırdım. Beni merak etmeyiniz. İktisat ve
kanaat, bana iki hazinedir; tükenmez, bitmez.
İkinci nokta: Bir zaman "Küçük Isparta" namını
alan ve her yerden ziyade, geçen meselemizde hapis
musibetini çeken İnebolu ve civarı kardeşlerimin
gayet güzel ve samimane mektupları beni çok mesrur
eyledi. Yalnız, Risale-i Nur’un kahramanlarından
baba-oğulun meşrepleri ayrı ayrı olduğundan,
birbiriyle tam imtizaç edemediklerinden endişe
ediyorum. Baba ne kadar haksız da olsa, oğul, onun
rızasını tahsil etmeye mecburdur. Oğul da ne kadar
serkeş de olsa, baba, şefkat-ı fıtriyesini ona
karşı esirgemez ve esirgememeli. Değil böyle baba ve
evlat ve mümtaz seciyeli ve Risale-i Nur’un baş
şakirtleri, belki birbirinden çok uzak ve düşman da
olsalar, Risale-i Nur’un hatırı için Risale-i Nur
şakirtlerinin mabeynindeki tefani, birbirini tenkit
etmemek, kusurunu affetmek düsturuyla bu iki kardeşim,
dünyevi ve cüz i ve hissi şeyleri medar-ı münakaşa
etmesinler. Pederlik ve veletliğin iktiza ettiği hürmet
ve şefkatle beraber, Nur’un şakirtliği iktiza
ettiği kusura bakmamak ve affetmek ve benim çok sevdiğim
iki kardeşim, benim hatırım için, birbirini tenkit
etmemek lazım geliyor.
Umum kardeşlerime birer birer selam ve dua ediyoruz.
BEŞİNCİ MEKTUP
Silsile-i Nakşînin kahramanı ve bir güneşi olan
İmam-ı Rabbânî (r.a.), Mektubat’ında demiş ki:
"Hakaik-i imaniyeden bir meselenin inkişafını,
binler ezvak ve mevâcid ve kerâmâta tercih
ederim."
Hem demiş ki: "Bütün tariklerin nokta-i
müntehâsı, hakaik-i imaniyenin vuzuh ve
inkişafıdır."
Hem demiş ki: "Velâyet üç kısımdır. Biri velâyet-i
suğrâ ki, meşhur velâyettir; biri velâyet-i vustâ,
biri velâyet-i kübrâdır. Velâyet-i kübrâ ise,
verâset-i nübüvvet yoluyla, tasavvuf berzahına
girmeden, doğrudan doğruya hakikate yol açmaktır."
Hem demiş ki: "Tarik-i Nakşîde iki kanatla
sülûk edilir. Yani, hakaik-i imaniyeye sağlam bir
surette itikad etmek ve ferâiz-i diniyeyi imtisal
etmekle olur. Bu iki cenahta kusur varsa o yolda
gidilmez."
Öyleyse, tarik-i Nakşînin üç perdesi var:
Birisi ve en birincisi ve en büyüğü: Doğrudan
doğruya hakaik-i imaniyeye hizmettir ki, İmam-ı Rabbânî
de (r.a.) âhir zamanında ona sülûk etmiştir.
İkincisi: Ferâiz-i diniyeye ve Sünnet-i Seniyyeye
tarikat perdesi altında hizmettir.
Üçüncüsü : Tasavvuf yoluyla emrâz-ı kalbiyenin
izalesine çalışmak, kalb ayağıyla sülûk etmektir.
Birincisi farz, ikincisi vacip, bu üçüncüsü ise
sünnet hükmündedir.
Onun adıyla. O her kusurdan münezzehtir.
Hiçbir şey yoktur ki, Onu hamd ile tesbih etmesin.
Madem hakikat böyledir. Ben tahmin
ediyorum ki, eğer Şeyh Abdülkadir Geylânî (r.a.) ve
Şah-ı Nakşibend (r.a.) ve İmam-ı Rabbânî (r.a.)
gibi zatlar bu zamanda olsaydılar, bütün himmetlerini,
hakaik-i imaniyenin ve akaid-i İslâmiyenin takviyesine
sarf edeceklerdi. Çünkü saadet-i ebediyenin medarı
onlardır. Onlarda kusur edilse, şekavet-i ebediyeye
sebebiyet verir. İmansız Cennete gidemez; fakat
tasavvufsuz Cennete giden pek çoktur. Ekmeksiz insan yaşayamaz,
fakat meyvesiz yaşayabilir. Tasavvuf meyvedir, hakaik-i
İslâmiye gıdadır. Eskiden kırk günden tut, tâ kırk
seneye kadar bir seyr ü sülûk ile bazı hakaik-i
imaniyeye ancak çıkılabilirdi. Şimdi ise, Cenâb-ı
Hakkın rahmetiyle, kırk dakikada o hakaike çıkılacak
bir yol bulunsa, o yola karşı lâkayt kalmak elbette
kâr-ı akıl değil. İşte, otuz üç adet Sözler,
böyle Kur’ânî bir yolu açtığını, dikkatle
okuyanlar hükmediyorlar.
Madem hakikat budur. Esrar-ı Kur’âniyeye ait yazılan
Sözler, şu zamanın yaralarına en münasip bir ilâç,
bir merhem ve zulümatın tehacümatına maruz heyet-i
İslâmiyeye en nâfi bir nur ve dalâlet vâdilerinde
hayrete düşenler için en doğru bir rehber olduğu
itikadındayım.
Bilirsiniz ki, eğer dalâlet cehaletten gelse, izalesi
kolaydır. Fakat dalâlet fenden ve ilimden gelse,
izalesi müşküldür. Eski zamanda ikinci kısım binde
bir bulunuyordu. Bulunanlardan ancak binden biri irşadla
yola gelebilirdi. Çünkü, öyleler kendilerini beğeniyorlar.
Hem bilmiyorlar, hem kendilerini bilir zannediyorlar. Cenâb-ı
Hak şu zamanda, i’câz-ı Kur’ân’ın mânevî
lemeâtından olan malûm Sözleri, şu dalâlet zındıkasına
bir tiryak hâsiyetini vermiş tasavvurundayım.
Said Nursî
Baki olan yalnız Allah’tır.
Dokuzuncu Kısım
Telvihât-ı
Tis’a
-1-
Şu kısım, turuk-u velâyet hakkında olup Dokuz
Telvihtir.
* Birinci Telvih
Tasavvuf, tarikat, velâyet, seyr ü sülûk namları
altında şirin, nuranî, neşeli, ruhanî bir hakikat-i
kudsiye vardır ki, o hakikat-i kudsiyeyi ilân eden,
ders veren, tavsif eden binler cilt kitap, ehl-i zevk ve
keşfin muhakkikleri yazmışlar, o hakikati ümmete ve
bize söylemişler. -2- Biz, o
muhit denizinden birkaç katre hükmünde birkaç reşhÂlarını
şu zamanın bazı ilcaatına binaen göstereceğiz.
Sual: Tarikat nedir?
Elcevap: Tarikatin gaye-i maksadı, marifet ve
inkişaf-ı hakaik-i imaniye olarak, Mirac-ı Ahmedînin
(a.s.m.) gölgesinde ve sâyesi altında kalp ayağıyla
bir seyr ü sülûk-i ruhanî neticesinde, zevkî, hÂlî
ve bir derece şuhudî hakaik-i imaniye ve Kur’âniyeye
mazhariyet; "tarikat," "tasavvuf" namıyla
ulvî bir sırr-ı insanî ve bir kemÂl-i beşerîdir.
Evet, şu kâinatta insan bir fihriste-i câmia olduğundan,
insanın kalbi binler Âlemin harita-i mâneviyesi
hükmündedir. Evet, insanın kafasındaki dimağı,
hadsiz telsiz telgraf ve telefonların santral denilen
merkezi misilli, kâinatın bir nevi merkez-i mânevîsi
olduğunu gösteren hadsiz fünun ve ulûm-u beşeriye
olduğu gibi, insanın
1 "Bilin ki, Allah’ın dostları için
ne bir korku vardır, ne de onlar mahzun olurlar."
Yunus Sûresi, 10:62.
2 Allah onları bol hayırlarla mükâfatlandırsın.
mahiyetindeki kalbi dahi, hadsiz hakaik-i
kâinatın mazharı, medarı, çekirdeği olduğunu, had
ve hesaba gelmeyen ehl-i velâyetin yazdıkları
milyonlarla nuranî kitaplar gösteriyorlar.
İşte, madem kalp ve dimağ-ı insanî bu merkezdedir;
çekirdek hÂletinde bir şecere-i azîmenin cihazatını
tazammun eder ve ebedî, uhrevî, haşmetli bir makinenin
Âletleri ve çarkları içinde derc edilmiştir. Elbette
ve herhÂlde, o kalbin Fâtırı, o kalbi işlettirmesini
ve bilkuvve tavırdan bilfiil vaziyetine çıkarmasını
ve inkişafını ve hareketini irade etmiş ki, öyle
yapmış. Madem irade etmiş; elbette o kalp dahi akıl
gibi işleyecek. Ve kalbi işlettirmek için en büyük
vasıta, velâyet merâtibinde zikr-i İlâhî ile
tarikat yolunda hakaik-i imaniyeye teveccüh etmektir.
* İkinci Telvih
Bu seyr ü sülûk-i kalbînin ve hareket-i ruhaniyenin
miftahları ve vesileleri, zikr-i İlâhî ve
tefekkürdür. Bu zikir ve fikrin mehâsini tâdâd ile
bitmez. Hadsiz fevâid-i uhreviyeden ve kemÂlât-ı
insaniyeden kat-ı nazar, yalnız şu dağdağalı
hayat-ı dünyeviyeye ait cüz’î bir faydası şudur
ki:
Her insan, hayatın dağdağasından ve ağır tekÂlifinden
bir derece kurtulmak ve teneffüs etmek için, herhÂlde
bir teselli ister, bir zevki arar ve vahşeti izale
edecek bir ünsiyeti taharri eder. Medeniyet-i insaniye
neticesindeki içtimâât-ı ünsiyetkârâne, on insanda
bir ikisine muvakkat olarak, belki gafletkârâne ve
sarhoşçasına bir ünsiyet ve bir ülfet ve bir teselli
verir. Fakat yüzde sekseni ya dağlarda, derelerde münferit
yaşıyor, ya derd-i maişet onu ücrâ köşelere sevk
ediyor, ya musibetler ve ihtiyarlık gibi âhireti düşündüren
vasıtalar cihetiyle insanların cemaatlerinden gelen
ünsiyetten mahrumdurlar. O hÂl onlara ünsiyet verip
teselli etmez.
İşte böylelerin hakikî tesellisi ve ciddî ünsiyeti
ve tatlı zevki, zikir ve fikir vasıtasıyla kalbi
işletmek, o ücrâ köşelerde, o vahşetli dağ ve
sıkıntılı derelerde kalbine müteveccih olup Allah
diyerek kalbiyle ünsiyet edip, o ünsiyetle, etrafında
vahşetle ona bakan eşyayı ünsiyetkârâne tebessüm
vaziyetinde düşünüp, "Zikrettiğim HÂlıkımın
hadsiz ibâdı her tarafta bulunduğu gibi, bu vahşetgâhımda
da çokturlar. Ben yalnız değilim; tevahhuş mânâsızdır"
diyerek, imanlı bir hayattan ünsiyetli bir zevk alır.
Saadet-i hayatiye mânâsını anlar, Allah’a şükreder.
* Üçüncü Telvih
Velâyet bir hüccet-i risalettir; tarikat bir bürhan-ı
şeriattır. Çünkü risaletin tebliğ ettiği hakaik-i
imaniyeyi, velâyet bir nevi şuhud-u kalbî ve zevk-i
ruhanî ile aynelyakin derecesinde görür, tasdik eder.
Onun tasdiki, risaletin hakkaniyetine katî bir
hüccettir. Şeriat ders verdiği ahkâmın hakaikini,
tarikat zevkiyle, keşfiyle ve ondan istifadesiyle ve
istifazasıyla o ahkâm-ı şeriatın hak olduğuna ve
haktan geldiğine bir bürhan-ı bâhirdir. Evet, nasıl
ki velâyet ve tarikat, risalet ve şeriatın hücceti ve
delilidir; öyle de, İslâmiyetin bir sırr-ı kemÂli
ve medar-ı envârı ve insaniyetin, İslâmiyet sırrıyla
bir maden-i terakkiyâtı ve bir menba-ı tefeyyüzâtıdır.
İşte bur sırr-ı azîmin bu derece
ehemmiyetiyle beraber, bazı firak-ı dÂlle onun inkârı
tarafına gitmişler. Kendileri mahrum kaldıkları o
envardan başkalarının mahrumiyetine sebep olmuşlar.
En ziyade medar-ı teessüf şudur ki:
Ehl-i Sünnet ve Cemaatin bir kısım zâhirî uleması
ve Ehl-i Sünnet ve Cemaate mensup bir kısım ehl-i
siyaset gafil insanlar, ehl-i tarikatin içinde
gördükleri bazı sû-i istimÂlâtı ve bir kısım hatîâtı
bahane ederek, o hazine-i uzmâyı kapatmak, belki tahrip
etmek ve bir nevi âb-ı hayatı dağıtan o kevser
membaını kurutmak için çalışıyorlar. Halbuki
eşyada kusursuz ve her ciheti hayırlı şeyler,
meşrepler, meslekler az bulunur. AlâküllihÂl bazı
kusurlar ve sû-i istimÂlât olacak. Çünkü ehil
olmayanlar bir işe girseler, elbette sûiistimal
ederler. Fakat Cenâb-ı Hak, âhirette muhasebe-i a’mÂl
düsturuyla, adalet-i Rabbâniyesini, hasenat ve seyyiâtın
muvazenesiyle gösteriyor. Yani, hasenat râcih ve ağır
gelse mükâfatlandırır, kabul eder; seyyiat râcih
gelse cezalandırır, reddeder. Hasenat ve seyyiâtın
muvazenesi kemiyete bakmaz, keyfiyete bakar. Bazı olur,
birtek hasene bin seyyiâta tereccuh eder, affettirir.
Madem adalet-i İlâhiye böyle hükmeder ve hakikat dahi
bunu hak görür. Tarikat, yani Sünnet-i Seniyye
dairesinde tarikatin hasenâtı seyyiâtına katiyen müreccah
olduğuna delil, ehl-i tarikat, ehl-i dalÂletin hücumu
zamanında imanlarını muhafaza etmesidir. Âdi bir
samimî ehl-i tarikat, sûrî, zâhirî bir
mütefenninden daha ziyade kendini muhafaza eder. O
zevk-i tarikat vasıtasıyla ve o muhabbet-i evliya
cihetiyle imanını kurtarır. Kebâirle fâsık olur,
fakat kâfir olmaz, kolaylıkla zındıkaya sokulmaz.
Şedit bir muhabbet ve metin bir itikadla aktab kabul
ettiği bir silsile-i meşâyihi, onun nazarında hiçbir
kuvvet çürütemez. Çürütmediği için, onlardan
itimadını kesemez. Onlardan itimadı kesilmezse,
zındıkaya giremez. Tarikatte hissesi olmayan ve kalbi
harekete gelmeyen, bir muhakkik Âlim zat da olsa,
şimdiki zındıkların desiselerine karşı kendini tam
muhafaza etmesi müşkülleşmiştir.
Bir ¸ey daha var ki: Daire-i takvâdan hariç, belki
daire-i İslâmiyetten hariç bir suret almış bazı
meşreplerin ve tarikat namını haksız olarak kendine
takanların seyyiâtıyla tarikat mahkûm olmaz.
Tarikatin dinî ve uhrevî ve ruhanî çok mühim ve
ulvî neticelerinden sarf-ı nazar, yalnız Âlem-i İslâm
içindeki kudsî bir rabıta olan uhuvvetin inkişafına
ve inbisatına en birinci, tesirli ve hararetli vasıta
tarikatler olduğu gibi, Âlem-i küfrün ve siyaset-i Hıristiyaniyenin,
nur-u İslâmiyeti söndürmek için müthiş hücumlarına
karşı dahi, üç mühim ve sarsılmaz kale-i İslâmiyeden
bir kalesidir. Merkez-i hilâfet olan İstanbul’u beş
yüz elli sene bütün Âlem-i Hıristiyaniyenin
karşısında muhafaza ettiren, İstanbul’da beş yüz
yerde fışkıran envâr-ı tevhid ve o merkez-i İslâmiyedeki
ehl-i imanın mühim bir nokta-i istinadı, o büyük
camilerin arkalarındaki tekkelerde Allah Allah
diyenlerin kuvvet-i imaniyeleri ve marifet-i İlâhiyeden
gelen bir muhabbet-i ruhaniye ile cûş u
huruşlarıdır.
İşte, ey akılsız hamiyetfuruşlar ve sahtekâr
milliyetperverler! Tarikatin, hayat-ı içtimaiyenizde bu
hasenesini çürütecek hangi seyyiatlardır, söyleyiniz.
* Dördüncü Telvih
Meslek-i velâyet çok kolay olmakla beraber çok müşkülâtlıdır;
çok kısa olmakla beraber çok uzundur; çok kıymettar
olmakla beraber çok hatarlıdır; çok geniş olmakla
beraber çok dardır. İşte bu sırlar içindir ki, o
yolda sülûk edenler bazen boğulur, bazen zararlı düşer,
bazen döner, başkalarını yoldan çıkarır.
Ezcümle, tarikatte "seyr-i enfüsî" ve
"seyr-i âfâkî" tabirleri altında iki
meşrep var.
Enfüsî meşrebi, nefisten başlar, hariçten gözünü
çeker, kalbe bakar, enâniyeti deler geçer, kalbinden
yol açar, hakikati bulur. Sonra âfâka girer. O vakit
âfâkı nuranî görür. Çabuk o seyri bitirir.
Enfüsî dairesinde gördüğü hakikati, büyük bir
mikyasta onda da görür. Turuk-u hafiyenin çoğu bu
yolla gidiyor. Bunun da en mühim esası enâniyeti kırmak,
hevâyı terk etmek, nefsi öldürmektir.
İkinci meşrep âfâktan başlar, o daire-i kübrânın
mezâhirinde cilve-i esmâ ve sıfâtı seyredip sonra
daire-i enfüsiyeye girer. Küçük bir mikyasta, daire-i
kalbinde o envârı müşahede edip, onda en yakın yolu
açar. kalp âyine-i Samed olduğunu görür, aradığı
maksada vâsıl olur.
İşte, birinci meşrepte sülûk eden insanlar nefs-i
emmâreyi öldürmeye muvaffak olamazsa, hevâyı terk
edip enâniyeti kırmazsa, şükür makamından fahir
makamına düşer, fahirden gurura sukut eder. Eğer
muhabbetten gelen bir incizap ve incizaptan gelen bir
nevi sekir beraber bulunsa, "şatahat" namıyla
haddinden çok fazla dâvÂlar ondan sudur eder. Hem
kendi zarar eder, hem başkasının zararına sebep olur.
Meselâ, nasıl ki bir mülâzım, kendinde bulunan
kumandanlık zevkiyle ve neşesiyle gururlansa, kendini
bir müşir zanneder. Küçücük dairesini o küllî
daire ile iltibas eder. Ve bir küçük aynada görünen
bir güneşi, denizin yüzünde haşmetiyle cilvesi görünen
güneşle bir cihet-i müşabehetle iltibasa sebep olur.
Öyle de, çok ehl-i velâyet var ki, bir sineğin bir
tavus kuşuna nispeti gibi, kendinden o derece büyük
olanlardan kendini büyük görür ve öyle de müşahede
ediyor, kendini haklı buluyor. Hattâ ben gördüm ki,
yalnız kalbi intibaha gelmiş, uzaktan uzağa velâyetin
sırrını kendinde hissetmiş, kendini Kutb-u Âzam
telâkki edip o tavrı takınıyordu. Ben dedim:
"Kardeşim, nasıl ki kanun-u saltanatın, sadrazam
dairesinden tâ nahiye müdürü dairesine kadar bir
tarzda cüz’î, küllî cilveleri var. Öyle de,
velâyetin ve kutbiyetin dahi öyle muhtelif daire ve
cilveleri var. Herbir makamın çok zılleri ve gölgeleri
var. Sen, sadrazam-misal kutbiyetin âzam cilvesini, bir
müdür dairesi hükmünde olan kendi dairende o cilveyi
görmüşsün, aldanmışsın. Gördüğün doğrudur,
fakat hükmün yanlıştır. Bir sineğe bir kap su bir küçük
denizdir."
O zat şu cevabımdan inşaallah ayıldı ve o vartadan
kurtuldu.
Hem ben müteaddit insanları gördüm ki, bir nevi
mehdî kendilerini biliyorlardı ve "Mehdî olacağım"
diyorlardı. Bu zatlar yalancı ve aldatıcı değiller;
belki aldanıyorlar.
Gördüklerini hakikat zannediyorlar.
Esmâ-i İlâhînin nasıl ki tecelliyâtı, Arş-ı
Âzam dairesinden tâ bir zerreye kadar cilveleri var; ve
o esmâya mazhariyet de, o nispette tefavüt eder. Öyle
de, mazhariyet-i esmâdan ibaret olan merâtib-i velâyet
dahi öyle mütefavittir. Şu iltibasın en mühim sebebi
şudur:
Makamât-ı evliyadan bazı makamlarda Mehdî vazifesinin
hususiyeti bulunduğu ve Kutb-u Âzama has bir nispeti
göründüğü ve Hazret-i Hızır’ın bir münasebet-i
hassası olduğu gibi, bazı meşâhirle münasebettar
bazı makamat var. Hattâ o makamlara Makam-ı Hızır,
Makam-ı Üveys, Makam-ı Mehdiyet tabir edilir.
İşte bu sırra binaen, o makama ve o makamın cüz’î
bir numunesine veya bir gölgesine girenler, kendilerini
o makamla has münasebettar meşhur zatlar zannediyorlar.
Kendini Hızır telâkki eder veya Mehdî itikad eder
veya Kutb-u Âzam tahayyül eder. Eğer hubb-u caha talip
enâniyeti yoksa, o hÂlde mahkûm olmaz. Onun haddinden
fazla dâvÂları şatahat sayılır; onunla belki mesul
olmaz. Eğer enâniyeti perde ardında hubb-u caha müteveccih
ise, o zat enâniyete mağlûp olup, şükrü bırakıp
fahre girse, fahirden git gide gurura sukut eder. Ya
divanelik derecesine sukut eder veyahut tarik-i haktan
sapar. Çünkü, büyük evliyayı kendi gibi telâkki
eder, haklarındaki hüsn-ü zannı kırılır. Zira,
nefis ne kadar mağrur da olsa, kendisi, kendi kusurunu
derk eder. O büyükleri de kendine kıyas edip kusurlu
tevehhüm eder. Hattâ, enbiyalar hakkında da hürmeti
noksanlaşır.
İşte bu hÂle giriftar olanlar, mizan-ı şeriatı elde
tutmak ve usulü’d-din ulemasının düsturlarını
kendine ölçü ittihaz etmek ve İmam-ı GazÂlî ve
İmam-ı Rabbânî gibi muhakkıkîn-i evliyanın
talimatlarını rehber etmek gerektir. Ve daima nefsini
itham etmektir. Ve kusurdan, acz ve fakrdan başka nefsin
eline vermemektir.
Bu meşrepteki şatahat, hubb-u nefisten neş’et
ediyor. Çünkü muhabbet gözü kusuru görmez. Nefsine
muhabbeti için, o kusurlu ve liyakatsiz bir cam parçası
gibi nefsini bir pırlanta, bir elmas zanneder. Bu nevi içindeki
en tehlikeli bir hata şudur ki:
Kalbine ilhamî bir tarzda gelen cüz’î mânÂları
"kelâmullah" tahayyül edip, âyet tabir
etmeleridir. Ve onunla, vahyin mertebe-i ulyâ-yı
akdesine bir hürmetsizlik gelir. Evet, balarısının ve
hayvânâtın ilhâmâtından tut, tâ avâm-ı nâsın
ve havâss-ı beşeriyenin ilhâmâtına kadar ve avâm-ı
melâikenin ilhâmâtından tâ havâss-ı kerrûbiyyûnun
ilhâmâtına kadar bütün ilhâmat, bir nevi kelimât-ı
Rabbâniyedir. Fakat mazharların ve makamların
kabiliyetine göre, kelâm-ı Rabbânî, yetmiş bin
perdede telemmu eden ayrı ayrı cilve-i hitab-ı Rabbânîdir.
Amma vahiy ve kelâmullahın ism-i has ve onun en bâhir
misal-i müşahhası olan Kur’ân’ın nücumlarına
ism-i has olan "âyet" namı öyle ilhâmâta
verilmesi, hata-yı mahzdır. On İkinci ve Yirmi
Beşinci ve Otuz Birinci Sözlerde beyan ve ispat edildiği
gibi, elimizdeki boyalı aynada görünen küçük ve
sönük ve perdeli güneşin misali, semâdaki güneşe
ne nispeti varsa; öyle de, o müddeîlerin kalbindeki
ilham dahi, doğrudan doğruya kelâm-ı İlâhî olan
Kur’ân güneşinin âyetlerine nispeti o
derecededir. Evet, herbir aynada görünen
güneşin misalleri güneşindir ve onunla münasebettar
denilse haktır; fakat o güneşçiklerin aynasına küre-i
arz takılmaz ve onun cazibesiyle bağlanmaz!
* Beşinci Telvih
Tarikatin gayet mühim bir meşrebi olan "vahdetü’l-vücud"
namı altındaki vahdetü’ş-şuhud, yani, Vâcibü’l-Vücudun
vücuduna hasr-ı nazar edip, sair mevcudatı, o vücud-u
Vâcibe nispeten o kadar zayıf ve gölge görür ki,
vücut ismine lâyık olmadığını hükmedip, hayal
perdesine sarıp, terk-i mâsivâ makamında onları hiç
saymak, hattâ mâdum tasavvur etmek, yalnız cilve-i esmâ-i
İlâhiyeye hayalî bir ayna vaziyeti vermek kadar ileri
gider.
İşte bu meşrebin ehemmiyetli bir hakikati var ki: Vâcibü’l-Vücudun
vücudunu, iman kuvvetiyle ve yüksek bir velâyetin
hakkalyakin derecesinde inkişafıyla, vücud-u mümkinat
o derece aşağıya düşer ki, hayal ve ademden başka
onun nazarında makamları kalmaz; adeta Vâcibü’l-Vücudun
hesabına kâinatı inkâr eder.
Fakat bu meşrebin tehlikeleri var. En birincisi şudur
ki:
Erkân-ı imaniye altıdır. İman-ı billâhtan başka,
iman-ı bi’l-yevmi’l-âhir gibi rükünler var. Bu
rükünler ise, mümkinatın vücutlarını ister. O
muhkem erkân-ı imaniye hayal üstünde bina edilmez.
Onun için, o meşrep sahibi, Âlem-i istiğrak ve
sekirden Âlem-i sahve girdiği vakit, o meşrebi beraber
almamak gerektir ve o meşrebin muktezasıyla amel
etmemek lâzımdır. Hem, kalbî ve hÂlî ve zevkî olan
bu meşrebi, aklî ve kavlî ve ilmî suretine
çevirmemektir. Çünkü, Kitap ve Sünnetten gelen
desâtir-i akliye ve kavânin-i ilmiye ve usul-ü
kelâmiye o meşrebi kaldıramıyor, kabil-i tatbik
olamıyor. Onun için, Hulefâ-yı Râşidînden ve
Eimme-i Müçtehidînden ve Selef-i SÂlihînin
büyüklerinden, o meşrep sarihan görünmüyor. Demek,
en Âli bir meşrep değil. Belki yüksek, fakat nâkıs;
çok ehemmiyetli, fakat çok hatarlı; çok ağır, fakat
çok zevklidir. O zevk için ona girenler, ondan çıkmak
istemiyorlar; hodgâmlıkla, en yüksek mertebe
zannediyorlar.
Bu meşrebin esasını ve mahiyetini Nokta Risalesinde ve
bir kısım Sözlerde ve Mektubat’ta bir derece beyan
ettiğimizden, onlara iktifâen, şurada o mühim meşrebin
ehemmiyetli bir vartasını beyan edeceğiz. Şöyle ki:
O meşrep, daire-i esbabdan geçip, terk-i mâsivâ sırrıyla
mümkinattan alâkasını kesen ehass-ı havassın
istiğrak-ı mutlak hÂletinde mazhar olduğu salih bir
meşreptir. Şu meşrebi, esbab içinde boğulanların ve
dünyaya âşık olanların ve felsefe-i maddiye ile
tabiata saplananların nazarına ilmî bir surette telkin
etmek, tabiat ve maddede onları boğdurmaktır ve
hakikat-i İslâmiyeden uzaklaştırmaktır. Çünkü,
dünyaya âşık ve daire-i esbaba bağlı bir nazar, bu
fâni dünyaya bir nevi beka vermek ister. O dünya
mahbubunu elinden kaçırmak istemiyor, vahdetü’l-vücud
bahanesiyle ona bir bâki vücut tevehhüm eder; o
mahbubu olan dünya hesabına ve beka ve ebediyeti ona
tam mal etmesine binaen, bir mâbudiyet derecesine çıkarır
neûzü billâh-Allah’ı inkâr etmek
vartasına yol açar.
Şu asırda maddiyyunluk fikri o derece istilâ etmiş
ki, maddiyatı her ¸eye merci biliyorlar. Böyle bir asırda,
has ehl-i iman, maddiyatı idam eder derecesinde
ehemmiyetsiz gördüklerinden, vahdetü’l-vücud meşrebi
ortaya atılsa, belki maddiyyunlar sahip çıkacaklar,
"Biz de böyle diyoruz" diyecekler. Halbuki,
dünyada meşârib içinde, maddiyyunların ve
tabiatperestlerin mesleğinden en uzak meşrep, vahdetü’l-vücud
meşrebidir. Çünkü, ehl-i vahdetü’l-vücud, o kadar
vücud-u İlâhîye kuvvet-i imanla ehemmiyet veriyorlar
ki, kâinatı ve mevcudatı inkâr ediyorlar.
Maddiyyunlar ise, o kadar mevcudata ehemmiyet veriyorlar
ki, kâinat hesabına Allah’ı inkâr ediyorlar. İşte
bunlar nerede, ötekiler nerede?
* Altıncı Telvih
Üç Noktadır.
Birinci Nokta: Velâyet yolları içinde en güzeli, en
müstakimi, en parlağı, en zengini, Sünnet-i Seniyyeye
ittibâdır. Yani, a’mÂl ve harekâtında Sünnet-i
Seniyyeyi düşünüp ona tâbi olmak ve taklit etmek ve
muamelât ve ef’Âlinde ahkâm-ı şer’iyeyi düşünüp
rehber ittihaz etmektir.
İşte bu ittibâ ve iktida vasıtasıyla, âdi ahvÂli
ve örfî muameleleri ve fıtrî hareketleri ibadet
şekline girmekle beraber, herbir ameli, sünneti ve şer’i
o ittibâ noktasında düşündürmekle, bir tahattur-u
hükm-ü şer’î veriyor. O tahattur ise, Sahib-i
Şeriati düşündürüyor. O düşünmek ise, Cenâb-ı
Hakkı hatıra getiriyor. O hatıra, bir nevi huzur
veriyor. O hÂlde, mütemadiyen ömür dakikaları huzur
içinde bir ibadet hükmüne getirilebilir.
İşte bu cadde-i kübrâ, velâyet-i kübrâ olan ehl-i
veraset-i nübüvvet olan Sahabe ve Selef-i SÂlihînin
caddesidir.
İkinci Nokta: Velâyet yollarının ve tarikat
şubelerinin en mühim esası, ihlâstır. Çünkü
ihlâs ile hafî şirklerden hÂlâs olur. İhlâsı
kazanmayan, o yollarda gezemez.
Ve o yolların en keskin kuvveti, muhabbettir. Evet,
muhabbet, mahbubunda bahaneler aramaz ve kusurlarını görmek
istemez. Ve kemÂline delÂlet eden zayıf emâreleri,
kavî hüccetler hükmünde görür. Daima mahbubuna
taraftardır.
İşte bu sırra binaendir ki, muhabbet ayağıyla
marifetullaha teveccüh eden zatlar, şübehâta ve
itirâzâta kulak vermezler, ucuz kurtulurlar. Binler
şeytan toplansa, onların Mahbub-u Hakikîsinin
kemÂline işaret eden bir emâreyi, onların nazarında
iptal edemez. Eğer muhabbet olmazsa, o vakit kendi nefsi
ve şeytanı ve haricî şeytanların ettikleri itirazat
içinde çok çırpınacak. Kahramancasına bir metanet
ve kuvvet-i iman ve dikkat-i nazar lâzımdır ki
kendisini kurtarsın. İşte bu sırra binaendir ki, umum
merâtib-i velâyette marifetullahtan gelen muhabbet, en
mühim maya ve iksirdir.
Fakat muhabbetin bir vartası var ki: Ubudiyetin sırrı
olan niyazdan, mahviyetten, naza ve dâvâya atlar,
mizansız hareket eder. Mâsivâ-yı İlâhiyeye
teveccühü hengâmında
mânâ-yı harfîden mânâ-yı ismîye
geçmesiyle, tiryak iken zehir olur. Yani, gayrullahı
sevdiği vakit, Cenâb-ı Hak hesabına ve Onun namına,
Onun bir âyine-i esmâsı olmak cihetiyle rapt-ı kalp
etmek lâzımken, bazen o zâtı, o zat hesabına, kendi
kemÂlât-ı şahsiyesi ve cemÂl-i zâtîsi namına düşünüp,
mânâ-yı ismiyle sever. Allah’ı ve Peygamberi düşünmeden
yine onları sevebilir. Bu muhabbet, muhabbetullaha
vesile değil, perde oluyor. Mânâ-yı harfî ile olsa,
muhabbetullaha vesile olur, belki cilvesidir denilebilir.
Üçüncü Nokta: Bu dünya dârü’l-hikmettir, dârü’l-hizmettir;
dârü’l-ücret ve mükâfat değil. Buradaki a’mÂl
ve hizmetlerin ücretleri berzahta ve âhirettedir.
Buradaki a’mÂl berzahta ve âhirette meyve verir.
Madem hakikat budur; a’mÂl-i uhreviyeye ait neticeleri
dünyada istememek gerektir. Verilse de, memnunâne değil,
mahzunâne kabul etmek lâzımdır. Çünkü, Cennetin
meyveleri gibi, kopardıkça yerine aynı gelmek
sırrıyla bâki hükmünde olan amel-i uhrevî
meyvesini, bu dünyada fâni bir surette yemek, kâr-ı
akıl değildir. Bâki bir lâmbayı, bir dakika
yaşayacak ve sönecek bir lâmba ile mübadele etmek
gibidir.
İşte bu sırra binaen, ehl-i velâyet, hizmet ve meşakkat
ve musibet ve külfeti hoş görüyorlar, nazlanmıyorlar,
şekvâ etmiyorlar. diyorlar.
Keşif ve keramet, ezvak ve envar verildiği vakit, bir
iltifât-ı İlâhî nevinden kabul edip setrine çalışıyorlar.
Fahre değil, belki şükre, ubudiyete daha ziyade
giriyorlar. Çokları o ahvÂlin istitar ve inkıtâını
istemişler, tâ ki amellerindeki ihlâs zedelenmesin.
Evet, makbul bir insan hakkında en mühim bir ihsan-ı
İlâhî, ihsanını ona ihsas etmemektir-tâ niyazdan
naza ve şükürden fahre girmesin.
İşte bu hakikate binaendir ki, velâyeti ve tarikati
isteyenler, eğer velâyetin bazı tereşşuhâtı olan
ezvak ve kerâmâtı isterlerse ve onlara müteveccih ise
ve onlardan hoşlansa, bâki, uhrevî meyveleri fâni
dünyada, fâni bir surette yemek kabilinden olmakla
beraber, velâyetin mayası olan ihlâsı kaybedip velâyetin
kaçmasına meydan açar.
* Yedinci Telvih
Dört Nüktedir.
Birinci Nükte: Şeriat, doğrudan doğruya, gölgesiz,
perdesiz, sırr-ı ehadiyet ile rububiyet-i mutlaka
noktasında, hitab-ı İlâhînin neticesidir. Tarikatin
ve hakikatin en yüksek mertebeleri, şeriatın cüzleri
hükmüne geçer; yoksa daima vesile ve mukaddime ve
hâdim hükmündedirler. Neticeleri, şeriatın muhkemâtıdır.
Yani, hakaik-i şeriata yetişmek için, tarikat ve
hakikat meslekleri, vesile ve hâdim ve basamaklar
hükmündedir. Git gide, en yüksek mertebede, nefs-i
şeriatta bulunan mânâ-yı hakikat ve sırr-ı tarikate
inkılâp ederler. O vakit şeriat-ı kübrânın cüzleri
oluyorlar.
Her hal üzere Allah’a hamd olsun.
(Kenzu’l ummal, 1:72, 181; Tirmizi, 5:578, hadis no:
3599.)
Yoksa, bazı ehl-i tasavvufun
zannettikleri gibi, şeriatı zâhirî bir kışır,
hakikati onun içi ve neticesi ve gayesi tasavvur etmek
doğru değildir.
Evet, şeriatın, tabakat-ı nâsa göre inkişâfâtı
ayrı ayrıdır. Avâm-ı nâsa göre zâhir-i şeriatı
hakikat-i şeriat zannedip, havassa münkeşif olan
şeriatın mertebesine hakikat ve tarikat namı vermek
yanlıştır. Şeriatin, umum tabakata bakacak merâtibi
var.
İşte bu sırra binaendir ki, ehl-i tarikat ve ashab-ı
hakikat, ileri gittikçe hakaik-i şeriata karşı
incizapları, iştiyakları, ittibÂları ziyadeleşiyor.
En küçük bir Sünnet-i Seniyyeyi en büyük bir maksat
gibi telâkki edip onun ittibâına çalışıyorlar, onu
taklit ediyorlar. Çünkü, vahiy ne kadar ilhamdan
yüksek ise, semere-i vahiy olan âdâb-ı şer’iye, o
derece, semere-i ilham olan âdâb-ı tarikatten yüksek
ve ehemmiyetlidir. Onun için, tarikatin en mühim esası,
Sünnet-i Seniyyeye ittibâ etmektir.
İkinci Nükte: Tarikat ve hakikat, vesilelikten çıkmamak
gerektir. Eğer maksud-u bizzat hükmüne geçseler, o
vakit şeriatın muhkemâtı ve ameliyâtı ve Sünnet-i
Seniyyeye ittibâ, resmî hükmünde kalır, kalp öteki
tarafa müteveccih olur. Yani, namazdan ziyade hÂlka-i
zikri düşünür; ferâizden ziyade evrâdına müncezip
olur; kebâirden kaçmaktan ziyade, âdâb-ı tarikatin
muhÂlefetinden kaçar. Halbuki, muhkemât-ı şeriat
olan farzların bir tanesine, evrâd-ı tarikat mukabil
gelemez, yerini dolduramaz. Âdâb-ı tarikat ve evrâd-ı
tasavvuf, o ferâizin içindeki hakikî zevke medar-ı
teselli olmalı, menşe olmamalı. Yani, tekkesi,
camideki namazın zevkine ve tâdil-i erkânına vesile
olmalı; yoksa, camideki namazı çabuk, resmî kılıp,
hakikî zevkini ve kemÂlini tekkede bulmayı düşünen,
hakikatten uzaklaşıyor.
Üçüncü Nükte: "Sünnet-i Seniyye ve ahkâm-ı
şeriat haricinde tarikat olabilir mi?" diye sual
ediliyor.
Elcevap: Hem var, hem yok. Vardır; çünkü bazı
evliya-yı kâmilîn, şeriat kılıcıyla idam
edilmişler. Hem yoktur; çünkü muhakkıkîn-i evliya,
Sadi-i Şirazî’nin bu düsturunda ittifak etmişler:
, Yani,
"Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın
caddesinden hariç ve onun arkasından gitmeyen, muhÂldir
ki, hakikî envâr-ı hakikate vasıl olabilsin." Bu
meselenin sırrı şudur ki:
Madem Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm Hâtemü’l-Enbiyadır
ve umum nev-i beşer namına muhatab-ı İlâhîdir.
Elbette, nev-i beşer onun caddesi haricinde gidemez; ve
bayrağı altında bulunmak zarurîdir.
Ve madem ehl-i cezbe ve ehl-i istiğrak, muhÂlefetlerinden
mesul olamazlar. Ve madem insanda bazı letâif var ki,
teklif altına giremez; o lâtife hâkim olduğu vakit,
tekÂlif-i şer’iyeye muhÂlefetiyle mesul tutulmaz. Ve
madem insanda bazı letâif var ki, teklif altına
girmediği gibi, ihtiyar altına da girmez, hattâ aklın
tedbiri altına da girmez; o lâtife, kalbi ve aklı
dinlemez.
Elbette, o lâtife bir insanda hâkim olduğu
zaman-fakat o zamana mahsus olarak-o zat, şeriata muhÂlefette
velâyet derecesinden sukut etmez, mâzur sayılır.
Fakat bir şartla ki, hakaik-i şeriata ve kavâid-i
imanîye karşı bir inkâr, bir tezyif, bir istihfaf
olmasın. Ahkâmı yapmasa da, ahkâmı hak bilmek
gerektir. Yoksa, o hÂle mağlûp olup-neûzü billâh-o
hakaik-i muhkemeye karşı inkâr ve tekzibi işmam
edecek bir vaziyet, alâmet-i sukuttur.
Elhasıl, daire-i şeriatın haricinde bulunan ehl-i
tarikat iki kısımdır.
Bir kısmı, sabıkan geçtiği gibi, ya hÂle, istiğraka,
cezbeye ve sekre mağlûp olup veya teklifi dinlemeyen
veya ihtiyarı işitmeyen lâtifelerin mahkûmu olup,
daire-i şeriatın haricine çıkıyor. Fakat o çıkmak,
ahkâm-ı şeriatı beğenmemekten veya istememekten
değil, belki mecburiyetle, ihtiyarsız terk ediyor.
Bu kısım ehl-i velâyet var. Hem mühim velîler,
bunların içinde muvakkaten bulunmuş. Hattâ bu
neviden, değil yalnız daire-i şeriattan, belki daire-i
İslâmiyet haricinde bulunduğunu bazı muhakıkkîn-i
evliya hükmetmişler. Fakat bir şartla: Muhammed
Aleyhissalâtü Vesselâmın getirdiği ahkâmın hiçbirini
tekzip etmemektir. Belki ya düşünmüyor veya
müteveccih olamıyor veyahut bilemiyor ve bilmiyor.
Bilse, kabul etmese, olmaz.
İkinci kısım ise, tarikat ve hakikatin parlak
ezvaklarına kapılıp, mezâkından çok yüksek olan
hakaik-i şeriatın derece-i zevkine yetişemediği için,
zevksiz, resmî Bir ¸ey telâkki edip ona karşı lâkayt
kalır. Git gide, şeriatı zahirî bir kışır
zanneder; bulduğu hakikati esas ve maksud telâkki eder.
"Ben onu buldum; o bana yeter" der, ahkâm-ı
şeriata muhÂlif hareket eder. Bu kısımdan aklı
başında olanlar mesuldürler, sukut ediyorlar, belki kısmen
şeytana maskara oluyorlar.
Dördüncü Nükte: Ehl-i dalÂlet ve bid’at fırkalarından
bir kısım zatlar, ümmet nazarında makbul oluyorlar.
Aynen onlar gibi zatlar var; zâhirî hiçbir fark yokken
ümmet reddediyor. Bunda hayret ediyordum. Meselâ,
Mutezile mezhebinde Zemahşerî gibi, itizalde en mutaassıp
bir fert olduğu hÂlde, muhakkıkîn-i Ehl-i Sünnet,
onun o şedit itirâzâtına karşı onu tekfir ve tadlil
etmiyorlar, belki bir râh-ı necat onun için arıyorlar.
Zemahşerî’nin derece-i şiddetinden çok aşağı Ebû
Ali Cübbâî gibi Mutezile imamlarını, merdud ve
matrud sayıyorlar.
Çok zaman bu sır benim merakıma dokunuyordu. Sonra, lûtf-u
İlâhî ile anladım ki, Zemahşerî’nin Ehl-i
Sünnete itirâzâtı, hak zannettiği mesleğindeki
muhabbet-i haktan ileri geliyordu. Yani, meselâ tenzih-i
hakikî, onun nazarında, hayvanlar kendi ef’Âline
hÂlık olmasıyla oluyor. Onun için, Cenâb-ı Hakkı
tenzih muhabbetinden, Ehl-i Sünnetin hÂlk-ı ef’Âl
meselesinde düsturunu kabul etmiyor. Merdud olan sair
Mutezile imamları, muhabbet-i haktan ziyade, Ehl-i Sünnetin
yüksek düsturlarına kısa akılları
yetişemediğinden ve geniş kavânin-i Ehl-i Sünnet
onların dar fikirlerine yerleşmediğinden, inkâr
ettiklerinden merduddurlar.
Aynen bu ilm-i kelâmdaki Ehl-i İtizalin
Ehl-i Sünnet ve Cemaate muhÂlefeti olduğu gibi, Sünnet-i
Seniyye haricindeki bir kısım ehl-i tarikatin muhÂlefeti
dahi iki cihetledir.
Biri, Zemahşerî gibi, hÂline, meşrebine meftûniyet
cihetinde daha derece-i zevkine yetişemediği âdâb-ı
şeriata karşı bir derece lâkayt kalır.
Diğer kısmı ise-hâşâ-âdâb-ı şeriata, desâtir-i
tarikate nispeten ehemmiyetsiz bakar. Çünkü dar
havsalası o geniş ezvâkı ihata edemiyor ve kısa
makamı o yüksek âdâba yetişemiyor.
* Sekizinci Telvih
Sekiz Vartayı beyan eder.
Birincisi: Sünnet-i Seniyyeye tamam ittibâı riayet
etmeyen bir kısım ehl-i sülûk, velâyeti nübüvvete
tercih etmekle vartaya düşer. Yirmi Dördüncü ve Otuz
Birinci Sözlerde, nübüvvet ne kadar yüksek olduğu ve
velâyet ona nispeten ne kadar sönük olduğu ispat
edilmiştir.
İkincisi: Ehl-i tarikatin bir kısım müfrit evliyasını
Sahabeye tercih, hattâ enbiya derecesinde görmekle
vartaya düşer. On İkinci ve Yirmi Yedinci Sözlerde ve
Sahabeler hakkındaki Zeylinde katî ispat edilmiştir
ki, Sahabelerde öyle bir hassa-i sohbet var ki,
velâyetle yetişilmez ve Sahabelere tefevvuk edilmez ve
enbiyaya hiçbir vakit evliya yetişmez.
Üçüncüsü: İfratla tarikat taassubu taşıyanların
bir kısmı, âdâb ve evrâd-ı tarikati Sünnet-i
Seniyyeye tercih etmekle sünnete muhÂlefet edip,
sünneti terk eder, fakat virdini bırakmaz. O suretle
âdâb-ı şer’iyeye bir lâkaytlık vaziyeti gelir,
vartaya düşer.
Çok Sözlerde ispat edildiği gibi ve İmam-ı Gazalî,
İmam-ı Rabbânî gibi muhakkıkîn-i ehl-i tarikat
derler ki: "Birtek Sünnet-i Seniyyeye ittibâ
noktasında hâsıl olan makbuliyet, yüz âdâb ve
nevâfil-i hususiyeden gelemez. Bir farz bin sünnete
müreccah olduğu gibi, bir Sünnet-i Seniyye dahi bin
âdâb-ı tasavvufa müreccahtır" demişler.
Dördüncüsü: Müfrit bir kısım ehl-i tasavvuf,
ilhamı, vahiy gibi zanneder ve ilhamı vahiy nevinden
telâkki eder, vartaya düşer. Vahyin derecesi ne kadar
yüksek ve küllî ve kudsî olduğu ve ilhâmat ona
nispeten ne derece cüz’î ve sönük olduğu, On
İkinci Sözde ve i’câz-ı Kur’ân’a dair Yirmi Beşinci
Sözde ve sair risalelerde gayet katî ispat edilmiştir.
Beşincisi: Sırr-ı tarikati anlamayan bir kısım
mutasavvıfe, zayıfları takviye etmek ve gevşekleri
teşcî etmek ve şiddet-i hizmetten gelen usanç ve meşakkati
tahfif etmek için istenilmeyerek verilen ezvak ve envar
ve kerâmâtı hoş görüp meftun
olur; ibâdâta, hidemâta ve evrâda
tercih etmekle vartaya düşer. Şu risalenin Altıncı
Telvihinin Üçüncü Noktasında icmÂlen beyan olunduğu
ve sair Sözlerde katiyen ispat edilmiştir ki, bu dâr-ı
dünya dârü’l-hizmettir, dârü’l-ücret değil.
Burada ücretini isteyenler, bâki, daimî meyveleri
fâni ve muvakkat bir surete çevirmekle beraber,
dünyadaki beka hoşuna gidiyor, müştakane berzaha
bakamıyor. Adeta bir cihette dünya hayatını sever;
çünkü içinde bir nevi âhireti bulur.
Altıncısı: Ehl-i hakikat olmayan bir kısım ehl-i sülûk,
makamât-ı velâyetin gölgelerini ve zıllerini ve cüz’î
numunelerini, makamât-ı asliye-i külliye ile iltibas
etmekle vartaya düşer. Yirmi Dördüncü Sözün
İkinci Dalında ve sair Sözlerde katiyen ispat edilmiştir
ki: Nasıl güneş aynalar vasıtasıyla taaddüt ediyor;
binler misalî güneş, aynı güneş gibi ziya ve
hararet sahibi olur. Fakat o misalî güneşler, hakikî
güneşe nispeten çok zayıftırlar. Aynen onun gibi,
makamât-ı enbiya ve eâzım-ı evliyanın makamâtının
bazı gölgeleri ve zılleri var. Ehl-i sülûk onlara
girer, kendini o evliya-yı azîmeden daha azîm görür,
belki enbiyadan ileri geçtiğini zanneder, vartaya düşer.
Fakat bu geçmiş umum vartalardan zarar görmemek için,
usul-ü imaniyeyi ve esâsât-ı şeriatı daima rehber
ve esas tutmak ve meşhudunu ve zevkini onlara karşı
muhÂlefetinde itham etmekledir.
Yedincisi: Bir kısım ehl-i zevk ve şevk, sülûkünde
fahri, nazı, şatahâtı, teveccüh-ü nâsı ve
merciiyeti şükre, niyaza, tazarruâta ve nâstan istiğnâya
tercih etmekle vartaya düşer. Halbuki en yüksek
mertebe ise, ubudiyet-i Muhammediyedir ki,
"mahbubiyet" ünvanıyla tabir edilir.
Ubudiyetin ise sırr-ı esası niyaz, şükür, tazarru,
huşû, acz, fakr, hÂlktan istiğnâ cihetiyle o
hakikatin kemÂline mazhar olur. Bazı evliya-ı azîme,
fahir ve naz ve şatahâta muvakkaten, ihtiyarsız
girmişler; fakat o noktada, ihtiyaren onlara iktida
edilmez. Hâdidirler, mühdî değillerdir, arkalarından
gidilmez.
Sekizinci Varta: Hodgâm, aceleci bir kısım ehl-i sülûk,
âhirette alınacak ve koparılacak velâyet meyvelerini,
dünyada yemesini ister ve sülûkünde onları istemekle
vartaya düşer. Halbuki, gibi
âyetlerle ilân edildiği gibi, çok Sözlerle katiyen
ispat edilmiştir ki, Âlem-i bekada birtek meyve, fâni
dünyanın bin bahçesine müreccahtır. Onun için, o
mübarek meyveleri burada yememeli. Eğer istenilmeyerek
yedirilse, şükredilmeli; mükâfat için değil, belki
teşvik için bir ihsan-ı İlâhî olarak telâkki
edilmeli.
* Dokuzuncu Telvih
Tarikatin pek çok semerâtından ve faydalarından
yalnız burada dokuz adedini icmÂlen beyan edeceğiz.
"Dünya hayatı, aldatıcı bir
menfaatten başka bir şey değildir." Âl-i İmrân
Sûresi, 3:185.
Birincisi: İstikametli tarikat
vasıtasıyla, saadet-i ebediyedeki ebedî hazinelerin
anahtarları ve menşeleri ve madenleri olan hakaik-i
imaniyenin inkişafı ve vuzuhu ve aynelyakin derecesinde
zuhurlarıdır.
İkincisi: Makine-i insaniyenin merkezi ve zembereği
olan kalbi, tarikat vasıta olup işletmesiyle ve o
işletmekle sair letâif-i insaniyeyi harekete getirip
netice-i fıtratlarına sevk ederek hakikî insan olmaktır.
Üçüncüsü: Âlem-i berzah ve âhiret seferinde,
tarikat silsilelerinden bir silsileye iltihak edip ve o
kafile-i nuraniye ile ebedü’l-âbâd yolunda arkadaş
olmak ve yalnızlık vahşetinden kurtulmak ve onlarla dünyada
ve berzahta mânen ünsiyet etmek ve evham ve şübehâtın
hücumlarına karşı onların icmâına ve ittifakına
istinad edip, herbir üstadını kavî bir senet ve
kuvvetli bir bürhan derecesinde görüp, onlarla o hatıra
gelen dalÂlet ve şübehâtı def etmektir.
Dördüncüsü: İmandaki marifetullah ve o marifetteki
muhabbetullahın zevkini, sâfi tarikat vasıtasıyla
anlamak; ve o anlamakla dünyanın vahşet-i
mutlakasından ve insanın kâinattaki gurbet-i mutlakasından
kurtulmaktır. Çok Sözlerde ispat etmişiz ki, saadet-i
dâreyn ve elemsiz lezzet ve vahşetsiz ünsiyet ve
hakikî zevk ve ciddî saadet, iman ve İslâmiyetin
hakikatindedir. İkinci Sözde beyan edildiği gibi,
iman, şecere-i tûbâ-i Cennetin bir çekirdeğini
taşıyor. İşte, tarikatin terbiyesiyle o çekirdek neşvünemâ
bulur, inkişaf eder.
Beşincisi: TekÂlif-i şer’iyedeki hakaik-i lâtifeyi,
tarikatten ve zikr-i İlâhîden gelen bir intibah-ı
kalbî vasıtasıyla hissetmek, takdir etmek-o vakit
taate, suhre gibi değil, belki iştiyakla itaat edip
ubudiyeti ifa eder.
Altıncısı: Hakikî zevke ve ciddî teselliye ve
kedersiz lezzete ve vahşetsiz ünsiyete, hakikî medar
ve vasıta olan tevekkül makamını ve teslim rütbesini
ve rıza derecesini kazanmaktır.
Yedincisi: Sülûk-ü tarikatin en mühim şartı, en
ehemmiyetli neticesi olan ihlâs vasıtasıyla, şirk-i
hafîden ve riya ve tasannu gibi rezâilden hÂlâs olmak
ve tarikatin mahiyet-i ameliyesi olan tezkiye-i nefis vasıtasıyla
nefs-i emmârenin ve enâniyetin tehlikelerinden
kurtulmaktır.
Sekizincisi: Tarikatte, zikr-i kalbî ile ve tefekkür-ü
aklî ile kazandığı teveccüh ve huzur ve kuvvetli
niyetler vasıtasıyla âdetlerini ibadet hükmüne
çevirmek ve muamelât-ı dünyeviyesini a’mÂl-i
uhreviye hükmüne getirip sermaye-i ömrünü hüsn-ü
istimal etmek cihetiyle, ömrünün dakikalarını,
hayat-ı ebediyenin sümbüllerini verecek çekirdekler
hükmüne getirmektir.
Dokuzuncusu: Seyr-i sülûk-ü kalbî ile ve mücahede-i
ruhî ile ve terakkiyât-ı mâneviye ile, insan-ı kâmil
olmak için çalışmak; yani hakikî mü’min ve tam
bir Müslüman olmak; yani, yalnız surî değil, belki
hakikat-i imanı ve hakikat-i İslâmı kazanmak; yani,
şu kâinat içinde ve bir cihette kâinat mümessili
olarak, doğrudan
doğruya kâinatın HÂlık-ı ZülcelÂline
abd olmak ve muhatap olmak ve dost olmak ve hÂlil olmak
ve ayna olmak ve ahsen-i takvimde olduğunu göstermekle,
benî Âdemin melâikeye rüçhaniyetini ispat etmek ve
şeriatın imanî ve amelî cenahlarıyla makamât-ı
Âliyede uçmak ve bu dünyada saadet-i ebediyeye bakmak,
belki de o saadete girmektir.
-1-
-2-
1 "Seni her türlü noksandan tenzih
ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz
yoktur. Muhakkak ki Sen, ilmi ve hikmeti herşeyi
kuşatan Alîm-i Hakîmsin." Bakara Sûresi, 2:32.
2 Allahım! Bütün asırların gavs-ı
ekberi ve bütün çağların kutb-u âzamı o |