| Risale Oku
Yirmi Yedinci Söz
İçtihad
Risâlesi
Beş altı sene mukaddem, Arabî bir risâlede, içtihada
dâir yazdığım bir mesele, iki kardeşimin
arzularıyla, o meseleye dâir haddinden tecavüz edenin
haddini bildirmek için, şu Söz, o mesele-i
içtihadiyeye dâir yazıldı.
İçtihad kapısı açıktır. Fakat şu zamanda oraya
girmeye altı mâni vardır.
Birincisi
Nasıl ki kışta, fırtınaların şiddetli olduğu bir
vakitte, dar delikler dahi seddedilir; yeni kapıları açmak,
hiçbir cihetle kâr-ı akıl değil. Hem, nasıl ki büyük
bir selin hücumunda, tâmir için duvarlarda delikler
açmak gark olmaya vesîledir. Öyle de, şu münkerât
zamanında ve âdât-ı ecânibin istilâsı ânında ve
bid’aların kesreti vaktinde ve dalâletin tahribâtı
hengâmında, içtihad nâmiyle, kasr-ı İslâmiyet’ten
yeni kapılar açıp duvarlarından muharriplerin
girmesine vesîle olacak delikler açmak, İslâmiyet’e
cinâyettir.
İkincisi
Dinin zarûriyâtı ki, içtihad onlara giremez.
Çünkü, katî ve muayyendirler. Hem, o zarûriyât kùt
ve gıdâ hükmündedirler. Şu zamanda terke uğruyorlar
Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın
adıyla.
Halbuki, bu haberi yayacak yerde Peygambere ve müminlerden
ihtisas ve salâhiyet sahibi kimselere mürâcaat
etselerdi, elbette o kimselerden hüküm çıkarmaya
ehliyetli olanlar işin doğrusunu bilirlerdi. (Nisâ
Sûresi: 83.)
ve tezelzüldedirler. Ve bütün himmet ve
gayreti, onların ikàmesine ve ihyâsına sarf etmek lâzım
gelirken, İslâmiyetin nazariyât kısmında ve selefin
içtihadât-ı sâfiyâne ve hâlisânesiyle bütün
zamanların hâcâtına dar gelmeyen efkârları olduğu
halde, onları bırakıp heveskârâne yeni içtihatlar
yapmak, bid’akârâne bir hıyânettir.
Üçüncüsü
Nasıl ki, çarşıda mevsimlere göre birer metâ mergub
oluyor, vakit bevakit birer mal revaç buluyor. Öyle de,
âlem meşherinde, içtimâiyât-ı insaniye ve
medeniyet-i beşeriye çarşısında her asırda, birer
metâ, mergub olup revaç buluyor, sûk’unda, yani çarşısında
teşhir ediliyor; rağbetler ona celp oluyor, nazarlar
ona teveccüh ediyor, fikirler ona müncezib oluyor.
Meselâ, şu zamanda siyâset metâı ve hayat-ı dünyeviyenin
temini ve felsefenin revaçları gibi.
Ve Selef-i Sâlihîn asrında ve o zaman çarşısında
en mergub metâ, Hàlık-ı Semâvât ve Arzın marziyâtlarını
ve bizden arzularını, kelâmından istinbât etmek ve
nur-u nübüvvet ve Kur’ân ile, kapatılmayacak
derecede açılan âhiret âlemindeki saadet-i ebediyeyi
kazandırmak vesâilini elde etmek idi.
İşte, o zamanda zihinler, kalpler, ruhlar, bütün
kuvvetleriyle Yerler ve Gökler Rabbinin marziyâtını
anlamaya müteveccih olduğundan, içtimâiyât-ı
beşeriyenin sohbetleri, muhâvereleri, vukuâtları, ahvâlleri
ona bakıyordu. Ona göre cereyan ettiğinden, her kimin
güzelce bir istidadı bulunsa, onun kalbi ve fıtratı,
şuursuz olarak her şeyden bir ders-i mârifet alır. O
zamanda cereyan eden ahvâl ve vukuât ve muhâverâttan
taallüm ediyordu. Güyâ her bir şey ona bir muallim hükmüne
geçip, onun fıtrat ve istidadına, içtihada bir
istidad ihzârını telkin ediyordu. Hattâ o derece şu
fıtrî ders tenvir ediyordu ki, yakın idi ki, kisbsiz içtihada
kabiliyeti ola; ateşsiz nurlana. İşte, şu tarzda
fıtrî bir ders alan bir müstaid, içtihada çalışmaya
başladığı vakit, kibrit hükmüne geçen istidadı,
nurun alâ nur sırrına mazhar olur; çabuk ve az
zamanda müçtehid olurdu.
Ammâ şu zamanda, medeniyet-i Avrupa’nın tahakkümüyle,
felsefe-i tabiiyenin tasallutuyla, şerâit-i hayat-ı dünyeviyenin
ağırlaşmasıyla, efkâr ve kulûb dağılmış, himmet
ve inâyet inkısam etmiştir; zihinler mâneviyâta karşı
yabânîleşmiştir. İşte bunun içindir ki, şu
zamanda birisi, dört yaşında Kur’ân’ı hıfzedip
âlimlerle mübâhese eden Süfyân ibni Uyeyne olan bir
müçtehidin zekâsında bulunsa, Süfyân’ın içtihadı
kazandığı zamana nispeten on defa daha fazla zamana
muhtaçtır. Süfyân on senede içtihadı tahsil etmiş
ise, şu adam yüz seneye muhtaçtır ki tahsil
edebilsin. Çünkü, Süfyân’ın ibtidâ-i tahsil-i fıtrîsi
sinn-i temyiz zamanından başlar, yavaş yavaş
istidadı müheyyâ olur, nurlanır; her şeyden ders
alır, kibrit hükmüne geçer. Ammâ onun nazîri, şu
zamanda-çünkü, zihni felsefede boğulmuş, aklı siyâsete
dalmış, kalbi hayat-ı dünyeviyede sersem olmuş,
istidadı içtihaddan uzaklaşmış-elbette fünûn-u
hâzırada tevaggulu derecesinde, istidadı içtihad-ı
şer’î kabiliyetinden uzaklaşmış ve ulûm-u arzıyede
tefennünü derecesinde, içtihadın kabulünden geri
kalmıştır. Onun için, "Ben de onun gibi
zekîyim, niçin ona yetişemiyorum?" diyemez ve
demeye hakkı yoktur ve yetişemez.
Dördüncüsü
Nasıl ki bir cisimde, neşv ü nemâ için, tevessü’
meyli bulunur. O meyl-i tevessü’ ise-çünkü
dahildendir-vücud ve cisim için bir tekemmüldür.
Fakat, eğer hariçte tevsî için bir
meyil ise, o vücudun cildini yırtmaktır, tahrip
etmektir; tevsî değildir. Öyle de, İslâmiyetin
dairesine selef-i sâlihîn gibi takvâ-i kâmile kapısıyla
ve zarûriyât-ı diniyenin imtisâli tarîkıyla dahil
olanlarda meylü’t-tevessü’ ve irâde-i içtihad
bulunsa; o kemâldir ve tekemmüldür. Yoksa, zarûriyâtı
terk eden ve hayat-ı dünyeviyeyi hayat-ı uhreviyeye
tercih eden ve felsefe-i maddiye ile âlûde olanlardan
olan o meylü’t-tevsî ve irâde-i içtihad, vücud-u
İslâmiyeyi tahrip ve boynundaki şer’î zincirini çıkarmaya
vesîledir.
Beşincisi
Üç nokta-i nazar, şu zamanın içtihadâtını,
arzıye yapar, semâvîlikten çıkarıyor. Halbuki,
şeriat semâviyedir; ve içtihadât-ı şer’iye dahi
onun ahkâm-ı mestûresini izhâr ettiğinden, semâviyedirler.
Birincisi: Bir hükmün hikmeti ayrıdır, illeti
ayrıdır. Hikmet ve maslahat ise, tercihe sebeptir, icâba,
icada medâr değildir. İllet ise, vücuduna medârdır.
Meselâ, seferde namaz kasredilir, iki rekât kılınır.
Şu ruhsat-ı şer’iyenin illeti seferdir, hikmeti ise
meşakkattir. Sefer bulunsa, meşakkat hiç olmasa da
namaz kasredilir. Çünkü, illet var. Fakat, sefer
bulunmasa, yüz meşakkat bulunsa, namazın
kasredilmesine illet olamaz. İşte şu hakikatin aksine
olarak, şu zamanın nazarı ise, maslahat ve hikmeti
illet yerine ikàme edip, ona göre hükmediyor. Elbette
böyle içtihad arzıyedir, semâvî değildir.
İkincisi: Şu zamanın nazarı evvelâ ve bizzat
saadet-i dünyeviyeye bakıyor ve ahkâmları ona tevcih
ediyor. Halbuki, şeriatın nazarı ise evvelâ ve bizzat
saadet-i uhreviyeye bakar, ikinci derecede-âhirete
vesîle olmak dolayısıyla-dünyanın saadetine nazar
eder. Demek, şu zamanın nazarı ruh-u şeriattan yabânîdir.
Öyle ise, şeriat nâmına içtihad edemez.
Üçüncüsü: kaidesi,
yani, "Zarûret haramı helâl derecesine
getirir." İşte şu kaide ise, küllî değil. Zarûret,
eğer haram yoluyla olmamış ise haramı helâl etmeye
sebebiyet verir. Yoksa, sû-i ihtiyârıyla, gayr-i meşrû
sebeplerle zarûret olmuş ise, haramı helâl edemez,
ruhsatlı ahkâmlara medâr olamaz, özür teşkil
edemez. Meselâ, bir adam sû-i ihtiyârıyla, haram bir
tarzda kendini sarhoş etse, tasarrufâtı ulemâ-i
şeriatça aleyhinde câridir, mâzur sayılmaz. Tatlîk
etse, talâkı vâki’ olur. Bir cinâyet etse, ceza
görür. Fakat, sû-i ihtiyârıyla olmazsa, talâk vâki’
olmaz, ceza da görmez. Hem meselâ, bir içki mübtelâsı,
zarûret derecesinde mübtelâ olsa da diyemez ki,
"Zarurettir, bana helâldir."
İşte, şu zamanda zarûret derecesine geçen ve
insanları mübtelâ eden bir beliyye-i âmme sûretine
giren çok umûrlar vardır ki, sû-i ihtiyârdan, gayr-i
meşrû meyillerden ve haram muâmelelerden tevellüd
ettiklerinden, ruhsatlı ahkâmlara medâr olup, haramı
helâl etmeye medâr olamazlar. Halbuki, şu zamanın
ehl-i içtihadı, o zarûrâtı ahkâm-ı şer’iyeye
medâr yaptıklarından, içtihadları arzıyedir, hevesîdir,
felsefîdir; semâvî olamaz, şer’î değil.
Halbuki, semâvât ve arzın Hàlıkının ahkâm-ı İlâhiyesinde
tasarruf ve ibâdının ibâdâtına müdâhale ve o Hàlıkın
izn-i mânevîsi olmazsa, o tasarruf, o müdâhale
merduddur.
Meselâ, bâzı gàfiller, hutbe gibi bâzı şeâir-i
İslâmiyeyi Arabîden çıkarıp her milletin lisâniyle
söylemeyi iki sebep için istihsan ediyorlar.
Birincisi: "Tâ siyâset-i hâzıra avâm-ı Müslimîne
de o sûretle tefhim edilsin." Halbuki, siyâset-i
hâzıra, o kadar çok yalan ve hile ve şeytânât,
içine girmiş ki, vesvese-i şeyâtîn hükmüne geçmiştir.
Halbuki, minber, vahy-i İlâhînin tebliğ makamı
olduğundan, o vesvese-i siyâsiyenin hakkı yoktur ki o
makam-ı âlîye çıkabilsin.
İkinci sebep: "Hutbe, bâzı suver-i Kur’âniyenin
nasihatları anlaşılmak içindir." Evet, eğer
millet-i İslâm, İslâmiyetin zarûriyâtı ve müsellemâtı
ve mâlûm olan ahkâmını ekseriyet itibâriyle
imtisâl edip yerine getirseydi, o vakit nazariyât-ı
şer’iye ve mesâil-i dakîka ve nasâyih-i hafiyeyi
anlamak için, bildiği lisân ile hutbe okunması ve
suver-i Kur’âniyenin-eğer mümkün olsaydı-tercümesi
Hâşiye
belki müstahsen olurdu. Fakat, namaz,
zekât, orucun vücûbu ve katl, zinâ ve şarabın
haramiyeti gibi mâlûm olan ahkâm-ı kat’iye-i İslâmiye
mühmel kalıyor. Avâm-ı nâs, onların vücûbunu ve
haramiyetini ders almaya muhtaç değiller. Belki teşvik
ve ihtar ile o ahkâm-ı kudsiyeyi hatırlatıp, İslâmiyet
damarını ve imân hissini tahrik etmekle imtisâllerine
teşvik ve tezkire ve ihtara muhtaçtırlar. Halbuki, bir
âmî ne kadar câhil dahi olsa, Kur’ân’dan ve
hutbe-i Arabiyeden şu meâl-i icmâliyeyi anlar ki:
"Herkese ve bana mâlûm olan imânın rükünlerini
ve İslâmiyetin umdelerini hatip ve hâfız ihtar ediyor
ve ders veriyor, okuyor" der; kalbinde onlara
karşı bir iştiyak hâsıl olur. Acaba kâinatta hangi
tâbirât var ki, Arş-ı âzamdan gelen Kur’ân-ı Hakîmin
i’câzkârâne, müfehhimâne ihtarlarına,
tezkirlerine, teşviklerine mukabil gelebilsin?
Altıncısı
Selef-i Sâlihînin müçtehidîn-i izâmı, asr-ı nur
ve asr-ı hakikat olan asr-ı Sahabeye yakın
olduklarından, sâfî bir nur alıp, hâlis bir içtihad
edebilirler. Şu zamanın ehl-i içtihadı ise, o kadar
perdeler arkasında ve uzak bir mesafede hakikat kitâbına
bakar ki, en vâzıh bir harfini de zor ile görebilirler.
Eğer desen: "Sahabeler de insandırlar; hatâdan,
hilâftan hâlî olmazlar. Halbuki, içtihadâtın ve ahkâm-ı
şeriatın medârı Sahabelerin adâleti ve sıdkıdır
ki, hattâ ümmet, ’Sahabeler umumen âdildirler, doğru
söylerler’ diye ittifak etmişler."
Elcevap: Evet, Sahabeler ekseriyet-i mutlaka itibâriyle,
hakka âşık, sıdka müştak, adâlete hâhişgerdirler.
Çünkü yalanın ve kizbin çirkinliği, bütün
çirkinliğiyle ve sıdkın ve doğruluğun güzelliği,
bütün güzelliğiyle o asırda öyle bir tarzda
gösterilmiş ki, ortalarındaki mesafe, Arştan Ferşe
kadar açılmış, esfel-i sâfilîndeki Müseylime-i
Kezzâbın derekesinden âlâ-yı illiyyînde olan
Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâmın derece-i
sıdkı kadar bir ayrılık görülmüştür.
Evet,
Hâşiye:
İ’câza dâir Yirmi Beşinci Söz, Kur’ân’ın
hakiki tercümesi mümkün olmadığını göstermiştir.
Müseylime’yi esfel-i sâfilîne düşüren
kizb olduğu gibi, Muhammedü’l-Emîn Aleyhissalâtü
Vesselâmı âlâ-yı illiyyîne çıkaran sıdktır ve
doğruluktur.
İşte, hissiyât-ı ulviyeyi taşıyan ve mehâsin-i
ahlâkiyeye perestiş eden ve şems-i Nübüvvetin
ziyâ-i sohbetiyle nurlanan Sahabeler, o derece çirkin
ve sukùta sebep ve Müseylime’nin maskaraâlûd
müzahrafât dükkânındaki kizbe, ihtiyârıyla
ellerini uzatmamak ve küfürden çekindikleri gibi,
küfrün arkadaşı olan kizbden çekinmeleri ve o derece
güzel ve medâr-ı fahr ve mübâhât ve mi’rac-ı
suud ve terakkî ve fahr-i risâletin, hazîne-i
âliyesinden en revaçlı bulunan ve şâşaa-i cemâliyle,
içtimâât-ı insaniyeyi nurlandıran sıdka ve
doğruluğa ve hakka-ve bilhassa ahkâm-ı şer’iye rivâyetinde
ve tebliğinde-elbette ellerinden geldiği kadar tâlip
ve muvâfık ve âşık olmaları katîdir, zarûrîdir,
şüphesizdir.
Halbuki, şu zamanda, kizb ve sıdkın ortasındaki
mesafe o kadar kısalmış ki, âdetâ omuz omuza vermişler.
Sıdktan yalana (geçmek) pek kolay gidiliyor. Hattâ,
siyâset propagandası vâsıtasıyla, yalancılık
doğruluğa tercih ediliyor. İşte, en çirkin şey, en
güzel şeylerle beraber bir dükkânda, bir fiyatla satılsa,
elbette pek âlî olan ve hakikat cevherine giden sıdk
ve hak pırlantası, o dükkâncının mârifetine ve
sözüne itimad edip, körü körüne alınmaz.
Hâtime
Asırlara göre şeriatlar değişir; belki, bir asırda
kavimlere göre ayrı ayrı şeriatlar, peygamberler
gelebilir ve gelmiştir. Hâtemü’l-Enbiyâdan sonra,
Şeriat-ı Kübrâsı her asırda, her kavme kâfi geldiğinden,
muhtelif şeriatlara ihtiyaç kalmamıştır. Fakat,
teferruâtta bir derece ayrı ayrı mezheblere ihtiyaç
kalmıştır.
Evet, nasıl ki mevsimlerin değişmesiyle elbiseler
değişir, mîzaçlara göre ilâçlar tebeddül eder;
öyle de, asırlara göre şeriatlar değişir,
milletlerin istidadına göre ahkâm tahavvül eder.
Çünkü, ahkâm-ı şer’iyenin teferruât kısmı ahvâl-i
beşeriyeye bakar, ona göre gelir, ilâç olur.
Enbiyâ-i sâlife zamanında tabakàt-ı beşeriye
birbirinden çok uzak ve seciyeleri hem bir derece kaba,
hem şiddetli ve efkârca ibtidâî ve bedeviyete yakın
olduğundan, o zamandaki şeriatlar, onların haline muvâfık
bir tarzda, ayrı ayrı gelmiştir. Hattâ, bir kıtada,
bir asırda ayrı ayrı peygamberler ve şeriatlar
bulunurmuş. Sonra, âhirzaman Peygamberinin gelmesiyle,
insanlar, güyâ iptidâî derecesinden idâdiye
derecesine terakkî ettiğinden, çok inkılâbât ve
ihtilâtât ile, akvâm-ı beşeriye bir tek ders alacak,
bir tek muallimi dinleyecek, bir tek şeriatla amel
edecek vaziyete geldiğinden, ayrı ayrı şeriata ihtiyaç
kalmamıştır, ayrı ayrı muallime de lüzum
görülmemiştir. Fakat, tamamen bir seviyeye
gelmediğinden ve bir tarz-ı hayat-ı içtimâiyede
gitmediğinden, mezhebler taaddüd etmiştir. Eğer
beşerin ekseriyet-i mutlakası bir mekteb-i âlînin
talebesi gibi, bir tarz-ı hayat-ı içtimâiyeyi giyse,
bir seviyeye girse, o vakit mezhebler tevhid edilebilir.
Fakat, bu hal-i âlem, o hale müsaade etmediği gibi,
mezâhib de bir olmaz.
Eğer desen: "Hak bir olur. Nasıl böyle dört ve
on iki mezhebin muhtelif ahkâmları hak olabilir?"
Elcevap: Bir su, beş muhtelif mîzaçlı hastalara göre
nasıl beş hüküm alır, şöyle ki: Birisine, hastalığının
mîzâcına göre, su, ilâçtır; tıbben vâcibdir. Diğer
birisine, hastalığı için zehir gibi muzırdır;
tıbben ona haramdır. Diğer birisine, az zarar verir;
tıbben ona mekruhtur. Diğer birisine, zararsız menfaat
verir; tıbben ona sünnettir. Diğer birisine, ne
zarardır, ne menfaattir, âfiyetle içsin; tıbben ona mübahtır.
İşte hak burada taaddüd etti. Beşi de haktır. Sen
diyebilir misin ki, "Su yalnız ilâçtır, yalnız
vâcibdir, başka hükmü yoktur"?
İşte bunun gibi, ahkâm-ı İlâhiye, mezheblere,
hikmet-i İlâhiyenin sevkiyle ittibâ edenlere göre değişir;
hem, hak olarak değişir ve herbirisi de hak olur,
maslahat olur. Meselâ, hikmet-i İlâhiyenin tensibiyle
İmâm-ı Şâfiîye ittibâ eden, ekseriyet
itibâriyle Hanefîlere nispeten
köylülüğe ve bedevîliğe daha yakın olup, cemaati
bir tek vücud hükmüne getiren hayat-ı içtimâiye de
nâkıs olduğundan, her biri bizzat dergâh-ı Kàdiü’l-Hâcâtta
kendi derdini söylemek ve hususi matlûbunu istemek
için, imam arkasında Fâtihayı birer birer okuyorlar.
Hem, ayn-ı hak ve mahz-ı hikmettir. İmâm-ı âzama
ittibâ edenler ekseriyet-i mutlaka itibâriyle, İslâmî
hükümetlerin ekserîsi o mezhebi iltizam etmesiyle,
medeniyete, şehirliliğe daha yakın ve hayat-ı içtimâiyeye
müstaid olduğundan, bir cemaat bir şahıs hükmüne
girip, birtek adam umum nâmına söyler; umum, kalben
onu tasdik ve rabt-ı kalb edip-onun sözü umumun sözü
hükmüne geçtiğinden, Hanefî mezhebine göre imam
arkasında Fâtiha okunmaz. Okunmaması ayn-ı hak ve
mahz-ı hikmettir.
Hem meselâ, mâdem şeriat tabiatın tecavüzâtına sed
çekmekle onu tâdil edip nefs-i emmâreyi terbiye eder;
elbette, ekser etbâı köylü ve nimbedevî ve
amelelikle meşgul olan Şâfiî mezhebine göre,
"Kadına temas ile abdest bozulur, az bir necâset
zarar verir." Ekseriyet itibâriyle hayat-ı içtimâiyeye
giren, nimmedenî şeklini alan insanlar ittibâ
ettikleri mezheb-i Hanefîye göre, "Mess-i nisvan
abdesti bozmaz, bir dirhem kadar necâsete fetvâ
var."
İşte, bir amele ile bir efendiyi nazara alacağız.
Amele, tarz-ı maîşet itibâriyle, ecnebî kadınlarla
ihtilâta, temasa ve bir ocak yanında oturmaya ve mülevves
şeylerin içine karışmaya mübtelâ olduğundan, sanat
ve maîşet itibâriyle, tabiat ve nefs-i emmâresi
meydanı boş bulup tecavüz edebilir. Onun için,
şeriat onların hakkında, o tecavüzâta sed çekmek
için, "Abdest bozulur, temas etme; namazını iptal
eder, bulaşma" mânevî kulağında bir sadâ-i
semâvî çınlattırır. Ammâ, o efendi, nâmuslu olmak
şartıyla, âdât-ı içtimâiyesi itibâriyle, ahlâk-ı
umumiye nâmına, ecnebî kadınlara temasa mübtelâ değil,
mülevves şeylerle nezâfet-i medeniye nâmına kendini
o kadar bulaştırmaz. Onun için, şeriat, mezheb-i
Hanefî nâmiyle ona şiddet ve azîmet göstermemiş,
ruhsat tarafını gösterip hafifleştirmiştir.
"Elin dokunmuş ise, abdestin bozulmaz; hicab edip,
kalabalık içinde su ile istincâ etmemenin zararı
yoktur, bir dirhem kadar fetvâ vardır"der, onu
vesveseden kurtarır.
İşte, denizden iki katre, sana misâl. Onlara kıyas
et. Mîzan-ı Şa’rânî mîzanıyla, şeriat mîzanlarını
bu sûretle muvâzene edebilirsen, et.
Seni her türlü noksandan tenzih ederiz.
Senin bize öğrettiğinden başka bizim hiçbir bilgimiz
yoktur. Sen her şeyi hakkıyla bilir, her işi hikmetle
yaparsın. (Bakara Sûresi: 32.)
Allah’ım, güzel isimlerinin
tecelliyâtı için câmi’ bir ayna olmasıyla sıfat
ve isimlerinin güzelliklerine olan muhabbetinin nurları
kendisinde temessül eden; masnuâtının en mükemmel ve
en bedîi olması, kemalât-ı sanatının enmûzeci ve
mehâsin-i nukuşunun fihristesi bulunmasıyla sanatına
olan muhabbetinin şuâları kendisinde temerküz eden;
mehâsin-i sanatının en yüksek dellâlı, hüsn-ü
nukuşunun ilânı konusunda istihsan edicilerin en yücesi,
sanatının kemâlâtını tavsifte en hârika zât olmasıyla
kendisinde, sanatının istihsan edilmesine olan rağbet
ve muhabbetinin letâifi tezâhür eden; Senin ihsanınla
bütün mehâsin-i ahlâkı ve Senin lûtfunla bilcümle
latîf vasıfları câmi’ olmasıyla kendisinde mahlûkatının
mehâsin-i ahlâkına ve masnuâtının latîf evsâfına
olan muhabbet ve istihsanının aksâmı toplanmış
bulunan; Kur’ân’ında zikrettiğin ve sevdiğin bütün
ihsan sahibi, sabırlı, mü’min, müttakî, tevbekâr
ve Sana yönelmiş kimselere; Kur’ân’ında sevdiğin
ve Seni sevmekle şereflendirdiğin bütün nev’lere
üstün bir misdak ve mikyas olan, öyle ki, Seni
sevenlerin imamı, Sence mahbub olanların efendisi ve
dostlarının reisi olan zâta ve onun bütün âl ve
Ashâb ve ihvânına salât ve selâm eyle. âmin. Bunu
rahmetinle yap, ey merhamet edenlerin en merhametlisi!
Yirmi
Yedinci Sözün Zeyli
Sahabeler
hakkındadır
Mevlâna Câmi’nin dediği gibi derim:
-1-
-2-
-3-
ilâ âhiri’l-âyet.
Suâl ediyorsunuz: "Bâzı rivâyetlerde vardır ki;
’Bid’aların revâcı hengâmında ehl-i imân ve
takvâdan bir kısım sülehâ, Sahabe derecesinde veya
daha ziyâde efdal olabilir’ diye rivâyetler vardır.
Bu rivâyetler sahih midir? Sahih ise, hakikatleri
nedir?"
1 Yâ Resûlallah! Ne olaydı, Ashâb-ı
Kehf’in köpeği gibi, senin Ashâbının arasında
Cennete girseydim. Onun Cennete, benim Cehenneme gitmem
nasıl revâ olur? O, Ashâb-ı Kehf’in köpeği; ben
ise senin Ashâbının köpeği.
2 Allah’ın adıyla. O, her türlü
noksan sıfattan uzaktır. • Hiçbir Şey yoktur ki Onu
övüp Onu tesbih etmesin. (İsrâ Sûresi: 44.)
3 Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın
adıyla.
Muhammed Allah’ın resûlüdür. Onunla beraber olanlar
da kâfirlere karşı şiddetli, kendi aralarında ise
pek merhametlidirler. (Fetih Sûresi: 29.)
Elcevap: Enbiyâdan sonra, nev-i beşerin
en efdali Sahabe olduğu Ehl-i Sünnet ve Cemaatin icmâı,
bir hüccet-i kàtıadır ki; o rivâyetlerin sahih kısmı
fazîlet-i cüz’iye hakkındadır. Çünkü, cüzî
fazîlette ve hususi bir kemâlde, mercuh, râcihe
tereccüh edebilir. Yoksa, Sûre-i Fethin âhirinde,
sitâyişkârâne tavsifât-ı Rabbâniyeye mazhar ve
Tevrat ve İncil ve Kur’ân’ın medih ve senâsına
mazhar olan Sahabelere fazîlet-i külliye nokta-i nazarında
yetişilemez. Şu hakikatin pek çok esbâb ve
hikmetlerinden, şimdilik üç sebebi tazammun eden üç
hikmeti beyân edeceğiz.
Birinci Hikmet : Sohbet-i nebeviye öyle bir iksirdir ki,
bir dakikada ona mazhar bir zât, senelerle seyr ü
sülûka mukabil hakikatin envarına mazhar olur.
Çünkü, sohbette insibağ ve inikâs vardır. Mâlûmdur
ki, in’ikâs ve tebâiyetle, o nur-u âzam-ı nübüvvetle
beraber en azîm bir mertebeye çıkabilir. Nasıl ki,
bir sultanın hizmetkârı ve onun tebâiyeti ile, öyle
bir mevkie çıkar ki, bir şah çıkamaz.
İşte şu sırdandır ki, en büyük velîler Sahabe
derecesine çıkamıyorlar. Hattâ, Celâleddin-i
Süyûti gibi uyanık iken, çok defa sohbet-i nebeviyeye
mazhar olan velîler, Resûl-i Ekrem (a.s.m.) ile
yakazaten görüşseler ve şu âlemde sohbetine müşerref
olsalar, yine Sahabeye yetişemiyorlar. Çünkü,
Sahabelerin sohbeti, nübüvvet-i Ahmediye (a.s.m.)
nuruyla, yani nebî olarak onunla sohbet ediyorlar.
Evliyâlar ise, vefât-ı nebevîden sonra Resûl-i Ekrem
Aleyhissalâtü Vesselâmı görmeleri, velâyet-i
Ahmediye (a.s.m.) nuruyla sohbettir. Demek, Resûl-i
Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın onların nazarlarına
temessül ve tezâhür etmesi, velâyet-i Ahmediye
(a.s.m.) cihetindedir, nübüvvet itibâriyle değil. Mâdem
öyledir; nübüvvet derecesi velâyet derecesinden ne
kadar yüksek ise, o iki sohbet de o derece tefâvüt
etmek lâzım gelir.
Sohbet-i Nebeviye ne derece bir iksir-i nurânî olduğu
bununla anlaşılır ki: Bir bedevî adam, kızını sağ
olarak defnedecek bir kasâvet-i vahşiyânede bulunduğu
halde gelip, bir saat sohbet-i nebeviyeye müşerref
olur; daha karıncaya ayağını basamaz derecede bir
şefkat-i rahîmâneyi kesb ederdi. Hem, câhil, vahşî
bir adam, bir gün sohbet-i nebeviyeye mazhar olur; sonra
Çin ve Hind gibi memleketlere giderdi, mütemeddin
kavimlere muallim-i hakàik ve rehber-i kemâlât olurdu.
İkinci Sebep: Yirmi Yedinci Sözdeki içtihad bahsinde
beyân ve ispat edildiği gibi, Sahabeler ekseriyet-i
mutlaka itibâriyle kemâlât-ı insaniyenin en âlâ
derecesindedirler. Çünkü, o zamanda, o inkılâb-ı azîm-i
İslâmîde hayır ve hak bütün güzelliğiyle, şer ve
bâtıl bütün çirkinliğiyle görülmüş ve maddeten
hissedilmiş. Şer ve hayır ortasında öyle bir ayrılık
ve kizb ve sıdk mâbeyninde öyle bir mesafe açılmıştı
ki, küfür ve imân kadar, belki Cehennem ve Cennet
kadar beynleri uzaklaştı. Kizb ve şer ve bâtılın
dellâlı ve numûnesi olan Müseylime-i Kezzab ve
maskaraca kelimeleri olduğundan, fıtraten hissiyât-ı
ulviye sahibi ve maâlî-i ahlâka meftun ve izzet ve
mübâhâta meyyal olan Sahabeler, elbette ihtiyârlarıyla
kizb ve şerre ellerini uzatıp, Müseylime derekesine
düşmemişler. Sıdk ve hayır ve hakkın dellâlı ve
numûnesi olan Habîbullahın (a.s.m.) âlâ-yı illiyyîn-i
kemâlâtındaki makamına bakarak, bütün kuvvet ve
himmetleriyle, o tarafa koşmak muktezâ-i seciyeleridir.
Meselâ, nasıl ki zaman oluyor,
medeniyet-i beşeriye çarşısında ve hayat-ı içtimâiye-i
insaniye dükkânında, bâzı şeylerin verdiği müthiş
neticeleri ve çirkin eserleri zehr-i kàtil gibi, herkes
onu satın almak değil, bütün kuvvetiyle ondan nefret
edip kaçar ve bâzı şeylerin ve mânevî metâların
verdikleri güzel neticeler ve kıymettar eserler, bir
tiryâk-ı nâfi ve bir pırlanta gibi, herkesin nazar-ı
rağbetini kendine celb eder; herkes elinden geldiği
kadar onları satın almaya çalışır; öyle de, Asr-ı
Saadette hayat-ı içtimâiye-i insaniyenin çarşısında,
kizb ve şer ve küfür gibi maddeler, şekàvet-i
ebediye gibi neticeleri ve Müseylime-i Kezzab gibi
süflî maskaraları tevlid ettiğinden, secâyâ-i
âliye ve hubb-u maâlîye meftun olan Sahabelerin,
zehr-i kàtilden kaçar gibi ondan kaçmaları ve nefret
etmeleri bedihîdir. Ve saadet-i ebediye gibi netice
veren ve Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm gibi
nurânî meyveler gösteren, sıdk ve hakka ve imâna en
nâfi bir tiryak, en kıymettar bir elmas gibi, o
fıtratları sâfiye ve seciyeleri sâmiye olan
Sahabeler, bütün kuvvetleriyle ve hissiyât ve
letâifleriyle, onlara müşteri ve müştak olması zarûrîdir.
Halbuki, o zamandan sonra, git gide ve gele gele sıdk ve
kizb ortasındaki mesafe azala azala, omuz omuza geldi;
bir dükkânda ikisi beraber satılmaya başladığı
gibi, ahlâk-ı içtimâiye bozuldu. Propaganda-i
siyâset, yalana fazla revaç verdi. Yalanın müthiş
çirkinliği gizlenip, doğruluğun parlak güzelliği görünmemeye
başladığı zamanda, kimin haddi var ki, Sahabenin adâlet
ve sıdk ve ulviyet ve hakkàniyet hususundaki
kuvvetlerine, metânetlerine, takvâlarına yetişebilsin
veya derecelerinden geçsin?
Geçen meseleyi bir derece tenvir edecek, başıma
gelmiş bir halimi beyân ediyorum. Şöyle ki:
Bir zaman kalbime geldi, "Niçin Muhyiddin-i Arabî
gibi hârika zâtlar Sahabelere yetişemiyorlar?"
Sonra, namaz içinde "Sübhanerabbiyelâlâ"
derken, şu kelimenin mânâsı inkişaf etti, tam mânâsıyla
değil, fakat bir parça hakikati göründü. Kalben
dedim: "Keşke, birtek namaza bu kelime gibi
muvaffak olsaydım, bir sene ibâdetten daha iyi
idi." Namazdan sonra anladım ki, o hâtıra ve o
hal, Sahabelerin ibâdetteki derecelerine yetişilmediğine
bir irşâddır.
Evet, Kur’ân-ı Hakîmin envarıyla hâsıl olan, o
inkılâb-ı azîm-i içtimâîde, ezdâd birbirinden çıkıp
ayrılırken, şerler bütün tevâbiiyle, zulümâtıyla
ve teferruâtıyla ve hayır ve kemâlât bütün envârıyla
ve netâiciyle karşı karşıya gelip, bir vaziyette, müheyyic
bir zamanda, her zikir ve tesbih, bütün mânâsının
tabakàtını turfanda ve tarâvetli ve tâze ve genç
bir sûrette ifade ettiği gibi; o inkılâb-ı azîmin
tarrakası altında olan insanların bütün hissiyâtını,
letâif-i mâneviyesini uyandırmış, hattâ vehim ve
hayal ve sır gibi duygular hüşyar ve müteyakkız bir
sûrette o zikir, o tesbihlerdeki müteaddit mânâları
kendi zevklerine göre alır, emer. İşte, şu hikmete
binâen, bütün hissiyâtları uyanık ve letâifleri
hüşyar olan Sahabeler envâr-ı imâniye ve tesbihiyeyi
câmi’ olan kelimât-ı mübârekeyi dedikleri vakit,
kelimenin bütün
mânâsıyla söyler ve bütün
letâifiyle hisse alırlardı.
Halbuki, o infilak ve inkılâbdan sonra, git gide
letâif uykuya ve havâs o hakàik noktasında gaflete düşüp,
o kelimât-ı mübâreke, meyveler gibi, git gide ülfet
perdesiyle letâfetini ve tarâvetini kaybeder. Âdetâ
sathîlik havasıyla kuruyor gibi, az bir yaşlık
kalıyor ki, kuvvetli, tefekkürî bir ameliyatla, ancak
evvelki hali iâde edilebilir. İşte bundandır ki,
kırk dakikada bir Sahabenin kazandığı fazîlete ve
makama, kırk günde, hattâ kırk senede başkası ancak
yetişebilir.
Üçüncü Sebep: On İkinci ve Yirmi Dördüncü ve
Yirmi Beşinci Sözlerde ispat edildiği gibi, nübüvvetin
velâyete nisbeti, güneşin ayn-ı zâtı ile, aynalarda
görülen güneşin misâli gibidir. İşte daire-i nübüvvet,
daire-i velâyetten ne kadar yüksek ise, daire-i
nübüvvetin hademeleri ve o güneşin yıldızları olan
Sahabeler dahi daire-i velâyetteki sülehâya tefevvuku
olmak lâzım geliyor. Hattâ, velâyet-i kübrâ olan
verâset-i nübüvvet ve sıddîkıyet-ki, Sahabelerin
velâyetidir-bir velî kazansa, yine saff-ı evvel olan
Sahabelerin makamına yetişmez. Şu Üçüncü Sebebin
müteaddit vücûhundan Üç Vechini beyân ederiz.
• Birinci Vecih: İçtihadda, yani istinbât-ı ahkâmda,
yani Cenâb-ı Hakkın marziyâtını kelâmından
anlamakta Sahabelere yetişilmez. Çünkü, o zamandaki o
büyük inkılâb-ı İlâhî, marziyât-ı Rabbâniyeyi
ve ahkâm-ı İlâhiyeyi anlamak üzere dönerdi; bütün
ezhân istinbât-ı ahkâma müteveccih idi, bütün
kalbler "Rabbimizin bizden istediği nedir?"
diye merak ederdi. Ahvâl-i zaman, bu hali işmâm ve
ihsâs edecek bir tarzda cereyan ediyordu; muhâverât bu
mânâları tazammun ederek vuku’ buluyordu.
İşte, bunun için her şey ve her hal ve muhâvereler
ve sohbetler ve hikâyeler, bütün o mânâları bir
derece ders verecek bir tarzda cereyan ettiğinden,
Sahabenin istidadını tekmil ve fikirlerini tenvir
ettiğinden, içtihad ve istinbâtta istidadı kibrit
derecesinde nurlanmaya hazır olduğundan, bir günde
veya bir ayda kazandığı mertebe-i istinbât ve
içtihadı o Sahabenin derece-i zekâvetinde ve istidadında
olan bir adam, şu zamanda on senede, belki yüz senede
kazanmayacaktır. Çünkü, şimdi saadet-i ebediyeye
bedel, saadet-i dünyeviye medâr-ı nazardır. Beşerin
nazar-ı dikkati, başka maksadlara müteveccihtir.
Tevekkülsüzlük içinde derd-i maîşet, ruha sersemlik
ve felsefe-i tabiiye ve maddiye akla körlük verdiğinden,
beşerin muhît-i içtimâîsi o şahsın zihnine ve
istidadına içtihad hususunda kuvvet vermediği gibi,
teşettüt veriyor, dağıtıyor. Yirmi Yedinci Sözün
içtihad bahsinde, Süfyân ibn-i Uyeyne ile onun
zekâveti derecesinde birinin muvâzenesinde ispat etmişiz
ki, Süfyân’ın on senede kazandığını öteki yüz
senede kazanamıyor.
• İkinci Vecih: Sahabelerin kurbiyet-i İlâhiye
noktasındaki makamlarına velâyet ayağıyla
yetişilmez. Çünkü, Cenâb-ı Hak bize akrebdir ve
herşeyden daha ziyâde yakındır. Biz ise, ondan
nihayetsiz uzağız. Onun kurbiyetini kazanmak iki sûretle
olur:
Birisi, akrebiyetin inkişafıyladır ki, nübüvvetteki
kurbiyet ona bakar ve nübüvvet verâseti ve sohbeti
cihetiyle Sahabeler o sırra mazhardırlar.
İkinci sûret, bu’diyetimiz noktasında kat-ı merâtib
edip bir derece kurbiyete müşerref olmaktır
ki; ekser seyr ü sülûk-u velâyet ona
göre ve seyr-i enfüsî ve seyr-i âfâkî bu sûretle
cereyan ediyor.
İşte, birinci sûret sırf vehbîdir, kisbî değil;
incizabdır, cezb-i Rahmânîdir ve mahbubiyettir. Yol kısadır,
fakat çok metin ve çok yüksektir ve çok hâlistir ve
gölgesizdir. Diğeri kisbîdir, uzundur, gölgelidir;
acâib hârikaları çok ise de, kıymetçe, kurbiyetçe
evvelkisine yetişemez. Meselâ, nasıl ki dünkü güne
bugün yetişmek için, iki yol var: Birincisi, zamanın
cereyânına tâbi olmayarak, bir kuvvet-i kudsiye ile
fevka’z-zaman çıkıp, dünü bugün gibi hazır görmektir.
İkincisi, bir sene kat-ı mesafe edip, dönüp dolaşıp,
düne gelmektir; fakat yine dünü elde tutamıyor, onu
bırakıp gidiyor. Öyle de, zâhirden hakikate geçmek,
iki sûretledir. Biri, doğrudan doğruya hakikatin incizâbına
kapılıp, tarîkat berzahına girmeden, hakikati ayn-ı
zâhir içinde bulmaktır. İkincisi, çok merâtibden
seyr ü sülûk sûretiyle geçmektir. Ehl-i velâyet,
çendan fenâ-i nefse muvaffak olurlar, nefs-i emmâreyi
öldürürler; yine Sahabeye yetişemiyorlar. Çünkü,
Sahabelerin nefisleri tezkiye ve tathir edildiğinden,
nefsin mahiyetindeki cihazât-ı kesîre ile ubûdiyetin
envaına ve şükür ve hamdin aksâmına daha ziyâde
mazhardırlar. Fenâ-i nefisten sonra ubûdiyet-i evliyâ
besâtet peydâ eder.
• Üçüncü Vecih: Fazîlet-i a’mâl ve sevâb-ı ef’âl
ve fazîlet-i uhreviye cihetinde Sahabelere yetişilmez.
Çünkü, nasıl bir asker bâzı şerâit dahilinde,
mühim ve mahûf bir mevkîde, bir saat nöbette, bir
sene ibâdet kadar bir fazîlet kazanabilir ve bir
dakikada bir kurşunu yemekle, en ekall kırk günde
ancak kazanılacak velâyet derecesi gibi bir makama çıkıyor;
öyle de, Sahabelerin tesis-i İslâmiyette ve neşr-i
ahkâm-ı Kur’âniyede hizmetleri ve İslâmiyet için
bütün dünyaya ilân-ı harb etmeleri o kadar yüksektir
ki, bir dakikasına başkaları bir senede yetişemez.
Hattâ, denilebilir ki, bütün dakikaları, o hizmet-i
kudsiyede, o şehid olan neferin dakikası gibidir, bütün
saatleri müthiş bir makamda bir saat nöbet tutan
fedâkâr bir neferin nöbeti gibidir ki; amel az,
ücreti çok, kıymeti yüksektir.
Evet, Sahabeler mâdem İslâmiyetin tesisinde ve envâr-ı
Kur’âniyenin neşrinde, saff-ı evvel teşkil
ediyorlar. -1-
sırrınca, bütün ümmetin hasenâtından onlara hisse
çıkar. Ümmetin -2-
demesiyle, Sahabelerin, bütün ümmetinin hasenâtından
hissedarlıklarını gösteriyor.
Hem, nasıl ki bir ağacın kökündeki küçük bir
meziyet, ağacın dallarında büyük bir sûret alır, büyük
bir daldan daha büyüktür; hem, nasıl ki mebde’de küçük
bir irtifâ, gittikçe bir yekûn teşkil eder; hem,
nasıl ki nokta-i merkeziyeye yakın bir iğne ucu kadar
bir ziyâdelik, daire-i muhîtada bâzan bir metre kadar
ziyâdeye mukabil
1 Bir şeye sebep olan, o şeyi işleyen
gibidir. ("Bir hayrın yolunu gösteren, onu işleyen
gibidir" (Feyzü’l-Kadîr, c.3, s. 537, hadîs no:
4250) hadîsinden ilhamen söylenmiş bir kaide.)
2 Allah’ım, Efendimiz Muhammed’e ve
âl ve Ashâbına rahmet eyle.
geliyor; aynen şu dört misâl gibi,
Sahabeler, İslâmiyetin şecere-i nurâniyesinin
köklerinden, esaslarından oldukları; hem, binâ-i İslâmiyetin
hutût-u nurâniyesinin mebdeinde, hem cemaat-i İslâmiyenin
imamlarından ve adetlerinin evvellerinde, hem şems-i nübüvvet
ve sirâc-ı hakikatin merkezine yakın olduklarından,
az amelleri çoktur, küçük hizmetleri büyüktür.
Onlara yetişmek için, hakiki sahabe olmak lâzım
geliyor.
-1-
-2-
```
Suâl: Deniliyor ki: "Sahabeler Resûl-i Ekrem
Aleyhissalâtü Vesselâmı gördüler, sonra imân
ettiler. Biz ise görmeden imân ettik. Öyle ise imânımız
daha kavîdir. Hem, kuvvet-i imânımıza delâlet eden
rivâyet var?"
Elcevap: Sahabeler, o zamanda, efkâr-ı âmme-i âlem
hakàik-ı İslâmiyeye muârız ve muhâlif iken,
Sahabeler yalnız sûret-i insaniyede Resûl-i Ekrem
Aleyhissalâtü Vesselâmı görüp, bâzan mucizesiz
olarak, öyle bir imân getirmişler ki, bütün efkâr-ı
âmme-i âlem onların imânlarını sarsmıyordu; şüphe
değil, bâzısına vesvese de vermezdi.
Sizler iseniz, kendi imânınızı Sahabelerin imânlarıyla
muvâzene ediyorsunuz. Bütün efkâr-ı âmme-i İslâmiye
imânınıza kuvvet ve senet olduğu halde, Resûl-i
Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın şecere-i tûbâ-i
nübüvvetinin çekirdeği olan beşeriyeti ve sûret-i
cismâniyesini değil, belki umum envar-ı İslâmiye ve
hakàik-ı Kur’âniye ile nurânî muhteşem şahs-ı mânevîsini,
bin mu’cizât ile muhât olarak akıl gözüyle gördüğünüz
halde, bir Avrupa feylesofunun sözüyle vesveseye ve şüpheye
düşen imânınız nerede; bütün âlem-i küfrün ve
Nasarâ ve Yehûdun ve feylesofların hücumlarına
karşı sarsılmayan Sahabelerin imânları nerede? Hem,
Sahabelerin kuvvet-i imânlarını gösteren ve imânlarının
tereşşuhâtı olan şiddet-i takvâları ve kemâl-i
salâhatları nerede; ey müddei, senin şiddet-i
zaafından ferâizi tamamıyla senden göstermeyen
sönük imânın nerede?
Ammâ, hadîste vârid olan ki, "âhirzamanda beni
görmeyen ve imân getiren, daha ziyâde makbuldür"
meâlindeki rivâyet,
1 Allah’ım, "Sahabîlerim yıldızlar
gibidir. Hangisine uyarsanız yolunuzu bulursunuz"
(Keşfü’l-Hafâ, 1:132.) ve "Nesillerin en hayırlısı
benim içinde bulunduğum nesildir" (Keşfü’l-Hafâ,
1:396.) diye buyuran Efendimiz Muhammed’e, Onun âl ve
Ashâbına salât ve selâm eyle.
2 Seni her türlü noksandan tenzih
ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bizim hiçbir
bilgimiz yoktur. Sen her şeyi hakkıyla bilir, her işi
hikmetle yaparsın. (Bakara Sûresi: 32.)
Müsned, 5:248,
257, 264; el-Hâkim, el-Müstedrek, 3:41, 4:89.
hususi fazîlete dâirdir, has bâzı
eşhas hakkındadır. Bahsimiz ise, fazîlet-i külliye
ve ekseriyet itibâriyledir.
İkinci suâl: Diyorlar ki: "Ehl-i velâyet ve
ashâb-ı kemâlât, dünyayı terk etmişler. Hattâ
hadîste var ki, ’Dünya muhabbeti bütün hatâların
başıdır.’ Halbuki,
Sahabeler dünyaya pekçok girmişler. Terk-i dünya değil,
belki bir kısım Sahabe, o zamanın ehl-i medeniyetinden
daha ileri gitmişler. Nasıl oluyor ki, böyle
Sahabelerin en ednâsına, en büyük bir velî kadar kıymeti
var, diyorsunuz?"
Elcevap: Otuz İkinci Sözün İkinci ve Üçüncü Mevkıflarında
gayet katî ispat edilmiştir ki, dünyanın âhirete
bakan yüzüyle, esmâ-i İlâhiyeye mukabil olan
yüzünü sevmek, sebeb-i noksaniyet değil, belki medâr-ı
kemâldir ve o iki yüzde, ne kadar ileri gitse, daha
ziyâde ibâdet ve mârifetullâhta ileri gider.
Sahabelerin dünyası ise, işte o iki yüzdedir. Dünyayı
âhiret mezraası görüp, ekip biçmişler. Mevcudâtı,
esmâ-i İlâhiyenin aynası görüp, müştâkàne temâşâ
edip bakmışlar. Fenâ-i dünya ise, fânî yüzüdür
ki, insanın hevesâtına bakar.
Üçüncü suâl: "Tarîkatler, hakikatlerin yollarıdır.
Tarîkatlerin içerisinde en meşhur ve en yüksek ve
cadde-i kübrâ iddiâ olunan tarîk-ı Nakşibendî hakkında,
o tarîkatin kahramanlarından ve imamlarından bâzıları,
esâsını böyle tarif etmişler, demişler ki:
Yani, ’Tarîk-ı Nakşîde dört şeyi bırakmak lâzım:
hem dünyayı, hem nefis hesâbına âhireti dahi
maksud-u hakiki yapmamak, hem vücudunu unutmak, hem
ucba, fahre girmemek için bu terkleri düşünmemektir.’
Demek, hakiki mârifetullâh ve kemâlât-ı insaniye
terk-i mâsivâ ile olur?"
Elcevap: Eğer, insan yalnız bir kalbden ibâret olsaydı,
bütün mâsivâyı terk, hattâ Esmâ ve Sıfâtı dahi
bırakmak, yalnız Cenâb-ı Hakkın zâtına rabt-ı
kalb etmek lâzım gelirdi. Fakat, insanın akıl, ruh,
sır, nefis gibi pek çok vazifedar letâifi ve hasseleri
vardır. İnsan-ı kâmil odur ki, bütün o letâifi,
kendilerine mahsus ayrı ayrı tarîk-ı ubûdiyette,
hakikat cânibine sevk etmek ile, Sahabe gibi geniş bir
dairede, zengin bir sûrette; kalp, bir kumandan gibi,
letâif askerleriyle kahramanâne maksada yürüsün.
Yoksa kalp, yalnız kendini kurtarmak için askerini bırakıp
tek başıyla gitmek, medâr-ı iftihar değil, belki
netice-i ıztırârdır.
Dördüncü suâl: "Sahabelere karşı iddiâ-i
rüçhan nereden çıkıyor, kim çıkarıyor? Şu
zamanda, bu meseleyi medâr-ı bahsetmek nedendir? Hem, müçtehidîn-i
izâma karşı müsâvât dâvâ etmek neden ileri
geliyor?"
Elcevap: Şu meseleyi söyleyen iki kısımdır.
Bir kısmı, sâfî ehl-i diyânet ve ehl-i ilimdir ki,
bâzı ehâdisi görmüşler; şu zamanda ehl-i takvâ ve
salâhatı teşvik ve terğib
Feyzü’l-Kadîr,
3:368, hadîs no: 3662.
için öyle mebhaslar açıyorlar. Bu
kısma karşı sözümüz yok. Zâten onlar azdırlar,
çabuk da intibâha gelirler.
Diğer kısım ise, gayet müthiş mağrur insanlardır
ki, mezhebsizliklerini müçtehidîn-i izâma müsâvât
dâvâsı altında neşretmek istiyorlar ve
dinsizliklerini Sahabeye karşı müsâvât dâvâsı
altında icrâ etmek istiyorlar.
Çünkü, evvelen, o ehl-i dalâlet sefâhete girmiş,
sefâhette tiryaki olmuş, sefâhete mâni olan
tekâlif-i şer’iyeyi yapamıyor. Kendine bir bahane
bulmak için der ki:
"Şu mesâil, içtihâdiyedirler. O mesâilde
mezhebler birbirine muhâlif gidiyor. Hem, onlar da bizim
gibi insanlardır, hatâ edebilirler. Öyle ise, biz de
onlar gibi içtihad ederiz, istediğimiz gibi ibâdetimizi
yaparız. Onlara tâbi olmaya ne mecburiyetimiz
var?"
İşte bu bedbahtlar, bu desîse-i şeytâniye ile, başlarını
mezâhibin zincirinden çıkarıyorlar. Bunların şu dâvâları
ne kadar çürük, ne kadar esassız olduğu Yirmi
Yedinci Sözde katî bir sûrette gösterildiğinden, ona
havale ederiz.
Sâniyen, o kısım ehl-i dalâlet baktılar ki, müçtehidînlerde
iş bitmiyor. Onların omuzlarındaki, yalnız nazariyât-ı
diniyedir. Halbuki, bu kısım ehl-i dalâlet,
zarûriyât-ı diniyeyi terk ve tağyir etmek istiyorlar.
"Onlardan daha iyiyiz" deseler, meseleleri
tamam olmuyor. Çünkü, müçtehidîn, nazariyâta ve
katî olmayan teferruâta karışabilirler. Halbuki, bu
mezhebsiz ehl-i dalâlet, zarûriyât-ı diniyede dahi
fikirlerini karıştırmak ve kàbil-i tebdil olmayan
mesâili tebdil etmek ve katî erkân-ı İslâmiyeye karşı
gelmek istediklerinden, elbette zarûriyât-ı diniyenin
hameleleri ve direkleri olan Sahabelere ilişecekler.
Heyhât! Değil bunlar gibi insan sûretindeki hayvanlar,
belki hakiki insanlar ve hakiki insanların en kâmilleri
olan evliyânın büyükleri, Sahabenin küçüklerine
karşı müsâvât dâvâsını kazanamadıkları, gayet
katî bir sûrette Yirmi Yedinci Sözde ispat edilmiştir.
Allah’ım, "Sahabîlerime dil
uzatmayınız. Biriniz Uhud Dağı kadar altını Allah
yolunda harcasa, Sahabîlerimden birinin verdiği bir avuç
kadar olmaz" (Allah’ın Resûlü doğru söyledi)
[Müslim, Fedâil: 221; Tirmizî, Menâkıb: 58; İbn-i Mâce,
Mukaddime: 11; Müsned, 3:11; Buhârî, Fedâilü
Ashâbü’n-Nebî: 5.] buyuran Resûlün Muhammed’e
salât ve selâm eyle.
|