| Risale Oku
Otuzuncu Söz
Ene ve Zerre’den ibâret bir elif, bir nokta’dır.
Şu Söz İki Maksaddır. Birinci Maksad ene’nin
mahiyet ve neticesinden, İkinci Maksad zerre’nin
hareket ve vazifesinden bahseder.
Birinci
Maksad
Şu âyetin büyük hazînesinden tek bir cevherine işaret
edeceğiz. Şöyle ki:
Gök, zemin, dağ, tahammülünden çekindiği ve
korktuğu emânetin müteaddit vücûhundan bir ferdi,
bir vechi, ene’dir. Evet, ene zaman-ı Âdem’den
şimdiye kadar âlem-i insaniyetin etrafına dal budak
salan nurânî bir şecere-i Tûbâ ile, müthiş bir
şecere-i zakkumun çekirdeğidir. Şu azîm hakikate
girişmeden evvel, o hakikatin fehmini teshîl edecek bir
mukaddime beyân ederiz. Şöyle ki:
Ene, künûz-u mahfiye olan esmâ-i İlâhiyenin anahtarı
olduğu gibi, kâinatın tılsım-ı muğlâkının dahi
anahtarı olarak bir muammâ-i müşkülküşâdır, bir
tılsım-ı hayretfezâdır. O ene, mahiyetinin
bilinmesiyle, o garip muammâ, o acîb tılsım olan ene
açılır ve kâinat tılsımını ve âlem-i vücûbun
künûzunu dahi açar. Şu meseleye
Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın
adıyla.
Biz emâneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik;
hepsi de onu yüklenmekten kaçındılar ve ondan
korktular. İnsan ise onu yüklendi. Gerçekten insan
çok zâlim, çok câhildir. (Ahzâb Sûresi: 72.)
dâir Şemme isminde bir risâle-i
Arabiyemde şöyle bahsetmişiz ki:
Âlemin miftâhı insanın elindedir ve nefsine
takılmıştır. Kâinat kapıları zâhiren açık görünürken,
hakikaten kapalıdır. Cenâb-ı Hak, emânet cihetiyle
insana ene nâmında öyle bir miftah vermiş ki, âlemin
bütün kapılarını açar; ve öyle tılsımlı bir enâniyet
vermiş ki, Hallâk-ı Kâinatın künûz-u mahfiyesini
onun ile keşfeder. Fakat ene kendisi de gayet muğlâk
bir muammâ ve açılması müşkül bir tılsımdır.
Eğer onun hakiki mahiyeti ve sırr-ı hilkati bilinse,
kendisi açıldığı gibi, kâinat dahi açılır. Şöyle
ki:
Sâni-i Hakîm, insanın eline, emânet olarak,
rubûbiyetinin sıfât ve şuûnâtının hakikatlerini gösterecek,
tanıttıracak, işârât ve numûneleri câmi’ bir ene
vermiştir; tâ ki, o ene bir vâhid-i kıyasî olup,
evsâf-ı rubûbiyet ve şuûnât-ı ulûhiyet bilinsin.
Fakat vâhid-i kıyasî, bir mevcud-u hakiki olmak lâzım
değil. Belki, hendesedeki farazî hatlar gibi, farz ve
tevehhümle bir vâhid-i kıyasî teşkil edilebilir.
İlim ve tahakkukla hakiki vücudu lâzım değildir.
Suâl: Niçin Cenâb-ı Hakkın sıfât ve esmâsının mârifeti,
enâniyete bağlıdır?
Elcevap: Çünkü, mutlak ve muhît bir şeyin hududu ve
nihayeti olmadığı için, ona bir şekil verilmez ve
üstüne bir sûret ve taayyün vermek için
hükmedilmez, mahiyeti ne olduğu anlaşılmaz. Meselâ,
zulmetsiz dâimî bir ziyâ, bilinmez ve hissedilmez. Ne
vakit hakiki veya vehmî bir karanlık ile bir hat
çekilse, o vakit bilinir.
İşte, Cenâb-ı Hakkın, ilim ve kudret, Hakîm ve
Rahîm gibi sıfât ve esmâsı muhît, hudutsuz,
şeriksiz olduğu için, onlara hükmedilmez ve ne
oldukları bilinmez ve hissolunmaz. Öyle ise, hakiki
nihayet ve hadleri olmadığından, farazî ve vehmî bir
haddi çizmek lâzım geliyor. Onu da enâniyet yapar.
Kendinde bir rubûbiyet-i mevhume, bir mâlikiyet, bir
kudret, bir ilim tasavvur eder, bir had çizer, onunla
muhît sıfatlara bir hadd-i mevhum vaz’ eder.
"Buraya kadar benim, ondan sonra Onundur" diye
bir taksimât yapar. Kendindeki ölçücüklerle onların
mahiyetini yavaş yavaş anlar.
Meselâ, daire-i mülkünde mevhum rubûbiyetiyle,
daire-i mümkinâtta Hàlıkının rubûbiyetini anlar.
Ve zâhirî mâlikiyetiyle, Hàlıkının hakiki mâlikiyetini
fehmeder ve "Bu hâneye mâlik olduğum gibi, Hàlık
da şu kâinatın mâlikidir" der. Ve cüzî ilmiyle
Onun ilmini fehmeder. Ve kisbî sanatçığıyla O Sâni-i
Zülcelâlin ibdâ-i sanatını anlar. Meselâ, "Ben
şu evi nasıl yaptım ve tanzim ettim; öyle de, şu dünya
hânesini birisi yapmış ve tanzim etmiş" der. Ve
hâkezâ, bütün sıfât ve şuûnât-ı İlâhiyeyi bir
derece bildirecek, gösterecek binler esrarlı ahvâl ve
sıfât ve hissiyât, enede münderiçtir.
Demek ene, ayna-misâl ve vâhid-i kıyasî ve âlet-i
inkişaf ve mânâ-i harfî gibi, mânâsı kendinde
olmayan ve başkasının mânâsını gösteren, vücud-u
insaniyetin kalın ipinden şuurlu bir tel ve mahiyet-i
beşeriyenin hullesinden ince bir ip ve şahsiyet-i
âdemiyetin kitabından bir elif’tir ki, o elifin iki
"yüzü" var.
Biri hayra ve vücuda bakar. O yüz ile yalnız feyze kàbildir.
Vereni kabul eder; kendi icad edemez. O yüzde fâil değil;
icaddan eli kısadır.
Bir yüzü de şerre bakar ve ademe gider. Şu yüzde
o fâildir, fiil sahibidir.
Hem, onun mahiyeti, harfiyedir; başkasının mânâsını
gösterir. Rubûbiyeti hayaliyedir. Vücudu o kadar zayıf
ve incedir ki, bizzat kendinde hiçbir şeye tahammül
edemez ve yüklenemez. Belki, eşyanın derecât ve
miktarlarını bildiren mîzanü’l-hararet ve mîzanü’l-hava
gibi mîzanlar nevinden bir mîzandır ki, Vâcibü’l-Vücudun
mutlak ve muhît ve hududsuz sıfâtını bildiren bir mîzandır.
İşte, mahiyetini şu tarzda bilen ve izan eden ve ona göre
hareket eden, -1- beşâretinde
dahil olur. Emâneti bihakkın edâ eder ve o enenin
dürbünüyle, kâinat ne olduğunu ve ne vazife gördüğünü
görür. Ve âfâkî mâlûmât nefse geldiği vakit,
enede bir musaddık görür; o ulûm, nur ve hikmet
olarak kalır, zulmet ve abesiyete inkılâb etmez.
Vaktâ ki, ene, vazifesini şu sûretle ifâ etti;
vâhid-i kıyasî olan mevhum rubûbiyetini ve farazî
mâlikiyetini terk eder, -2- der;
hakiki ubûdiyetini takınır, makam-ı ahsen-i takvîme
çıkar. Eğer o ene, hikmet-i hilkatini unutup, vazife-i
fıtriyesini terk ederek kendine mânâ-i ismiyle baksa,
kendini mâlik itikad etse, o vakit emânete hıyânet
eder, -3-
altında dahil olur. İşte, bütün şirkleri ve
şerleri ve dalâletleri tevlid eden enâniyetin şu
cihetindendir ki, semâvât ve arz ve cibâl tedehhüş
etmişler, farazî bir şirkten korkmuşlar.
Evet, ene ince bir elif, bir tel, farazî bir hat iken,
mahiyeti bilinmezse, tesettür toprağı altında neşv
ü nemâ bulur, gittikçe kalınlaşır, vücud-u insanın
her tarafına yayılır, koca bir ejderha gibi, vücud-u
insanı bel’ eder. Bütün o insan, bütün letâifiyle
âdetâ ene olur. Sonra, nevin enâniyeti de bir
asabiyet-i neviye ve milliye cihetiyle o enâniyete
kuvvet verip, o ene, o enâniyet-i neviyeye istinat
ederek, şeytan gibi, Sâni-i Zülcelâlin evâmirine karşı
mübâreze eder. Sonra, kıyas-ı binnefs sûretiyle
herkesi, hattâ her şeyi kendine kıyas edip Cenâb-ı
Hakkın mülkünü onlara ve esbâba taksim eder; gayet
azîm bir şirke düşer, -4- meâlini
gösterir. Evet, nasıl mîrî malından kırk parayı
çalan bir adam, bütün hazır arkadaşlarına birer
dirhem almasını kabul ile hazmedebilir; öyle de,
"Kendime mâlikim" diyen adam, "Her şey
kendine mâliktir" demeye ve îtikad etmeye
mecburdur.
İşte, ene, şu hâinâne vaziyetinde iken, cehl-i
mutlaktadır. Binler fünûnu bilse de, cehl-i
mürekkeble bir echeldir. Çünkü, duyguları, efkârları,
kâinatın envar-ı mârifetini getirdiği vakit,
nefsinde onu tasdik edecek, ışıklandıracak ve idâme
edecek bir madde bulmadığı için, sönerler. Gelen Her
şey, nefsindeki renkler ile boyalanır.
1 Nefsini günahlardan arındıran
kurtuluşa ermiştir. (Şemsi Sûresi: 9.)
2 Mülk Onun, hamd Onun, hüküm Onundur
ve Ona döndürüleceksiniz.
3 Nefsini günaha daldıran da hüsrâna uğramıştır.
(Şems Sûresi: 10.)
4 Muhakkak ki şirk pek büyük bir
zulümdür. (Lokman Sûresi: 13.)
Mahz-ı hikmet gelse, nefsinde abesiyet-i
mutlaka sûretini alır. Çünkü, şu haldeki enenin
rengi, şirk ve ta’tîldir, Allah’ı inkârdır. Bütün
kâinat parlak âyetlerle dolsa, o enedeki karanlıklı
bir nokta, onları nazarda söndürür, göstermez. On
Birinci Sözde, mahiyet-i insaniyenin ve mahiyet-i
insaniyedeki enâniyetin, mânâ-i harfî cihetiyle ne
kadar hassas bir mîzan ve doğru bir mikyas ve muhît
bir fihriste ve mükemmel bir harita ve câmi’ bir ayna
ve kâinata güzel bir takvîm, bir rûznâme olduğu,
gayet katî bir sûrette tafsil edilmiştir. Ona mürâcaat
edilsin. O Sözdeki tafsilâta iktifâen kısa keserek,
mukaddimeye nihayet verdik. Eğer mukaddimeyi anladınsa,
gel, hakikate giriyoruz.
İşte, bak: Âlem-i insaniyette, zaman-ı âdemden
şimdiye kadar iki cereyân-ı azîm, iki silsile-i
efkâr, her tarafta ve her tabaka-i insaniyede dal budak
salmış: İki şecere-i azîme hükmünde, biri
silsile-i nübüvvet ve diyânet, diğeri silsile-i
felsefe ve hikmet; gelmiş, gidiyor. Her ne vakit o iki
silsile imtizâc ve ittihad etmiş ise, yani silsile-i
felsefe silsile-i diyânete dehâlet edip itaat ederek
hizmet etmişse, âlem-i insaniyet parlak bir sûrette,
bir saadet, bir hayat-ı içtimâiye geçirmiştir. Ne
vakit ayrı gitmişler ise, bütün hayır ve nur,
silsile-i nübüvvet ve diyânet etrafına toplanmış ve
şerler ve dalâletler felsefe silsilesinin etrafına cem’
olmuştur. Şimdi şu iki silsilenin menşelerini,
esaslarını bulmalıyız.
İşte, diyânet silsilesine itaat etmeyen silsile-i
felsefe ki, bir şecere-i zakkum sûretini alıp, şirk
ve dalâlet zulümâtını etrafına dağıtır. Hattâ,
kuvve-i akliye dalında, dehriyyun, maddiyyun, tabiiyyun
meyvelerini beşer aklının eline vermiş. Ve kuvve-i
gadabiye dalında Nemrudları, Firavunları, Şeddadları
Hâşiye
beşerin başına atmış. Ve kuvve-i
şeheviye-i behîmiye dalında âliheleri, sanemleri ve
ulûhiyet dâvâ edenleri semere vermiş, yetiştirmiş.
O şecere-i zakkumun menşei ile, silsile-i nübüvvetin-ki,
bir şecere-i tûbâ-i ubûdiyet hükmünde bulunan o
silsilenin küre-i zeminin bağında mübârek dalları,
kuvve-i akliye dalında enbiyâ ve mürselîn ve evliyâ
ve sıddîkîn meyvelerini yetiştirdiği gibi, kuvve-i dâfia
dalında âdil hâkimleri, melek gibi melikler meyvesini
veren ve kuvve-i câzibe dalında hüsn-ü sîret ve
ismetli cemâl-i sûret ve sehâvet ve keremnâmdarlar
meyvesini yetiştiren ve beşer nasıl şu kâinatın en
mükemmel bir meyvesi olduğunu gösteren o şecerenin
menşei ile beraber, enenin iki cihetindedir. O iki
şecereye menşe’ ve medâr, esaslı bir çekirdek
olarak enenin iki vechini beyân edeceğiz. Şöyle ki:
Enenin bir vechini nübüvvet tutmuş gidiyor, diğer
vechini felsefe tutmuş geliyor.
Nübüvvetin vechi olan birinci vecih ubûdiyet-i
mahzânın menşeidir. Yani, ene kendini abd bilir;
başkasına hizmet eder, anlar. Mahiyeti, harfiyedir;
yani
Hâşiye
Evet, Nemrudları, Firavunları yetiştiren ve dâyelik
edip emziren eski Mısır ve Babil’in, ya sihir
derecesine çıkmış, veyahut hususi olduğu için etrafında
sihir telâkkî edilen eski felsefeleri olduğu gibi,
âliheleri eski Yunan kafasında yerleştiren ve esnâmı
tevlid eden felsefe-i tabiiye bataklığıdır. Evet,
tabiatın perdesi ile Allah’ın nurunu görmeyen insan,
her şeye bir ulûhiyet verip, kendi başına musallat
eder.
başkasının mânâsını taşıyor
fehmeder. Vücudu, tebeîdir; yani, başka birisinin vücudu
ile kàim ve icadıyla sabittir îtikad eder.
Mâlikiyeti, vehmiyedir; yani, kendi Mâlikinin izni ile
sûrî, muvakkat bir mâlikiyeti vardır bilir. Hakikati,
zılliyedir; yani, hak ve vâcib bir hakikatin cilvesini
taşıyan mümkîn ve miskin bir zılldir. Vazifesi ise
kendi Hàlıkının sıfât ve şuûnâtına mikyas ve mîzan
olarak, şuurkârâne bir hizmettir.
İşte, enbiyâ ve enbiyâ silsilesindeki asfiyâ ve
evliyâ, eneye şu vecihle bakmışlar, böyle görmüşler,
hakikati anlamışlar. Bütün mülkü Mâlikü’l-Mülke
teslim etmişler ve hükmetmişler ki, o Mâlik-i
Zülcelâlin ne mülkünde, ne rubûbiyetinde, ne
ulûhiyetinde şerik ve nazîri yoktur, muîn ve vezire
muhtaç değil. Her şeyin anahtarı Onun elindedir; her
şeye kàdir-i mutlaktır. Esbâb bir perde-i
zâhiriyedir; tabiat bir şeriat-ı fıtriyesidir ve
kanunlarının bir mecmûasıdır ve kudretinin bir mistârıdır.
İşte, şu parlak nurânî, güzel yüz, hayattar ve
mânidar bir çekirdek hükmüne geçmiş ki, Hàlık-ı
Zülcelâl, bir şecere-i tûba-i ubûdiyeti, ondan halk
etmiştir; ki, onun mübârek dalları âlem-i beşeriyetin
her tarafını nurânî meyvelerle tezyin etmiştir. Bütün
zaman-ı mâzideki zulümâtı dağıtıp, o uzun
zaman-ı mâzi felsefenin gördüğü gibi bir mezar-ı
ekber, bir ademistan olmadığını belki istikbâle ve
saadet-i ebediyeye atlamak için ervâh-ı âfilîne bir
medâr-ı envar ve muhtelif basamaklı bir mi’rac-ı münevver
ve ağır yüklerini bırakan ve serbest kalan ve dünyadan
göçüp giden ruhların nurânî bir nuristânı ve bir
bostanı olduğunu gösterir.
İkinci
vecih ise, felsefe tutmuştur. Felsefe ise,
eneye mânâ-i ismiyle bakmış. Yani, "Kendi
kendine delâlet eder" der; mânâsı kendindedir,
kendi hesâbına çalışır, hükmeder. Vücudu aslî,
zâtî olduğunu telâkkî eder. Yani, "Zâtında
bizzat bir vücudu vardır" der; bir hakk-ı hayatı
var, daire-i tasarrufunda hakiki mâliktir zum eder. Onu
bir hakikat-i sabite zanneder. Vazifesini, hubb-u zâtından
neşet eden bir tekemmül-ü zâtî olduğunu bilir ve hâkezâ,
çok esâsât-ı fâsideye mesleklerini binâ etmişler.
O esâsât ne kadar esassız ve çürük olduğunu sâir
risâlelerimde ve bilhassa Sözlerde, hususan On İkinci
ve Yirmi Beşinci Sözlerde katî ispat etmişiz. Hattâ,
silsile-i felsefenin en mükemmel fertleri ve o
silsilenin dâhîleri olan Eflâtun ve Aristo, İbn-i Sînâ
ve Farâbî gibi adamlar, "İnsaniyetin gàyetü’l-gàyâtı,
’teşebbüh-ü bilvâcib’dir, yani Vâcibü’l-Vücuda
benzemektir" deyip, Firavunâne bir hüküm vermişler
ve enâniyeti kamçılayıp, şirk derelerinde serbest
koşturarak, esbâbperest, sanemperest, tabiatperest,
nücumperest gibi çok enva-ı şirk tâifelerine meydan
açmışlar. İnsaniyetin esâsında münderiç olan acz
ve zaaf, fakr ve ihtiyaç, naks ve kusur kapılarını
kapayıp, ubûdiyetin yolunu seddetmişler. Tabiata
saplanıp, şirkten tamamen çıkamayıp, şükrün geniş
kapısını bulamamışlar.
Nübüvvet ise, "Gàye-i insaniyet ve vazife-i beşeriyet,
ahlâk-ı İlâhiye ile ve secâyâ-i hasene ile
tahallûk etmekle beraber aczini bilip kudret-i İlâhiyeye
ilticâ, zaafını görüp kuvvet-i İlâhiyeye istinat,
fakrını görüp rahmet-i İlâhiyeye itimad, ihtiyacını
görüp gınâ-i İlâhiyeden istimdâd, kusurunu görüp
afv-ı İlâhîye istiğfar, naksını görüp kemâl-i
İlâhîye tesbihhan olmaktır" diye, ubûdiyetkârâne
hükmetmişler.
İşte, diyânete itaat etmeyen felsefenin
böyle yolu şaşırdığı içindir ki, ene kendi
dizginini eline almış, dalâletin her bir nevine koşmuş.
İşte şu vecihteki enenin başı üstünde bir
şecere-i zakkum neşv ü nemâ bulup âlem-i insaniyetin
yarısından fazlasını kaplamış.
İşte, o şecerenin kuvve-i şeheviye-i behîmiye dalında
beşerin enzârına verdiği meyveler ise, esnâmlar ve
âlihelerdir. Çünkü, felsefenin esâsında, kuvvet müstahsendir;
hattâ, "Elhükmü lilgàlip," bir düsturudur.
"Galebe edende bir kuvvet var"; "Kuvvette
hak vardır" der. Hâşiye 1 Zulmü mânen alkışlamış,
zâlimleri teşcî etmiştir ve cebbârları ulûhiyet
dâvâsına sevk etmiştir.
Hem, masnu’daki güzelliği ve nakıştaki hüsnü
masnua ve nakşa mal edip, Sâni’ ve Nakkaşın mücerred
ve mukaddes cemâlinin cilvesine nispet etmeyerek,
"Ne güzel yapılmış" yerine, "Ne güzeldir"
der; perestişe lâyık bir sanem hükmüne getirir. Hem,
herkese satılan müzahraf, hodfüruş, gösterici,
riyâkâr bir hüsnü istihsan ettiği için,
riyâkârları alkışlamış, sanem-misâlleri kendi
âbidlerine âbide Hâşiye 2 yapmıştır.
O şecerenin kuvve-i gadabiye dalında, bîçare beşerin
başında küçük büyük Nemrudlar, Firavunlar,
Şeddadlar meyvelerini yetiştirmiş; kuvve-i akliye
dalında, âlem-i insaniyetin dimâğına dehriyyun,
maddiyyun, tabiiyyun gibi meyveleri vermiş, beşerin
beynini bin parça etmiştir.
Şimdi, şu hakikati tenvir için felsefe mesleğinin esâsât-ı
fâsidesinden neşet eden neticeleriyle, silsile-i nübüvvetin
esâsât-ı sâdıkasından tevellüd eden neticelerinin
binler muvâzenesinden, numûne olarak üç dört misâl
zikrediyoruz.
Meselâ, nübüvvetin hayat-ı şahsiyedeki düsturî
neticelerinden
kaidesiyle, "Ahlâk-ı İlâhiye ile muttasıf olup
Cenâb-ı Hakka mütezellilâne teveccüh edip, acz,
fakr, kusurunuzu bilip, dergâhına abd olunuz" düsturu
nerede; felsefenin "Teşebbüh-ü bilvâcib
insaniyetin gayet-i kemâlidir" kaidesiyle,
"Vâcibü’l-Vücuda benzemeye çalışınız"
hodfüruşâne düsturu nerede? Evet, nihayetsiz acz,
zaaf, fakr, ihtiyaç ile yoğrulmuş olan mahiyet-i
insaniye nerede; nihayetsiz Kadîr, Kavî, Ganî ve
Müstağnî olan Vâcibü’l-Vücudun mahiyeti nerede?
o İkinci misâl: Nübüvvetin hayat-ı içtimâiyedeki
düsturî neticelerinden ve şems ve kamerden tut tâ
nebâtât hayvanâtın imdadına ve hayvanât insanın
imdadına, hattâ zerrât-ı taâmiye hüceyrât-ı
bedenin imdadına ve muâvenetine koşturulan düstur-u
teâvün, kanun-u kerem, nâmus-u ikram nerede;
felsefenin hayat-ı içtimâiyedeki düsturlarından ve
yalnız bir kısım zâlim ve canavar insanların ve
vahşî hayvanların fıtratlarını sû-i
istimâllerinden neşet eden düstur-u cidâl nerede?
Evet, düstur-u cidâli o kadar esaslı ve küllî kabul
etmişler ki, "Hayat bir cidâldir" diye,
eblehâne hükmetmişler.
Hâşiye 1
Düstur-u nübüvvet, "Kuvvet haktadır; hak
kuvvette değildir" der, zulmü keser, adâleti
temin eder.
Hâşiye 2
Yani; o sanem-misâller, perestişkârlarının hevesâtlarına
hoş görünmek ve teveccühlerini kazanmak için
riyâkârâne gösteriş ile ibâdet gibi bir vaziyet
gösteriyorlar.
Mansur Ali Nâsıf, et-Tâc, 1:13.
• Üçüncü misâl: Nübüvvetin
tevhid-i İlâhî hakkındaki netâic-i âliyesinden ve
düstur-u gàliyesinden yani
"Her birliği bulunan yalnız birden sudûr
edecektir"; "Mâdem her şeyde ve bütün eşyada
bir birlik var, demek bir tek zâtın icadıdır"
diye olan, tevhidkârâne düsturu nerede; eski
felsefenin bir düstur-u itikadiyesinden olan
"Birden, bir sudûr eder;" yani, "Bir
zâttan, bizzat bir tek sudûr edebilir; sâir şeyler, vâsıtalar
vâsıtasıyla, ondan sudûr eder" diye Ganî-i Alelıtlak
ve Kadîr-i Mutlakı âciz vesâite muhtaç göstererek,
bütün esbâba ve vesâite Rubûbiyette bir nevi şirket
verip, Hàlık-ı Zülcelâle "akl-ı evvel" nâmında
bir mahlûku verip âdetâ sâir mülkünü esbâba ve
vesâite taksim ederek, bir şirk-i azîme yol açan
şirkâlûd ve dalâletpîşe o felsefenin düsturu
nerede? Hükemânın yüksek kısmı olan İşrâkiyyun
böyle halt etseler, maddiyyun, tabiiyyun gibi kısımları
ne kadar halt edeceklerini kıyas edebilirsin.
• Dördüncü misâl: Nübüvvetin düstur-u
hakîmânesinden * sırrıyla,
"Her şeyin, her zîhayatın neticesi ve hikmeti,
kendine âit bir ise, Sâniine âit neticeleri, Fâtırına
bakan hikmetleri binlerdir. her bir şeyin, hattâ bir
meyvenin, bir ağacın meyveleri kadar hikmetleri,
neticeleri bulunduğu" mahz-ı hakikat olan düstur-u
hikmet nerede; felsefenin "her bir zîhayatın
neticesi kendine bakar veyahut insanın menâfiine
âittir" diye, koca bir dağ gibi ağaca hardal gibi
bir meyve, bir netice takmak gibi gayet mânâsız bir
abesiyet içinde gördüğü hikmetsiz hikmet-i
müzahrefe düsturları nerede? Şu hakikat Onuncu Sözün
Onuncu Hakikatinde bir derece gösterildiğinden kısa
kestik.
İşte bu dört misâle binler misâli kıyas
edebilirsin. Bu kitâbın âhirinde derc edilen Lemeât
nâmındaki bir risâlede bir kısmına işaret etmişiz.
İşte, felsefenin şu esâsât-ı fâsidesinden ve
netâic-i vahîmesindendir ki, İslâm hükemâsından,
İbn-i Sina ve Farâbî gibi dâhîler, şâşaâ-i
sûriyesine meftun olup, o mesleğe aldanıp, o mesleğe
girdiklerinden, âdi bir mümin derecesini ancak
kazanabilmiştir; hattâ, İmâm-ı Gazâlî gibi bir
Hüccetü’l-İslâm, onlara o dereceyi de vermemiş.
Hem, mütekellimînin mütebahhirîn ulemâsından olan Mûtezile
imamları, zînet-i sûrîsine meftun olup o mesleğe
ciddî temas ederek, aklı hâkim ittihaz ettiklerinden,
ancak fâsık, mübtedî bir mümin derecesine çıkabilmişler.
Hem, üdebâ-i İslâmiyenin meşhurlarından bedbînlikle
mâruf Ebû’l-Alâ-i Maarrî ve yetimâne ağlayışla
mevsuf Ömer Hayyam gibilerin, o mesleğin nefs-i emmâreyi
okşayan zevkiyle zevklenmesi sebebiyle, ehl-i hakikat ve
kemâlden bir sille-i tahkir ve tekfir yiyip,
"Edepsizlik ediyorsunuz, zındıkaya giriyorsunuz,
zındıkları yetiştiriyorsunuz" diye, zecirkârâne
te’dib tokatlarını almışlar.
* Hiçbir şey yoktur ki, Onu övüp Onu
tesbih etmesin. (İsrâ Sûresi: 44.)
Hem, meslek-i felsefenin esâsât-ı fâsidesindendir
ki, ene, kendi zâtında hava gibi zayıf bir mahiyeti
olduğu halde, felsefenin meşum nazarı ile mânâ-i
ismî cihetiyle baktığı için, güyâ buhar-misâl o
ene temeyyü’ edip, sonra ülfet cihetiyle ve
maddiyâta tevaggul sebebiyle güyâ tasallûb ediyor.
Sonra gaflet ve inkâr ile, o enâniyet, tecemmüd eder.
Sonra isyan ile tekeddür eder, şeffâfiyetini kaybeder.
Sonra gittikçe kalınlaşıp sahibini yutar. Nev-i
insanın efkârıyla şişer; sonra sâir insanları,
hattâ esbâbı kendine ve nefsine kıyas edip,
onlara-kabul etmedikleri ve teberrî ettikleri
halde-birer firavunluk verir. İşte o vakit, Hàlık-ı
Zülcelâlin evâmirine karşı mübâreze vaziyetini alır,
-1-
der, meydan okur gibi Kadîr-i Mutlakı acz ile ittiham
eder. Hattâ, Hàlık-ı Zülcelâlin evsâfına müdâhale
eder; işine gelmeyenleri ve nefs-i emmârenin firavunluğunun
hoşuna gitmeyenleri ya red, ya inkâr, ya tahrif eder.
Ezcümle: Felâsifenin bir tâifesi, Cenâb-ı Hakka
"mûcib-i bizzat" demişler, ihtiyârını
nefyetmişler, ihtiyârını ispat eden bütün kâinatın
nihayetsiz şehâdetlerini tekzib etmişler. Feyâ
sübhânallah! Şu kâinatta zerreden şemse kadar bütün
mevcudât, taayyünâtlarıyla, intizamâtıyla,
hikmetleriyle, mîzanlarıyla Sâniin ihtiyârını gösterdikleri
halde, şu kör olası felsefenin gözü görmüyor!
Hem bir kısım felâsife, "Cüz’iyâta ilm-i İlâhî
taallûk etmiyor" diye ilm-i İlâhînin azametli
ihâtasını nefyedip, bütün mevcudâtın şehâdât-ı
sâdıkalarını reddetmişler.
Hem, felsefe esbâba tesir verip, tabiat eline icad
verir. Yirmi İkinci Sözde katî bir sûrette ispat
edildiği gibi, her şeyde Hàlık-ı Küll-i Şeye has
parlak sikkeyi görmeyip, âciz, câmid, şuursuz, kör
ve iki eli tesadüf ve kuvvet gibi iki körün elinde
olan tabiata masdâriyet verip, binler hikmet-i âliyeyi
ifade eden ve herbiri birer mektubât-ı Samedâniye
hükmünde olan mevcudâtın bir kısmını ona mal eder.
Hem, Onuncu Sözde ispat edildiği gibi, Cenâb-ı Hak bütün
esmâsıyla ve kâinat bütün hakàikıyla ve silsile-i
nübüvvet bütün tahkikatıyla ve kütüb-ü semâviye
bütün âyâtıyla gösterdikleri haşir ve âhiret kapısını
bulmayıp, haşri nefyedip, ervâhlara bir ezeliyet isnad
etmişler. İşte, bu hurâfâtlara sâir meselelerini kıyas
edebilirsin.
Evet, şeytanlar, güyâ ene’nin gaga ve pençesiyle,
dinsiz feylesoflarının akıllarını havaya kaldırıp,
dalâlet derelerine atıp dağıtmıştır. Küçük
âlemde ene, büyük âlemde tabiat gibi tâğutlardandır.
-2-
1 "Çürümüş kemikleri kim
diriltecek?" (Yâsin Sûresi: 78.)
2 Kim insanları Allah’ın yolundan
saptırıp isyâna sürükleyen ve birer ma’bud gibi kıymet
verilen tâğutları reddeder ve Allah’a imân ederse,
işte o, kopmaz ve kırılmaz, sapa sağlam bir kulpa
yapışmıştır. Allah ise her şeyi hakkıyla işiten,
her şeyi hakkıyla bilendir. (Bakara Sûresi: 256.)
Geçen hakikati tenvir edecek bir
seyahat-i hayaliye sûretinde nimmanzum olarak Lemeât’ta
yazdığım bir vâkıa-i misâliyenin meâlini şurada
zikretmeye münâsebet geldi. Şöyle ki:
Bu risâlenin telifinden sekiz sene evvel, İstanbul’da,
Ramazan-ı Şerifte, meslek-i felsefe ile münâsebette
bulunan Eski Said’in Yeni Said’e inkılâb edeceği
bir hengâmdadır ki, Fâtiha-i Şerîfenin âhirinde
ile işaret
ettiği üç mesleği düşünürken şöyle bir vâkıa-i
hayaliye, bir hâdise-i misâliye, rüyâya benzer bir
hâdise gördüm ki:
Kendimi bir sahrâ-i azîmede görüyorum. Bütün
zeminin yüzünü karanlıklı, sıkıcı ve boğucu bir
bulut tabakası kaplamış. Ne nesîm var, ne ziyâ, ne
âb-ı hayat-hiçbirisi bulunmuyor. Her tarafı
canavarlar, muzır ve muvahhiş mahlûklarla dolu olduğunu
tevehhüm ettim. Kalbime geldi ki, şu zeminin öteki
tarafında ziyâ, nesîm, âb-ı hayat var. Oraya geçmek
lâzım. Baktım ki, ihtiyârsız sevk olunuyorum.
Zeminin içinde tünelvârî bir mağaraya sokuldum; git
gide zeminin içinde seyahat ettim. Bakıyorum ki, benden
evvel o tahte’l-arz yolda çok kimseler gitmişler. Her
tarafta boğulup kalmışlar. Onların ayak izlerini görüyordum.
Bâzılarının bir zaman seslerini işitiyordum. Sonra
sesleri kesiliyordu.
Ey hayali ile benim seyahat-i hayaliyeme iştirak eden
arkadaş! O zemin, tabiattır ve felsefe-i tabiiyedir. Tünel
ise ehl-i felsefenin efkârı ile hakikate yol açmak
için açtıkları meslektir. Gördüğüm ayak izleri,
Eflâtun ve Aristo Hâşiye gibi meşâhirlerindir.
İşittiğim sesler, İbn-i Sina ve Farâbî gibi
dâhîlerindir. Evet, İbn-i Sina’nın bâzı sözlerini,
kanunlarını bâzı yerlerde görüyordum; sonra bütün
bütün kesiliyordu. Daha ileri gidememiş. Demek
boğulmuş. Her ne ise, seni meraktan kurtarmak için
hayalin altındaki hakikatin bir köşesini gösterdim.
Şimdi seyahatime dönüyorum.
Git gide baktım ki, benim elime iki şey verildi: Biri,
bir elektrik; o tahte’l-arz tabiatın zulümâtını
dağıtır; diğeri, bir âlet ile dahi, azîm kayalar,
dağ-misâl taşlar parçalanıp bana yol açılıyor.
Kulağıma denildi ki, "Bu elektrik ile o âlet, Kur’ân’ın
hazînesinden size verilmiştir.
Her ne ise, çok zaman öylece gittim. Baktım ki, öteki
tarafa çıktım. Gayet güzel bir bahar mevsiminde
bulutsuz bir güneş, ruhefzâ bir nesîm, hayattar bir
âb-ı leziz, her taraf şenlik içinde bir âlem
gördüm. "Elhamdülillâh" dedim.
Hâşiye
Eğer desen: "Sen necisin, bu meşâhire karşı
meydana çıkıyorsun? Sen, bir sinek gibi olup da
kartalların uçmalarına karışıyorsun." Ben de
derim ki, "Kur’ân gibi bir üstad-ı ezeliyem
varken, dalâletâlûd felsefenin ve evhamâlûd aklın
şâkirdleri olan o kartallara hakikat ve mârifet
yolunda sinek kanadı kadar da kıymet vermeye mecbur
değilim. Ben onlardan ne kadar aşağı isem, onların
üstadı dahi, benim üstadımdan bin defa daha
aşağıdır. Üstadımın himmetiyle, onları gark eden
madde ayağımı da ıslatamadı. Evet, büyük bir padişahın
onun kanununu ve evâmirini hâmil küçük bir neferi,
küçük bir şâhın büyük bir müşirinden daha büyük
işler görebilir."
Kendilerine nimet ve ihsanda bulunduğun
peygamberlerinin ve onlara tâbi olan sâlih kullarının
yoluna ilet-gazabına uğrayanların ve sapıtmış
olanların yoluna değil. (Fâtiha Sûresi: 7.)
Sonra baktım ki, ben kendi kendime mâlik
değilim. Birisi beni tecrübe ediyor. Yine evvelki
vaziyette, o sahrâ-i azîmede, boğucu bulut altında
yine ben kendimi gördüm. Daha başka bir yolda, bir sâik
beni sevk ediyordu. Bu defa tahte’z-zemin değil, belki
seyir ve seyahatle yeryüzünü kat’ edip öteki yüze
geçmek için gidiyordum. O seyahatimde öyle acâib ve
garâibi görüyordum ki, tarif edilmez. Deniz bana
hiddet ediyor, fırtına beni tehdit eder, Her şey bana
müşkülât peydâ eder. Fakat, yine Kur’ân’dan
bana verilen bir vâsıta-i seyahatimle geçiyordum,
galebe çalıyordum. Git gide, bakıyordum her tarafta
seyyahların cenâzeleri bulunuyor; o seyahati
bitirenler, binde ancak birdir.
Her ne ise, o buluttan kurtulup, zeminin öteki yüzüne
geçip güzel güneşle karşılaştım. ruhefzâ nesîmi
teneffüs ederek, "Elhamdülillâh" dedim. O
cennet gibi o âlemi seyre başladım.
Sonra baktım, biri var ki, beni orada bırakmıyor.
Başka yolu bana gösterecek gibi, yine beni bir anda o
müthiş sahrâya getirdi. Baktım ki, yukarıdan inmiş
aynı asansörler gibi, muhtelif tarzlarda bâzı tayyâre,
bâzı otomobil, bâzı zembil gibi şeyler görünüyor.
Kuvvet ve istidada göre onlara atılsa, yukarıya
çekiliyor. Ben de birisine atladım. Baktım, bir dakika
zarfında bulutun fevkıne beni çıkardı. Gayet güzel,
müzeyyen, yeşil dağların üstüne çıktım. O bulut
tabakası, dağın yarısına kadar gelmemişti. En latîf
bir nesîm, en leziz bir âb, en şirin bir ziyâ her
tarafta görünüyor.
Baktım ki, o asansörler gibi nurânî menziller her
tarafta var. Hattâ iki seyahatimde ve zeminin öteki
yüzünde onları görmüştüm, anlamamıştım. Şimdi
anlıyorum ki, şunlar Kur’ân-ı Hakîmin âyetlerinin
cilveleridir.
İşte, -1- ile
işaret olunan evvelki yol, tabiata saplananların ve
tabiiyyun fikrini taşıyanların mesleğidir ki, onda
hakikate ve nura geçmek için ne kadar müşkülât olduğunu
hissettiniz.
-2-
ile işaret olunan ikinci yol, esbâbperestlerin ve
vesâite icad ve tesir verenlerin, meşâiyyun hükemâsı
gibi, yalnız akıl ile, fikir ile hakikatü’l-hakàika
ve Vâcibü’l-Vücudun mârifetine yol açanların
mesleğidir.
-3-
ile işaret olunan üçüncü yol ise, sırat-ı müstakîm
ehli olan ehl-i Kur’ân’ın cadde-i nurâniyesidir
ki, en kısa, en rahat, en selâmet ve herkese açık,
semâvî ve Rahmânî ve nurânî bir meslektir.
1 Sapıtmış olanların değil. (Fâtiha
Sûresi: 7.)
2 Gazaba uğrayanların değil. (Fâtiha
Sûresi: 7.)
3 Kendilerine nimet ve ihsanda bulunduğun
kimselerin. (Fâtiha Sûresi: 7.)
İkinci
Maksad
Tahavvülât-ı zerrâta dâir şu âyetin hazînesinden
bir zerreye işaret edecektir.
Şu âyetin pek büyük hazînesinden bir miskal zerre
miktarında, yani zerre sandukçasında olan cevheri gösterir
ve zerrenin hareket ve vazifesinden bir nebze bahseder.
Şu Maksad bir Mukaddime ile Üç Noktadan ibârettir.
Mukaddime
Tahavvülât-ı zerrât, Nakkaş-ı Ezelînin kalem-i
kudreti, kitâb-ı kâinatta yazdığı âyât-ı
tekviniyenin hengâmındaki ihtizâzâtı ve cevelânıdır.
Yoksa, maddiyyun ve tabiiyyunların tevehhüm ettikleri
gibi tesadüf oyuncağı ve karışık, mânâsız bir
hareket değildir. Çünkü, bütün mevcudât gibi,
zerreler ve her bir zerre, mebde-i hareketinde
"Bismillâh" der. Çünkü, nihayetsiz,
kuvvetinden fazla yükleri kaldırır ve buğday tanesi
kadar bir çekirdeğin koca bir çam ağacı gibi bir yükü
omuzuna alması gibi. Hem vazifesinin hitâmında
"Elhamdülillâh" der. Çünkü, bütün
ukùlü hayrette bırakan hikmetli bir cemâl-i sanat,
faydalı bir hüsn-ü nakış
Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın
adıyla.
İnkâr edenler, "Kıyâmet başımıza gelmez"
derler. Sen de ki: Evet gaybı bilen Rabbime yemin olsun
ki başınıza gelecektir. Ne göklerde ve ne de yerde
zerre kadar bir şey Ondan uzak kalamaz; bundan küçük
veya büyük ne varsa hepsi ap açık bir kitapta
yazılmıştır. (Sebe’ Sûresi: 3.)
göstererek Sâni-i Zülcelâlin
medâyihine bir kasîde-i medhiye gibi bir eser
gösterir. Meselâ, nar ve mısıra dikkat et.
Evet, tahavvülât-ı zerrât, Hâşiye âlem-i gaybdan
olan Her şeyin geçmiş aslında ve gelecek neslindeki
intizamâta medâr ve ilim ve emr-i İlâhînin bir
unvânı olan İmâm-ı Mübîn’in düsturları ve imlâsı
tahtında ve zaman-ı hâzır ve âlem-i şehâdetten teşkil
ve icad-ı eşyada tasarrufa medâr ve kudret ve irâde-i
İlâhiyenin bir ünvânı olan Kitâb-ı Mübîn’den
istinsah ile ve seyyâl zamanın hakikati ve sahife-i misâliyesi
olan Levh-i Mahv, İspat’ta kelimât-ı kudreti yazmak
ve çizmekten gelen harekâttır ve mânidar ihtizâzâttır.
Hâşiye
İkinci Maksadın, tahavvülât-ı zerrâtın tarifine dâir
olan uzun cümlenin hâşiyesidir.
Kur’ân-ı Hakîmde İmâm-ı Mübîn ve Kitâb-ı Mübîn
mükerrer yerlerde zikredilmiştir. Ehl-i tefsir
"İkisi birdir"; bir kısmı "Ayrı
ayrıdır" demişler. Hakikatlerine dâir
beyânâtları muhteliftir. Hulâsa, "İlm-i İlâhînin
ünvanlarıdır" demişler. Fakat, Kur’ân’ın
feyzi ile şöyle kanaatim gelmiş ki:
İmâm-ı Mübîn, ilim ve emr-i İlâhînin bir nevine
bir ünvandır ki, âlem-i şehâdetten ziyâde âlem-i
gayba bakıyor. Yani, zaman-ı halden ziyâde, mâzi ve
müstakbele nazar eder. Yani, herşeyin vücud-u
zâhirîsinden ziyâde aslına, nesline ve köklerine ve
tohumlarına bakar. Kader-i İlâhînin bir defteridir.
Şu defterin vücudu, Yirmi Altıncı Sözde, hem Onuncu
Sözün hâşiyesinde ispat edilmiştir.
Evet, şu İmâm-ı Mübîn, bir nevi ilim ve emr-i İlâhînin
bir ünvânıdır. Yani, eşyanın mebâdileri ve
kökleri ve asılları, kemâl-i intizam ile eşyanın vücutlarını
gayet sanatkârâne intâc etmesi cihetiyle, elbette
desâtir-i ilm-i İlâhînin bir defteriyle tanzim edildiğini
gösteriyor. Ve eşyanın neticeleri, nesilleri,
tohumları, ileride gelecek mevcudâtın programlarını,
fihristelerini tazammun ettiklerinden, elbette evâmir-i
İlâhiyenin bir küçük mecmûası olduğunu
bildiriyorlar. Meselâ, bir çekirdek, bütün ağacın
teşkilâtını tanzim edecek olan programları ve
fihristeleri ve o fihriste ve programları tâyin eden o
evâmir-i tekviniyenin küçücük bir mücessemi
hükmünde denilebilir.
Elhâsıl: İmâm-ı Mübîn, mâzi ve müstakbelin ve
âlem-i gaybın etrafında dal budak salan şecere-i
hilkatin bir programı, bir fihristesi hükmündedir. Şu
mânâdaki İmâm-ı Mübîn, kader-i İlâhînin bir
defteri, bir mecmûa-i desâtiridir. O desâtirin imlâsıyla
ve hükmüyle, zerrât, vücud-u eşyadaki hidemâtına
ve harekâtına sevk edilir.
Ammâ Kitâb-ı Mübîn ise, âlem-i gaybdan ziyâde
âlem-i şehâdete bakar. Yani, mâzi ve müstakbelden
ziyâde zaman-ı hazıra nazar eder. Ve ilim ve emirden
ziyâde, kudret ve irâde-i İlâhiyenin bir ünvânı,
bir defteri, bir kitâbıdır. İmâm-ı Mübîn kader
defteri ise, Kitâb-ı Mübîn kudret defteridir. Yani
herşey, vücudunda, mahiyetinde ve sıfât ve şuûnâtında
kemâl-i san’at ve intizamları gösteriyor ki, bir
kudret-i kâmilenin desâtiriyle ve bir irâde-i
nâfizenin kavânîniyle vücud giydiriliyor; sûretleri
tâyin, teşhis edilip birer miktar-ı muayyen, birer
şekl-i mahsus veriliyor.
Demek, o kudret ve irâdenin küllî ve umumi bir
mecmûa-i kavânîni, bir defter-i ekberi vardır ki,
herbir şeyin hususi vücudları ve mahsus sûretleri ona
göre biçilir, dikilir, giydirilir. İşte şu defterin
vücudu, İmâm-ı Mübîn gibi, kader ve cüz-i
ihtiyârî mesâilinde ispat edilmiştir. Ehl-i gaflet ve
dalâlet ve felsefenin ahmaklığına bak ki, kudret-i fâtıranın
o Levh-i Mahfuzunu ve hikmet ve irâde-i Rabbâniyenin o
basîrâne kitâbının eşyadaki cilvesini, aksini, misâlini
hissetmişler; hâşâ, "tabiat" nâmiyle
tesmiye etmişler, körletmişler.
İşte, İmâm-ı Mübîn’in imlâsı ile, yani kaderin
hükmüyle ve düsturuyla, kudret-i İlâhiye, icad-ı
eşyada herbiri birer âyet olan silsile-i mevcudâtı
Levh-i Mahv, İspat denilen zamanın sahife-i misâliyesinde
yazıyor, icad ediyor, zerrâtı tahrik ediyor. Demek,
harekât-ı zerrât, o kitâbetten, o istinsahtan,
mevcudât âlem-i gaybdan âlem-i şehâdete ve ilimden
kudrete geçmelerinde bir ihtizazdır, bir harekâttır.
Ammâ, Levh-i Mahv, İspat ise, sabit ve dâim olan
Levh-i Mahfuz-u Azam’ın daire-i mümkinâtta, yani
mevt ve hayata, vücud ve fenâya dâimâ mazhar olan eşyada
mütebeddil bir defteri ve yazar bozar bir tahtasıdır
ki; hakikat-i zaman odur. Evet, herşeyin bir hakikati
olduğu gibi, zaman dediğimiz, kâinatta cereyan eden
bir nehr-i azîmin hakikati dahi Levh-i Mahv, İspat’taki
kitâbet-i kudretin sayfası ve mürekkebi hükmündedir.
Gaybı Allah’tan başkası bilmez. (Neml Sûresinin 65.
âyeti ve benzeri diğer âyetlerden alınmış bir
kaidedir.)
Birinci Nokta
İki Mebhastır.
Birinci
Mebhas: Her zerrede, hem harekâtında, hem sükûnetinde
iki güneş gibi iki nur-u tevhid parlıyor. Çünkü,
Onuncu Sözün Birinci İşaretinde icmâlen ve Yirmi
İkinci Sözde tafsîlen ispat edildiği gibi, her bir
zerre, eğer memur-u İlâhî olmazsa ve Onun izni ve
tasarrufu ile hareket etmezse ve ilim ve kudretiyle
tahavvül etmezse, o vakit her bir zerrenin nihayetsiz
bir ilmi, hadsiz bir kudreti, her şeyi görür bir
gözü, her şeye bakar bir yüzü, her şeye geçer bir
sözü bulunmak lâzım gelir. Çünkü, anâsırın her
bir zerresi, her bir cism-i zîhayatta muntazam işler
veya işleyebilir. Eşyanın intizamâtı ve kavânîn-i
teşekkülâtı birbirine muhâliftir. Onların nizâmâtı
bilinmezse, işlenilmez; işlenilse de, yanlışsız
yapılmaz. Halbuki, yanlışsız yapılıyor. Öyle ise,
o hizmet eden zerreler, ya bir ilm-i muhît sahibinin
izin ve emriyle ve ilim ve irâdesiyle işliyorlar,
veyahut kendilerinde öyle bir muhît ilim ve kudret
bulunmak lâzım geliyor.
Evet, havanın her bir zerresi, her bir zîhayatın
cismine, her bir çiçeğin her bir meyvesine, her bir
yaprağın binâsına girip işleyebilir. Halbuki,
onların teşkilâtları ayrı ayrı tarzdadır, başka
başka nizâmâtı var. Bir incir meyvesinin fabrikası,
farazâ çuha makinesi gibi olsa, bir nar meyvesinin
fabrikası da şeker makinesi gibi olacaktır. Ve hâkezâ,
o binâların, o cisimlerin programları birbirinden
başkadır. Şimdi şu zerre-i havâiye, bütün onlara
girer veya girebilir ve gayet hakîmâne ve üstadâne
yanlışsız olarak işler, vaziyetler alır. Vazifesi
bittikten sonra kalkar gider.
İşte, müteharrik havanın müteharrik zerresi, ya
nebâtâta ve hayvanâta, hattâ meyvelerine ve
çiçeklerine giydirilen sûretlerin, miktarların
teşkilâtını, biçimini bilmesi lâzım geldiği;
veyahut onlar bir bilenin emir ve irâdesiyle memur olması
lâzım geldiği gibi:
Sâkin toprak, sâkin olan her bir zerresi, bütün
çiçekli nebâtâtın ve meyvedar ağaçların
tohumlarına medâr ve menşe’ olmak kàbil olduğundan,
hangi tohum gelse ve o zerrede, yani misliyet itibâriyle
bir zerre hükmünde olan bir avuç toprakta kendine
mahsus bir fabrika ve bütün levâzımâtına ve teşkilâtına
lâzım bütün cihazâtı bulunduğundan, o zerrede ve o
zerrenin kulübeciği olan o bir avuç toprakta eşcar ve
nebâtât ve çiçekler ve meyveler envaı adedince
muntazam mânevî makine ve fabrikaları bulunması;
veyahut mu’cizekâr, her şeyi hiçten icad eder ve Her
şeyin her şeyini ve her cihetini bilir bir ilim ve
kudret bulunması lâzımdır, veyahut bir Kadîr-i
Mutlak, bir Alîm-i Küll-i Şeyin emir ve izniyle, havl
ve kuvveti ile o vazifeler gördürülür.
Evet, nasıl ki bir acemi, ham, âmî, âdi, hem kör bir
adam Avrupa’ya gitse, bütün fabrikalara, tezgâhlara
girse, üstadâne kemâl-i intizam ile her bir sanatta,
her bir binâda işler, öyle eserler yapar ki, nihayet
derecede hikmetli, sanatlı, herkesi hayrette
bırakıyor. Zerre miktar şuuru olan bilir ki, o adam,
kendi başı ile işlemiyor, belki bir üstad-ı küll
ona ders verir, işlettirir.
Hem, nasıl ki bir kör, âciz, yerinden
kalkamıyor, basit bir kulübeciğinde
oturmuş bir adam bulunuyor; halbuki o kulübeciğe bir
dirhem gibi küçük bir taş, kemik ve pamuk gibi birer
madde veriliyor. Halbuki, o kulübecikten batmanlarla
şeker, toplarla çuha, binlerle mücevherât, gayet
sanatlı, murassaâtlı libaslar, lezzetli taamlar çıkıp
gelse, zerre miktar aklı olan demeyecek mi ki, "O
adam gayet mu’cizekâr bir zâtın menşe-i mu’cizâtı
olan fabrikasının bir mandalı veyahut miskin bir
kapıcısıdır."
Aynen öyle de, havanın zerreleri, herbiri birer mektubât-ı
Samedâniye, birer antika-i sanat-ı Rabbâniye, birer mu’cize-i
kudret, birer hârika-i hikmet olan nebâtât ve eşcar,
ezhâr ve esmârdaki harekât ve hidemâtları, bir Sâni-i
Hakîm-i Zülcelâlin, bir Fâtır-ı Kerîm-i
Zülcemâlin emir ve irâdesiyle hareket ettiğini ve
toprağın zerreleri dahi herbiri birer ayrı makine ve
tezgâh, birer ayrı matbaa, birer ayrı hazîne, birer
ayrı antika ve Sâni-i Zülcelâlin esmâsını ilân
eden birer ayrı ilânnâme ve kemâlâtını söyleyen
birer ayrı kasîde hükmünde olan o tohumcuklarının,
o çekirdeklerinin sümbüllerine, ağaçlarına menşe’
ve medâr olmaları, emr-i -1-’e mâlik,
Her şey emrine musahhar bir Sâni-i Zülcelâlin
emriyle, izniyle, irâdesiyle, kuvvetiyle olması iki
kere iki dört eder gibi katîdir; âmennâ.
İkinci
Mebhas: Zerrâtın harekâtındaki vazifelere,
hikmetlere küçük bir işarettir.
Evet, akılları gözlerine sukut etmiş maddiyyunların
hikmetsiz hikmetleri, abesiyet esâsına istinat eden
felsefeleri nazarında tesadüfle bağlı olan tahavvülât-ı
zerrâtı bütün düsturlarına üssü’l-esas tutup,
masnuât-ı İlâhiyeye masdar göstermişler. Nihayetsiz
hikmetlerle müzeyyen masnuâtı hikmetsiz, mânâsız,
karma karışık bir şeye isnad etmeleri ne kadar hilâf-ı
akıl olduğunu zerre miktar şuuru bulunan bilir.
Şimdi, Kur’ân-ı Hakîmin hikmeti nokta-i nazarında,
tahavvülât-ı zerrâtın pekçok gàyeleri, hikmetleri
ve vazifeleri vardır; -2- gibi
çok âyetlerle hikmetlerine ve vazifelerine işaret
eder. numûne olarak birkaçına işaret ediyoruz.
• Birincisi: Cenâb-ı Vâcibü’l-Vücudun
tecelliyât-ı icâdiyesini tecdid ve tazelendirmek için
her bir tek ruhu model gibi ederek, her sene mu’cizât-ı
kudretinden taze birer cesed giydirmek ve her bir tek
kitaptan ayrı ayrı bin muhtelif kitâbı hikmetiyle
istinsah etmek ve bir tek hakikati başka başka sûrette
göstermek ve kâinatların ve âlemlerin ve mevcudâtların,
tâife tâife arkasından gelmelerine yer vermek ve zemin
hazırlamak için, Fâtır-ı Zülcelâl, kudretiyle
zerrâtı tahrik ve tavzif etmiştir.
• İkincisi: Mâlikü’l-Mülk-ü Zülcelâl şu dünyayı,
bâhusus rûy-i zemin tarlasını bir mülk sûretinde
yaratmıştır. Yani, neşv ü nemâya, taze taze
mahsülât vermeye kàbil bir sûrette müheyyâ etmiştir;
tâ ki nihayetsiz mu’cizât-ı kudretini orada ekip biçsin.
İşte şu zemin yüzündeki tarlasında zerrâtı
hikmetle tahrik ederek, intizam dairesinde tavzif edip,
her asırda, her fasılda, her ayda, belki her günde,
belki her
1 "Ol!" der; oluverir. (Yâsin
Sûresi: 82.)
2 Hiçbir şey yoktur ki onu övüp onu
tesbih etmesin. (İsrâ Sûresi: 44.)
saatte mu’cizât-ı kudretinden yeni
yeni birer kâinat gösterir, yeryüzü avlusuna başka
başka mahsülât verdirir. Nihayetsiz hazîne-i
rahmetinin hedâyâsını, nihayetsiz kudretinin mu’cizâtının
numûnelerini harekât-ı zerrât ile izhâr eder.
• Üçüncüsü: Nihayetsiz tecelliyât-ı esmâ-i İlâhiyenin
nakışlarını göstermekle, o esmânın cilvelerini
ifade için mahdut bir zeminde hadsiz nukuş göstermek,
küçük bir sayfada nihayetsiz maânîleri ifade edecek
olan hadsiz âyâtları yazmak için, Nakkaş-ı Ezelî,
zerrâtı kemâl-i hikmetle tahrik edip kemâl-i
intizamla tavzif etmiştir.
Evet, geçen senenin mahsulatıyla şu senenin
mahsulatının mahiyetleri bir hükmündedir; fakat,
maânîleri başka başkadır. Taayyünât-ı itibâriyeyi
değiştirmekle maânîleri değişir ve çoğalır.
Taayyünât-ı itibâriye ve teşahhusât-ı muvakkate,
tebdil edildikleri ve zâhiren fânî oldukları halde,
onların maânî-i cemîleleri muhâfaza olunup, sabit ve
bâkî kalır. Şu ağacın geçen bahardaki yaprak ve
çiçek ve meyvelerinin ruhları olmadığından, şu
bahardaki emsâlinin hakikatçe aynılarıdır; yalnız
teşahhusât-ı itibâriyede fark var. Fakat, o itibârî
teşahhuslar, her vakit tecelliyâtı tazelenmekte olan
şuûnât-ı esmâ-i İlâhiyenin maânîlerini ifade
için şu bahardakiler, ayrı teşahhusâtla onların
yerine geldiler.
• Dördüncüsü: Hadsiz âlem-i misâl gibi gayet geniş
âlem-i melekût ve gayr-i mahdut sâir uhrevî âlemlere
birer mahsülât veya tezyinât veya levâzımât gibi
onlara münâsip şeyleri yetiştirmek için şu dar
mezraâ-i dünyada, zemin yüzünün tezgâhında ve
tarlasında, Hakîm-i Zülcelâl, zerrâtı tahrik edip,
kâinatı seyyâle ve mevcudâtı seyyâre ederek şu küçük
zeminde o pek büyük âlemlere pekçok mahsülât-ı mâneviye
yetiştiriyor. Nihayetsiz hazîne-i kudretinden
nihayetsiz bir seyli dünyadan akıttırıp, âlem-i
gayba ve bir kısmını âhiret âlemlerine döküyor.
• Beşincisi: Nihayetsiz kemâlât-ı İlâhiyeyi,
hadsiz celevât-ı cemâliyeyi ve gayetsiz tecelliyât-ı
celâliyeyi ve gayr-i mütenâhî tesbihât-ı Rabbâniyeyi
şu dar ve mahdut zeminde ve mütenâhî ve az bir
zamanda göstermek için zerrâtı kemâl-i hikmetle
kudretiyle tahrik edip, kemâl-i intizamla tavzif ederek,
mütenâhî bir zamanda, mahdut bir zeminde gayr-i
mütenâhî tesbihât yaptırıyor, gayr-i mahdut
tecelliyât-ı cemâliye ve celâliye ve kemâliyesini
gösteriyor, çok hakàik-ı gaybiye ve çok semerât-ı
uhreviye ve fânîlerin bâkî olan hüviyet ve
sûretlerinden pekçok nukuş-u misâliye ve çok
mânidar nusûc-u levhiyeyi icad ediyor. Demek, zerreyi
tahrik eden, şu makàsıd-ı azîmeyi, şu hikem-i cesîmeyi
gösteren bir zâttır; yoksa, her bir zerrede güneş
gibi bir dimağ bulunması lâzım gelir.
Daha bu beş numûne gibi belki beş bin hikmetle tahrik
olunan zerrâtın tahavvülâtını, o akılsız
feylesoflar hikmetsiz zannetmişler ve hakikatte; biri
enfüsî, diğeri âfâkî iki hareket-i cezbekârânede
zikir ve tesbih-i İlâhî ile Mevlevî gibi zikreden ve
deverâna kalkan o zerreleri, kendi kendine, sersem gibi
dönüp oynuyorlar zum etmişler. İşte, bundan
anlaşılıyor ki, onların ilimleri ilim değil,
cehildir; hikmetleri, hikmetsizliktir.
Üçüncü Noktada altıncı uzun bir hikmet daha söylenecektir.
İkinci Nokta
Her bir zerrede, Vâcibü’l-Vücudun vücuduna ve
vahdetine iki şâhid-i sâdık vardır.
Evet, zerre, acz ve cümûduyla beraber, şuurkârâne
büyük vazifeleri yapmakla, büyük yükleri kaldırmakla,
Vâcibü’l-Vücudun vücuduna katî şehâdet ettiği
gibi, harekâtında nizâmât-ı umumiyeye tevfîk-ı
hareket edip, her girdiği yerde ona mahsus nizâmâtı mürâât
etmekle, her yerde kendi vatanı gibi yerleşmesiyle Vâcibü’l-Vücudun
vahdetine ve mülk ve melekûtun mâliki olan Zâtın
ehadiyetine şehâdet eder. Yani, zerre kimin ise, gezdiği
bütün yerler de onundur.
Demek, zerre-çünkü âcizdir, yükü nihayetsiz ağırdır
ve vazifeleri nihayetsiz çoktur-bir Kadîr-i Mutlakın
ismiyle, emriyle kàim ve müteharrik olduğunu bildirir.
Hem, kâinatın nizâmât-ı külliyesini bilir bir
tarzda tevfîk-ı hareket etmesi ve her yere mânisiz
girmesi, tek bir Alîm-i Mutlakın kudretiyle, hikmetiyle
işlediğini gösterir.
Evet, nasıl ki bir nefer, takımında, bölüğünde,
taburunda, alayında, fırkasında ve hâkezâ her bir
dairede birer nispeti ve o nispete göre birer vazifesi
olduğunu ve o nisbetleri, o vazifeleri bilmekle tevfîk-ı
hareket etmek nizâmât-ı askeriye tahtında tâlim ve
tâlimât görmekle bütün o dairelere kumanda eden bir
tek kumandan-ı âzamın emrine ve kanununa tebâiyetle
oluyor; öyle de, her bir zerre, birbiri içindeki
mürekkebâtta birer münâsip vaziyeti, ayrı ayrı
maslahatlı birer nisbeti, ayrı ayrı muntazam birer
vazifesi, ayrı ayrı hikmetli neticeleri bulunduğundan,
elbette o zerreyi o mürekkebâtta bütün nispet ve
vazifelerini muhâfaza edip netice ve hikmetleri
bozmayacak bir tarzda yerleştirmek, bütün kâinat
kabza-i tasarrufunda olan bir Zâta mahsustur. Meselâ,
Tevfik’in Hâşiye göz bebeğinde
yerleşen zerre, gözün âsâb-ı muharrike ve hassâse
ve şerâyin ve evride gibi damarlara karşı münâsip
vaziyet alması ve yüzde ve sonra başta ve gövdede,
daha sonra heyet-i mecmûa-i insaniyede herbirisine karşı
birer nisbeti, birer vazifesi, birer faydası kemâl-i
hikmetle bulunması gösteriyor ki, bütün o cismin
bütün âzâsını icad eden bir zât o zerreyi o yerde
yerleştirebilir. Ve bilhassa rızık için gelen
zerreler, rızık kafilesinde seyr ü sefer eden o
zerreler o kadar hayretfezâ bir intizam ve hikmetle seyr
ü seyahat ederler ve öyle tavırlarda, tabakalarda
intizamperverâne geçip gelirler ve öyle şuurkârâne
ayak atıp hiç şaşırmayarak gele gele tâ beden-i
zîhayatta dört süzgeçle süzülüp rızka muhtaç
âzâ ve hüceyrâtın imdadına yetişmek için kandaki
küreyvât-ı hamrâya yüklenip bir kanun-u keremle
imdada yetişirler. Ondan bilbedâhe anlaşılır ki, şu
zerreleri binler muhtelif menzillerden geçiren, sevk
eden, elbette ve elbette bir Rezzâk-ı Kerîm, bir
Hallâk-ı Rahîmdir ki, kudretine nisbeten zerreler, yıldızlar
omuz omuza müsâvidirler.
Hem, her bir zerre öyle bir nakş-ı sanatta işler ki,
ya bütün zerrâtla münâsebettar, herbirisine ve
umumuna hem hâkim ve hem herbirisine ve umumuna mahkûm
bir vaziyette bulunmakla, o hayretfezâ sanatlı nakşı
ve hikmetnümâ nakışlı san’atı bilir
Hâşiye
Nurun birinci kâtibidir.
ve icad eder-bu ise, binler defa
muhâldir; veya bir Sâni-i Hakîmin kanun-u kader ve
kalem-i kudretinden çıkan harekete memur birer
noktadır. Nasıl ki, meselâ, Ayasofya kubbesindeki taşlar
eğer mîmarının emrine ve sanatına tâbi olmazlarsa,
her bir taşı, Mîmar Sinan gibi dülgerlik sanatında
bir mahareti ve sâir taşlara hem mahkûm, hem hâkim
olmak, yani "Geliniz, düşmemek, sukut etmemek için
başbaşa vereceğiz" diye bir hüküm sahibi olması
lâzımdır; öyle de, binler defa Ayasofya kubbesinden
daha sanatlı, daha hayretli ve hikmetli olan masnuâttaki
zerreler, Kâinat Ustasının emrine tâbi olmazlarsa,
her birine Sâni-i Kâinatın evsâfı kadar evsâf-ı
kemâl verilmesi lâzım gelir.
Feyâ sübhânallah! Zındık maddiyyun gâvurlar, bir
Vâcibü’l-Vücudu kabul etmediklerinden, zerrât
adedince bâtıl âliheleri kabul etmeye mezheblerine
göre muztar kalıyorlar. İşte şu cihette, münkir
kâfir, ne kadar feylesof âlim de olsa, nihayet derecede
bir cehl-i azîm içindedir, bir echel-i mutlaktır.
Üçüncü
Nokta
Şu nokta, Birinci Noktanın âhirinde vaad olunan altıncı
hikmet-i azîmeye bir işarettir. Şöyle ki:
Yirmi Sekizinci Sözün İkinci Suâlinin cevabındaki hâşiyede
denilmişti ki: Tahavvülât-ı zerrâtın ve zîhayat
cisimlerde zerrât harekâtının binler hikmetlerinden
bir hikmeti dahi, zerreleri nurlandırmaktır ve âlem-i
uhreviye binâsına lâyık zerreler olmak için,
hayattar ve mânidar olmaktır. Güyâ cism-i hayvanî ve
insanî, hattâ nebâtî, terbiye dersini almak için
gelenlere bir misafirhâne, bir kışla, bir mektep hükmündedir
ki, câmid zerreler ona girerler, nurlanırlar. Âdetâ
bir tâlim ve tâlimâta mazhar olurlar, letâfet peydâ
ederler. Birer vazifeyi görmekle, âlem-i bekàya ve
bütün eczâsıyla hayattar olan dâr-ı âhirete
zerrât olmak için liyâkat kesb ederler.
Suâl: Zerrâtın harekâtında şu hikmetin bulunması
ne ile bilinir?
Elcevap: Evvelâ, bütün masnuâtın bütün intizamâtıyla
ve hikmetleriyle sabit olan Sâniin hikmetiyle bilinir.
Çünkü, en cüzî bir şeye küllî hikmetleri takan
bir hikmet, seyl-i kâinatın içinde en büyük faaliyet
gösteren ve hikmetli nakışlara medâr olan harekât-ı
zerrâtı hikmetsiz bırakmaz. Hem, en küçük mahlûkatı,
vazifelerinde ücretsiz, maaşsız, kemâlsiz bırakmayan
bir hikmet, bir hâkimiyet, en kesretli ve esaslı
memurlarını, hizmetkârlarını nursuz, ücretsiz bırakmaz.
Sâniyen: Sâni-i Hakîm anâsırı tahrik edip tavzif
ederek (onlara bir ücret-i kemâl hükmünde)
mâdeniyât derecesine çıkarmasıyla ve mâdeniyâta
mahsus tesbihâtları onlara bildirmesiyle; ve mâdeniyâtı
tahrik ve tavzif edip nebâtât mertebe-i hayatiyesinin
makamını vermesiyle; ve nebâtâtı rızık ederek
tahrik ve tavzif ile hayvanât mertebe-i letâfetini
onlara ihsan etmesiyle; ve hayvanâttaki zerrâtı tavzif
edip rızık yoluyla hayat-ı insaniye derecesine çıkarmasıyla;
ve insanın vücudundaki zerrâtı süze süze tasfiye ve
taltif ederek tâ dimâğın ve kalbin en nâzik ve
latîf
yerinde makam vermesiyle bilinir ki,
harekât-ı zerrât hikmetsiz değil, belki kendine lâyık
bir nevi kemâlâta koşturuluyor.
Sâlisen: Zîhayat cisimlerin zerrâtı içinde çekirdek
ve tohumdaki gibi bir kısım zerreler öyle mânevî bir
nura, bir letâfete, bir meziyete mazhar oluyorlar ki,
sâir zerrelere ve o koca ağaca bir ruh, bir sultan hükmüne
geçer. İşte azîm bir ağacın bütün zerrâtı içinde
bir kısım zerrelerin şu mertebeye çıkmaları, o
ağacın tabaka-i hayatında çok devirleri ve nâzik
vazifeleri görmesiyle olduğundan gösteriyor ki,
Sâni-i Hakîmin emriyle vazife-i fıtrat içinde zerrâtın
enva-ı harekâtına göre onlara tecellî eden esmânın
hesâbına ve şerefine olarak, birer mânevî letâfet,
birer mânevî nur, birer makam, birer mânevî ders
almalarını gösteriyor.
Elhâsıl: Mâdem Sâni-i Hakîm Her şey için o şeye münâsip
bir nokta-i kemâl ve ona lâyık bir mertebe-i feyz-i vücud
tâyin edip ve o şeye, o nokta-i kemâle sa’y edip
gitmek için bir istidad vererek ona sevk ediyor; ve
bütün nebâtât ve hayvanâtta şu kanun-u Rubûbiyet
câri olmakla beraber, cemâdâtta dahi câridir ki, âdi
toprağa, elmas derecesine ve cevâhir-i âliye
mertebesine bir terakkiyât veriyor ve şu hakikatte
muazzam bir "kanun-u Rubûbiyetin" ucu
görünüyor.
Hem, mâdem o Hàlık-ı Kerîm, tenâsül kanun-u
azîminde istihdam ettiği hayvanâta ücret olarak,
birer maaş gibi, birer lezzet-i cüz’iye veriyor. Ve
arı ve bülbül gibi, sâir hidemât-ı Rabbâniyede
istihdam olunan hayvanlara birer ücret-i kemâl verir,
şevk ve lezzete medâr birer makam veriyor; ve şunda
bir muazzam "kanun-u kerem"in ucu görünüyor.
Hem, mâdem Her şeyin hakikati Cenâb-ı Hakkın bir
isminin tecellîsine bakar, ona bağlıdır, ona
aynadır; o şey ne kadar güzel bir vaziyet alsa, o
ismin şerefinedir, o isim öyle ister. O şey bilse,
bilmese, o güzel vaziyet hakikat nazarında matlûbdur.
Ve şu hakikatten gayet muazzam bir "kanun-u tahsin
ve cemâl"in ucu görünüyor.
Hem, mâdem Fâtır-ı Kerîm, düstur-u kerem iktizâsıyla
bir şeye verdiği makamı ve kemâli, o şeyin müddeti
ve ömrü bitmesiyle, o kemâli geriye almıyor, belki o
zîkemâlin meyvelerini, neticelerini, mânevî
hüviyetini ve mânâsını, ruhlu ise ruhunu ibkà
ediyor. Meselâ, dünyada insanı mazhar ettiği kemâlâtın
mânâlarını, meyvelerini ibkà ediyor, hattâ müteşekkir
bir mü’minin yediği zâil meyvelerin şükrünü,
hamdini, mücessem bir meyve-i Cennet sûretinde tekrar
ona veriyor. Ve şu hakikatte muazzam bir "kanun-u
rahmet"in ucu görünüyor.
Hem, mâdem Hallâk-ı Bîmisâl israf etmiyor, abes işleri
yapmıyor, hattâ güz mevsiminde vazifesi bitmiş, vefât
etmiş mahlûkların enkaz-ı maddiyesini bahar masnuâtında
istimâl ediyor, onların binâlarında derc ediyor;
elbette, -1-
sırrıyla -2-
işaretiyle şu dünyada câmid, şuursuz ve mühim
vazifeler gören zerrât-ı arzıyenin elbette taşı,
ağacı, her şeyi zîhayat ve zîşuur olan âhiretin
bâzı binâlarında derc ve
1 Yeryüzünün başka bir şekle
çevrileceği gün. (İbrâhim Sûresi: 48.)
2 Asıl hayata mazhar olan ise âhiret
yurdudur. (Ankebût Sûresi: 64.)
istimâli muktezâ-i hikmettir. Çünkü,
harab olmuş dünyanın zerrâtını dünyada bırakmak
veya ademe atmak israftır. Ve şu hakikatten pek muazzam
bir "kanun-u hikmet"in ucu görünüyor.
Hem, mâdem şu dünyanın pekçok âsârı ve mâneviyâtı
ve meyveleri ve cin ve ins gibi mükellefînin mensucât-ı
amelleri, sahâif-i ef’âlleri, ruhları, cesedleri
âhiret pazarına gönderiliyor; elbette o semerâta ve
mânâlara hizmet eden ve arkadaşlık eden zerrât-ı
arzıye dahi vazife noktasında kendine göre tekemmül
ettikten sonra, yani nur-u hayata çok defa hizmet ve
mazhar olduktan sonra ve hayatî tesbihâta medâr
olduktan sonra şu harab olacak dünyanın enkazı içinde,
şu zerrâtı dahi öteki âlemin binâsında derc etmek
muktezâ-i adl ve hikmettir. Ve şu hakikatten pek
muazzam bir "kanun-u adl"in ucu görünüyor.
Hem, mâdem ruh cisme hâkim olduğu gibi, câmid
maddelerde dahi kaderin yazdığı evâmir-i tekviniye, o
maddelere hâkimdir; o maddeler, kaderin mânevî yazısına
göre mevkî ve nizam alabilirler. Meselâ, yumurtaların
envaında ve nutfelerin aksâmında ve çekirdeklerin
esnâfında ve tohumların ecnâsında kaderin ayrı
ayrı yazdığı evâmir-i tekviniye cihetiyle, ayrı
ayrı makam ve nur sahibi oluyorlar. Ve o madde itibâriyle
mahiyetleri Hâşiye bir hükmünde
olan o maddeler, hadsiz muhtelif mevcudâta menşe’
oluyorlar, ayrı ayrı makam ve nur sahibi oluyorlar.
Elbette hidemât-ı hayatiye ve hayattaki tesbihât-ı
Rabbâniyede defaatle bir zerre bulunmuş ise ve hizmet
etmiş ise, o zerrenin mânevî alnında o mânâların
hikmetlerini hiçbir şeyi kaybetmeyen kader kalemiyle
kaydetmesi, muktezâ-i ihâta-i ilmîdir. Ve şunda pek
muazzam bir "kanun-u ilm-i muhît"in ucu
görünüyor.
Öyle ise zerreler Hâşiye 1 başıboş
değiller.
Netice-i Kelâm: Geçmiş yedi kanun, yani kanun-u Rubûbiyet,
kanun-u kerem, kanun-u cemâl, kanun-u rahmet, kanun-u
hikmet, kanun-u adl, kanun-u ihâta-i ilmî gibi pekçok
muazzam kanunların görünen uçları arkalarında birer
İsm-i âzam ve o İsm-i âzamın tecellî-i âzamını gösteriyor.
Ve o tecellîden anlaşılıyor ki, sâir mevcudât gibi
şu dünyadaki tahavvülât-ı zerrât dahi, gayet âlî
hikmetler için kaderin çizdiği hudud üzerine kudretin
verdiği evâmir-i tekviniyeye göre hassas bir mîzan-ı
ilmî ile cevelân ediyorlar. Âdetâ başka yüksek bir
âleme Hâşiye 2 gitmeye
hazırlanıyorlar. Öyle ise zîhayat cisimler, o seyyah
zerrelere güyâ birer mektep, birer kışla
Hâşiye
Evet, bütün onlar dört unsurdan mürekkebdir.
Müvellidü’l-mâ, müvellidü’l-humuza, azot, karbon
gibi maddelerden teşkil olunuyorlar. Maddece bir
sayılabilirler; farkları yalnız kaderin mânevî yazısındadır.
Hâşiye 1
Şu cevap, yedi "mâdem" kelimelerine bakar.
Hâşiye 2
Çünkü, bilmüşâhede gayet cevâdâne bir faaliyetle
şu âlem-i kesif ve süflîde pek kesretle nur-u hayatı
serpmek ve iş’âl etmek, hattâ en hasis maddelerde ve
taaffün etmiş cisimlerde kesretle taze bir nur-u
hayatı ışıklandırmak, o kesif ve hasis maddeleri
nur-u hayatla letâfetlendirmek, cilâlandırmak, sarâhate
yakın işaret ediyor ki, gayet latîf, ulvî, nazîf,
hayattar diğer bir âlemin hesâbına, şu kesif, câmid
âlemi zerrâtın hareketiyle, hayatın nuruyla cilâlandırıyor,
eritiyor, güzelleştiriyor. Güyâ latîf bir âleme
gitmek için, zînetlendiriyor. İşte, beşer haşrini
aklına sığıştıramayan dar akıllı adamlar, Kur’ân’ın
nuruyla rasat etseler görecekler ki, bütün zerrâtı
bir ordu gibi haşredecek kadar muhît bir "kanun-u
Kayyûmiyet" görünüyor, bilmüşâhede tasarruf
ediyor.
birer misafirhâne-i terbiye hükmündedir
ve öyle olduğuna bir hads-i sâdıkla hükmedilebilir.
Elhâsıl: Birinci Sözde denildiği ve ispat edildiği
gibi, Her şey, "Bismillâh" der. İşte, bütün
mevcudât gibi, her bir zerre ve zerrâtın her bir tâifesi
ve mahsus her bir cemaati, lisân-ı hal ile,
"Bismillâh" der, hareket eder.
Evet, geçmiş üç nokta sırrıyla,her bir zerre,
mebde-i hareketinde lisân-ı hal ile "Bismillâhirrahmânirrahîm"
der. Yani, "Ben, Allah’ın nâmiyle, hesâbiyle,
ismiyle, izniyle, kuvvetiyle hareket ediyorum."
Sonra netice-i hareketinde, her bir masnu’ gibi her bir
zerre, her bir tâifesi, lisân-ı hal ile "Elhamdülillahi
rabbilalemin" der ki, bir kasîde-i methiye
hükmünde olan san’atlı bir mahlûkun nakşında,
kudretin küçük bir kalem ucu hükmünde kendini
gösterir. Belki herbiri, mânevî, Rabbânî, muazzam,
hadsiz başlı bir fonoğrafın birer plâğı hükmünde
olan masnu’ların üstünde dönen ve tahmîdât-ı
Rabbâniye kasîdeleriyle o masnuâtı konuşturan ve
tesbihât-ı İlâhiye neşîdelerini okutturan birer iğne
başı sûretinde kendini gösteriyorlar.
-1-
-2-
-3-
-4-
1 Onların Cennetteki duâları şöyledir:
"Allahım, Seni bütün noksan sıfatlardan tenzih
ederiz." Aralarındaki dilekleri de hep selâmdır,
iyiliktir. Duâları ise şu sözlerle sona erer:
"Ezelden ebede her türlü hamd ve övgü, şükür
ve minnet, âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur.
(Yûnus Sûresi: 10.)
2 Seni her türlü noksandan tenzih
ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz
yoktur. Sen her şeyi hakkıyla bilir, her işi hikmetle
yaparsın. (Bakara Sûresi: 32.)
3 Ey Rabbimiz! Bizi doğru yola
eriştirdikten sonra kalplerimizi sapıklığa
meylettirme. Yüce katından bize bir rahmet bağışla.
Muhakkak ki veren Sensin, duâ edip istediklerimizi bize
bağışlayan Sensin. (Al-i İmrân Sûresi: 8.)
4 Allahım, Efendimiz Muhammed’e, onun
âl ve Ashâb ve kardeşlerine Senin için hoşnutluk ve
onun için de hakkı edâ olacak bir rahmet ve selâm
eyle. Bizi ve dinimizi selâmette kıl. Duâmızı kabul
et ey âlemlerin Rabbi!
|