| Risale Oku YİRMİ İKİNCİ MEKTUP
-1-
Şu Mektup iki mebhastır. Birinci Mebhas, ehl-i imanı
uhuvvete ve muhabbete davet eder.
Birinci
Mebhas
-2-
-3-
-4-
Mü’minlerde nifak ve şikak, kin ve adâvete sebebiyet
veren tarafgirlik ve inat ve haset, hakikatçe ve
hikmetçe ve insaniyet-i kübrâ olan İslâmiyetçe ve
hayat-ı şahsiyece ve hayat-ı içtimaiyece ve hayat-ı
mâneviyece çirkin ve merduttur, muzır ve zulümdür ve
hayat-ı beşeriye için zehirdir.
1 Onun adıyla. Hiçbir şey yoktur ki Onu
hamd ile tesbih etmesin.
2 "Mü’minler ancak kardeştirler;
siz de kardeşlerinizin arasını düzeltin."
Hucurat Sûresi, 49:10.
3 "Kötülüğe iyiliğin en
güzeliyle karşılık ver. Bir de bakarsın, aranızda
düşmanlık bulunan kimse candan bir dost
oluvermiştir." Fussılet Sûresi, 41:34.
4 "Öfkelerini yutanlar ve
insanların kusurlarını affedenler-Allah ise iyilik
yapanları sever." Âl-i İmrân Sûresi, 3:134.
Şu hakikatin gayet çok vücuhundan altı
veçhini beyan ederiz.
Birinci Vecih
Hakikat nazarında zulümdür.
Ey mü’mine kin ve adâvet besleyen insafsız adam!
Nasıl ki, sen bir gemide veya bir hanede bulunsan,
seninle beraber dokuz mâsum ile bir câni var. O gemiyi
gark ve o haneyi ihrak etmeye çalışan bir adamın ne
derece zulmettiğini bilirsin. Ve zalimliğini,
semâvâta işittirecek derecede bağıracaksın. Hattâ
birtek mâsum, dokuz câni olsa, yine o gemi hiçbir
kanun-u adaletle batırılmaz.
Aynen öyle de, sen, bir hane-i Rabbâniye ve bir
sefine-i İlâhiye olan bir mü’minin vücudunda, iman
ve İslâmiyet ve komşuluk gibi, dokuz değil, belki
yirmi sıfat-ı mâsume varken, sana muzır olan ve
hoşuna gitmeyen bir câni sıfatı yüzünden ona kin ve
adâvet bağlamakla o hane-i mâneviye-i vücudun mânen
gark ve ihrakına, tahrip ve batmasına teşebbüs veya
arzu etmen, onun gibi şenî ve gaddar bir zulümdür.
İkinci Vecih
Hem hikmet nazarında dahi zulümdür. Zira malûmdur ki,
adâvet ve muhabbet, nur ve zulmet gibi zıttırlar.
İkisi, mânâ-yı hakikîsinde olarak beraber cem
olamazlar.
Eğer muhabbet, kendi esbabının rüçhaniyetine göre
bir kalbde hakikî bulunsa, o vakit adâvet mecazî olur,
acımak suretine inkılâp eder. Evet, mü’min,
kardeşini sever ve sevmeli. Fakat fenalığı için
yalnız acır. Tahakkümle değil, belki lütufla
ıslahına çalışır. Onun için, nass-ı hadisle,
"Üç günden fazla mü’min mü’mine küsüp
kat-ı mükâleme etmeyecek."
Eğer esbab-ı adâvet galebe çalıp, adâvet,
hakikatiyle bir kalbde bulunsa, o vakit muhabbet mecazî
olur, tasannu ve temellük suretine girer.
Ey insafsız adam! Şimdi bak ki, mü’min kardeşine
kin ve adâvet ne kadar zulümdür. Çünkü, nasıl ki
sen âdi, küçük taşları Kâbe’den daha ehemmiyetli
ve Cebel-i Uhud’dan daha büyük desen, çirkin bir
akılsızlık edersin. Aynen öyle de, Kâbe hürmetinde
olan iman ve Cebel-i Uhud azametinde olan İslâmiyet
gibi çok evsâf-ı İslâmiye muhabbeti ve ittifakı
istediği hâlde, mü’mine karşı adâvete sebebiyet
veren ve âdi taşlar hükmünde olan bazı kusurâtı
iman ve İslâmiyete tercih etmek, o derece insafsızlık
ve akılsızlık ve pek büyük bir zulüm olduğunu,
aklın varsa anlarsın.
Evet, tevhid-i imanî, elbette tevhid-i kulûbu ister. Ve
vahdet-i itikad dahi, vahdet-i içtimaiyeyi iktiza eder.
Buharî, Edeb:
57, 62; İsti’zân: 9; Müslim, Birr: 23, 25, 26; Ebû
Dâvud, Edeb: 47; Tirmizî, Birr: 21, 24; İbni Mâce,
Mukaddime: 7; Müsned, 1:176, 183; 3:110, 165, 199, 209,
225; 4:20, 327, 328; 5:416, 421, 422.
Evet, inkâr edemezsin ki, sen bir adamla
beraber bir taburda bulunmakla, o adama karşı dostâne
bir rabıta anlarsın; ve bir kumandanın emri altında
beraber bulunduğunuzdan, arkadaşâne bir alâka
telâkki edersin. Ve bir memlekette beraber bulunmakla,
uhuvvetkârâne bir münasebet hissedersin. Halbuki,
imanın verdiği nur ve şuurla ve sana gösterdiği ve
bildirdiği esmâ-i İlâhiye adedince vahdet alâkaları
ve ittifak rabıtaları ve uhuvvet münasebetleri var.
Meselâ, her ikinizin Hâlıkınız bir, Mâlikiniz bir,
Mâbudunuz bir, Râzıkınız bir-bir, bir, bine kadar
bir, bir.
Hem Peygamberiniz bir, dininiz bir, kıbleniz bir-bir,
bir, yüze kadar bir, bir.
Sonra köyünüz bir, devletiniz bir, memleketiniz
bir-ona kadar bir, bir.
Bu kadar bir birler vahdet ve tevhidi, vifak ve
ittifakı, muhabbet ve uhuvveti iktiza ettiği ve
kâinatı ve küreleri birbirine bağlayacak mânevî
zincirler bulundukları hâlde, şikak ve nifâka, kin ve
adâvete sebebiyet veren örümcek ağı gibi
ehemmiyetsiz ve sebatsız şeyleri tercih edip mü’mine
karşı hakikî adâvet etmek ve kin bağlamak, ne kadar
o rabıta-i vahdete bir hürmetsizlik ve o esbab-ı
muhabbete karşı bir istihfaf ve o münasebât-ı
uhuvvete karşı ne derece bir zulüm ve i’tisaf
olduğunu, kalbin ölmemişse, aklın sönmemişse
anlarsın.
Üçüncü Vecih
Adalet-i mahzâyı ifade eden -1-
sırrına göre, bir mü’minde bulunan câni bir sıfat
yüzünden, sair mâsum sıfatlarını mahkûm etmek
hükmünde olan adâvet ve kin bağlamak, ne derece
hadsiz bir zulüm olduğunu; ve bahusus bir mü’minin
fena bir sıfatından darılıp, küsüp, o mü’minin
akrabasına adâvetini teşmil etmek, -2- sîga-i
mübalâğa ile gayet azîm bir zulüm ettiğini, hakikat
ve şeriat ve hikmet-i İslâmiye sana ihtar ettiği
hâlde, nasıl kendini haklı bulursun, "Benim
hakkım var" dersin?
Hakikat nazarında sebeb-i adâvet ve şer olan
fenalıklar, şer ve toprak gibi kesiftir; başkasına
sirayet ve in’ikâs etmemek gerektir. Başkası ondan
ders alıp şer işlese, o başka meseledir. Muhabbetin
esbabı olan iyilikler, muhabbet gibi nurdur; sirayet ve
in’ikâs etmek, şe’nidir. Ve ondandır ki,
"Dostun dostu dosttur" sözü durub-u emsal
sırasına geçmiştir. Hem onun içindir ki, "Bir
göz hatırı için çok gözler sevilir" sözü
umumun lisanında gezer.
İşte ey insafsız adam! Hakikat böyle gördüğü
hâlde, sevmediğin bir adamın sevimli, mâsum bir
kardeşine ve taallûkatına adâvet etmek ne kadar
hilâf-ı hakikat olduğunu, hakikatbîn isen anlarsın.
1 "Hiçbir günahkâr başkasının
günahını yüklenmez." En’âm Sûresi, 6:164.
2 "Muhakkak ki insan çok
zalimdir." İbrahim Sûresi, 14:34.
Dördüncü Vecih
Hayat-ı şahsiye nazarında dahi zulümdür. Şu
Dördüncü Veçhin esası olarak birkaç düsturu dinle:
Birincisi: Sen mesleğini ve efkârını hak bildiğin
vakit, "Mesleğim haktır veya daha güzeldir"
demeye hakkın var. Fakat "Yalnız hak benim
mesleğimdir" demeye hakkın yoktur.
-1-
sırrınca, insafsız nazarın ve düşkün fikrin hakem
olamaz, başkasının mesleğini butlan ile mahkûm
edemez.
İkinci düstur: Senin üzerine haktır ki, her
söylediğin hak olsun. Fakat her hakkı söylemeye senin
hakkın yoktur. Her dediğin doğru olmalı; fakat her
doğruyu demek doğru değildir. Zira senin gibi niyeti
hâlis olmayan bir adam, nasihati Bazen damara
dokundurur, aksülâmel yapar.
Üçüncü Düstur: Adâvet etmek istersen, kalbindeki
adâvete adâvet et, onun ref’ine çalış. Hem en
ziyade sana zarar veren nefs-i emmârene ve hevâ-i
nefsine adâvet et, ıslahına çalış. O muzır nefsin
hatırı için mü’minlere adâvet etme. Eğer
düşmanlık etmek istersen, kâfirler, zındıklar
çoktur; onlara adâvet et. Evet, nasıl ki muhabbet
sıfatı muhabbete lâyıktır. Öyle de, adâvet
hasleti, her şeyden evvel kendisi adâvete lâyıktır.
Eğer hasmını mağlûp etmek istersen, fenalığına
karşı iyilikle mukabele et. Çünkü, eğer fenalıkla
mukabele edersen, husumet tezayüd eder. Zâhiren
mağlûp bile olsa, kalben kin bağlar, adâveti idame
eder. Eğer iyilikle mukabele etsen, nedâmet eder, sana
dost olur.
-2-
hükmünce, mü’minin şe’ni, kerîm olmaktır. Senin
ikramınla sana musahhar olur. Zâhiren leîm bile olsa,
iman cihetinde kerîmdir. Evet, fena bir adama
"İyisin, iyisin" desen iyileşmesi ve iyi
adama "Fenasın, fenasın" desen fenalaşması
çok vuku bulur. Öyleyse, -3- gibi
desâtir-i kudsiye-i Kur’âniyeye kulak ver. Saadet ve
selâmet ondadır.
1 "Rıza gözü, ayıplara karşı
kördür. Kem göz ise kusurları araştırır." Ali
Mâverdî, Edebü’d-Dünyâ ve’d-Dîn, s.10;
Dîvânü’ş-Şâfiî, s.91.
2 İyi ve izzetli birine iyilik edersen,
onu elde edersin. Kötü birine iyilik edersen, o daha da
azar.(Bu beyit Mütenebbi’ye aittir. Bkz.
el-Örfü’t-Tayyib fî Şerhi Dîvâni’t-Tayyib,
s.387.)
3 "Boş sözlerle, çirkin
davranışlarla karşılaştıkları zaman, izzet ve
şereflerini muhafaza ederek oradan geçip
giderler." Furkan Sûresi, 25:72. "Eğer
onları affeder, kusurlarına bakmaz ve
bağışlarsanız, şüphesiz ki Allah da çok
bağışlayıcı ve çok merhamet edicidir."
Teğabün Sûresi, 64:14.
Dördüncü Düstur: Ehl-i kin ve adâvet,
hem nefsine, hem mü’min kardeşine, hem rahmet-i
İlâhiyeye zulmeder, tecavüz eder. Çünkü, kin ve
adâvetle nefsini bir azâb-ı elîmde bırakır.
Hasmına gelen nimetlerden azâbı ve korkusundan gelen
elemi nefsine çektirir, nefsine zulmeder.
Eğer adâvet hasetten gelse, o bütün bütün azaptır.
Çünkü, haset evvelâ hâsidi ezer, mahveder,
yandırır. Mahsud hakkında zararı ya azdır veya
yoktur.
Hasedin çaresi: Hâsid adam, haset ettiği şeylerin
âkıbetini düşünsün. Tâ anlasın ki, rakibinde olan
dünyevî hüsün ve kuvvet ve mertebe ve servet,
fânidir, muvakkattir. Faydası az, zahmeti çoktur.
Eğer uhrevî meziyetler ise, zaten onlarda haset olamaz.
Eğer onlarda dahi haset yapsa, ya kendisi riyakârdır;
âhiret malını dünyada mahvetmek ister. Veyahut
mahsûdu riyakâr zanneder, haksızlık eder, zulmeder.
Hem ona gelen musibetlerden memnun ve nimetlerden mahzun
olup, kader ve rahmet-i İlâhiyeye, onun hakkında
ettiği iyiliklerden küsüyor. Âdetâ kaderi tenkit ve
rahmete itiraz ediyor. Kaderi tenkit eden, başını
örse vurur, kırar. Rahmete itiraz eden, rahmetten
mahrum kalır.
Acaba birgün adâvete değmeyen bir şeye bir sene kin
ve adâvetle mukabele etmeyi hangi insaf kabul eder,
bozulmamış hangi vicdana sığar?
Halbuki, mü’min kardeşinden sana gelen bir
fenalığı bütün bütün ona verip onu mahkûm
edemezsin. Çünkü, evvelâ kaderin onda bir hissesi
var. Onu çıkarıp, o kader ve kazâ hissesine karşı
rıza ile mukabele etmek gerektir.
Saniyen, nefis ve şeytanın hissesini de ayırıp, o
adama adâvet değil, belki nefsine mağlûp olduğundan,
acımak ve nedamet edeceğini beklemek.
Salisen, sen kendi nefsinde görmediğin veya görmek
istemediğin kusurunu gör, bir hisse de ona ver.
Sonra bâki kalan küçük bir hisseye karşı, en
selâmetli ve en çabuk hasmını mağlûp edecek af ve
safh ile ve ulüvvü cenaplıkla mukabele etsen,
zulümden ve zarardan kurtulursun. Yoksa, sarhoş ve
divane olan ve şişeleri ve buz parçalarını elmas
fiyatıyla alan cevherci bir Yahudi gibi, beş paraya
değmeyen fâni, zâil, muvakkat, ehemmiyetsiz umur-u
dünyeviyeye, güya ebedî dünyada durup ebedî beraber
kalacak gibi şedit bir hırsla ve daimî bir kinle,
mütemadiyen bir adâvetle mukabele etmek, sîga-i
mübalağa ile, bir zalûmiyettir veya bir sarhoşluktur,
bir nevi divaneliktir.
İşte, hayat-ı şahsiyece bu derece muzır olan
adâvete ve fikr-i intikama, eğer şahsını seversen
yol verme ki kalbine girsin. Eğer kalbine girmişse,
onun sözünü dinleme. Bak, hakikatbîn olan Hafız-ı
Şirazî’yi dinle:
Yani, "Dünya öyle bir metâ değil
ki nizâa değsin." Çünkü, fâni ve geçici
olduğundan kıymetsizdir. Koca dünya böyle ise,
dünyanın cüz’î işleri ne kadar ehemmiyetsiz
olduğunu anlarsın.
Hem demiş:
Yani, "İki cihanın rahat ve selâmetini iki harf
tefsir eder, kazandırır: dostlarına karşı
mürüvvetkârâne muaşeret ve düşmanlarına
sulhkârâne muamele etmektir."
Eğer dersen: "İhtiyar benim elimde değil;
fıtratımda adâvet var. Hem damarıma dokundurmuşlar,
vazgeçemiyorum."
Elcevap: Sû-i hulk ve fena haslet eseri gösterilmezse
ve gıybet gibi şeylerle ve muktezasıyla amel
edilmezse, kusurunu da anlasa, zarar vermez. Madem
ihtiyar senin elinde değil, vazgeçemiyorsun. Senin,
mânevî bir nedamet, gizli bir tevbe ve zımnî bir
istiğfar hükmünde olan kusurunu bilmen ve o haslette
haksız olduğunu anlaman, onun şerrinden seni
kurtarır. Zaten bu Mektubun bu Mebhasını yazdık, tâ
bu mânevî istiğfarı temin etsin; haksızlığı hak
bilmesin, haklı hasmını haksızlıkla teşhir etmesin.
Câ-yı dikkat bir hadise: Bir zaman, bu garazkârâne
tarafgirlik neticesi olarak gördüm ki, mütedeyyin bir
ehl-i ilim, fikr-i siyasîsine muhâlif bir âlim-i
salihi, tekfir derecesinde tezyif etti. Ve kendi fikrinde
olan bir münafığı, hürmetkârâne medhetti. İşte,
siyasetin bu fena neticelerinden ürktüm, -1- dedim,
o zamandan beri hayat-ı siyasiyeden çekildim.
Beşinci Vecih
Hayat-ı içtimaiyece, inat ve tarafgirlik gayet muzır
olduğunu beyan eder.
Eğer denilse: "Hadiste, -2-
denilmiş. İhtilâf ise tarafgirliği iktiza ediyor.
"Hem tarafgirlik marazı, mazlum avâmı, zalim
havassın şerrinden kurtarıyor. Çünkü bir kasabanın
ve bir köyün havassı ittifak etseler, mazlum avâmı
ezerler. Tarafgirlik olsa, mazlum bir tarafa iltica eder,
kendisini kurtarır.
1 Şeytandan ve siyasetten Allah’a
sığınırım.
2 "Ümmetimin ihtilâfı
rahmettir." el-Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ, 1:64;
el-Münâvî, Feyzü’l-Kadîr, 1:210-212.
"Hem tesadüm-ü efkârdan ve
tehâlüf-ü ukulden hakikat tamamıyla tezahür
eder."
Elcevap:
Birinci suale deriz ki: Hadisteki ihtilâf ise, müsbet
ihtilâftır. Yani, herbiri kendi mesleğinin tamir ve
revâcına sa’y eder. Başkasının tahrip ve iptaline
değil, belki tekmil ve ıslahına çalışır. Amma
menfi ihtilâf ise-ki garazkârâne, adâvetkârâne
birbirinin tahribine çalışmaktır-hadisin nazarında
merduttur. Çünkü birbiriyle boğuşanlar müsbet
hareket edemezler.
İkinci suale deriz ki: Tarafgirlik eğer hak namına
olsa, haklılara melce olabilir. Fakat şimdiki gibi
garazkârâne, nefis hesabına olan tarafgirlik,
haksızlara melcedir ki, onlara nokta-i istinad teşkil
eder. Çünkü, garazkârâne tarafgirlik eden bir adama
şeytan gelse, onun fikrine yardım edip taraftarlık
gösterse, o adam o şeytana rahmet okuyacak. Eğer
mukabil tarafa melek gibi bir adam gelse,
ona-hâşâ-lânet okuyacak derecede bir haksızlık
gösterecek.
Üçüncü suale deriz ki: Hak namına, hakikat hesabına
olan tesadüm-ü efkâr ise, maksatta ve esasta ittifakla
beraber, vesâilde ihtilâf eder. Hakikatin her
köşesini izhar edip hakka ve hakikate hizmet eder.
Fakat tarafgirâne ve garazkârâne, firavunlaşmış
nefs-i emmâre hesabına hodfuruşluk, şöhretperverâne
bir tarzdaki tesadüm-ü efkârdan bârika-i hakikat
değil, belki fitne ateşleri çıkıyor. Çünkü,
maksatta ittifak lâzım gelirken, öylelerin
efkârının küre-i arzda dahi nokta-i telâkîsi
bulunmaz. Hak namına olmadığı için, nihayetsiz
müfritâne gider, kabil-i iltiyam olmayan inşikaklara
sebebiyet verir. Hal-i âlem buna şahittir.
Elhasıl: -1- olan
desâtir-i âliye düstur-u harekât olmazsa, nifak ve
şikak meydan alır. Evet,
-2-
demezse, o düsturları nazara almazsa, adalet etmek
isterken zulmeder.
Câ-yı ibret bir hadise: Bir vakit, İmam-ı Ali
Radıyallahü Anh bir kâfiri yere atmış. Kılıcını
çekip keseceği zaman o kâfir ona tükürmüş. O,
kâfiri bırakmış, kesmemiş. O kâfir ona demiş ki:
"Neden beni kesmedin?"
Dedi: "Seni Allah için kesecektim. Fakat bana
tükürdün; hiddete geldim. Nefsimin hissesi
karıştığı için ihlâsım zedelendi. Onun için seni
kesmedim."
1 Muhabbet Allah için, buğz Allah için,
hüküm de Allah’a aittir.
2 Allah için buğzetmek, Allah için
hüküm vermek.
O kâfir ona dedi: "Beni çabuk
kesmen için seni hiddete getirmekti. Madem dininiz bu
derece sâfi ve hâlistir; o din haktır" dedi.
Hem medar-ı dikkat bir vakıa: Bir zaman bir hâkim bir
hırsızın elini kestiği vakit eser-i hiddet
gösterdiği için, ona dikkat eden âdil âmiri onu o
vazifeden azletmiş. Çünkü şeriat namına, kanun-u
İlâhî hesabına kesseydi, nefsi ona acıyacaktı. Ve
kalbi hiddet etmeyip, fakat merhamet de etmeyecek bir
tarzda kesecekti. Demek, nefsine o hükümden bir hisse
çıkardığı için, adaletle iş görmemiştir.
Câ-yı teessüf bir hâlet-i içtimaiye ve kalb-i
İslâmı ağlatacak müthiş bir maraz-ı hayat-ı
içtimaî: "Haricî düşmanların zuhur ve
tehacümünde dahilî adâvetleri unutmak ve
bırakmak" olan bir maslahat-ı içtimaiyeyi en
bedevî kavimler dahi takdir edip yaptıkları hâlde,
şu cemaat-i İslâmiyeye hizmet dâvâ edenlere ne
olmuş ki, birbiri arkasında tehacüm vaziyetini alan
hadsiz düşmanlar varken, cüz’î adâvetleri
unutmayıp düşmanların hücumuna zemin hazır
ediyorlar? Şu hâl bir sukuttur, bir vahşettir,
hayat-ı içtimaiye-i İslâmiyeye bir hıyanettir.
Medar-i ibret bir hikâye: Bedevî aşiretlerinden
Hasenan aşiretinin birbirine düşman iki kabilesi
varmış. Birbirinden, belki elli adamdan fazla
öldürdükleri hâlde, Sipkan veya Hayderan aşireti
gibi bir kabile karşılarına çıktığı vakit, o iki
düşman taife, eski adâveti unutup, omuz omuza verip, o
haricî aşireti def edinceye kadar dahilî adâveti
hatırlarına getirmezlerdi.
İşte, ey mü’minler! Ehl-i iman aşiretine karşı
tecavüz vaziyetini almış ne kadar aşiret hükmünde
düşmanlar olduğunu bilir misiniz? Birbiri içindeki
daireler gibi yüz daireden fazla vardır. Herbirisine
karşı tesanüd ederek, el ele verip müdafaa vaziyeti
almaya mecburken, onların hücumunu teshil etmek,
onların harîm-i İslâma girmeleri için kapıları
açmak hükmünde olan garazkârâne tarafgirlik ve
adâvetkârâne inat, hiçbir cihetle ehl-i imana
yakışır mı? O düşman daireler, ehl-i dalâlet ve
ilhaddan tut, tâ ehl-i küfrün âlemine, tâ dünyanın
ehvâl ve mesâibine kadar, birbiri içinde size karşı
zararlı bir vaziyet alan, birbiri arkasında size hiddet
ve hırsla bakan, belki yetmiş nevi düşmanlar var.
Bütün bunlara karşı kuvvetli silâhın ve siperin ve
kalen, uhuvvet-i İslâmiyedir. Bu kale-i İslâmiyeyi
küçük adâvetlerle ve bahanelerle sarsmak, ne kadar
hilâf-ı vicdan ve ne kadar hilâf-ı maslahat-ı
İslâmiye olduğunu bil, ayıl.
Ehâdis-i şerifede gelmiş ki: "Âhirzamanın
Süfyan ve Deccal gibi nifak ve zındıka başına
geçecek eşhâs-ı müdhişe-i muzırraları, İslâmın
ve beşerin hırs ve şikakından istifade ederek, az bir
kuvvetle nev-i beşeri hercümerc eder ve koca âlem-i
İslâmı esaret altına alır."
Ey ehl-i iman! Zillet içinde esaret
altına girmemek isterseniz, aklınızı başınıza
alınız. İhtilâfınızdan istifade eden zalimlere
karşı -1- kale-i
kudsiyesi içine giriniz, tahassun ediniz. Yoksa, ne
hayatınızı muhafaza ve ne de hukukunuzu müdafaa
edebilirsiniz.
Malûmdur ki, iki kahraman birbiriyle boğuşurken, bir
çocuk ikisini de dövebilir. Bir mizanda iki dağ
birbirine karşı muvazenede bulunsa, bir küçük taş,
muvazenelerini bozup onlarla oynayabilir; birini yukarı,
birini aşağı indirir. İşte, ey ehl-i iman!
İhtiraslarınızdan ve husumetkârâne
tarafgirliklerinizden, kuvvetiniz hiçe iner; az bir
kuvvetle ezilebilirsiniz. Hayat-ı içtimaiyenizle
alâkanız varsa, -2-
düstur-u âliyeyi düstur-u hayat yapınız, sefalet-i
dünyevîden ve şekavet-i uhreviyeden kurtulunuz.
Altıncı Vecih
Hayat-ı mâneviye ve sıhhat-i ubudiyet, adâvet ve
inatla sarsılır. Çünkü, vasıta-i hâlâs ve
vesile-i necat olan ihlâs zayi olur. Zira, tarafgir bir
muannid, kendi a’mâl-i hayriyesinde hasmına tefevvuk
ister. Hâlisen liveçhillâh amele pek de muvaffak
olamaz. Hem hüküm ve muamelâtında tarafgirini tercih
eder, adalet edemez. İşte, ef’âl ve a’mâl-i
hayriyenin esasları olan ihlâs ve adalet, husumet ve
adâvetle kaybolur. Şu Altıncı Vecih uzundur. Fakat
kabiliyet-i makam kısa olduğundan, kısa kesiyoruz.
1 "Mü’minler ancak
kardeştirler." Hucurat Sûresi, 49:10.
2 "Mü’minin mü’mine
bağlılığı, parçaları birbirini tutan binâ
gibidir." Buharî, Salât: 88; Edeb: 36; Mezâlim:
5; Müslim, Birr: 65; Tirmizî, Birr: 18; Nesâî,
Zekât: 67; Müsned, 4:405, 409.
İkinci
Mebhas
Ey Ehl-i İman! Sabıkan, adâvet ne kadar zararlı
olduğunu anladın. Hem anla ki, adâvet kadar hayat-ı
İslâmiyeye en müthiş bir maraz-ı muzır dahi,
hırstır.
Hırs, sebeb-i haybettir ve illet ve zillettir; ve
mahrumiyet ve sefaleti getirir. Evet, her milletten
ziyade hırsla dünyaya saldıran Yahudi milletinin
zillet ve sefaleti, bu hükme bir şahid-i kàtı’dır.
Evet, hırs, zîhayat âleminde en geniş bir daireden
tut, tâ en cüz’î bir ferde kadar sû-i tesirini
gösterir. Tevekkülvâri taleb-i rızık ise, bilâkis
medar-ı rahattır ve her yerde hüsn-ü tesirini
gösterir. İşte, bir nevi zîhayat ve rızka muhtaç
olan meyvedar ağaçlar ve nebatlar, tevekkülvâri,
kanaatkârâne yerlerinde durup hırs
göstermediklerinden, rızıkları onlara koşup geliyor.
Hayvanlardan pek fazla evlât besliyorlar. Hayvânat ise,
hırsla rızıkları peşinde koştukları için, pek
çok zahmet ve noksaniyetle rızıklarını elde
edebiliyorlar.
Hem hayvânat dairesi içinde zaaf ve acz lisan-ı
hâliyle tevekkül eden yavruların meşru ve mükemmel
ve lâtif rızıkları hazine-i rahmetten verilmesi; ve
hırsla rızıklarına saldıran canavarların gayr-ı
meşru ve pek çok zahmetle kazandıkları nâhoş
rızıkları gösteriyor ki, hırs sebeb-i mahrumiyettir;
tevekkül ve kanaat ise vesile-i rahmettir.
Hem daire-i insaniye içinde her milletten ziyade hırsla
dünyaya yapışan ve aşk ile hayat-ı dünyeviyeye
bağlanan Yahudi milleti, pek çok zahmetle kazandığı,
kendine faydası az, yalnız hazinedarlık ettiği
gayr-ı meşru bir servet-i ribâ ile bütün
milletlerden yedikleri sille-i zillet ve sefalet, katl ve
ihanet gösteriyor ki, hırs maden-i zillet ve
hasârettir.
"Şüphesiz ki rızık veren, mutlak
kudret ve kuvvet sahibi olan ancak Allah’tır."
Zâriyat Sûresi, 51:58. "Yeryüzünde yürüyen ve
kendi rızkını yüklenemeyen nice canlının ve sizin
rızkınızı Allah verir. O herşeyi hakkıyla işitir,
herşeyi hakkıyla bilir." Ankebut Sûresi, 29:60.
Hem harîs bir insan her vakit hasârete
düştüğüne dair o kadar vakıalar var ki darbımesel
hükmüne geçmiş, umumun nazarında bir hakikat-i âmme
olarak kabul edilmiştir.
Madem öyledir. Eğer malı çok seversen, hırsla
değil, belki kanaatle malı talep et, tâ çok gelsin.
Ehl-i kanaat ile ehl-i hırs, iki şahsa benzer ki,
büyük bir zâtın divanhanesine giriyorlar. Birisi
kalbinden der: "Beni yalnız kabul etsin;
dışarıdaki soğuktan kurtulsam bana kâfidir. En
aşağıdaki iskemleyi de bana verseler, lütuftur."
İkinci adam, güya bir hakkı varmış gibi ve herkes
ona hürmet etmeye mecburmuş gibi, mağrurâne der ki:
"Bana en yukarı iskemleyi vermeli." O hırsla
girer, gözünü yukarı mevkilere diker, onlara gitmek
ister. Fakat divanhane sahibi onu geri döndürüp
aşağı oturtur. Ona teşekkür lâzımken, teşekküre
bedel kalbinden kızıyor. Teşekkür değil, bilâkis
hane sahibini tenkit ediyor. Hane sahibi de ondan
istiskal ediyor.
Birinci adam mütevaziâne giriyor, en aşağıdaki
iskemleye oturmak istiyor. Onun o kanaati, divanhane
sahibinin hoşuna gidiyor. "Daha yukarı iskemleye
buyurun" der. O da gittikçe teşekkürâtını
ziyadeleştirir; memnuniyeti tezayüd eder.
İşte, dünya bir divanhane-i Rahmân’dır. Zemin
yüzü bir sofra-i rahmettir. Derecât-ı erzak ve
merâtib-i nimet dahi iskemleler hükmündedir.
Hem, en cüz’î işlerde de herkes hırsın sû-i
tesirini hissedebilir.
Meselâ, iki dilenci birşey istedikleri vakit, hırsla
ilhah eden dilenciden istiskal edip vermemek, diğer
sakin dilenciye merhamet edip vermek, herkes kalbinde
hisseder.
Hem meselâ, gecede uykun kaçmış; sen yatmak istesen,
lâkayt kalsan, uykun gelebilir. Eğer hırsla uyku
istesen, "Aman yatayım, aman yatayım" dersen,
bütün bütün uykunu kaçırırsın.
Hem meselâ, mühim bir netice için birisini hırsla
beklersin. "Aman gelmedi, aman gelmedi" deyip,
en nihayet hırs senin sabrını tüketip, kalkar
gidersin. Bir dakika sonra o adam gelir; fakat
beklediğin o mühim netice bozulur.
Şu hâdisâtın sırrı şudur ki: Nasıl ki bir
ekmeğin vücudu, tarla, harman, değirmen, fırına
terettüp eder. Öyle de, tertib-i eşyada bir teennî-i
hikmet vardır. Hırs sebebiyle, teennî ile hareket
Hırs, hasâret ve muvaffakiyetsizliğin
sebebidir.
edilmediği için, o tertipli eşyadaki
mânevî basamakları müraat etmez; ya atlar, düşer
veyahut bir basamağı noksan bırakır, maksada
çıkamaz.
İşte, ey derd-i maişetle sersem olmuş ve hırs-ı
dünya ile sarhoş olmuş kardeşler! Hırs bu kadar
muzır ve belâlı birşey olduğu hâlde, nasıl hırs
yolunda her zilleti irtikâp ve haram-helâl demeyip her
malı kabul ve hayat-ı uhreviyeye lâzım çok şeyleri
feda ediyorsunuz; hattâ erkân-ı İslâmiyenin mühim
bir rüknü olan zekâtı, hırs yolunda terk
ediyorsunuz? Halbuki, zekât, her şahıs için sebeb-i
bereket ve dâfi-i beliyyattır. Zekâtı vermeyenin,
herhâlde elinden zekât kadar bir mal çıkacak; ya
lüzumsuz yerlere verecektir, ya bir musibet gelip
alacaktır.
Hakikatli bir rüya-yı hayaliyede, Harb-i Umumînin
beşinci senesinde, bir acip rüyada benden soruldu:
"Müslümanlara gelen bu açlık, bu zayiat-ı
maliye ve meşakkat-i bedeniye nedendir?"
Rüyada demiştim:
"Cenâb-ı Hak bir kısım maldan onda bir HAŞİYE 1 veya bir kısım
maldan kırkta bir, HAŞİYE 2 kendi verdiği
malından birisini bizden istedi-tâ bize fukaraların
dualarını kazandırsın ve kin ve ha-setlerini men
etsin. Biz, hırsımız için tamahkâr-lık edip
vermedik. Cenâb-ı Hak, müterakim zekâ-tını, kırkta
otuz, onda sekizini aldı.
"Hem senede yalnız bir ayda, yetmiş hikmetli bir
açlık bizden istedi. Biz nefsimize acıdık; mu-vakkat
ve lezzetli bir açlığı çekmedik. Cenâb-ı Hak, ceza
olarak, yetmiş cihetle belâlı bir nevi orucu beş sene
cebren bize tutturdu.
"Hem yirmi dört saatte birtek saati, hoş ve
ul-vî, nuranî ve faydalı bir nevi talimat-ı
Rabbâni-yeyi bizden istedi. Biz tembellik edip o namazı
ve niyazı yerine getirmedik. O tek saati diğer saatlere
katarak zayi ettik. Cenâb-ı Hak, onun kefareti olarak,
beş sene talim ve talimat ve koş-turmakla bize bir nevi
namaz kıldırdı" demiştim.
Sonra ayıldım, düşündüm, anladım ki, o rüya-yı
hayaliyede pek mühim bir hakikat vardır. Yir-mi
Beşinci Sözde, medeniyetle hükm-ü Kur’ân’ı
muvazene bahsinde ispat ve beyan edildiği üzere,
beşerin hayat-ı içtimaîsinde bütün
ahlâksızlığın ve bütün ihtilâlâtın menşei iki
kelimedir:
Birisi: "Ben tok olduktan sonra başkası açlıktan
ölse bana ne?"
İkincisi: "Sen çalış, ben yiyeyim."
Bu iki kelimeyi de idame eden, cereyan-ı ribâ ve terk-i
zekâttır. Bu iki müthiş maraz-ı içtima-îyi tedavi
edecek tek çare, zekâtın bir düstur-u umumî
suretinde icrasıyla, vücub-u zekât ve hur-met-i
ribâdır.
HAŞİYE 1
Yani, her sene taze verdiği buğday gibi mallardan onda
bir.
HAŞİYE 2
Yani, eskiden verdiği kırktan ki, her senede galiben ve
lâakal ribh-i ticarî ve nesl-i hayvanî cihe-tiyle, o
kırktan taze olarak on adet verir.
Hem değil yalnız eşhasta ve hususî
cemaatler-de, belki umum nev-i beşerin saadet-i hayatı
için en mühim bir rükün, belki devam-ı hayat-ı
insa-niye için en mühim bir direk, zekâttır.
Çünkü, be-şerde, havas ve avam, iki tabaka var.
Havastan avâma merhamet ve ihsan; ve avamdan havâssa
karşı hürmet ve itaati temin edecek, zekâttır.
Yoksa, yukarıdan avâmın başına zulüm ve tahak-küm
iner; avamdan zenginlere karşı kin ve isyan çıkar.
İki tabaka-i beşer, daimî bir mücadele-i mâneviyede,
bir keşmekeş-i ihtilâfta bulunur. Ge-le gele, tâ
Rusya’da olduğu gibi, sa’y ve sermaye mücadelesi
suretinde boğuşmaya başlar.
Ey ehl-i kerem ve vicdan! Ve ey ehl-i sehâvet ve ihsan!
İhsanlar zekât namına olmazsa, üç za-rarı var.
Bazen da faydasız gider. Çünkü, Allah namına
vermediğin için, mânen minnet ediyorsun, biçare
fakiri minnet esareti altında bırakıyorsun. Hem makbul
olan duasından mahrum kalıyorsun. Hem hakikaten
Cenâb-ı Hakkın malını ibâdına vermek için bir
tevziat memuru olduğun hâlde, kendini sahib-i mal
zannedip bir küfrân-ı nimet ediyorsun.
Eğer zekât namına versen, Cenâb-ı Hak namına
verdiğin için bir sevap kazanıyorsun, bir şükrân-ı
nimet gösteriyorsun. O muhtaç adam dahi sana tabasbus
etmeye mecbur olmadığı için, izzet-i nef-si
kırılmaz ve duası senin hakkında makbul olur. Evet,
zekât kadar, belki daha ziyade nafile ve ihsan, yahut
sair suretlerde verip riyâ ve şöhret gibi, minnet ve
tezlil gibi zararları kazanmak ne-rede? Zekât namına o
iyilikleri yapıp, hem farzı edâ etmek, hem sevabı,
hem ihlâsı, hem makbul bir duayı kazanmak nerede?
-1-
-2-
1 "Seni her türlü noksandan tenzih
ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz
yoktur. Muhakkak ki Sen, ilmi ve hikmeti herşeyi
kuşatan Alîm-i Hakîmsin." Ba-kara Sûresi, 2:32.
2 Allahım! "Mü’minler sağlam bir
binanın taşları gibidir; birbirlerine kuvvet
verirler." Ve "Kanaat tükenmez bir
hazinedir" [Süyûti, el-Fethü’l-Kebîr, 2:309)
buyuran Efendimiz Muhammed’e ve bütün âl ve
ashabına salât ve selâm et. Âlemlerin Rabbi olan
Allah’a hamd olsun.
Hâtime
Gıybet hakkındadır
-1-
Yirmi Beşinci Sözün Birinci Şulesinin Birinci
Şuaının Beşinci Noktasının, makam-ı zem ve zecrin
misallerinden olan birtek âyetin, mucizâne altı tarzda
gıybetten tenfir etmesi, Kur’ân’ın nazarında
gıybet ne kadar şenî birşey olduğunu tamamıyla
gösterdiğinden, başka beyana ihtiyaç bırakmamış.
Evet, Kur’ân’ın beyanından sonra beyan olamaz;
ihtiyaç da yoktur.
İşte
-2- âyetinde altı derece zemmi zemmeder, gıybetten
altı mertebe şiddetle zecreder. Şu âyet bilfiil
gıybet edenlere müteveccih olduğu vakit, mânâsı
gelecek tarzda oluyor. Şöyle ki:
Malûmdur, âyetin başındaki hemze, sormak,
"âyâ" mânâsındadır. O sormak mânâsı,
su gibi, âyetin bütün kelimelerine girer. Her kelimede
bir hükm-ü zımnî var.
İşte, birincisi, hemze ile der: Âyâ, sual ve cevap
mahâlli olan aklınız yok mu ki, bu derece çirkin
birşeyi anlamıyor?
İkincisi: -3-
lâfzıyla der: Âyâ, sevmek ve nefret etmek mahâlli
olan kalbiniz bozulmuş mu ki, en menfur bir işi sever?
Üçüncüsü: -4-
kelimesiyle der: Cemaatten hayatını alan hayat-ı
içtimaiye ve medeniyetiniz ne olmuş ki, böyle
hayatınızı zehirleyen bir ameli kabul eder?
1 Onun adıyla. Hiçbir şey yoktur ki Onu
hamd ile tesbih etmesin.
2 "Sizden biri, ölü kardeşinin
etini yemekten hoşlanır mı?" Hucurât Sûresi,
49:12.
3 Hoşlanır mı?
4 Sizden biri.
Dördüncüsü : -1-
kelâmıyla der: İnsaniyetiniz ne olmuş ki, böyle
canavarcasına arkadaşınızı dişle parçalamayı
yapıyorsunuz?
Beşincisi: -2-
kelimesiyle der: Hiç rikkat-i cinsiyeniz, hiç sıla-i
rahminiz yok mu ki, böyle çok cihetlerle kardeşiniz
olan bir mazlumun şahs-ı mânevîsini insafsızca
dişliyorsunuz? Ve hiç aklınız yok mu ki, kendi
âzânızı kendi dişinizle divane gibi
ısırıyorsunuz?
Altıncısı: -3-
kelâmıyla der: Vicdanınız nerede? Fıtratınız
bozulmuş mu ki, en muhterem bir hâlde bir kardeşinize
karşı, etini yemek gibi en müstekreh bir işi
yapıyorsunuz?
Demek, şu âyetin ifadesiyle ve kelimelerin ayrı ayrı
delâletiyle, zem ve gıybet, aklen ve kalben ve
insaniyeten ve vicdanen ve fıtraten ve milliyeten
mezmumdur. İşte, bak, nasıl şu âyet îcazkârâne
altı mertebe zemmi zemmetmekle, i’câzkârâne altı
derece o cürümden zecreder.
Gıybet, ehl-i adâvet ve haset ve inadın en çok
istimal ettikleri alçak bir silâhtır. İzzet-i nefis
sahibi, bu pis silâha tenezzül edip istimal etmez.
Nasıl meşhur bir zat demiş:
Yani, "Düşmanıma gıybetle ceza vermekten nefsimi
yüksek tutuyorum ve tenezzül etmiyorum. Çünkü
gıybet, zayıf ve zelil ve aşağıların
silâhıdır."
Gıybet odur ki, gıybet edilen adam hazır olsaydı ve
işitseydi, kerahet edip darılacaktı. Eğer doğru
dese, zaten gıybettir. Eğer yalan dese, hem gıybet,
hem iftiradır; iki katlı çirkin bir günahtır.
Gıybet, mahsus birkaç maddede caiz olabilir:
Birisi: Şekvâ suretinde bir vazifedar adama der, tâ
yardım edip o münkeri, o kabahati ondan izale etsin ve
hakkını ondan alsın.
Birisi de: Bir adam onunla teşrik-i mesai etmek ister,
seninle meşveret eder. Sen de, sırf maslahat için,
garazsız olarak, meşveretin hakkını edâ etmek için
desen: "Onunla teşrik-i mesai etme. Çünkü zarar
göreceksin."
Birisi de: Maksadı tahkir ve teşhir değil, belki
maksadı tarif ve tanıttırmak için dese: "O topal
ve serseri adam filân yere gitti."
1 Etini yemeyi.
2 Kardeşinin.
3 Ölüyken.
Birisi de: O gıybet edilen adam
fâsık-ı mütecahirdir. Yani fenalıktan sıkılmıyor,
belki işlediği seyyiatla iftihar ediyor, zulmüyle
telezzüz ediyor, sıkılmayarak âşikâre bir surette
işliyor.
İşte bu mahsus maddelerde, garazsız ve sırf hak ve
maslahat için gıybet caiz olabilir. Yoksa, gıybet,
nasıl ateş odunu yer, bitirir; gıybet dahi a’mâl-i
salihayı yer, bitirir.
Eğer gıybet etti veyahut isteyerek dinledi; o vakit -1- demeli,
sonra gıybet edilen adama ne vakit rast gelse,
"Beni helâl et" demeli.
-2-
Said Nursî
1 Allahım, bizi ve gıybetini ettiğimiz
zâtı mağfiret et.
2 Baki olan yalnız Allah’tır.
|