| Risale Oku İkinci Risale olan İkinci Kısım
Ramazan-ı
Şerife dairdir
Birinci Kısmın âhirinde şeâir-i İslâmiyeden bir
nebze bahsedildiğinden, şeâirin içinde en parlak ve
muhteşem olan Ramazan-ı Şerife dair olan bu İkinci
Kısımda, bir kısım hikmetleri zikredilecektir. Bu
İkinci Kısım, Ramazan-ı Şerifin pek çok
hikmetlerinden dokuz hikmeti beyan eden Dokuz Nüktedir.
-1-
* Birinci Nükte
Ramazan-ı Şerifteki savm, İslâmiyetin erkân-ı
hamsesinin birincilerindendir. Hem şeâir-i
İslâmiyenin âzamlarındandır.
İşte, Ramazan-ı Şerifteki orucun çok hikmetleri, hem
Cenâb-ı Hakkın rububiyetine, hem insanın hayat-ı
içtimaiyesine, hem hayat-ı şahsiyesine, hem nefsin
terbiyesine, hem niam-ı İlâhiyenin şükrüne bakar
hikmetleri var.
Cenâb-ı Hakkın rububiyeti noktasında orucun çok
hikmetlerinden bir hikmeti şudur ki:
Cenâb-ı Hak, zemin yüzünü bir sofra-i nimet
suretinde hâlk ettiği ve bütün envâ-ı nimeti o
sofrada -2-
bir tarzda o sofraya dizdiği
1 "O Ramazan ayı ki, insanlara
doğru yolu gösteren, apaçık hidayet delillerini
taşıyan ve hak ile bâtılın arasını ayıran
Kur’ân, o ayda indirilmiştir." Bakara Sûresi,
2:185.
2 Umulmadık yerlerden.
cihetle, kemâl-i Rububiyetini ve
Rahmâniyet ve Rahîmiyetini o vaziyetle ifade ediyor.
İnsanlar, gaflet perdesi altında ve esbab dairesinde, o
vaziyetin ifade ettiği hakikati tam göremiyor, bazen
unutuyor. Ramazan-ı Şerifte ise, ehl-i iman, birden
muntazam bir ordu hükmüne geçer. Sultan-ı Ezelînin
ziyafetine davet edilmiş bir surette, akşama yakın
"Buyurunuz" emrini bekliyorlar gibi bir tavr-ı
ubudiyetkârâne göstermeleri, o şefkatli ve haşmetli
ve külliyetli Rahmâniyete karşı, vüs’atli ve
azametli ve intizamlı bir ubudiyetle mukabele ediyorlar.
Acaba böyle ulvî ubudiyete ve şeref-i keramete
iştirak etmeyen insanlar, insan ismine lâyık
mıdırlar?
* İkinci Nükte
Ramazan-ı Mübareğin savmı, Cenâb-ı Hakkın
nimetlerinin şükrüne baktığı cihetle, çok
hikmetlerinden bir hikmeti şudur ki:
Birinci Sözde denildiği gibi, bir padişahın
mutfağından bir tablacının getirdiği taamlar bir
fiyat ister. Tablacıya bahşiş verildiği hâlde, çok
kıymettar olan o nimetleri kıymetsiz zannedip onu
in’âm edeni tanımamak nihayet derecede bir belâhet
olduğu gibi; Cenâb-ı Hak, hadsiz envâ-ı nimetini
nev-i beşere zemin yüzünde neşretmiş, ona mukabil, o
nimetlerin fiyatı olarak şükür istiyor. O nimetlerin
zâhirî esbabı ve ashabı, tablacı hükmündedirler. O
tablacılara bir fiyat veriyoruz, onlara minnettar
oluyoruz. Hattâ, müstehak olmadıkları pek çok fazla
hürmet ve teşekkürü ediyoruz. Halbuki, Mün’im-i
Hakikî, o esbabdan hadsiz derecede, o nimet
vasıtasıyla şükre lâyıktır. İşte Ona teşekkür
etmek, o nimetleri doğrudan doğruya Ondan bilmek, o
nimetlerin kıymetini takdir etmek ve o nimetlere kendi
ihtiyacını hissetmekle olur.
İşte, Ramazan-ı Şerifteki oruç, hakikî ve hâlis,
azametli ve umumî bir şükrün anahtarıdır. Çünkü,
sair vakitlerde mecburiyet tahtında olmayan insanların
çoğu, hakikî açlık hissetmedikleri zaman, çok
nimetlerin kıymetini derk edemiyor. Kuru bir parça
ekmek, tok olan adamlara, hususan zengin olsa, ondaki
derece-i nimet anlaşılmıyor. Halbuki, iftar vaktinde,
o kuru ekmek, bir mü’minin nazarında çok kıymettar
bir nimet-i İlâhiye olduğuna kuvve-i zâikası
şehadet eder. Padişahtan tâ en fukaraya kadar herkes,
Ramazan-ı Şerifte o nimetlerin kıymetlerini anlamakla
bir şükr-ü mânevîye mazhar olur.
Hem gündüzdeki yemekten memnûiyeti cihetiyle, "O
nimetler benim mülküm değil. Ben bunların
tenâvülünde hür değilim. Demek başkasının
malıdır ve in’âmıdır; Onun emrini bekliyorum"
diye, nimeti nimet bilir, bir şükr-ü mânevî eder.
İşte, bu suretle oruç çok cihetlerle hakikî vazife-i
insaniye olan şükrün anahtarı hükmüne geçer.
* Üçüncü Nükte
Oruç, hayat-ı içtimaiye-i insaniyeye baktığı
cihetle çok hikmetlerinden bir hikmeti şudur ki:
İnsanlar maişet cihetinde muhtelif bir surette hâlk
edilmişler. Cenâb-ı Hak, o ihtilâfa binaen,
zenginleri fukaraların muavenetine davet ediyor.
Halbuki, zenginler fukaranın acınacak acı hâllerini
ve açlıklarını, oruçtaki açlıkla tam
hissedebilirler. Eğer oruç olmazsa, nefisperest çok
zenginler bulunabilir ki, açlık ve fakirlik ne kadar
elîm ve onlar şefkate ne kadar muhtaç olduğunu idrak
edemez. Bu cihette insaniyetteki hemcinsine şefkat ise,
şükr-ü hakikînin bir esasıdır. Hangi fert olursa
olsun, kendinden bir cihette daha fakiri bulabilir; ona
karşı şefkate mükelleftir. Eğer nefsine açlık
çektirmek mecburiyeti olmazsa, şefkat vasıtasıyla
muavenete mükellef olduğu ihsanı ve yardımı yapamaz,
yapsa da tam olamaz. Çünkü, hakikî o hâleti kendi
nefsinde hissetmiyor.
* Dördüncü Nükte
Ramazan-ı Şerifteki oruç, nefsin terbiyesine
baktığı cihetindeki çok hikmetlerinden bir hikmeti
şudur ki:
Nefis, kendini hür ve serbest ister ve öyle telâkki
eder. Hattâ, mevhum bir rububiyet ve keyfemâyeşâ
hareketi, fıtrî olarak arzu eder. Hadsiz nimetlerle
terbiye olunduğunu düşünmek istemiyor. Hususan,
dünyada servet ve iktidarı da varsa, gaflet dahi
yardım etmişse, bütün bütün gasıbâne,
hırsızcasına, nimet-i İlâhiyeyi hayvan gibi yutar.
İşte, Ramazan-ı Şerifte, en zenginden en fakire kadar
herkesin nefsi anlar ki, kendisi mâlik değil,
memlûktür; hür değil, abddir. Emrolunmazsa, en âdi
ve en rahat şeyi de yapamaz, elini suya uzatamaz diye,
mevhum rububiyeti kırılır, ubudiyeti takınır,
hakikî vazifesi olan şükre girer.
* Beşinci Nükte
Ramazan-ı Şerifin orucu, nefsin tehzib-i ahlâkına ve
serkeşâne muamelelerinden vazgeçmesi cihetine
baktığı noktasındaki çok hikmetlerinden birisi
şudur ki:
Nefs-i insaniye gafletle kendini unutuyor. Mahiyetindeki
hadsiz aczi, nihayetsiz fakrı, gayet derecedeki kusurunu
göremez ve görmek istemez. Hem ne kadar zayıf ve
zevâle maruz ve musibetlere hedef bulunduğunu ve çabuk
bozulur, dağılır et ve kemikten ibaret olduğunu
düşünmez. Adeta polattan bir vücudu var gibi,
lâyemûtâne, kendini ebedî tahayyül eder gibi
dünyaya saldırır. Şedit bir hırs ve tamahla ve
şiddetli alâka ve muhabbetle dünyaya atılır. Her
lezzetli ve menfaatli şeylere bağlanır. Hem kendini
kemâl-i şefkatle terbiye eden Hâlıkını unutur. Hem
netice-i hayatını ve hayat-ı uhreviyesini düşünmez;
ahlâk-ı seyyie içinde yuvarlanır.
İşte, Ramazan-ı Şerifteki oruç, en
gafillere ve mütemerridlere, zaafını ve aczini ve
fakrını ihsas ediyor. Açlık vasıtasıyla midesini
düşünüyor; midesindeki ihtiyacını anlar. Zayıf
vücudu ne derece çürük olduğunu hatırlıyor. Ne
derece merhamete ve şefkate muhtaç olduğunu derk eder.
Nefsin firavunluğunu bırakıp, kemâl-i acz ve fakr ile
dergâh-ı İlâhiyeye ilticaya bir arzu hisseder ve bir
şükr-ü mânevî eliyle rahmet kapısını çalmaya
hazırlanır-eğer gaflet kalbini bozmamışsa!
* Altıncı Nükte
Ramazan-ı Şerifin sıyâmı, Kur’ân-ı Hakîmin
nüzulüne baktığı cihetle ve Ramazan-ı Şerif,
Kur’ân-ı Hakîmin en mühim zaman-ı nüzulü olduğu
cihetindeki çok hikmetlerinden birisi şudur ki:
Kur’ân-ı Hakîm, madem şehr-i Ramazan’da nüzul
etmiş. O Kur’ân’ın zaman-ı nüzulunu istihzar
ile, o semâvî hitabı hüsn-ü istikbal etmek için
Ramazan-ı Şerifte nefsin hâcât-ı süfliyesinden ve
mâlâyâniyat hâlâttan tecerrüt ve ekl ve şürbün
terkiyle melekiyet vaziyetine benzemek ve bir surette o
Kur’ân’ı yeni nâzil oluyor gibi okumak ve dinlemek
ve ondaki hitâbât-ı İlâhiyeyi güya geldiği ân-ı
nüzulünde dinlemek ve o hitabı Resul-i Ekremden
(a.s.m.) işitiyor gibi dinlemek, belki Hazret-i
Cebrâil’den, belki Mütekellim-i Ezelîden dinliyor
gibi bir kudsî hâlete mazhar olur. Ve kendisi
tercümanlık edip başkasına dinlettirmek ve
Kur’ân’ın hikmet-i nüzulünü bir derece
göstermektir.
Evet, Ramazan-ı Şerifte güya Âlem-i İslâm bir
mescid hükmüne geçiyor. Öyle bir mescid ki,
milyonlarla hâfızlar, o mescid-i ekberin köşelerinde
o Kur’ân’ı, o hitab-ı semâvîyi arzlılara
işittiriyorlar. Her Ramazan, âyetini,
nuranî, parlak bir tarzda gösteriyor; Ramazan Kur’ân
ayı olduğunu ispat ediyor. O cemaat-i uzmânın sair
efradları, bazıları huşû ile o hâfızları
dinlerler. Diğerleri kendi kendine okurlar.
Şöyle bir vaziyetteki bir mescid-i mukaddeste, nefs-i
süflînin hevesâtına tâbi olup, yemek içmekle o
vaziyet-i nuranîden çıkmak ne kadar çirkinse ve o
mesciddeki cemaatin mânevî nefretine ne kadar hedef
ise, öyle de, Ramazan-ı Şerifte ehl-i sıyâma
muhâlefet edenler de o derece umum Âlem-i İslâmın
mânevî nefretine ve tahkirine hedeftir.
* Yedinci Nükte
Ramazan’ın sıyâmı, dünyada âhiret için ziraat ve
ticaret etmeye gelen nev-i insanın kazancına baktığı
cihetteki çok hikmetlerinden bir hikmeti şudur ki:
Ramazan-ı Şerifte sevab-ı a’mâl, bire bindir.
Kur’ân-ı Hakîmin, nass-ı hadisle, herbir harfinin
on sevabı var; on hasene sayılır, on meyve-i Cennet
getirir.
O Ramazan ayı ki Kur’an o ayda
indirilmiştir. Bakara suresi: 185.
Ramazan-ı Şerifte herbir harfin on
değil, bin; ve Âyetü’l-Kürsî gibi âyetlerin
herbir harfi binler; ve Ramazan-ı Şerifin Cumalarında
daha ziyadedir. Ve Leyle-i Kadirde otuz bin hasene
sayılır. Evet, herbir harfi otuz bin bâki meyveler
veren Kur’ân-ı Hakîm, öyle bir nuranî şecere-i
tûbâ hükmüne geçiyor ki, milyonlarla o bâki
meyveleri Ramazan-ı Şerifte mü’minlere kazandırır.
İşte, gel, bu kudsî, ebedî, kârlı ticarete bak,
seyret ve düşün ki, bu hurufâtın kıymetini takdir
etmeyenler ne derece hadsiz bir hasârette olduğunu
anla.
İşte, Ramazan-ı Şerif adeta bir âhiret ticareti
için gayet kârlı bir meşher, bir pazardır. Ve
uhrevî hasılat için gayet mümbit bir zemindir. Ve
neşvünemâ-i a’mâl için, bahardaki mâ-i Nisandır.
Saltanat-ı rububiyet-i İlâhiyeye karşı ubudiyet-i
beşeriyenin resmigeçit yapmasına en parlak, kudsî bir
bayram hükmündedir. Ve öyle olduğundan, yemek içmek
gibi nefsin gafletle hayvanî hâcâtına ve mâlâyâni
ve hevâperestâne müştehiyâta girmemek için, oruçla
mükellef olmuş. Güya muvakkaten hayvaniyetten çıkıp
melekiyet vaziyetine veyahut âhiret ticaretine girdiği
için, dünyevî hâcâtını muvakkaten bırakmakla,
uhrevî bir adam ve tecessüden tezahür etmiş bir ruh
vaziyetine girerek, savmı ile Samediyete bir nevi
aynadarlık etmektir.
Evet, Ramazan-ı Şerif, bu fâni dünyada, fâni ömür
içinde ve kısa bir hayatta, bâki bir ömür ve uzun
bir hayat-ı bâkiyeyi tazammun eder, kazandırır. Evet,
birtek Ramazan, seksen sene bir ömür semerâtını
kazandırabilir. Leyle-i Kadir ise, nass-ı Kur’ân
ile, bin aydan daha hayırlı olduğu, bu sırra bir
hüccet-i kàtıadır.
Evet, nasıl ki bir padişah, müddet-i saltanatında,
belki her senede, ya cülûs-u hümayun namıyla veyahut
başka bir şâşaalı cilve-i saltanatına mazhar bazı
günleri bayram yapar. Raiyetini, o günde umumî
kanunlar dairesinde değil, belki hususî ihsânâtına
ve perdesiz huzuruna ve has iltifatına ve fevkalâde
icraatına ve doğrudan doğruya lâyık ve sadık
milletini has teveccühüne mazhar eder. Öyle de, Ezel
ve Ebed Sultanı olan on sekiz bin âlemin Padişah-ı
Zülcelâli, o on sekiz bin âleme bakan, teveccüh eden
ferman-ı âlişânı olan Kur’ân-ı Hakîmi,
Ramazan-ı Şerifte inzal eylemiş. Elbette o Ramazan,
mahsus bir bayram-ı İlâhî ve bir meşher-i Rabbânî
ve bir meclis-i ruhanî hükmüne geçmek, mukteza-yı
hikmettir.
Madem Ramazan o bayramdır. Elbette bir derece süflî ve
hayvanî meşagilden insanları çekmek için, oruca
emredilecek. Ve o orucun ekmeli ise, mide gibi bütün
duyguları, gözü, kulağı, kalbi, hayali, fikri gibi
cihazat-ı insaniyeye dahi bir nevi oruç tutturmaktır.
Yani, muharremattan, mâlâyâniyattan çekmek ve
herbirisine mahsus ubudiyete sevk etmektir. Meselâ,
dilini yalandan, gıybetten ve galiz tabirlerden
ayırmakla ona oruç tutturmak; ve o lisanı, tilâvet-i
Kur’ân ve zikir ve tesbih ve salâvat ve istiğfar
gibi şeylerle meşgul etmek; meselâ gözünü
nâmahreme bakmaktan ve kulağını fena şeyleri
işitmekten men edip, gözünü ibrete ve kulağını hak
söz ve Kur’ân dinlemeye sarf etmek gibi, sair
cihazata da bir nevi oruç tutturmaktır. Zaten mide en
büyük
bir fabrika olduğu için, oruçla ona
tatil-i eşgal ettirilse, başka küçük tezgâhlar
kolayca ona ittibâ ettirilebilir.
* Sekizinci Nükte
Ramazan-ı Şerif, insanın hayat-ı şahsiyesine
baktığı cihetindeki çok hikmetlerinden bir hikmeti
şudur ki:
İnsana en mühim bir ilâç nevinden maddî ve mânevî
bir perhizdir. Ve tıbben bir hımyedir ki, insanın
nefsi yemek, içmek hususunda keyfemâyeşâ hareket
ettikçe, hem şahsın maddî hayatına tıbben zarar
verdiği gibi, hem helâl-haram demeyip rast gelen şeye
saldırmak, adeta mânevî hayatını da zehirler. Daha
kalbe ve ruha itaat etmek, o nefse güç gelir,
serkeşâne dizginini eline alır. Daha insan ona
binemez; o insana biner.
Ramazan-ı Şerifte, oruç vasıtasıyla bir nevi perhize
alışır, riyazete çalışır ve emir dinlemeyi
öğrenir. Biçare zayıf mideye de, hazımdan evvel
yemek yemek üzerine doldurmakla hastalıkları celb
etmez. Ve emir vasıtasıyla helâli terk ettiği
cihetle, haramdan çekinmek için akıl ve şeriattan
gelen emri dinlemeye kabiliyet peydâ eder. Hayat-ı
mâneviyeyi bozmamaya çalışır.
Hem insanın ekseriyet-i mutlakası açlığa çok defa
müptelâ olur. Sabır ve tahammül için bir idman veren
açlık, riyazete muhtaçtır. Ramazan-ı Şerifteki
oruç, on beş saat, sahursuz ise yirmi dört saat devam
eden bir müddet-i açlığa sabır ve tahammül ve bir
riyazettir ve bir idmandır. Demek, beşerin musibetini
ikileştiren sabırsızlığın ve tahammülsüzlüğün
bir ilâcı da oruçtur.
Hem o mide fabrikasının çok hademeleri var. Hem onunla
alâkadar çok cihazat-ı insaniye var. Nefis, eğer
muvakkat bir ayın gündüz zamanında tatil-i eşgal
etmezse, o fabrikanın hademelerinin ve o cihazatın
hususî ibadetlerini onlara unutturur, kendiyle meşgul
eder, tahakkümü altında bırakır. O sair cihazat-ı
insaniyeyi de, o mânevî fabrika çarklarının
gürültüsü ve dumanlarıyla müşevveş eder. Nazar-ı
dikkatlerini daima kendine celb eder. Ulvî vazifelerini
muvakkaten unutturur. Ondandır ki, eskiden beri çok
ehl-i velâyet, tekemmül için riyazete, az yemek ve
içmeye kendilerini alıştırmışlar.
Fakat Ramazan-ı Şerif orucuyla o fabrikanın hademeleri
anlarlar ki, sırf o fabrika için yaratılmamışlar. Ve
sair cihazat, o fabrikanın süflî eğlencelerine bedel,
Ramazan-ı Şerifte melekî ve ruhanî eğlencelerde
telezzüz ederler, nazarlarını onlara dikerler. Onun
içindir ki, Ramazan-ı Şerifte mü’minler
derecâtına göre ayrı ayrı nurlara, feyizlere,
mânevî sürurlara mazhar oluyorlar. Kalb ve ruh, akıl,
sır gibi letâifin o mübarek ayda oruç vasıtasıyla
çok terakkiyat ve tefeyyüzleri vardır. Midenin
ağlamasına rağmen, onlar mâsumâne gülüyorlar.
* Dokuzuncu Nükte
Ramazan-ı Şerifin orucu, doğrudan doğruya nefsin
mevhum rububiyetini kırmak ve aczini göstermekle
ubudiyetini bildirmek cihetindeki hikmetlerinden bir
hikmeti şudur ki:
Nefis Rabbisini tanımak istemiyor;
firavunâne kendi rububiyet istiyor. Ne kadar azaplar
çektirilse, o damar onda kalır. Fakat açlıkla o
damarı kırılır. İşte, Ramazan-ı Şerifteki oruç,
doğrudan doğruya nefsin firavunluk cephesine darbe
vurur, kırar. Aczini, zaafını, fakrını gösterir,
abd olduğunu bildirir.
Hadisin rivayetlerinde vardır ki: 1
Cenâb-ı Hak nefse demiş ki: "Ben neyim, sen
nesin?"
Nefis demiş: "Ben benim, Sen sensin."
Azap vermiş, Cehenneme atmış, yine sormuş. Yine
demiş: "Ene ene, ente ente." Hangi nevi
azâbı vermiş, enâniyetten vazgeçmemiş.
Sonra açlıkla azap vermiş. Yani aç bırakmış. Yine
sormuş: "Men ene? Ve mâ ente?"
Nefis demiş: "Ente Rabbiye’r-Rahîm., Ve ene
abdüke’l-âciz." Yani, "Sen benim Rabb-i
Rahîmimsin. Ben senin âciz bir abdinim.
-2-
-3-
İtizar: Şu İkinci Kısım, kırk dakikada süratle
yazılmasından, ben ve müsvedde yazan kâtip ikimiz de
hasta olduğumuzdan, elbette içinde müşevveşiyet ve
kusur bulunacaktır. Nazar-ı müsamaha ile bakmalarını
ihvanlarımızdan bekleriz. Münasip gördüklerini
tashih edebilirler.
1
Dürretü’l vaizin, Osman bin Hasan el-Havbevi, s. 25.
2 Allahım! Efendimiz Muhammed’e ve Âl
ve ashabına Senin razı olacağın ve onun lâyık ve
müstehak olduğu bir rahmetle, Ramazan ayında okunan
Kur’ân’ın harfleri adedince salât ve selâm et.
Âmin.
3 "İzzet sahibi Rabbin, onların
yakıştırdıklarından münezzehtir. Bütün
peygamberlere selâm olsun. Hamd ise Âlemlerin Rabbi
olan Allah’a mahsustur." Sâffât Sûresi,
37:180-182.
Aziz, sıddık kardeşlerim,
Evvelâ: Sizin leyle-i Berâtınızı ve gelecek
Ramazanınızı tebrik eder ve bu gelecek leyle-i Kadri
hakkınızda ve hakkımızda bin aydan daha hayırlı
olmasını ve defter-i âmâlimize böyle geçmesini
Cenab-ı Haktan niyaz ediyoruz. Ve böylece, bayrama
kadar .
duasını etmeye niyet ettik.
Hem sizin iki mucizeli Kur’an’ı bizlere bu mübarek
aylarda göndermeniz, inşaallah o derece medâr-ı
bereket ve sevap ve hasenat ve fütuhat olacak ki, hakkımızda
bu Ramazanın herbir günü bir leyle-i Kadir hükmüne
geçeceğini rahmet-i İlahiyeden ümit ederiz.
Allah’ım! Bu Ramazan’da Leyle-i
Kadrimizi bize ve sadık Risale-i Nur talebelerine bin
aydan daha hayırlı kıl.
Şimdiden biz tedbir ettik ki, iki Kur’an’ı,
Risale-i Nur’un buradaki has talebeleri, Ramazan-ı
Şerifte, herbiri, her günde bir cüzün sizinle beraber
okumakla, Ramazan’ın her gününde bir hatme-i Kur’aniye
olarak, manevi ve çok geniş bir mecliste, Isparta ve
Kastamonu’yu ihata eden bir dairede halka tutan
Risale-i Nur talebelerinin ve o dairenin merkezinde
sizler bulunmak cihetiyle Risale-i Nur şakirtlerinin
etrafınızda olarak, Nakşîde, "hatme-i
hâcegân" tarzında, fakat çok büyük bir
mikyasta Risale-i Nur’un bütün şakirtleri manen
hazır ve o dairede bulunuyor niyetiyle tasavvurla
okunmak, o kudsi hatmeyi yapmak Cenab-ı Hakkın
rahmetinden tevfik niyaz ederiz.
Saniyen: Hacı Hafız’ın Sav Köyünün kahraman
talebelerinin fevkalade hizmetleri, oralarda sebeb-i teşvik
ve medar-ı gayret ve nümune-i imtisal olduğu gibi, bu
havalide dahi onların o harikulâde sa’y ve
gayretleri, fevkalade hüsn-ü misal ve nümune-i gayret
olarak ehemmiyetli bir intibah ve iştiyaka sebebiyet
vermiş. Kahraman Hüsrev’in onlara dair mektupları, mübarek
nüshalar gibi, tembellik, lâkaytlık hastalıklarına müptelâ
olanlara şifa olur, ellerde gezer.
Salisen: Sizin buraya gelen kıymettar mektuplarınızı
Lâhikaya yazmışız; fakat bazı kelimeleri tayyettik.
Müfritane hüsnüzandan gelen cümleleri tadil ettik,
gücenmeyiniz.
Rabian: İslamköyü, Kuleönü ortasında olan ve
Sıddık Sabri ve Lütfi gibi talebeleri yetiştiren
Atabey, Aras karyesi, çok defa hatırıma geliyordu,
"Acaba bu köy neden geri kaldı, söndü?"
diye düşünüp müteessir oluyordum. Fakat Cenab-ı
Hakka hadsiz şükür olsun ki, Tahir ve Abdullah Çavuş
o endişemi tamamıyla izale ettiler, büyük bir teselli
bana verdiler. Hatta Tahir’in bu defa bize hediye ettiği
Lem’alar ve Yedinci Şuayı bir cilt içinde cilt
ettikten sonra mütalaa ettim. Tahirî’de, bir Hüsrev,
Bir Lütfi, bir Âsım gördüm. Cenab-ı Hak ondan ve
sizlerden ebediyen razı olsun. Onun o nüshası, burada
çok iş görecek inşaallah.
Kur’an-ı Azîmüşşân ve Mucizü’l-Beyânın, Hizbü’l-Ekberü’l-Âzam
namında, Resâilü’n-Nuriyenin menbaları ve esasları
olan beş yüzden fazla âyâtları yazdık, bu Ramazanda
size göndermeye muvaffak olamadık. İnşaallah bir
vakit size gönderilecek.
Umum kardeşlerimize birer birer selam ve dua ederiz. Ve
bu mübarek eyyamda ve leyâlide dualarını isteriz.
• • •
ON DOKUZUNCU LEM’A
İktisat
Risalesi
İktisat ve kanaate, israf ve tebzîredairdir.
Şu âyet-i kerime, iktisada katî emir ve israftan
nehy-i sarih suretinde gayet mühim bir ders-i hikmet
veriyor. Şu meselede Yedi Nükte var.
BİRİNCİ
NÜKTE
Hâlık-ı Rahîm, nev-i beşere verdiği nimetlerin
mukabilinde şükür istiyor. İsraf ise şükre zıttır,
nimete karşı hasâretli bir istihfaftır. İktisat ise,
nimete karşı ticaretli bir ihtiramdır.
Evet, iktisat hem bir şükr-ü mânevî, hem
nimetlerdeki rahmet-i İlâhiyeye karşı bir hürmet,
hem katî bir surette sebeb-i bereket, hem bedene perhiz
gibi bir medar-ı sıhhat, hem mânevî dilencilik
zilletinden kurtaracak bir sebeb-i izzet, hem nimet
içindeki lezzeti hissetmesine ve zâhiren lezzetsiz
görünen nimetlerdeki lezzeti tatmasına kuvvetli bir
sebeptir. İsraf ise, mezkûr hikmetlere muhalif olduğundan,
vahîm neticeleri vardır.
İKİNCİ
NÜKTE
Fâtır-ı Hakîm, insanın vücudunu mükemmel bir saray
suretinde ve muntazam bir şehir misalinde yaratmış.
Ağızdaki kuvve-i zâikayı bir kapıcı, âsâb ve
damarları
"Yiyin, için, fakat israf
etmeyin." A’râf Sûresi, 7:31.
telefon ve telgraf telleri gibi, kuvve-i
zâika ile merkez-i vücuttaki mide ile bir medar-ı
muhabereleridir ki, ağza gelen maddeyi o damarlarla
haber verir. Bedene, mideye lüzumu yoksa "Yasaktır"
der, dışarı atar. Bazen da, bedene menfaati olmamakla
beraber, zararlı ve acı ise, hemen dışarı atar, yüzüne
tükürür.
İşte, madem ağızdaki kuvve-i zâika bir kapıcıdır;
mide, cesedin idaresi noktasında bir efendi ve bir hâkimdir.
O saraya veyahut o şehre gelen ve sarayın hâkimine
verilen hediyenin yüz derece kıymeti varsa, kapıcıya
bahşiş nevinden ancak beş derecesi muvafık olur,
fazla olamaz. Tâ ki, kapıcı gururlanıp, baştan çıkıp,
vazifeyi unutup, fazla bahşiş veren ihtilâlcileri
saray dahiline sokmasın.
İşte, bu sırra binaen, şimdi iki lokma farz ediyoruz.
Bir lokma, peynir ve yumurta gibi mugaddî maddeden
hediye kırk para, diğer lokma en âlâ baklavadan on
kuruş olsa; bu iki lokma, ağza girmeden, beden
itibarıyla farkları yoktur, müsavidirler. Boğazdan geçtikten
sonra, ceset beslemesinde yine müsavidirler. Belki,
Bazen kırk paralık peynir daha iyi besler. Yalnız,
ağızdaki kuvve-i zâikayı okşamak noktasında yarım
dakika bir fark var. Yarım dakika hatırı için kırk
paradan on kuruşa çıkmak ne kadar mânâsız ve
zararlı bir israf olduğu kıyas edilsin.
Şimdi, saray hâkimine gelen hediye kırk para olmakla
beraber, kapıcıya dokuz defa fazla bahşiş vermek,
kapıcıyı baştan çıkarır. "Hâkim benim"
der. Kim fazla bahşiş ve lezzet verse onu içeriye
sokacak, ihtilâl verecek, yangın çıkaracak.
"Aman, doktor gelsin, hararetimi teskin etsin,
ateşimi söndürsün" dedirmeye mecbur edecek.
İşte, iktisat ve kanaat, hikmet-i İlâhiyeye tevfik-i
harekettir; kuvve-i zâikayı kapıcı hükmünde tutup,
ona göre bahşiş verir. İsraf ise, o hikmete zıt
hareket ettiği için çabuk tokat yer, mideyi karıştırır,
iştihâ-yı hakikîyi kaybeder. Tenevvü-ü et’imeden
gelen sun’î bir iştihâ-yı kâzibe ile yedirir, hazımsızlığa
sebebiyet verir, hasta eder.
ÜÇÜNCÜ
NÜKTE
Sabık İkinci Nüktede, "Kuvve-i zâika kapıcıdır"
dedik. Evet, ehl-i gaflet ve ruhen terakki etmeyen ve şükür
mesleğinde ileri gitmeyen insanlar için bir kapıcı hükmündedir.
Onun telezzüzü hatırı için isrâfâta ve bir
dereceden on derece fiyata çıkmamak gerektir.
Fakat, hakikî ehl-i şükrün ve ehl-i hakikatin ve
ehl-i kalbin kuvve-i zâikası, Altıncı Sözdeki
muvazenede beyan edildiği gibi, kuvve-i zâikası
rahmet-i İlâhiyenin matbahlarına bir nâzır ve bir müfettiş
hükmündedir. Ve o kuvve-i zâikada taamlar adedince
mizancıklarla nimet-i İlâhiyenin envâını tartmak ve
tanımak, bir şükr-ü mânevî suretinde cesede, mideye
haber vermektir. İşte, bu surette kuvve-i zâika yalnız
maddî cesede bakmıyor. Belki kalbe, ruha, akla dahi
baktığı cihetle, midenin fevkinde hükmü var, makamı
var. İsraf etmemek şartıyla ve sırf vazife-i şükrâniyeyi
yerine getirmek ve envâ-ı niam-ı İlâhiyeyi hissedip
tanımak kaydıyla ve meşru
olmak ve zillet ve dilenciliğe vesile
olmamak şartıyla, lezzetini takip edebilir. Ve o
kuvve-i zâikayı taşıyan lisanı şükürde istimal
etmek için leziz taamları tercih edebilir. Bu hakikate
işaret eden bir hadise ve bir keramet-i Gavsiye:
Bir zaman, Hazret-i Gavs-ı Âzam (k.s.) Şeyh Geylânî’nin
terbiyesinde, nazdar ve ihtiyare bir hanımın birtek evlâdı
bulunuyormuş. O muhterem ihtiyare, gitmiş oğlunun hücresine,
bakıyor ki, oğlu bir parça kuru ve siyah ekmek yiyor.
O riyazattan zaafiyetiyle, validesinin şefkatini celb
etmiş. Ona acımış. Sonra Hazret-i Gavs’ın yanına
şekvâ için gitmiş. Bakmış ki, Hazret-i Gavs,
kızartılmış bir tavuk yiyor. Nazdarlığından
demiş:
"Yâ Üstad! Benim oğlum açlıktan ölüyor; sen
tavuk yersin!"
Hazret-i Gavs tavuğa demiş: "Kum biiznillâh!"
O pişmiş tavuğun kemikleri toplanıp tavuk olarak
yemek kabından dışarı atıldığını, mutemet ve
mevsuk çok zatlardan, Hazret-i Gavs gibi kerâmât-ı
harikaya mazhariyeti dünyaca meşhur bir zâtın bir
kerameti olarak, mânevî tevatürle nakledilmiş.
Hazret-i Gavs demiş: "Ne vakit senin oğlun da bu
dereceye gelirse, o zaman o da tavuk yesin."
İşte, Hazret-i Gavs’ın bu emrinin mânâsı şudur
ki: Ne vakit senin oğlun da ruhu cesedine, kalbi
nefsine, aklı midesine hâkim olsa ve lezzeti şükür
için istese, o vakit leziz şeyleri yiyebilir.
DÖRDÜNCÜ
NÜKTE
"İktisat eden, maişetçe aile belâsını
çekmez" meâlindeki hadis-i
şerifi sırrıyla, iktisat eden, maişetçe aile zahmet
ve meşakkatini çok çekmez.
Evet, iktisat katî bir sebeb-i bereket ve medar-ı hüsn-ü
maişet olduğuna o kadar katî deliller var ki, had ve
hesaba gelmez. Ezcümle, ben kendi şahsımda gördüğüm
ve bana hizmet ve arkadaşlık eden zatların
şehadetleriyle diyorum ki:
İktisat vasıtasıyla Bazen bire on bereket gördüm ve
arkadaşlarım gördüler. Hattâ dokuz sene (şimdi otuz
sene) evvel benimle beraber Burdur’a nefyedilen
reislerden bir kısmı, parasızlıktan zillet ve
sefalete düşmemekliğim için, zekâtlarını bana
kabul ettirmeye çok çalıştılar. O zengin reislere
dedim: "Gerçi param pek azdır. Fakat iktisadım
var, kanaate alışmışım. Ben sizden daha
zenginim." Mükerrer ve musırrâne tekliflerini
reddettim. Câ-yı dikkattir ki, iki sene sonra, bana
Müsned, 1:447; el-Münâvî, Feyzü’l-Kadîr,
5:454, no: 7939; el-Hindî, Kenzü’l-Ummâl, 3:36,
6:49, 56, 57.
zekâtlarını teklif edenlerin bir
kısmı, iktisatsızlık yüzünden borçlandılar. Lillâhilhamd,
onlardan yedi sene sonra, o az para, iktisat bereketiyle
bana kâfi geldi, benim yüz suyumu döktürmedi, beni
halklara arz-ı hâcete mecbur etmedi. Hayatımın bir düsturu
olan "nâstan istiğnâ" mesleğini bozmadı.
Evet, iktisat etmeyen, zillete ve mânen dilenciliğe ve
sefalete düşmeye namzettir. Bu zamanda isrâfâta medar
olacak para çok pahalıdır. Mukabilinde Bazen haysiyet,
namus rüşvet alınıyor. Bazen mukaddesât-ı diniye
mukabil alınıyor, sonra menhus bir para veriliyor.
Demek, mânevî yüz lira zararla maddî yüz paralık
bir mal alınır.
Eğer iktisat edip hâcât-ı zaruriyeye iktisar ve
ihtisar ve hasretse -1-
sırrıyla, -2-
sarahatiyle, ummadığı tarzda, yaşayacak kadar
rızkını bulacak. Çünkü şu âyet taahhüt ediyor.
Evet, rızık ikidir:
Biri hakikî rızıktır ki, onunla yaşayacak. Bu
âyetin hükmü ile, o rızık taahhüd-ü Rabbânî altındadır.
Beşerin sû-i ihtiyarı karışmazsa, o zarurî rızkı
herhalde bulabilir. Ne dinini, ne namusunu, ne izzetini
feda etmeye mecbur olmaz.
İkincisi, rızk-ı mecazîdir ki, sû-i istimâlâtla
hâcât-ı gayr-ı zaruriye hâcât-ı zaruriye hükmüne
geçip, görenek belâsıyla tiryaki olup, terk edemiyor.
İşte bu rızık taahhüd-ü Rabbânî altında
olmadığı için, bu rızkı tahsil etmek, hususan bu
zamanda çok pahalıdır. Başka izzetini feda edip
zilleti kabul etmek, Bazen alçak insanların
ayaklarını öpmek kadar mânen bir dilencilik
vaziyetine düşmek, Bazen hayat-ı ebediyesinin nuru
olan mukaddesât-ı diniyesini feda etmek suretiyle o
bereketsiz, menhus malı alır.
Hem bu fakr u zaruret zamanında, aç ve muhtaç olanların
elemlerinden ehl-i vicdana rikkat-i cinsiye vasıtasıyla
gelen teellüm, o gayr-ı meşru bir surette kazandığı
parayla aldığı lezzeti, vicdanı varsa
acılaştırıyor. Böyle acip bir zamanda, şüpheli
mallarda, zaruret derecesinde iktifa etmek lâzımdır.
Çünkü sırrıyla,
haram maldan, mecburiyetle zaruret derecesini alabilir,
fazlasını alamaz. Evet, muztar adam, murdar etten tok
oluncaya kadar yiyemez. Belki ölmeyecek kadar yiyebilir.
Hem, yüz aç adamın huzurunda kemâl-i lezzetle fazla
yenilmez.
1 "Şüphesiz ki rızık veren,
mutlak kudret ve kuvvet sahibi olan Allah’tır." Zâriyat
Sûresi, 51:58.
2 "Yeryüzünde hareket eden hiçbir
canlı yoktur ki, onun rızkını vermek Allah’a ait
olmasın." Hûd Sûresi, 11:6.
İktisat, sebeb-i izzet ve kemal olduğuna
delâlet eden bir vakıa:
Bir zaman, dünyaca sehâvetle meşhur Hâtem-i Tâî,
mühim bir ziyafet veriyor. Misafirlerine gayet fazla
hediyeler verdiği vakit, çölde gezmeye çıkıyor.
Bakar ki, bir ihtiyar fakir adam, bir yük dikenli çalı
ve gevenleri beline yüklemiş, cesedine batıyor,
kanatıyor. Hâtem ona dedi:
"Hâtem-i Tâî, hediyelerle beraber mühim bir
ziyafet veriyor. Sen de oraya git; beş kuruşluk çalı
yüküne bedel beş yüz kuruş alırsın."
O muktesit ihtiyar demiş ki: "Ben bu dikenli yükümü
izzetimle çekerim, kaldırırım; Hâtem-i Tâî’nin
minnetini almam."
Sonra Hâtem-i Tâî’den sormuşlar: "Sen
kendinden daha civanmert, aziz kimi bulmuşsun?"
Demiş: "İşte o sahrâda rast geldiğim o muktesit
ihtiyarı benden daha aziz, daha yüksek, daha civanmert
gördüm."
BEŞİNCİ
NÜKTE
Cenâb-ı Hak, kemâl-i kereminden, en fakir adama en
zengin adam gibi ve gedâya, yani fakire, padişah gibi,
lezzet-i nimetini ihsas ettiriyor. Evet, bir fakirin,
kuru bir parça siyah ekmekten açlık ve iktisat
vasıtasıyla aldığı lezzet, bir padişahın ve bir
zenginin israftan gelen usanç ve iştahsızlıkla
yediği en âlâ baklavadan aldığı lezzetten daha
ziyade lezzetlidir.
Câ-yı hayrettir ki, bazı müsrif ve mübezzir
insanlar, böyle iktisatçıları hısset ile itham
ediyorlar. Hâşâ! İktisat, izzet ve cömertliktir. Hısset
ve zillet, ehl-i israf ve tebzîrin zâhirî merdâne
keyfiyetlerinin içyüzüdür. Bu hakikati teyid eden, bu
risalenin telifi senesinde Isparta’da hücremde cereyan
eden bir vakıa var. Şöyle ki:
Kaideme ve düstur-u hayatıma muhalif bir surette, bir
talebem iki buçuk okkaya yakın bir balı, bana hediye
kabul ettirmeye ısrar etti. Ne kadar kaidemi ileri sürdüm,
kanmadı. Bilmecburiye, yanımdaki üç kardeşime
yedirmek ve Şâbân-ı Şerif ve Ramazan’da o baldan
iktisatla otuz kırk gün üç adam yesin ve getiren de
sevap kazansın ve kendileri de tatlısız kalmasın
diyerek, "Alınız" dedim. Bir okka bal da
benim vardı. O üç arkadaşım, gerçi müstakim ve
iktisadı takdir edenlerdendi. Fakat, her ne ise,
birbirine ikram etmek ve herbiri ötekinin nefsini okşamak
ve kendi nefsine tercih etmek olan, bir cihette ulvî bir
hasletle iktisadı unuttular. Üç gecede iki buçuk okka
balı bitirdiler. Ben gülerek dedim: "Sizi otuz kırk
gün o bal ile tatlandıracaktım. Siz otuz günü üçe
indirdiniz. Afiyet olsun!" dedim. Fakat ben, kendi o
bir okka balımı iktisatla sarf ettim. Bütün Şâban
ve Ramazan’da hem ben yedim, hem, lillâhilhamd, o
kardeşlerimin herbirisine iftar vaktinde birer kaşık HAŞİYE verip, mühim
HAŞİYE
Yani, büyükçe bir çay kaşığı iledir.
sevaba medar oldu. Benim halimi görenler,
o vaziyetimi belki hısset telâkki etmişlerdir. Öteki
kardeşlerimin üç gecelik vaziyetlerini bir
civanmertlik telâkki edebilirler. Fakat, hakikat noktasında,
o zâhirî hısset altında ulvî bir izzet ve büyük
bir bereket ve yüksek bir sevap gizlendiğini gördük.
Ve o civanmertlik ve israf altında, eğer vazgeçilmeseydi,
bir dilencilik ve gayrın eline tamahkârâne ve muntazırâne
bakmak gibi, hıssetten çok aşağı bir hâleti netice
verirdi.
ALTINCI
NÜKTE
İktisat ve hıssetin çok farkı var. Tevazu, nasıl ki
ahlâk-ı seyyieden olan tezellülden mânen ayrı ve
sureten benzer bir haslet-i memdûhadır. Ve vakar,
nasıl ki kötü hasletlerden olan tekebbürden mânen
ayrı ve sureten benzer bir haslet-i memdûhadır. Öyle
de, ahlâk-ı âliye-i Peygamberiyeden olan ve belki
kâinattaki nizam-ı hikmet-i İlâhiyenin medarlarından
olan iktisat ise, sefillik ve bahillik ve tamahkârlık
ve hırsın bir halitası olan hısset ile hiç
münasebeti yok. Yalnız sureten bir benzeyiş var. Bu
hakikati teyid eden bir vakıa:
Sahabenin Abâdile-i Seb’a-i meşhuresinden olan
Abdullah ibni Ömer Hazretleri ki, Halife-i Resulullah
olan Faruk-u Âzam Hazret-i Ömer’in (r.a.) en mühim
ve büyük mahdumu ve Sahabe âlimlerinin içinde en
mümtazlarından olan o zât-ı mübarek çarşı içinde,
alışverişte, kırk paralık bir meseleden, iktisat için
ve ticaretin medarı olan emniyet ve istikameti muhafaza
için şiddetli münakaşa etmiş. Bir Sahabe ona
bakmış. Rû-yi zeminin halife-i zîşânı olan
Hazret-i Ömer’in mahdumunun kırk para için münakaşasını
acip bir hısset tevehhüm ederek, o imamın arkasına düşüp,
ahvâlini anlamak ister.
Baktı ki, Hazret-i Abdullah hane-i mübarekine girdi.
Kapıda bir fakir adam gördü. Bir parça eğlendi,
ayrıldı, gitti. Sonra hanesinin ikinci kapısından çıktı,
diğer bir fakiri orada da gördü. Onun yanında da bir
parça eğlendi, ayrıldı, gitti.
Uzaktan bakan o Sahabe merak etti. Gitti, o fakirlere
sordu: "İmam sizin yanınızda durdu, ne
yaptı?"
Herbirisi dedi: "Bana bir altın verdi."
O Sahabe dedi: "Fesübhânallah! Çarşı içinde kırk
para için böyle münakaşa etsin de, sonra hanesinde
iki yüz kuruşu kimseye sezdirmeden, kemâl-i rıza-yı
nefisle versin!" diye düşündü. Gitti, Hazret-i
Abdullah ibni Ömer’i gördü, dedi:
"Ya imam, bu müşkülümü hallet. Sen çarşıda böyle
yaptın, hanende de şöyle yapmışsın."
Ona cevaben dedi ki: "Çarşıdaki vaziyet
iktisattan ve kemâl-i akıldan ve alışverişin esası
ve ruhu olan emniyetin, sadakatin muhafazasından gelmiş
bir hâlettir, hısset değildir. Hanemdeki vaziyet,
kalbin şefkatinden ve ruhun kemâlinden gelmiş bir hâlettir.
Ne o hıssettir ve ne de bu israftır."
İmam-ı Âzam, bu sırra bir işaret
olarak
demiş. Yani, "Hayırda ve ihsanda-fakat müstehak
olanlara-israf olmadığı gibi, israfta da hiçbir hayır
yoktur."
YEDİNCİ
NÜKTE
İsraf, hırsı intaç eder. Hırs üç neticeyi verir:
BİRİNCİSİ : Kanaatsizliktir. Kanaatsizlik ise sa’ye,
çalışmaya şevki kırar. Şükür yerine şekvâ
ettirir, tembelliğe atar. Ve meşru, helâl, az malı HAŞİYE
1 terk edip, gayr-ı meşru, külfetsiz bir
malı arar. Ve o yolda izzetini, belki haysiyetini feda
eder.
HIRSIN İKİNCİ NETİCESİ: Haybet ve hasârettir.
Maksudunu kaçırmak ve istiskale mâruz kalıp teshilât
ve muavenetten mahrum kalmak, hattâ yani,
"Hırs, hasâret ve muvaffakiyetsizliğin
sebebidir" olan darbımesele mâsadak olur.
Hırs ve kanaatin tesiratı, zîhayat âleminde gayet
geniş bir düsturla cereyan ediyor. Ezcümle, rızka
muhtaç ağaçların fıtrî kanaatleri, onların
rızkını onlara koşturduğu gibi, hayvânâtın
hırsla meşakkat ve noksaniyet içinde rızka
koşmaları, hırsın büyük zararını ve kanaatin azîm
menfaatini gösterir.
Hem zayıf umum yavruların lisan-ı halleriyle
kanaatleri, süt gibi lâtif bir gıdanın, ummadığı
bir yerden onlara akması ve canavarların hırsla noksan
ve mülevves rızıklarına saldırması, dâvâmızı
parlak bir surette ispat ediyor.
Hem semiz balıkların vaziyet-i kanaatkârânesi,
mükemmel rızıklarına medar olması ve tilki ve maymun
gibi zeki hayvanların hırsla rızıkları peşinde
dolaşmakla beraber kâfi derecede bulmamalarından
cılız ve zayıf kalmaları, yine hırs ne derece
sebeb-i meşakkat ve kanaat ne derece medar-ı rahat
olduğunu gösterir.
Hem Yahudi milleti hırs ile, ribâ ile, hile dolabı ile
rızıklarını zilletli ve sefaletli, gayr-ı meşru ve
ancak yaşayacak kadar rızıklarını bulması ve sahrânişinlerin,
yani bedevîlerin, kanaatkârâne vaziyetleri, izzetle yaşaması
ve kâfi rızkı bulması, yine mezkûr dâvâmızı katî
ispat eder.
Hem çok âlimlerin HAŞİYE 2 ve ediplerin HAŞİYE
3 zekâvetlerinin verdiği bir hırs
sebebiyle fakr-ı hale düşmeleri ve çok aptal ve
iktidarsızların, fıtrî kanaatkârâne
HAŞİYE 1
İktisatsızlık yüzünden müstehlikler çoğalır, müstahsiller
azalır. Herkes gözünü hükümet kapısına diker. O
vakit hayat-ı içtimaiyenin medarı olan san’at,
ticaret, ziraat tenakus eder. O millet de tedennî edip
sukut eder, fakir düşer.
HAŞİYE 2
İran’ın âdil padişahlarından Nuşirevân-ı Âdil’in
veziri, akılca meşhur âlim olan Büzünrcmehr’den
(Büzürg-Mihr) sormuşlar: "Neden ulema, ümera kapısında
görünüyor da, ümera ulema kapısında görünmüyor?
Halbuki, ilim emâretin fevkindedir." Cevaben demiş
ki: "Ulemanın ilminden, ümeranın
cehlindendir." Yani, ümera, cehlinden ilmin kıymetini
bilmiyorlar ki, ulemanın kapısına gidip ilmi
arasınlar. Ulema ise, marifetlerinden, mallarının
kıymetini dahi bildikleri için, ümera kapısında
arıyorlar. İşte Büzürcmehr, ulemanın arasında fakr
ve zilletlerine sebep olan zekâvetlerinin neticesi
bulunan hırslarını zarif bir surette tevil ederek nâzikâne
cevap vermiştir.
Hüsrev
vaziyetleriyle zenginleşmeleri katî bir
surette ispat eder ki, rızk-ı helâl, acz ve iftikara
göre gelir, iktidar ve ihtiyar ile değil. Belki o
rızk-ı helâl, iktidar ve ihtiyar ile mâkûsen
mütenasiptir. Çünkü, çocukların iktidar ve
ihtiyarı geldikçe rızkı azalır, uzaklaşır,
sakilleşir. -1-
hadisinin sırrıyla, kanaat bir define-i hüsn-ü maişet
ve rahat-ı hayattır. Hırs ise, bir maden-i hasâret ve
sefalettir.
ÜÇÜNCÜ NETİCE: Hırs, ihlâsı kırar, amel-i
uhreviyeyi zedeler. Çünkü, bir ehl-i takvânın
hırsı varsa, teveccüh-ü nâsı ister. Teveccüh-ü
nâsı mürâât eden, ihlâs-ı tâmmı bulamaz. Bu
netice çok ehemmiyetli, çok câ-yı dikkattir.
Elhasıl, israf, kanaatsizliği intaç eder. Kanaatsizlik
ise, çalışmanın şevkini kırar, tembelliğe atar,
hayatından şekvâ kapısını açar, mütemadiyen şekvâ
ettirir. HAŞİYE 4 Hem ihlâsı
kırar, riyâ kapısını açar. Hem izzetini kırar,
dilencilik yolunu gösterir.
İktisat ise, kanaati intaç eder.
-2-
hadisin sırrıyla, kanaat, izzeti intaç eder. Hem sa’ye
ve çalışmaya teşcî eder. Şevkini ziyadeleştirir,
çalıştırır. Çünkü, meselâ bir gün çalıştı.
Akşamda aldığı cüz’î bir ücrete kanaat sırrıyla,
ikinci gün yine çalışır. Müsrif ise, kanaat etmediği
için, ikinci gün daha çalışmaz. Çalışsa da
şevksiz çalışır.
Hem iktisattan gelen kanaat, şükür kapısını açar,
şekvâ kapısını kapatır. Hayatında daima şâkir
olur. Hem kanaat vasıtasıyla insanlardan istiğnâ
etmek cihetinde, teveccühlerini aramaz. İhlâs kapısı
açılır, riyâ kapısı kapanır.
İktisatsızlık ve israfın dehşetli zararlarını
geniş bir dairede müşahede ettim. Şöyle ki:
Ben, dokuz sene evvel mübarek bir şehre geldim. Kış münasebetiyle
o şehrin menâbi-i servetini göremedim. Allah rahmet
etsin, oranın müftüsü birkaç defa bana dedi:
"Ahalimiz fakirdir." Bu söz benim rikkatime
dokundu. Beş altı sene sonraya kadar, daima o şehir
ahalisine acıyordum. Sekiz sene sonra yazın yine o
şehre geldim. Bağlarına baktım. Merhum müftünün
sözü hatırıma geldi. "Fesübhânallah,"
dedim. "Bu bağların mahsulâtı, şehrin hâcetinin
pek fevkindedir. Bu şehir ahalisi pek çok zengin olmak
lâzım gelir." Hayret ettim. Beni aldatmayan ve
hakikatlerin derkinde bir rehberim olan bir hatıra-i
hakikatle anladım: İktisatsızlık ve israf yüzünden
bereket kalkmış ki, o kadar menâbi-i servetle beraber,
o merhum müftü "Ahalimiz fakirdir" diyordu.
Evet, zekât vermek ve iktisat etmek, malda bittecrübe
sebeb-i bereket olduğu gibi, israf etmekle zekât
vermemek, sebeb-i ref-i bereket olduğuna hadsiz vakıat
vardır.
1 "Kanaat, tükenmez bir
hazinedir."
2 "Kanaat eden aziz olur; tamah eden
zillete düşer."
HAŞİYE 4
Evet, hangi müsrifle görüşsen, şekvâlar işiteceksin.
Ne kadar zengin olsa da yine dili şekvâ edecektir. En
fakir, fakat kanaatkâr bir adamla görüşsen, şükür
işiteceksin.
İslâm hükemasının Eflâtun’u ve
hekimlerin şeyhi ve filozofların üstadı, dâhi-i meşhur
Ebu Ali ibni Sina, yalnız tıp noktasında, âyetini şöyle
tefsir etmiş. Demiş:
Yani,
ilm-i tıbbı iki satırla topluyorum. Sözün güzelliği
kısalığındadır. Yediğin vakit az ye. Yedikten sonra
dört beş saat kadar daha yeme. Şifa hazımdadır.
Yani, kolayca hazmedeceğin miktarı ye, nefse ve mideye
en ağır ve yorucu hal, taam taam üstüne yemektir. HAŞİYE 1
Evet, zaman, iki sene sonra bu keramet-i
iktisadiyeyi, İkinci Harb-i Umumiyede her taraftaki açlık
ve tahribat ve israfatla ve nev-i beşer ve herkes
iktisada mecbur olmasıyla ispat etti.
Câ-yı hayret ve medar-ı ibret bir
tevafuk: İktisat Risalesini, üçü acemî olarak,
beş altı ayrı ayrı müstensih, ayrı ayrı yerde,
ayrı ayrı nüshadan yazıp, birbirinden uzak, hatları
birbirinden ayrı, hiç elif’leri düşünmeyerek yazdıkları
herbir nüshanın elif’leri, duasız 51, dua ile
beraber 53’te tevafuk etmekle beraber, İktisat
Risalesinin tarih-i telif ve istinsahı olan Rûmîce 51
ve Arabî 53 tarihinde tevafuku ise, şüphesiz tesadüf
olamaz. iktisattaki bereketin keramet derecesine çıktığına
bir işarettir. Ve bu seneye "Sene-i İktisat"
tesmiyesi lâyıktır.
"Seni her türlü noksandan tenzih ederiz. Senin
bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Muhakkak ki
ilmi ve hikmeti herşeyi kuşatan Sensin." Bakara Sûresi,
2:32.
HAŞİYE 1
Yani, vücuda en muzır, dört beş saat fasıla vermeden
yemek yemek, veyahut telezzüz için mütenev-vi
yemekleri birbiri üstüne mideye doldurmaktır.
İkinci Mebhas
Ey Ehl-i İman! Sabıkan, adâvet ne kadar zararlı
olduğunu anladın. Hem anla ki, adâvet kadar hayat-ı
İslâmiyeye en müthiş bir maraz-ı muzır dahi,
hırstır.
Hırs, sebeb-i haybettir ve illet ve zillettir; ve
mahrumiyet ve sefaleti getirir. Evet, her milletten
ziyade hırsla dünyaya saldıran Yahudi milletinin
zillet ve sefaleti, bu hükme bir şahid-i kàtı’dır.
Evet, hırs, zîhayat âleminde en geniş bir daireden
tut, tâ en cüz’î bir ferde kadar sû-i tesirini
gösterir. Tevekkülvâri taleb-i rızık ise, bilâkis
medar-ı rahattır ve her yerde hüsn-ü tesirini
gösterir. İşte, bir nevi zîhayat ve rızka muhtaç
olan meyvedar ağaçlar ve nebatlar, tevekkülvâri,
kanaatkârâne yerlerinde durup hırs göstermediklerinden,
rızıkları onlara koşup geliyor. Hayvanlardan pek
fazla evlât besliyorlar. Hayvânat ise, hırsla
rızıkları peşinde koştukları için, pek çok zahmet
ve noksaniyetle rızıklarını elde edebiliyorlar.
Hem hayvânat dairesi içinde zaaf ve acz lisan-ı hâliyle
tevekkül eden yavruların meşru ve mükemmel ve lâtif
rızıkları hazine-i rahmetten verilmesi; ve hırsla
rızıklarına saldıran canavarların gayr-ı meşru ve
pek çok zahmetle kazandıkları nâhoş rızıkları gösteriyor
ki, hırs sebeb-i mahrumiyettir; tevekkül ve kanaat ise
vesile-i rahmettir.
Hem daire-i insaniye içinde her milletten ziyade hırsla
dünyaya yapışan ve aşk ile hayat-ı dünyeviyeye bağlanan
Yahudi milleti, pek çok zahmetle kazandığı, kendine
faydası az, yalnız hazinedarlık ettiği gayr-ı meşru
bir servet-i ribâ ile bütün milletlerden yedikleri
sille-i zillet ve sefalet, katl ve ihanet gösteriyor ki,
hırs maden-i zillet ve hasârettir.
"Şüphesiz ki rızık veren, mutlak
kudret ve kuvvet sahibi olan ancak Allah’tır." Zâriyat
Sûresi, 51:58. "Yeryüzünde yürüyen ve kendi rızkını
yüklenemeyen nice canlının ve sizin rızkınızı
Allah verir. O herşeyi hakkıyla işitir, herşeyi
hakkıyla bilir." Ankebut Sûresi, 29:60.
Hem harîs bir insan her vakit hasârete
düştüğüne dair o kadar vakıalar var ki darbımesel
hükmüne geçmiş, umumun nazarında bir hakikat-i âmme
olarak kabul edilmiştir.
Madem öyledir. Eğer malı çok seversen, hırsla
değil, belki kanaatle malı talep et, tâ çok gelsin.
Ehl-i kanaat ile ehl-i hırs, iki şahsa benzer ki, büyük
bir zâtın divanhanesine giriyorlar. Birisi kalbinden
der: "Beni yalnız kabul etsin; dışarıdaki
soğuktan kurtulsam bana kâfidir. En aşağıdaki
iskemleyi de bana verseler, lütuftur."
İkinci adam, güya bir hakkı varmış gibi ve herkes
ona hürmet etmeye mecburmuş gibi, mağrurâne der ki:
"Bana en yukarı iskemleyi vermeli." O hırsla
girer, gözünü yukarı mevkilere diker, onlara gitmek
ister. Fakat divanhane sahibi onu geri döndürüp aşağı
oturtur. Ona teşekkür lâzımken, teşekküre bedel
kalbinden kızıyor. Teşekkür değil, bilâkis hane
sahibini tenkit ediyor. Hane sahibi de ondan istiskal
ediyor.
Birinci adam mütevaziâne giriyor, en aşağıdaki
iskemleye oturmak istiyor. Onun o kanaati, divanhane
sahibinin hoşuna gidiyor. "Daha yukarı iskemleye
buyurun" der. O da gittikçe teşekkürâtını
ziyadeleştirir; memnuniyeti tezayüd eder.
İşte, dünya bir divanhane-i Rahmân’dır. Zemin yüzü
bir sofra-i rahmettir. Derecât-ı erzak ve merâtib-i
nimet dahi iskemleler hükmündedir.
Hem, en cüz’î işlerde de herkes hırsın sû-i
tesirini hissedebilir.
Meselâ, iki dilenci birşey istedikleri vakit, hırsla
ilhah eden dilenciden istiskal edip vermemek, diğer
sakin dilenciye merhamet edip vermek, herkes kalbinde
hisseder.
Hem meselâ, gecede uykun kaçmış; sen yatmak istesen,
lâkayt kalsan, uykun gelebilir. Eğer hırsla uyku
istesen, "Aman yatayım, aman yatayım" dersen,
bütün bütün uykunu kaçırırsın.
Hem meselâ, mühim bir netice için birisini hırsla
beklersin. "Aman gelmedi, aman gelmedi" deyip,
en nihayet hırs senin sabrını tüketip, kalkar
gidersin. Bir dakika sonra o adam gelir; fakat beklediğin
o mühim netice bozulur.
Şu hâdisâtın sırrı şudur ki: Nasıl ki bir
ekmeğin vücudu, tarla, harman, değirmen, fırına
terettüp eder. Öyle de, tertib-i eşyada bir teennî-i
hikmet vardır. Hırs sebebiyle, teennî ile hareket
Hırs, hasâret ve muvaffakiyetsizliğin
sebebidir.
edilmediği için, o tertipli eşyadaki mânevî
basamakları müraat etmez; ya atlar, düşer veyahut bir
basamağı noksan bırakır, maksada çıkamaz.
İşte, ey derd-i maişetle sersem olmuş ve hırs-ı dünya
ile sarhoş olmuş kardeşler! Hırs bu kadar muzır ve
belâlı birşey olduğu hâlde, nasıl hırs yolunda her
zilleti irtikâp ve haram-helâl demeyip her malı kabul
ve hayat-ı uhreviyeye lâzım çok şeyleri feda
ediyorsunuz; hattâ erkân-ı İslâmiyenin mühim bir
rüknü olan zekâtı, hırs yolunda terk ediyorsunuz?
Halbuki, zekât, her şahıs için sebeb-i bereket ve
dâfi-i beliyyattır. Zekâtı vermeyenin, herhâlde
elinden zekât kadar bir mal çıkacak; ya lüzumsuz
yerlere verecektir, ya bir musibet gelip alacaktır.
Hakikatli bir rüya-yı hayaliyede, Harb-i Umumînin beşinci
senesinde, bir acip rüyada benden soruldu:
"Müslümanlara gelen bu açlık, bu zayiat-ı
maliye ve meşakkat-i bedeniye nedendir?"
Rüyada demiştim:
"Cenâb-ı Hak bir kısım maldan onda bir HAŞİYE 1 veya bir kısım
maldan kırkta bir, HAŞİYE 2 kendi verdiği
malından birisini bizden istedi-tâ bize fukaraların
dualarını kazandırsın ve kin ve ha-setlerini men
etsin. Biz, hırsımız için tamahkâr-lık edip
vermedik. Cenâb-ı Hak, müterakim zekâ-tını, kırkta
otuz, onda sekizini aldı.
"Hem senede yalnız bir ayda, yetmiş hikmetli bir açlık
bizden istedi. Biz nefsimize acıdık; mu-vakkat ve
lezzetli bir açlığı çekmedik. Cenâb-ı Hak, ceza
olarak, yetmiş cihetle belâlı bir nevi orucu beş sene
cebren bize tutturdu.
"Hem yirmi dört saatte birtek saati, hoş ve ul-vî,
nuranî ve faydalı bir nevi talimat-ı Rabbâni-yeyi
bizden istedi. Biz tembellik edip o namazı ve niyazı
yerine getirmedik. O tek saati diğer saatlere katarak
zayi ettik. Cenâb-ı Hak, onun kefareti olarak, beş
sene talim ve talimat ve koş-turmakla bize bir nevi
namaz kıldırdı" demiştim.
Sonra ayıldım, düşündüm, anladım ki, o rüya-yı
hayaliyede pek mühim bir hakikat vardır. Yir-mi
Beşinci Sözde, medeniyetle hükm-ü Kur’ân’ı
muvazene bahsinde ispat ve beyan edildiği üzere, beşerin
hayat-ı içtimaîsinde bütün ahlâksızlığın ve bütün
ihtilâlâtın menşei iki kelimedir:
Birisi: "Ben tok olduktan sonra başkası açlıktan
ölse bana ne?"
İkincisi: "Sen çalış, ben yiyeyim."
Bu iki kelimeyi de idame eden, cereyan-ı ribâ ve terk-i
zekâttır. Bu iki müthiş maraz-ı içtima-îyi tedavi
edecek tek çare, zekâtın bir düstur-u umumî
suretinde icrasıyla, vücub-u zekât ve hur-met-i ribâdır.
HAŞİYE 1
Yani, her sene taze verdiği buğday gibi mallardan onda
bir.
HAŞİYE 2
Yani, eskiden verdiği kırktan ki, her senede galiben ve
lâakal ribh-i ticarî ve nesl-i hayvanî cihe-tiyle, o kırktan
taze olarak on adet verir.
Hem değil yalnız eşhasta ve hususî
cemaatler-de, belki umum nev-i beşerin saadet-i hayatı
için en mühim bir rükün, belki devam-ı hayat-ı
insa-niye için en mühim bir direk, zekâttır.
Çünkü, be-şerde, havas ve avam, iki tabaka var.
Havastan avâma merhamet ve ihsan; ve avamdan havâssa
karşı hürmet ve itaati temin edecek, zekâttır.
Yoksa, yukarıdan avâmın başına zulüm ve tahak-küm
iner; avamdan zenginlere karşı kin ve isyan çıkar.
İki tabaka-i beşer, daimî bir mücadele-i mâneviyede,
bir keşmekeş-i ihtilâfta bulunur. Ge-le gele, tâ
Rusya’da olduğu gibi, sa’y ve sermaye mücadelesi
suretinde boğuşmaya başlar.
Ey ehl-i kerem ve vicdan! Ve ey ehl-i sehâvet ve ihsan!
İhsanlar zekât namına olmazsa, üç za-rarı var.
Bazen da faydasız gider. Çünkü, Allah namına
vermediğin için, mânen minnet ediyorsun, biçare
fakiri minnet esareti altında bırakıyorsun. Hem makbul
olan duasından mahrum kalıyorsun. Hem hakikaten Cenâb-ı
Hakkın malını ibâdına vermek için bir tevziat
memuru olduğun hâlde, kendini sahib-i mal zannedip bir
küfrân-ı nimet ediyorsun.
Eğer zekât namına versen, Cenâb-ı Hak namına
verdiğin için bir sevap kazanıyorsun, bir şükrân-ı
nimet gösteriyorsun. O muhtaç adam dahi sana tabasbus
etmeye mecbur olmadığı için, izzet-i nef-si kırılmaz
ve duası senin hakkında makbul olur. Evet, zekât
kadar, belki daha ziyade nafile ve ihsan, yahut sair
suretlerde verip riyâ ve şöhret gibi, minnet ve tezlil
gibi zararları kazanmak ne-rede? Zekât namına o
iyilikleri yapıp, hem farzı edâ etmek, hem sevabı,
hem ihlâsı, hem makbul bir duayı kazanmak nerede?
-1-
-2-
1 "Seni her türlü noksandan tenzih
ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz
yoktur. Muhakkak ki Sen, ilmi ve hikmeti herşeyi
kuşatan Alîm-i Hakîmsin." Ba-kara Sûresi, 2:32.
2 Allahım! "Mü’minler sağlam bir
binanın taşları gibidir; birbirlerine kuvvet
verirler." Ve "Kanaat tükenmez bir
hazinedir" [Süyûti, el-Fethü’l-Kebîr, 2:309)
buyuran Efendimiz Muhammed’e ve bütün âl ve ashabına
salât ve selâm et. Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamd
olsun.
Dünya yolcusunun üçüncü menzilde müşahede
ettiği
Dördüncü
Hakikat:
Olan Otuz Üçüncü Mertebe rahîmiyet ve rezzâkıyet
hakikatıdır.
Yani, umum zemin yüzünde ve içinde ve havasında ve
denizinde bütün zîhayatın ve bilhassa zîruhun ve
bilhassa âciz ve zayıfların ve bilhassa yavruların,
hem maddî ve midevî, hem mânevî bütün rızıklarını,
şefkatkârâne, kuru ve basit bir topraktan ve câmid ve
kemik gibi kuru odun parçalarından yapılan ve bilhassa
en lâtifi kan ve fışkı ortasından gelen ve bir
dirhem kemik gibi birtek çekirdekten yapılan binlerle
okka taamların, vakti vaktine, mukannen bir surette, hiçbirini
unutmayarak ve şaşırmayarak, gözümüz önünde, bir
dest-i gaybî tarafından verilmesi hakikatidir.
Evet,
-1- âyeti, iâşeyi ve infakı Cenâb-ı Hakka tahsis
edip hasrettiği gibi,
-2-
âyeti dahi, bütün insanların ve hayvanların
rızıklarını taahhüd ve tekeffül-ü Rabbânî altına
aldığı, hem -3- âyeti
de, rızkı tedarik edemeyen, âciz ve iktidarsız olan
zayıf biçarelerin rızıklarını umulmadık yerden,
belki gaybdan, belki hiçten, meselâ, denizin dibindeki
böceklere hiçten ve bütün yavrulara umulmadık
yerlerden ve bütün hayvanlara her baharda âdetâ sırf
gaybdan infaklarını bilfiil tekeffül ederek bilmüşahede
vermekle, esbabperest insanlara dahi, esbab perdesi
altında yine o veriyor diye ispat ve ilân ettiği gibi,
pek çok âyât-ı Kur’âniye ve hadsiz şevâhid-i
kevniye, bil’ittifak herbir zîhayatın birtek Rezzâk-ı
Zülcelâlin rahîmiyeti ile beslendiklerini
gösteriyorlar.
Evet, bir nevi rızık isteyen ağaçlar iktidarsız ve
ihtiyarsız olduklarından, onlar yerlerinde mütevekkilâne
dururken rızıkları onlara koşup gelmesi ve âciz
yavruların nafakaları hayret-nümun tulumbacıklardan
ağızlarına akması ve o yavrulara bir parça iktidar
ve azıcık bir ihtiyar gelmesiyle süt kesilmesi,
hususan insan yavrularına analarının şefkatleri
yardımcı verilmesi, bedahetle ispat eder ki, helâl rızık,
iktidar ve ihtiyar ile mütenâsiben değildir, belki,
tevekkül veren zaaf ve acze nisbeten geliyor.
1 Şüphesiz ki rızık veren, mutlak
kudret ve kuvvet sahibi olan Allah’tır." Zâriyat
Sûresi, 51:58..
2 Yeryüzünde hareket eden hiçbir canlı
yoktur ki, onun rızkını vermek Allah’a âit olmasın.
Allah oların rahimlerdeki yerini de bilir, yaşayıp
öleceği yeri de. Bunların hepsi ap açık bir kitapta
yazılmıştır." Hûd Sûresi, 11:6.
3 Yeryüzünde yürüyen ve kendi rızkını
yüklenemeyen nice canlının ve sizin rızkınızı
Allah verir. O herşeyi hakkıyla işiten, herşeyi
hakkıyla bilendir."Ankebut Sûresi, 29:60.
Ekseriyetçe sebeb-i hüsran olan hırsı
tahrik eden iktidar ve ihtiyar ve zekâvet, bir kısım büyük
ediplerde o edipleri bir nevi dilenciliğe kadar sevk
ettiği gibi, zekâvetsiz, kaba, çok âmî adamların
tevekkülvâri iktidarsızlıkları dahi onları
zenginliğe îsal etmesi ve darb-ı
mesel olması ispat eder ki, rızk-ı helâl iktidar ve
ihtiyar kuvvetiyle kazanılmaz, buldurulmaz. Belki çalışmasını
ve sa’yini kabul eden bir merhamet tarafından verilir
ve ihtiyacına acıyan bir şefkat cânibinden ihsan
edilir. Fakat, rızık ikidir.
Biri: yaşamak için hakikî ve fıtrî rızıktır ki,
taahhüd-ü Rabbânî altındadır. Hattâ o kadar
muntazamdır ki, bedende, yağ ve saire suretinde iddihar
olunan fıtrî rızık, hiç olmazsa yirmi günden ziyade
birşey yemeden yaşatır, hayatını idame eder. Demek
yirmi otuz günden evvel ve bedende müddehar olan fıtrî
rızkı bitmeden zâhiren açlıktan vefat edenler
rızıksızlıktan değil, belki sû-i itiyattan ve
terk-i âdetten neş’et eden bir hastalıktan vefat
ederler.
İkinci kısım rızık: İtiyat, israf ve sû-i
istimâlat ile tiryaki olup zaruret hükmüne geçen
mecazî ve sun’î rızıktır. Bu kısım ise taahhüd-ü
Rabbânî altında değil, belki ihsana tâbidir. Kâh
verir, kâh vermez.
Bu ikinci rızıkta, bahtiyar odur ki, medar-ı saadet ve
lezzet olan iktisat ve kanaatle sa’y-i helâli, bir
nevi ibadet ve rızık için bir fiilî dua bilerek müteşekkirâne
ve minnettârâne o ihsanı kabul edip hayatını saadetkârâne
geçirir. Ve bedbaht odur ki, medar-ı şekavet ve hasâret
ve elem olan israf ve hırs ile sa’y-i helâli bırakarak,
her kapıya başvurup, tembelkârâne ve zâlimâne ve
müştekiyâne hayatını geçirir, belki öldürür.
Nasıl ki mide bir rızık ister; öyle de, kalb ve ruh
ve akıl ve göz ve kulak ve ağız gibi insanın lâtifeleri
ve duyguları dahi Rezzâk-ı Rahîmden rızıklarını
isterler ve müteşekkirâne alırlar. Herbirisine, ayrı
ayrı ve onlara lâyık ve onları memnun ve mütellezziz
eden rızıkları, hazine-i rahmetten ihsan edilir. Belki
Rezzâk-ı Rahîm, onlara daha geniş rızık vermek için
göz ve kulak, kalb ve hayal ve akıl gibi o lâtifelerin
herbirisini hazine-i rahmetinin birer anahtarı hükmünde
yaratmış. Meselâ göz, kâinat yüzündeki hüsün ve
cemal gibi kıymettar cevher hazinelerinin bir anahtarı
olduğu misilli ötekiler dahi, herbiri birer âlemin
anahtarı olur, iman ile istifade eder. Yine sadedimize dönüyoruz.
Bu kâinatı yaratan Zât-ı Kadîr-i Hakîm, nasıl ki kâinattan
hayatı bir hülâsa-i câmia olarak halk edip, umum
maksatlarını ve isimlerinin cilvelerini onda temerküz
ettiriyor. Öyle de, hayat âleminde dahi, rızkı bir
cemiyetli merkez-i şuûnât yaparak, iştah ihtiyacını
ve zevk-i rızkîyi zîhayatta halkederek, hilkat-i
kâinatın en ehemmiyetli bir gayesi ve bir hikmeti olan
daimî ve küllî bir teşekkür ve minnettarlık ve
perestişlikle rububiyetine ve sevdirmesine karşı
mukabele ettiriyor.
Nice alimler var ki geçim sıkıntısı içindedirler.
Nice cahiller de vardır ki varlık içinde yüzüyorlar.
Meselâ, çok geniş olan memleket-i Rabbâniyenin
her tarafını, hususan melâike ve ruhânîlerle
semâvâtı ve ervâh ile âlem-i gaybı şenlendirdiği
gibi, maddî âlemi dahi, hususan hava ve arzı, her
vakit ve her tarafını zîruhun, hususan kuşların ve
kuşçukların vücutlarıyla şenlendirmek ve
ruhlandırmak hikmetiyle ihtiyac-ı rızkî ve rızkın
zevki, pek kuvvetli bir kamçı olarak hayvanları ve
insanları rızık peşinde koşturmakla tahrik ederek
tembellikten ve atâletten kurtarıp gezdirmesi, şuûnât-ı
rububiyetin bir hikmetidir. Eğer bu hikmet gibi mühim
hikmetler olmasaydı, ağaçların erzakını onlara
koşturduğu gibi, hayvanların da mukannen olan
tayinatlarını onlara zahmetsiz bir surette fıtrî
hâcetlerini koşturacaktı.
İsm-i Rahîm ve Rezzâkın cemallerini ve vahdâniyete
şehadetlerini tam görmek için zemin yüzünü birden
ihata edip müşahede edecek bir göz bulunsa, kış
âhirinde erzakları bitmek üzere olan hayvanat
kafilelerine, imdad-ı gaybî ve ihsan-ı Rahmânî
olarak nebatatın ellerine verilen ve ağaçların
başlarına konulan ve validelerin sinelerine takılan ve
sırf hazine-i gaybiye-i rahmetten gayet leziz ve gayet
çok ve gayet mütenevvi taamları ve nimetleri gönderen
Rezzâk-ı Rahîmin bu cilve-i şefkatinde ne kadar
şirin bir güzellik, ne kadar tatlı bir cemal
bulunduğunu görecek ve ondan bilecek ki, birtek elmayı
yapıp bir adama hakikî bir rızık olarak mün’imâne
veren, yalnız öyle bir Zât yapar verir ki, mevsimleri,
gece ve gündüzleri çevirir ve küre-i arzı bir
sefine-i tüccariye gibi gezdirerek mevsimlerin
mahsulâtlarını onunla zemindeki muhtaç misafirlerine
getirir. Çünkü, o elmanın yüzünde bulunan sikke-i fıtrat
ve hâtem-i hikmet ve turra-i samediyet ve mühr-ü
rahmet, bütün elmalarda ve sair meyvelerde ve bütün
nebatat ve hayvanatta bulunduğundan o tek elmanın hakikî
mâliki ve sânii, elbette ve her halde o elmanın emsali
ve hemcinsi ve kardeşleri olan bütün sekene-i arzın
ve onun bahçesi olan koca zeminin ve onun fabrikası
olan ağacının ve onun tezgâhı olan mevsiminin ve
onun terbiyegâhı olan bahar ve yazın Mâlik-i
Zülcelâli ve Hâlık-ı Zülcemâli olacak; başka
olamaz.
Demek, herbir meyve öyle bir mühr-ü vahdettir ki, onun
ağacı olan arzın ve onun bahçesi olan kâinat kitabının
Kâtibini ve Sâniini bildirir ve vahdetini gösterir ve
meyveler adedince vahdâniyet fermanının mühürlendiğine
işaret eder.
Risaletü’n-Nur ism-i Rahîm ve ism-i Hakîmin mazharı
olduğundan, bu rahîmiyet hakikatının çok lem’alarını
ve çok sırlarını Risaletü’n-Nur çok eczalarında
beyan ve ispat ettiğinden, ona havale ile, bu pek büyük
hazineden hâlimin müsaadesizliği cihetiyle bu kısa
işaretle iktifa edildi.
İşte bizim seyyah diyor ki: Elhamdülillâh, her yerde
aradığım ve herşeyden sorduğum Hâlıkımın ve Mâlikimin
vücub-u vücuduna ve vahdetine şehadet eden otuz üç
hakikati gördüm ve dinledim. Herbir hakikat, güneş
gibi parlak, karanlık bırakmaz. Dağ gibi kuvvetli ve
sarsılmaz. Ve herbiri tahakkukuyla vücuduna gayet kat’î
şehadet eder ve ihatasıyla vahdetine gayet zâhir
delâlet eder. Ve sâir erkân-ı imaniyeyi dahi içinde
kuvvetli ispat etmekle beraber, mecmuu hakikatlerin icmaı
ve ittifakı, imanımızı taklitten
taklitten tah-kike ve tahkikten ilmelyakîne
ve ilmel-yakînden aynelyakîne ve aynelyakînden
hakkalyakîne iblâğ ediyor. Elhamdülillâhi hâzâ min
fadli Rabbî. -1-
-2-
1 Bizi bu saâdete eriştiren Allah’a
hamd olsun. Yoksa Allah hidâyet etmeseydi biz kendiliğimizden
buna erişemezdik. Gerçekten Rabbimizin peygamberleri
bize hakkı getirdiler." A’râf Sûresi, 7:43.
2 Allah’tan başka ilâh yoktur. O
Vâhid-i Ehad ki, fenn-i nebatat ve hayvanatın
şehadetiyle, dört yüz bin nevi zîhayatın
suretlerinin mükemmel ve kusursuz şekilde açılmasında
görünen fettahiyet hakikatinin azamet-i ihatasının müşahedesi,
kezâ bilmüşahede ve açıkça görünen vüs’atli ve
intizamlı Rahmâniyet hakikatinin azamet-i ihatasının
müşahedesi, kezâ bütün zîhayatlara şâmil, hatasız
ve noksansız, muntazam idare-i muhîta hakikatinin
azametinin müşahedesi, kezâ rızık isteyen herkesin
birden her hâcet vaktinde sehivsiz ve nisyansız, şümullü
bir şekilde rızıklandırılmasında görünen
rahîmiyet ve iaşe-i şâmile hakikatinin azamet-i
ihatasının müşahedesi, Onun vücub-u vücud içindeki
vahdetine delâlet eder. Onun şânı herşeyden yücedir.
Bütün onları rızıklandıran, o Rahmân-ı Rahîm, o
Hannân-ı Mennândır. Onun in’âmı herşeyi muhît,
ihsanı herşeye şâmildir. Ve Ondan başka ibadete lâyık
hiçbir ilâh yoktur.
-1-
-2-
-3-
1 Seni her türlü noksandan tenzih
ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz
yoktur. Sen herşeyi hakkıyla bilir, her işi hikmetle
yaparsın." Bakara Sûresi, 2:32.
2 Yâ Rabbi! Bismillâhirrahmânirrahîm
hakkı için, yâ Allah, yâ Rahmân, yâ Rahîm!
Efendimiz Muhammed’e ve onun bütün âline ve ashabına,
bütün Risale-i Nur hurufatının adedince, bu adedin dünya
ve âhiretteki bütün ömrümüzün dakikalarının âşireleriyle
darbı adedince, bütün bu adetlerin de benim ömrüm
müddetince zerrât-ı vücudumun sayısıyla darbı
adedince salât ve selâm et. Beni, Risale-i Nur’un neşrinde
bana yardım edenleri, bu risalenin kâtibini, atalarımızı,
üstadlarımızı, şeyhlerimizi, kız ve erkek
kardeşlerimizi, Risale-i Nur’un sadık talebelerini ve
bilhassa bu risaleyi yazan ve istinsah edenleri, bu salâvatlardan
herbiri için bir sadaka ile mağfiret et, rahmetinle ey
Erhamürrâhimîn! âmin.
3 Onların duâları, ’Ezelden ebede her
türlü hamd ve övgü, şükür ve minnet, âlemlerin
Rabbi olan Allah’a mahsustur’ sözleriyle sona
erer." Yûnus Sûresi, 10:10.
İhtar
Bu risalenin mahall-i zuhuru olan şu memleket muhitinde
Risaletü’n-Nur’un sair risaleleri bulunmadığından
ve ihtiyarsız olarak burada telif edildiğinden, âyetü’l-Kübrâ
gibi risalelerde, zâhirî bir tekrar suretinde başka Sözlerin
ve Lem’aların bir kısım mühim meseleleri zikredilmiş
ve buralardaki şâkirtlere nisbeten herbiri birer
küçük Risaletü’n-Nur hükmüne geçmek hikmetiyle
böyle yazdırılmış.
Bu müsveddenin birinci tebyizi bir mübarek zat tarafından
oldu. O zâtın tevafuktan haberi yokken yazdığı nüshada,
kayda lâyık şöyle lâtif ve mânidar bir tevâfuk
gördük ki: O nüshanın satırları başında elif’ler
666 olarak yazılmıştır. Bu hâl ise, Hazret-i
İmam-ı Ali (radıyallahu anh) tarafından bu hususî
risaleye verilen âyetü’l-Kübrâ namının cifrî ve
ebcedî makamı olan 666 adedine tam tamına muvafakatı
ve mutabakatı ile, bu risalenin bu nâma liyakatını gösterir.
Hem âyât-ı Kur’âniyenin adedi olan 6666’nın dört
mertebesinden üç mertebesine tevafuku dahi, bu
risalenin, âyâtın bir lem’ası olduğuna bir
işarettir diye telâkki ettik.
Said Nursî
Bugünlerde, mânevî bir muhaverede bir
sual ve cevabı dinledim. Size, bir hülâsasını beyan
edeyim:
Biri dedi:
"Risale-i Nur’un iman ve tevhid için büyük tahşidatları
ve küllî teçhizatları gittikçe çoğalıyor. Ve en
muannid bir dinsizi susturmak için yüzde birisi kâfi
iken, neden bu derece hararetle daha yeni tahşidat
yapıyor?"
Ona cevaben dediler:
"Risale-i Nur, yalnız bir cüz’î tahribatı ve
bir küçük haneyi tamir etmiyor. Belki küllî bir
tahribatı ve İslâmiyeti içine alan ve dağlar büyüklüğünde
taşları bulunan bir muhît kaleyi tamir ediyor. Ve yalnız
hususî bir kalbi ve has bir vicdanı ıslaha çalışmıyor.
Belki, bin seneden beri tedarik ve terâküm edilen
müfsid âletlerle dehşetli rahnelenen kalb-i umumîyi
ve efkâr-ı âmmeyi ve umumun ve bâhusus avâm-ı mü’minînin
de istinadgâhları olan İslâmî esasların ve
cereyanların ve şeâirlerin kırılmasıyla bozulmaya yüz
tutan vicdan-ı umumîyi, Kur’ân’ın i’câzıyla
ve geniş yaralarını Kur’ân’ın ve imanın ilâçlarıyla
tedavi etmeye çalışıyor. Elbette böyle küllî ve
dehşetli tahribata ve rahnelere ve yaralara, hakkalyakîn
derecesinde, dağlar kuvvetinde hüccetler, cihazlar ve
bin tiryak hâsiyetinde mücerreb ilâçlar ve hadsiz
edviyeler bulunmak gerektir ki, bu zamanda Kur’ân-ı
Mucizü’l-Beyânın i’câz-ı mânevîsinden çıkan
Risale-i Nur o vazifeyi görmekle beraber, imanın hadsiz
mertebelerinde terakkiyat ve inkişafata medardır"
diye uzun bir mükâleme cereyan etti. Ben de tamamen işittim,
hadsiz şükrettim. Kısa kesiyorum...
Said Nursî
İkinci sual: Sen eskiden şarktaki bedevî
aşâirde seyahat ettiğin vakit, onları medeniyet ve
terakkiyata çok teşvik ediyordun. Neden kırk seneye
yakındır medeniyet-i hâzıradan "mim’siz"
diyerek hayat-ı içtimaiyeden çekildin, inzivaya
sokuldun?
Elcevap: Medeniyet-i hâzıra-i garbiye, semavî kanun-u
esasîlere muhalif olarak hareket ettiği için seyyiatı
hasenatına, hatâları, zararları, faydalarına râcih
geldi. Medeniyetteki maksud-u hakikî olan istirahat-i
umumiye ve saadet-i hayat-ı dünyeviye bozuldu.
İktisat, kanaat yerine israf ve sefahet; ve sa’y ve
hizmet yerine tembellik ve istirahat meyli galebe çaldığından,
biçare beşeri hem gayet fakir, hem gayet tembel eyledi.
Semavî Kur’ân’ın kanun-u esasîsi, ferman-ı
esasîsiyle, "beşerin saadet-i hayatiyesi, iktisat
ve sa’ye gayrette olduğunu ve onunla beşerin havas,
avâm tabakası birbiriyle barışabilir" diye
Risale-i Nur bu esası izaha binaen, kısa bir iki nükte
söyleyeceğim:
Birincisi: Bedevîlikte beşer üç dört şeye muhtaç
oluyordu. O üç dört hâcâtını tedarik etmeyen, on
adette ancak ikisiydi. Şimdiki garp medeniyet-i zâlime-i
hâzırası, su-i istimâlât ve israfat ve hevesatı
tehyiç ve havâic-i gayr-ı zaruriyeyi, zarurî
hâcatlar hükmüne getirip görenek ve tiryakilik
cihetiyle, şimdiki o medenî insanın tam muhtaç olduğu
dört hâcâtı yerine, yirmi şeye bu zamanda muhtaç
oluyor. O yirmi hâcâtı tam helâl bir tarzda tedarik
edecek, yirmiden ancak ikisi olabilir; on sekizi muhtaç
hükmünde kalır. Demek, bu medeniyet-i hâzıra insanı
çok fakir ediyor. O ihtiyaç cihetinde beşeri zulme,
başka haram kazanmaya sevk etmiş. Biçare avâm ve
havas tabakasını daima mübarezeye teşvik etmiş. Kur’ân’ın
kanun-u esasîsi olan "vücub-u zekât, hurmet-i
riba" vasıtasıyla avâmın havassa karşı
itaatini ve havassın avâma karşı şefkatini temin
eden o kudsî kanunu bırakıp burjuvaları zulme,
fukaraları isyana sevk etmeye mecbur etmiş.
İstirahat-i beşeriyeyi zîr ü zeber etti.
İkinci nükte: Bu medeniyet-i hâzıranın harikaları,
beşere birer nimet-i Rabbaniye olmasından, hakikî bir
şükür ve menfaat-i beşerde istimali iktiza ettiği
halde, şimdi görüyoruz ki, ehemmiyetli bir kısım
insanı tembelliğe ve sefahete ve sa’yi ve çalışmayı
bırakıp istirahat içinde hevesatı dinlemek meylini
verdiği için, sa’yin
"İnsan için ancak çalıştığının
karşılığı vardır." Necm Sûresi, 53:39.
"Yiyin, için, fakat israf etmeyin." A’râf
Sûresi, 7:31.
şevkini kırıyor. Ve kanaatsizlik ve
iktisatsızlık yoluyla sefahete, israfa, zulme, harama
sevk ediyor.
Meselâ, Risale-i Nur’daki Nur Anahtarının dediği
gibi, radyo büyük bir nimet iken, maslahat-ı
beşeriyeye sarf edilmekle bir mânevî şükür iktiza
ettiği halde, beşte dördü hevesata, lüzumsuz,
mâlâyâni şeylere sarf edildiğinden, tembelliğe,
radyo dinlemekle heveslenmeye sevk edip sa’yin şevkini
kırıyor. Vazife-i hakikiyesini bırakıyor.
Hattâ çok menfaatli olan bir kısım harika vesait, sa’y
ve amel ve hakikî maslahat-ı ihtiyac-ı beşeriyeye
istimali lâzım gelirken, ben kendim gördüm, ondan bir
ikisi zarurî ihtiyâcâta sarf edilmeye mukabil, ondan
sekizi keyif, hevesat, tenezzüh, tembelliğe mecbur
ediyor. Bu iki cüz’î misale binler misaller var.
Elhasıl: Medeniyet-i garbiye-i hâzıra, semavî dinleri
tam dinlemediği için, beşeri hem fakir edip
ihtiyacatı ziyadeleştirmiş. İktisat ve kanaat
esasını bozup israf ve hırs ve tamahı
ziyadeleştirmeye, zulüm ve harama yol açmış.
Hem beşeri vesait-i sefahete teşvik etmekle, o biçare
muhtaç beşeri tam tembelliğe atmış, sa’y ve amelin
şevkini kırıyor. Hevesata, sefahete sevk edip
ömrünü faydasız zayi ediyor.
Hem o muhtaç ve tembelleşmiş beşeri, hasta etmiş.
Su-i istimal ve israfatla yüz nevi hastalığın
sirayetine, intişarına vesile olmuş.
Hem üç şiddetli ihtiyaç ve meyl-i sefahet ve ölümü
her vakit hatıra getiren kesretli hastalıklar ve
dinsizlik cereyanlarının o medeniyetin içlerine yayılmasıyla
intibaha gelip uyanmış beşerin gözü önünde
ölümü idam-ı ebedî suretinde gösterip her vakit beşeri
tehdit ediyor, bir nevi cehennem azâbı veriyor.
İşte bu dehşetli musibet-i beşeriyeye karşı Kur’ân-ı
Hakîmin dört yüz milyon talebesinin intibahıyla ve içinde
semavî, kudsî kanun-u esasîleriyle bin üç yüz sene
evvel gösterdiği gibi, yine bu dört yüz milyonun
kendi kudsî esasî kanunlarıyla beşerin bu üç dehşetli
yarasını tedavi etmesini; ve eğer yakında kıyamet
kopmazsa, beşerin hem saadet-i hayat-ı dünyeviyesini,
hem saadet-i hayat-ı uhreviyesini kazandıracağını;
ve ölümü, idam-ı ebedîden çıkarıp âlem-i nura
bir terhis tezkeresi göstermesini; ve ondan çıkan
medeniyetin mehasini, seyyiatına tam galebe edeceğini;
ve şimdiye kadar olduğu gibi dinin bir kısmını,
medeniyetin bir kısmını kazanmak için rüşvet vermek
değil, belki medeniyeti ona, o semavî kanunlara bir
hizmetkâr, bir yardımcı edeceğini, Kur’ân-ı Mu’cizi’l-Beyânın
işârât ve rumuzundan anlaşıldığı gibi, rahmet-i
İlâhiyeden şimdiki uyanmış beşer bekliyor,
yalvarıyor, arıyor.
Said Nursî
• • •
Şükür Risalesi
-1-
Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan tekrar ile
-2-
gibi âyetlerle gösteriyor ki, Hâlık-ı Rahmân’ın,
ibâdından istediği en mühim iş şükürdür. Furkan-ı
Hakîmde gayet ehemmiyetle şükre davet eder. Ve şükür
etmemekliği, nimetleri tekzip ve inkâr suretinde
gösterip, -3- fermanıyla,
Sûre-i Rahmân’da şiddetli ve dehşetli bir surette
otuz bir defa şu âyetle tehdit ediyor, şükürsüzlüğün
bir tekzip ve inkâr olduğunu gösteriyor.
Evet, Kur’ân-ı Hakîm, nasıl ki şükrü netice-i
hilkat gösteriyor. Öyle de, Kur’ân-ı kebîr olan
şu kâinat dahi gösteriyor ki, netice-i hilkat-i
âlemin en mühimi şükürdür. Çünkü, kâinata
dikkat edilse görünüyor ki, kâinatın teşkilâtı şükrü
intaç edecek bir surette, herbir şey bir derece şükre
bakıyor ve ona müteveccih oluyor. Güya şu şecere-i
hilkatin en mühim meyvesi şükürdür. Ve şu kâinat
fabrikasının çıkardığı mahsulâtın en âlâsı şükürdür.
Çünkü, hilkat-i âlemde görüyoruz ki, mevcudat-ı
âlem bir daire tarzında teşkil edilip, içinde nokta-i
merkeziye olarak hayat hâlk edilmiş. Bütün mevcudat
hayata
1 Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın
adıyla. Hiçbir şey yoktur ki Onu hamd ile tesbih
etmesin.
2 "Hâlâ şükretmezler mi?"
Yâsin Sûresi, 36:35, 73. "Şükredenleri elbette
mükâfatlandıracağız." Âl-i İmrân Sûresi,
3:145. "Şükrederseniz nimetimi elbette arttırırım."
İbrahim Sûresi, 14:7. "Yalnız Allah’a kulluk et
ve şükredenlerden ol." Zümer Sûresi, 39:66.
3 "Rabbinizin nimetlerinden hangi
birini inkâr edersiniz?" Rahmân Sûresi, 55:13.
bakar, hayata hizmet eder, hayatın
levazımatını yetiştirir. Demek, kâinatı hâlk eden
Zat, ondan o hayatı intihap ediyor.
Sonra görüyoruz ki, zîhayat âlemlerini bir daire
suretinde icad edip, insanı nokta-i merkeziyede
bırakıyor. Adeta, zîhayatlardan maksud olan gayeler
onda temerküz ediyor; bütün zîhayatı onun etrafına
toplayıp ona hizmetkâr ve musahhar ediyor, onu onlara
hâkim ediyor. Demek, Hâlık-ı Zülcelâl, zîhayatlar
içinde insanı intihap ediyor, âlemde onu irade ve
ihtiyar ediyor.
Sonra görüyoruz ki, âlem-i insaniyet de, belki hayvan
âlemi de bir daire hükmünde teşkil olunuyor ve
nokta-i merkeziyede rızık vazedilmiş. Bütün nev-i
insanı ve hattâ hayvânâtı rızka adeta taaşşuk
ettirip, onları umumen rızka hâdim ve musahhar etmiş.
Onlara hükmeden rızıktır. Rızkı da o kadar geniş
ve zengin bir hazine yapmış ki, hadsiz nimetleri câmidir.
Hattâ rızkın çok envâından yalnız bir nevinin
tatlarını tanımak için, lisanda kuvve-i zâika namında
bir cihazla mat’ûmat adedince mânevî, ince ince
mizancıklar konulmuştur. Demek, kâinat içinde en
acip, en zengin, en garip, en şirin, en câmi, en bedî
hakikat rızıktadır.
Şimdi, görüyoruz ki, herşey nasıl ki rızkın
etrafında toplanmış, ona bakıyor. Öyle de, rızık
dahi, bütün envâıyla, mânen ve maddeten, hâlen ve
kalen şükürle kaimdir, şükürle oluyor, şükrü
yetiştiriyor, şükrü gösteriyor. Çünkü, rızka
iştah ve iştiyak, bir nevi şükr-ü fıtrîdir. Ve
telezzüz ve zevk dahi gayr-ı şuurî bir şükürdür
ki, bütün hayvânatta bu şükür vardır. Yalnız
insan, dalâlet ve küfürle o fıtrî şükrün
mahiyetini değiştiriyor, şükürden şirke giriyor.
Hem rızık olan nimetlerde gayet güzel, süslü
suretler, gayet güzel kokular, gayet güzel tatmaklar şükrün
davetçileridir; zîhayatı şevke davet eder ve şevkle
bir nevi istihsan ve ihtirama sevk eder, bir şükr-ü
mânevî ettirir. Ve zîşuurun nazarını dikkate celb
eder, istihsana tergib eder. Nimetleri ihtirama onu
teşvik eder; onunla kalen ve fiilen şükre irşad eder
ve şükrettirir. Ve şükür içinde en âli ve tatlı
lezzeti ve zevki ona tattırır. Yani, gösterir ki, şu
lezzetli rızık ve nimet, kısa ve muvakkat bir lezzet-i
zâhiriyesiyle beraber, daimî, hakikî, hadsiz bir
lezzeti ve zevki taşıyan iltifat-ı Rahmânîyi şükürle
kazandırır. Yani, rahmet hazinelerinin Mâlik-i
Kerîminin hadsiz lezzetli olan iltifatını düşündürüp,
şu dünyada dahi Cennetin bâki bir zevkini mânen tattırır.
İşte rızık, şükür vasıtasıyla o kadar kıymettar
ve zengin bir hazine-i câmia olduğu hâlde, şükürsüzlükle
nihayet derecede sukut eder.
Altıncı Sözde beyan edildiği gibi, lisandaki kuvve-i
zâika, Cenâb-ı Hak hesabına, yani mânevî vazife-i
şükraniye ile rızka müteveccih olduğu vakit, o
dildeki kuvve-i zâika, rahmet-i bînihaye-i İlâhiyenin
hadsiz matbahlarına şâkir bir müfettiş, hâmid bir
nâzır-ı âlikadr hükmündedir. Eğer nefis hesabına
olsa, yani rızkı in’âm edenin şükrünü düşünmeyerek
müteveccih olsa, o dildeki kuvve-i zâika, bir nâzır-ı
âlikadr makamından, batn fabrikasının
yasakçısı ve mide tavlasının bir kapıcısı
derecesine sukut eder.
Nasıl rızkın şu hizmetkârı şükürsüzlükle bu
dereceye sukut eder. Öyle de, rızkın mahiyeti ve sair
hademeleri dahi sukut ediyorlar. En yüksek makamdan en
ednâ makama inerler. Kâinat Hâlıkının hikmetine
zıt ve muhâlif bir vaziyete düşerler.
Şükrün mikyâsı kanaattir ve iktisattır ve rızadır
ve memnuniyettir. Şükürsüzlüğün mizanı hırstır
ve israftır, hürmetsizliktir, haram-helâl demeyip rast
geleni yemektir.
Evet, hırs, şükürsüzlük olduğu gibi, hem sebeb-i
mahrumiyettir, hem vasıta-i zillettir. Hattâ, hayat-ı
içtimaiyeye sahip olan mübarek karınca dahi, güya hırs
vasıtasıyla ayaklar altında kalmış, ezilir.
Çünkü, kanaat etmeyip, senede birkaç tane buğday kâfi
gelirken, elinden gelse binler taneyi toplar. Güya
mübarek arı, kanaatinden dolayı başlar üstünde
uçar. Kanaat ettiğinden, balı insanlara emr-i İlâhî
ile ihsan eder, yedirir.
Evet, Zât-ı Akdesin alem-i zâtîsi ve en âzamî ismi
olan lâfzullahtan sonra en âzam ismi olan Rahmân, rızka
bakar. Ve rızıktaki şükürle ona yetişilir. Hem Rahmân’ın
en zâhir mânâsı, Rezzaktır.
Hem şükrün envâı var. O nevilerin en câmii ve
fihriste-i umumiyesi, namazdır.
Hem şükür içinde sâfi bir iman var; hâlis bir
tevhid bulunur. Çünkü, bir elmayı yiyen ve
"Elhamdülillâh" diyen adam, o şükürle
ilân eder ki: "O elma doğrudan doğruya dest-i
kudretin yadigârı ve doğrudan doğruya hazine-i
rahmetin hediyesidir" demesiyle ve itikad etmesiyle,
herşeyi, cüz’î olsun küllî olsun, Onun dest-i
kudretine teslim ediyor. Ve herşeyde rahmetin cilvesini
bilir. Hakikî bir imanı ve hâlis bir tevhidi, şükürle
beyan ediyor.
İnsan-ı gafil, küfran-ı nimetle ne derece hasârete
düştüğünü, çok cihetlerden yalnız bir veçhini
söyleyeceğiz. Şöyle ki:
Lezzetli bir nimeti insan yese, eğer şükretse, o yediği
nimet, o şükür vasıtasıyla bir nur olur, uhrevî bir
meyve-i Cennet olur. Verdiği lezzetle, Cenâb-ı Hakkın
iltifat-ı rahmetinin eseri olduğunu düşünmekle,
büyük ve daimî bir lezzet ve zevk veriyor. Bu gibi
mânevî lübleri ve hülâsaları ve mânevî maddeleri
ulvî makamlara gönderip, maddî ve tüflî (posa) ve kışrî,
yani vazifesini bitiren ve lüzumsuz kalan maddeleri
fuzulât olup aslına, yani anâsıra inkılâp etmeye
gidiyor. Eğer şükretmezse, o muvakkat lezzet, zeval
ile bir elem ve teessüf bırakır ve kendisi dahi
kazurat olur. Elmas mahiyetindeki nimet, kömüre kalb
olur. Şükürle, zâil rızıklar, daimî lezzetler,
bâki meyveler verir. Şükürsüz nimet, en güzel bir
suretten, çirkin bir surete döner. Çünkü, o gafile
göre rızkın âkıbeti, muvakkat bir lezzetten sonra
fuzulâttır.
Evet, rızkın aşka lâyık bir sureti
var. O da, şükürle o suret görünür. Yoksa, ehl-i
gaflet ve dalâletin rızka aşkları bir hayvanlıktır.
Daha buna göre kıyas et ki, ehl-i dalâlet ve gaflet ne
derece hasâret ediyorlar.
Envâ-ı zîhayat içinde en ziyade rızkın envâına
muhtaç, insandır. Cenâb-ı Hak insanı bütün esmâsına
câmi bir ayna ve bütün rahmetinin hazinelerinin
müddeharâtını tartacak, tanıyacak cihazata mâlik
bir mucize-i kudret ve bütün esmâsının cilvelerinin
vaziyetlerinin inceliklerini mizana çekecek âletleri
hâvi bir hâlife-i arz suretinde hâlk etmiştir. Onun için,
hadsiz bir ihtiyaç verip, maddî ve mânevî rızkın
hadsiz envâına muhtaç etmiştir. İnsanı, bu câmiiyete
göre en âlâ bir mevki olan ahsen-i takvime çıkarmak
vasıtası, şükürdür. Şükür olmazsa, esfel-i
sâfilîne düşer, bir zulm-ü azîmi irtikâp eder.
Elhasıl, en âlâ ve en yüksek tarik olan tarik-i
ubudiyet ve mahbubiyetin dört esasından en büyük esası
şükürdür ki, o dört esas şöyle tabir edilmiş:
Der tarik-i acz-mendî lâzım âmed çâr-çiz:
Acz-i mutlak, fakr-ı mutlak, şevk-i mutlak, şükr-ü
mutlak, ey aziz. 1
-2-
-3-
-4-
-5-
1 Ey aziz
kardeşim! Allah’a karşı acizlik ve ihtiyacını
hissetme esasına dayanan bu yolda şu dört şey
lazımdır: Sonsuz acz, sonsuz fakr, sonsuz şevk, sonsuz
şükür.
2 Allahım, bizi şükredenlerden
eyle-rahmetinle, ey Erhamürrâhimîn.
3 "Seni her türlü noksandan tenzih
ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz
yoktur. Muhakkak ki Sen, ilmi ve hikmeti herşeyi
kuşatan Alîm-i Hakîmsin." Bakara Sûresi, 2:32.
4 Allahım! Şükredenlerin ve hamd
edenlerin efendisi olan, Efendimiz Muhammed’e ve
bütün Âl ve ashabına salât ve selâm et. Âmin.
5 "Onların duaları, ’Âlemlerin
Rabbi olan Allah’a hamd olsun’ sözleriyle sona
erer." Yûnus Sûresi, 10:10.
İ’lem
eyyühe’l-aziz! Cenab-ı Hak seni ademden vücuda ve
vücudun pek çok eşkâl ve vaziyetlerinden en yükseği
Müslim sıfatıyla insan suretine getirmiştir. Mebde-i
hareketinle son aldığın suret arasında müteaddit
vaziyetlerin, menzillerin ve etvar ve ahvâlin herbirisi
sana âit nimetler defterine kaydedilmiştir. Bu
itibarla, senin geçirmiş olduğun zaman şeridine elmas
gibi nimetler dizilmiş, tam bir gerdanlık veya
nimetlerin envâına bir fihriste şeklini veriyor.
Binaenaleyh, geçirmiş olduğun vücudun her menzilinde
ve vaziyetinde, etvarında, ahvâlinde, "Nasıl bu
nimete vâsıl oldun? Neyle müstahak oldun? Ve şükründe
bulundun mu?" diye suale çekileceksin. Çünkü,
vukua gelen haller suale tâbidir. Amma imkânda kalıp
vukua gelmeyen şeyler suale tâbi değildir. Geçirmiş
olduğun ahvâl, vukuattır. Gelecek ahvâlin ademdir.
Vücut mesuldür, adem ise mes’ul değildir. Öyleyse,
mâzide şükrünü edâ etmediğin nimetlerin şükrünü
kaza etmek lâzımdır.
Evet, bu hayatın gayesi ve neticesi hayat-ı
ebediye olduğu gibi, bir meyvesi de, hayatı veren Zât-ı
Hayy ve Muhyîye karşı şükür ve ibadet ve hamd ve
muhabbettir ki, bu şükür ve muhabbet ve hamd ve ibadet
ise, hayatın meyvesi olduğu gibi, kâinatın gayesidir.
Ve bundan anla ki, bu hayatın gayesini "rahatça
yaşamak ve gafletli lezzetlenmek ve heveskârâne
nimetlenmektir" diyenler, gayet çirkin bir
cehaletle, münkirâne, belki de kâfirâne, bu pek çok
kıymettar olan hayat nimetini ve şuur hediyesini ve
akıl ihsanını istihfaf ve tahkir edip dehşetli bir küfran-ı
nimet ederler.
|