Risale Oku
Aziz, sıddık, mübarek kardeşlerim,
Evvelâ: Medresetü’z-Zehra erkânlarının
arzularıyla verilen bir dersin bir hülâsasını
sizlere de söylemeyi münasip gördük. O dersin mevzuu
da, umum kâinat mevcudatı hesabına Miraç gecesinde,
Fahr-i Kâinat ve Netice-i Hilkat-i Âlem Peygamber
Aleyhissalâtü Vesselâm, huzur-u İlâhîde nev-i beşerin,
belki umum zîhayat, belki umum mahlûkat namına, selâm
yerinde, demesi; ve
içinde bir küllî mânâ bulunduğundan bütün ümmet
hergün çok defa namazlarında zikretmesi ile; ve ehl-i
iman içinde, herbir mertebe sahibinin bir hissesi
içinde bulunduğu; ve bundan evvel Hüve Nüktesinin haşiyesinde,
radyo vasıtasıyla hava unsurunun harika
mucizât-ı kudreti göstermesi cihetinde kalbe ihtar
edildi ki:
"Bir ehl-i iman, ebedî bir saadette, dünya kadar
bir mülk-ü bâkiyi netice verecek bu kısacık ömr-ü
dünyevîde ettiği ibadette bir küllî ibadet, âdetâ
kendi hususî dünyasıyla beraber ibadet etmiş gibi,
kendi hususî dünyası kadar bir mükâfat alacağı işârât-ı
Kur’âniyeden anlaşılır" diye, Hüccetü’z-Zehra’nın
ikinci makamında, ilm-i İlâhî mebhasinde ilâ âhirin
küllî mânâları ruhuma gelip, öylece teşehhüdde; derken,
birden hayalime hususî dünyamın dört unsuru olan
toprak, su, hava, nur’unsurları dört küllî dil
oldular. Herbir dil, milyarlar, hattâ trilyonlar,
katrilyonlar adedince
kelimelerini lisan-ı hal ile söylüyorlar; hayalen
gördüm.
Bu unsurlardan "toprak" unsuru bir dil olarak,
bütün zîhayatların herbiri bir kelime-i zîhayat olup
derler. Çünkü herbir avuç toprak ekser nebatata saksılık
edebilir ve menşe olabilir bir vaziyettedir. O halde,
herbir avuç toprakta, ya bütün beşerin meydana
getirdikleri bütün fabrikaların adedince mânevî
küçücük mikyasta fabrikalar herbir avuç toprakta
bulunacak. Bu ise hadsiz derecede imkânsız... Veyahut
bir Kadîr-i Mutlakın hadsiz kudreti, nihayetsiz ilmi ve
iradesiyle olacak. Demek toprak unsuru, bütün eczasıyla
ve zerratıyla bu mazhariyet için hadsiz der. Yani,
ezelden ebede kadar bütün zîhayatların hayat
hediyeleri Zât-ı Vâcibü’l-Vücuda hastır.
Sonra herkesin hususî dünyasındaki gibi, benim de
hususî dünyamın ikinci unsuru olan "su"
unsuru dahi, küllî bir lisan olarak bütün zerratıyla,
hususan zîhayatların menşelerine ve yaşamalarına
hizmetleri noktalarında, trilyonlar, katrilyonlar
adedince kelime-i mübarekesini
lisan-ı hal ile kâinatta neşrediyor. Çünkü, suyun
katrelerinin gördüğü vazifeler, hususan nutfelerin ve
çekirdeklerin ve tohumların intibahında ve uyanıp
vazife-i fıtriyelerine mazhar olmakta ve gayet acip ve güzel
ve harika o küçücük mahlûkların ve yavruların büyük
ve gayet intizamlı ve mükemmel vazifelere
mazhariyetlerini bütün zîşuura tebrik ile "Bârekâllah"
dediren ve hadsiz "Bârekâllah, mâşaallah"
dedirmeye vesile olmaya lâyık olan o mübareklerin o
vaziyetleri, o su unsurunun herbir zerresinin binler
Eflâtun kadar ilmi ve binler Hakîm-i Lokman kadar
hikmeti ve iradesi bulunmak lâzımdır. Bu ise, suyun
zerratı adedince muhaldir. Öyleyse, bir Kadîr-i
Zülcelâlin ve bir Rahmân-ı Rahîmin hadsiz kudret ve
rahmet ve hikmet ve iradesiyle o mübareklerin, o hadsiz
mucizâta mazhariyetleri cihetinde bütün o mübarekler
adedince
kelimesini
külliyetiyle söylediklerinden, bütün mahlûkat namına,
Miraç gecesinde, Netice-i Hilkat-i Âlem olan
Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselâm, demiş.
Yani, bütün bu medar-ı tebrik ve mâşaallah ve barekâllah
dediren bütün hâletler ve san’atlar Zat-ı Zülcelâlin
kudretine mahsus olduğundan, bütün o hadsiz ’leri
Cenab-ı Hakk’a huzuru ile hediye ediyor.
Sonra, herkesin hususî dünyasındaki "hava"
unsuru dahi bir hüve kadar, herbir avuç havadaki herbir
zerre, mazhar oldukları santrallık, âhize ve nâkılelik
vazifeleri içinde bütün duaları ve salavatları ve
ricaları ve ibadetleri ifade eden cümlesini
lisan-ı halleriyle dedikleri için, hava unsuru küllî
bir lisan olarak o hadsiz kelimatlarını katrilyonlar,
belki kentrilyonlar adedince söyleyerek Sânilerine,
Hâlıklarına takdim ettiklerinden, onların namlarına
o küllî mânâ ile Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü
Vesselâm Cenab-ı Hakka diye takdim
etmiştir. Yani, "Bütün dualar ve ihtiyaçtan
gelen ricalar ve nimetten çıkan şükürler ve
ibadetler ve namazlar, Hâlık-ı Külli Şeye
mahsustur."
Çünkü Hüve Nüktesinin haşiyesinde denildiği gibi,
ya, hüve kadar bir avuç havanın herbir zerresi, umum
dilleri bilecek ve söyleyenlerin yerlerini görecek ve
yakın uzak herşeyi işitecek ve her şiveyi ve her
harfin tarzını tam bilecek ve çok işleri beraber,
şaşırmadan görecek bir kudret-i mutlaka ve irade-i
tâmmeye mâlik olacak. Bu ise hava zerreleri adedince
muhal olmasından, elbette ve elbette şüphesiz ve kat’î
bir zaruretle, o zerrelerin herbiri, Sâni-i Hakîmi
bütün sıfâtıyla gösterip şehadet eder. Âdeta
küçük bir mikyasta, âlemin büyük şehadeti kadar
şehadetleri vardır.
Demek zerrat-ı havaiye adedince salâvatları ifade
eden, Mirac-ı Ahmedîde Aleyhissalâtü Vesselâm denilmiştir.
Sonra
kelime-i tayyibe söylendiği vakit, birden
"nar" ile "nur" unsuru, yani
hararetli ve hararetsiz maddî ve mânevî nur’unsuru
bir küllî dil olarak, hadsiz ve nihayetsiz bir surette
lisan-ı hal ile, hadsiz dillerle diyor.
Yani, bütün güzel sözler, güzel mânâlar, harika
güzel cemaller ve bütün kâinatın yüzünde cemalleri
görünen ezelî Esma-i Hüsnânın cilveleri ve başta
enbiyalar, evliyalar, asfiyalar olarak bütün ehl-i imanın
imanları ile kâinatın ve mahlûkatın
görünen güzellikleri ve ehl-i imanın
imanlarından neş’et eden güzel sözler, hamdler, şükürler,
tevhidler, tehliller, tesbihler, tekbirler sırrı ile
Arş-ı Âzam tarafına giden o kelimat-ı tayyibeleri ve
dünyanın üç adet yüzünden gayet güzel olan esmâ-i
İlâhiyeye aynalık eden birinci yüzündeki hadsiz
güzellikler, tayyibeler; ve dünyanın âhiret tarlası
olan ikinci yüzündeki hadsiz hasenatlar, hayırlar ve mânevî
meyveler ve güzellikler, tamamıyla, Ezel-Ebed Sultanı
Kadîr-i Zülcelâle mahsustur diye, nar ve nur’unsurunun
bu küllî diliyle bu küllî ubudiyeti, Mâbud-u
Zülcelâle takdim etmek mânâsında olarak, Fahr-i Kâinat
Aleyhissalâtü Vesselâm, umum mahlûkat hesabına demiş.
Çünkü maddî ve mânevî nur’unsuru, mazhar oldukları
vazifelerinin umumu hem beraber, hem ayrı ayrı Zat-ı Vâcibü’l-Vücuda
işaret ve şehadet ettikleri milyarlar nümuneleri var.
Evet, nur ve nar unsuru toprak, hava ve mâ unsurları
gibi gayet kat’î ve bedihî ve zarurî bir surette ve
nümunelerle gösteriyor ki, bütün esbap yalnız bir
perdedir. Bütün icatlar ve tesirler Zât-ı Kadîr-i
Zülcelâlindir. Çünkü, nur, aynen vücut ve hayat
gibi, kudret-i İlâhiyenin perdesiz, bizzat mübaşeretine
lâyık olmasından, esbab-ı zahirî hiçbir cihette
perde olmadığından, vâhidiyet içinde ehadiyeti
gösterir. Gayet cüz’î ve küçük bir vazifede,
küllî ve geniş bir delil-i ehadiyete işaret eder ki,
Hüve Nüktesi haşiyeleriyle bunu gayet kısaca ispat
ediyor. İşte milyarlar nümunelerinden iki küçük
nümunesinden:
Birisi: Mânevî nurun, ilim sûretinde beşerin
kafasında cilvesinin bir cüz’îsi, tırnak kadar
kuvve-i hafızaya malik bir adamın kafasında, doksan
kitabın kelimatı yazılmış. Ve üç ayda, her günde
üç saat meşgul olarak, hafızasının sayfasının
yalnız o kısmını ancak tamam edebilmiş. Aynı adam,
seksen sene ömründe gördüğü ve işittiği ve
merakını tahrik eden ve ona hoş gelen mânâları ve
kelimeleri ve suretleri ve savtları, o tırnak kadar
kuvve-i hafızanın sayfasında, istediği vakitte müracaat
edip bir büyük kütüphane kadar bütün mahfuzatının
aynı şeylerini orada bütün istediklerini mevcut ve
muntazam yazılmış ve dizilmiş görüyor.
İşte bu tırnak kadar kuvve-i hafızanın, bahr-i umman
gibi bir vüs’ati ve güneş gibi bir ihatalı nuru ve
bir ziya-yı mânevîsi ve zemin yüzü kadar geniş
sayfaları olmazsa bu hal olamaz. Bu ise yüz binler
derece muhal muhal içinde ve imkânsız olduğundan,
elbette ve elbette bu küçücük tırnak kadar hafıza,
Levh-i Mahfuz bir sahife-i kader ve kudreti olan Alîm-i
Mutlakın, ilim ve hikmet ve kudretiyle, o Levh-i
Mahfuzun bir nümunesini beşerin kafasında halk
eylemesine kudsî bir şehadet eder.
İkinci cüz’î ve küçücük bir nümunesi:
Elektriktir. Bir adam, elektrik lâmbasının acip
vaziyetini tetkik etmiş. Bakıyor ki, yüzer düğmelerdeki
ve merkezlerdeki
"Güzel sözler Ona yükselir."
Fâtır Sûresi, 35:10.
ve demir ve ip tellerdeki zerreler ve
maddeler camid, şuursuz, hareketsiz oldukları halde,
yalnız gayet cüz’î bir temas neticesinde, on
kilometre yeri dolduran karanlık derhal gider ve yerini,
yarım saniyede dolduran bir nur vücuda gelir. Bu gözle
görünen karanlığın birden kaybolması ve yine gözle
görünen o zulmet kadar nurun vücuda gelmesi elbette
bir hayal değil.
Ya o temas eden camid, şuursuz zerreler, hadsiz bir
kuvveti ve bir nuru kendilerinde taşımakla beraber,
birden yüz kilometre yerlere elini uzatıp, karanlığı
süpürüp, temizleyip nurları dolduracak. Bu ise bütün
şeytanlar ve dinsizler, maddiyunlar toplansalar, bunu
bir sofestaîye de kabul ettiremezler. HAŞİYE
Veyahut bütün kâinata hükmü geçen ve bütün
nurlar, onun Nur isminden feyz alan ve Nuru’n-Nur ve
Hâlıku’n-Nur ve Müdebbiru’n-Nur olan Kadîr-i
Zülcelâlin ve Allâmü’l-Guyûbun ve Alîm-i Mutlakın
kudretiyle ve hikmetiyle olacak. İşte bu iki nümuneye
kıyasen hadsiz nümuneler var.
İşte
bütün kâinattaki nurları, güzellikleri, tayyibeleri
ve kelimat-ı tayyibeleri ve hayırları ve kemâlâtları
Zat-ı Zülcelâle nur’unsuru diliyle kâinat takdim
ettiği gibi, netice-i hilkat-i kâinat ve sebeb-i
hilkat-i âlem olan Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm
dahi, namlarına mebus olduğu kâinattaki bütün
mevcudat hesabına, Miraç gecesinde o küllî mânâ ile
demiş.
Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm biadedi zerrâti’l-enâm
bu dört kelimât-ı cemileyi selâm yerinde söyledikten
sonra-Risâle-i Nur’da izah edildiği gibi-Cenab-ı Hak
demesiyle, bütün ümmeti öyle diyeceklerine işaret ve
mânevî emir ve ferman ve kabul hükmünde mukabele etmiş.
Birden Peygamber demekle, o
kudsî selâmı hem kendine, hem ümmetine, hem bütün
kendinden evvelki emsallerine tamim edip,
HAŞİYE
Yalnız aldatmak için bazı derin ve ehemmiyetli
hakikatlere bir isim takip güya o hakikat anlaşılmış
gibi âdileştiriyorlar. Meselâ; "Bu elektrik
kuvvetiymiş" deyip, o ince ve derin hakikati
ehemmiyetsiz yapıp âdi gösteriyorlar. Halbuki,
kudretin o mucizesinin hikmetleri iki sayfayla ancak
ifade edildiği halde, birtek isim takmakla, o hakikati
ve o küllî hikmeti gizleyip, gayet küçük ve basit
bir perdesini yerine ikame ederek, o mucizeli eseri, kör
kuvvete ve serseri tesadüfe ve mevhum tabiata isnad
edip, Ebu Cehil’den daha echel bir dereceye düşüyorlar.
İşte, İrade-i İlâhiyenin nâmuslarının ünvanları
olan âdetullah kanunlarının birisine beşer, aczinden
mahiyetini bilemediği o kanunun mahiyetine
"elektrik" namını verip, tenvirdeki harika
mucize-i kudreti âdileştirmekle ve malûm birşeymiş
gibi "elektrik kuvveti" diye bir isim takmakla,
bunun gibi çok harikulâde mucizât-ı Kudret-i İlâhiyeyi
cahilâne âdileştiriyorlar.
küllî ve umumî bir selâm suretinde
gösterip, bütün mahlûkatın meb’usu olması
noktasında onlara da o selâmı teşmil etmiş.
Ümmeti ise her namazda demeleri, o
selâm-ı İlâhîdeki emir ve fermana bir imtisaldir.
Hem ona karşı biat etmektir. Ve hergün biatını, yani
memuriyetini kabul ve getirdiği fermanlara itaatlerini
tecdit ve tazelemektir. Hem, risaletini bir tebriktir.
Hem, umum âlem-i İslâm hergün bu kelime ile onun
getirdiği saadet-i ebediye müjdesine karşı bir
teşekkürdür.
Evet, her insan, kendi vücudunun mahvolmasıyla müteellim
olduğu gibi, hanesinin harap olmasıyla da elem
çekiyor. Ve vatanının bozulmasıyla gayet müteessir
oluyor. Ahbabının firak ve vefatıyla derinden derine
kalbi acıyor. Dünya kadar büyük, has ve hususî
dünyasının zeval ve firak ve âhirde tamamen mahvolmasını
düşünmesi, mânevî bir cehennem gibi ruhunu ve vicdanını
yandırıyor.
İşte, aklı başında herbir adam ruhsuz, kalbsiz,
akılsız olmamak şartıyla bilecek ki, Muhammed-i Arabî
Aleyhissalâtü Vesselâmın Miraç gecesinde gözüyle
gördüğü saadet-i ebediyenin müjdesini ve ehl-i imanın
Cennetteki hayat-ı bakiyesinin beşaretini ve insanın
alâkadar olduğu sevdiklerinin mahvolmadıklarını ve
onların zevallerinden sonra yine görüşmelerinin
muhakkak olacağının gayet sürurlu, mânevî
hediyesine karşı umum âlem-i İslâm hergün çok defa
dediği
gibi, onun da getirdiği hediye-i mâneviyesiyle, hem
kâinat sayfaları ve tabakaları mektubat-ı Samedaniye
olmasına, hem mahlûkatın hakikî kıymetleri ve kemalâtları
onun risaletiyle tezahür etmesine mukabil, bütün
mahlûkat mânen bu mezkûr
hakikatin lisanıyla derler.
Ve ümmet mabeyninde şeâir-i İslâmiyeden olan
birbirine demeleri
sünnet olması, bu büyük hakikatin şuası
olmasındandır.
Said Nursî
• • •
Aziz, sıddık, mütefekkir kardeşlerim,
Evvelâ: Çok emarelerle kat’î kanaatim gelmiş ki,
gizli dinsizler, resmî bazı memurları aldatıp Nurun
mahrem büyük risaleleri içinde yalnız Rehberi
musırrane medâr-ı itham tutmaları ve bir buçuk
seneden beri bana sıkıntı vermelerinin sebebi,
Rehberdeki "Hüve Nüktesi" olduğunu kat’iyen
bildim. Çünkü bu Hüve’nin keşfettiği sırr-ı
tevhid pek kat’î ve bedihî bir surette küfr-ü
mutlakı kırıyor. Hattâ bir kısmında hiçbir vesvese
ve şüphe bırakmıyor. Gizli dinsizler buna karşı
çare bulamadıklarından, intişarına resmî yasakla
sed çekmek için çalıştılar. Bu Hüve Nüktesinin
bir gün evvel Medresetü’z-Zehranın erkânlarına bir
ders nevinden söylediğim çok noktalarından yalnız
üç noktasını sizlere beyan ediyorum.
"Etraflarında ebediyen
yaşlanmayacak çocuklar dolaşır." Vâkıa Sûresi,
56:17.
Birinci nokta : Hava unsurunun yüksek ve
ehemmiyetli bir vazifesi âyetinin sırrıyla
güzel ve mânidar ve imanî ve hakikatli kelimelerin
kalem-i kaderin istinsahıyla ve izn-i İlâhî ile intişar
etmesiyle, bütün küre-i havadaki melâike ve
ruhanîlere işittirmek ve Arş-ı Âzam tarafına sevk
etmek için, kudret-i İlâhî kaleminin mütebeddil bir
sayfası olmaktır.
Madem havanın kudsî vazifesinin, hikmet-i hilkatinin en
mühimmi budur. Ve rû-i zemini radyolar vasıtasıyla
bir tek menzil hükmüne getirip nev-i beşere pek büyük
bir nimet-i İlâhiye olmaktır. Elbette ve elbette,
beşer, bu pek büyük nimete karşı bir umumî şükür
olarak o radyoları herşeyden evvel kelimat-ı tayyibe
olan kelâmullahın, başta Kur’ân-ı Hakîm ve
hakikatleri ve imanın ve güzel ahlâkların dersleri ve
beşerin lüzumlu ve zarurî menfaatlerine dair
kelimatları olmalı ki, o nimete şükür olsun. Yoksa
nimet böyle şükür görmezse, beşere zararlı düşer.
Evet beşer, hakikate muhtaç olduğu gibi, bazı keyifli
hevesata da ihtiyacı var. Fakat bu keyifli hevesat,
beşte birisi olmalı. Yoksa havanın sırr-ı hikmetine
münafi olur. Hem beşerin tembelliğine ve sefahetine ve
lüzumlu vazifelerinin noksan bırakılmasına sebebiyet
verip beşere büyük bir nimet iken, büyük bir nikmet
olur, beşere lâzım olan sa’ye şevki kırar.
Şimdi gözümün önündeki makinecik ve radyo kabı,
Kur’ân’ı dinlemek için odama getirilmişti.
Baktım, on hissede bir hisse kelimat-ı tayyibeye
veriliyor. Bunu da bir hatâ-yı beşerî olarak anladım.
İnşaallah, beşer bu hatâsını tamir edecek. Ve bütün
zemin yüzünü bir meclis-i münevver, bir menzil-i âli
ve bir mekteb-i imanî hükmüne geçirmeye vesile olan
bu radyo nimetine bir şükür olarak, beşerin hayat-ı
ebediyesine sarf edilecek kelimat-ı tayyibe, beşte dördü
olacak.
İkinci nokta : Nur Risalelerinde denilmiş ki: "Kâinatı
halk edemeyen, bir zerreyi halk edemez. Bir zerreyi tam
yerinde halk edip muntazam vazifeleriyle çalıştıran,
yalnız kâinatı halk eden Zat olabilir." Bu cümlenin
küllî hüccetlerinden bir cüz’î hücceti şudur ki:
Kelimelerin envâının kabı ve mahfazası olan
yanımdaki bu radyo makineciğindeki bir avuç hava kat’iyen
gösteriyor ki, şimdi elimizde baktığımız radyo
"istasyon cetveli" namındaki listede yazılı
iki yüze yakın merkezden, bir saatten bir seneye kadar
uzak ve muhtelif mesafelerden aynı dakikada birtek
kelime-i Kur’âniye, meselâ "Elhamdü
lillâh" kelâmı tam hurufatıyla ve şivesiyle ve
söyleyenin mahsus sadâsının tarzıyla, bu makinedeki
bir avuç havanın zerreleriyle, hiç tegayyür etmeden
kulağımıza gelmek için ve muhtelif kelimat-ı Kur’âniyeyi
ayrı ayrı sadâ ile, çeşit çeşit şive ile, keza hiç
tegayyür etmeden ve bozulmadan bizim kulağımıza
getirmek için o bir avuç havanın herbir zerresinde
öyle hadsiz bir kuvvet ve
"Güzel sözler Ona yükselir."
Fâtır Sûresi, 35:10.
ihâtalı bir irade ve bütün rû-yi
zemindeki merkezlerde o Kur’ân’ı okuyan
hafızların ayrı ayrı şivelerini bilecek ihatalı bir
ilim ve onları bütün görecek ve işitecek muhit bir göz
ve herşeyi bir anda işitebilir bir kulak olmazsa,
elbette bu mucize-i kudret vücuda gelmeyecek.
Demek, bu bir avuçtaki hava zerreleri yalnız ve yalnız
bütün kâinatı ihata eden bir ilim ve iradenin, sem’
ve basarın sahibi bir Zâtın ve hiçbir şey ona ağır
gelmeyen ve en büyük şey, en küçük şey gibi
kudretine kolay gelen bir Kadir-i Mutlakın kudreti ve
iradesi ve ilmiyle bu mucizât-ı kudrete mazhar
oluyorlar. Yoksa, temevvücat-ı havaiyede mevcudiyeti
tevehhüm edilen serseri tesadüfün ve kör kuvvetin ve
sağır tabiatın icadına yer vermek, her bir zerreyi, bütün
zemin yüzündeki küre-i havaiyede bulunan her şeyi görür,
bilir ve yapar hâkim-i mutlak etmektir. Bu ise yüz bin
derece akıldan uzak, muhal muhaller içinde bir
hurafedir. Ehl-i dalâlet gelsinler, mezhepleri ne kadar
akıldan uzak ve hurafe olduklarını görsünler.
Üçüncü nokta : Bu radyo makineciğinde ve mânevî
kelimat çiçeklerine saksılık eden bu kapçıktaki bir
avuç havanın gösterdikleri mucizât-ı kudretten bu
hakikat anlaşılıyor ki, her bir zerre, Cenab-ı Hakkı
zâtıyla ve sıfâtıyla târif eder ve ispat eder.
Bütün kâinatı teftiş eden hükemalar ve ulemalar,
büyük ve geniş delillerle Zat-ı Vâcibü’l-Vücudun
vücudunu ve vahdetini ispat etmek için bütün kâinatı
nazara alırlar, sonra mârifetullahı tam elde
ediyorlar. Halbuki nasıl güneş çıktığı vakit bir
zerrecik cam, aynı deniz yüzü gibi güneşi gösteriyor
ve o güneşe işaret ediyor. Öyle de, bu bir avuç
havadaki her bir zerre de, mezkûr hakikate binaen, aynen
kâinat denizindeki cilve-i tevhidi, sıfât ve
kemâliyle kendilerinde gösteriyorlar.
İşte, Kur’ân-ı Hakîmin mânevî mucizesinin bir
lem’ası olan Risale-i Nur bu hakikati izahatıyla
ispat etmesi içindir ki müdakkik bir Nurcu, huzur-u
daimî kazanmak ve mârifetullahı her vakit tahattur
etmek için ve huzur-u daimî hâtırı için Lâ mevcude
illâ Hû demeye mecbur olmuyor.
Ve yine bir kısım ehl-i hakikatın dâimî huzuru
bulmak için Lâ meşhûde illâ Hû dedikleri gibi, o
Nurcu böyle demeye muhtaç olmuyor.
Belki
parlak hakikatının kudsî penceresi ona kâfi geliyor.
Bu kudsî Arabî fıkranın kısacık bir izahı şudur
ki:
Evet, herkesin bu âlemde birer âlemi var, birer kâinatı
var. Âdetâ zîşuurlar adedince birbiri içinde hadsiz
kâinatlar, âlemler var. Herkesin hususî âleminin ve
kâinatının ve dünyasının direği kendi hayatıdır.
Nasıl herkesin elinde bir aynası
"Her bir şeyde, Onun bir olduğuna
delâlet eden bir âyet vardır." İbnü’-Mu’tez’in
bir şiirinden alınmıştır. İbn-i Kesîr, Tefsîrü’l-Kur’ani’l-Azîm,
1:24.
bulunsa ve bir büyük saraya mukabil
tutsa, herkes bir nevi saraya, aynası içinde sahip
olur. Öyle de, herkesin hususî bir dünyası var. Bir
kısım ehl-i hakikat bu hususî dünyasını Lâ mevcude
illâ Hû diye inkâr etmekle, terk-i mâsivâ sırrıyla
Cenab-ı Hakka karşı huzur-u dâimî ve mârifet-i İlâhiye
bulur. Ve bir kısım ehl-i hakikat da, yine dâimî
mârifet ve huzuru bulmak için Lâ meşhûde illâ Hû
deyip kendi hususî dünyasını nisyan hapsine sokar, fânilik
perdesini üstüne çeker, huzuru bulmakla bütün
ömrünü bir nevi ibadet hükmüne getirir.
Şimdi, bu zamanda, Kur’ân’ın i’câz-ı mânevîsiyle
tezahür eden sırrıyla,
yani, zerrelerden yıldızlara kadar herşeyde bir
pencere-i tevhid var ve doğrudan doğruya Zât-ı Vâhid-i
Ehadi sıfâtıyla bildiren âyetleri, yani delâletleri
ve işaretleri var.
İşte Hüve Nüktesiyle bu mezkûr hakikat-i kudsiyeye
ve imaniyeye ve huzuriyeye icmâlen işaretler vardır.
Risale-i Nur, bu hakikati izahatıyla ispat etmiş. Eski
zamandaki ehl-i hakikat bir derece mücmelen ve
muhtasaran beyan etmişler. Demek, bu dehşetli zaman
daha ziyade bu hakikate muhtaçtır ki, Kur’ân-ı Hakîmin
i’câzıyla bu hakikat tafsilâtıyla ihsan edilmiş,
Nur Risaleleri de bu hakikata bir nâşir olmuşlar.
Kardeşiniz
Said Nursî
Altıncı
sualin tetimmesi ve haşiyesi: Ehl-i dalâlet
ve ilhad, mesleklerini muhafaza ve ehl-i imanın
intibahlarına mukabele ve mümanaat etmek için, o
derece garip bir temerrüd ve acip bir hamâkat
gösteriyorlar ki, insanı insaniyetten pişman eder.
Meselâ, bu âhirde beşerin bir derece umumiyet şeklini
alan zulümlü, zulümatlı isyanından, kâinat ve anâsır-ı
külliye kızdıklarından; ve Hâlık-ı Arz ve Semavat
dahi, değil hususî bir Rububiyet, belki bütün kâinatın,
bütün âlemlerin Rabbi ve Hâkimi haysiyetiyle, küllî
ve geniş bir tecellî ile, kâinatın heyet-i
mecmuasında ve Rububiyetin daire-i külliyesinde nev-i
insanı uyandırmak ve dehşetli tuğyanından vazgeçirmek
ve tanımak istemedikleri Kâinat Sultanını
tanıttırmak için, emsalsiz, kesilmeyen bir su, hava ve
elektrikten, zelzeleyi, fırtınayı ve harb-i umumî
gibi umumî ve dehşetli âfâtı nev-i insanın yüzüne
çarparak onunla hikmetini, kudretini, adaletini,
kayyumiyetini, iradesini ve hâkimiyetini pek zahir bir
surette gösterdiği halde; insan suretinde bir kısım
ahmak şeytanlar ise, o küllî işârât-ı Rabbâniyeye
ve terbiye-i İlâhiyeye karşı eblehâne bir
temerrüdle mukabele edip diyorlar ki, "Tabiattır,
bir madenin patlamasıdır, tesadüfîdir. Güneşin
harareti elektrikle çarpmasıdır ki, Amerika'da beş
saat bütün makineleri durdurmuş ve Kastamonu vilâyeti
cevvinde ve havasında semayı kızartmış, yangın
suretini vermiş" diye, mânâsız hezeyanlar
ediyorlar.
Dalâletten gelen hadsiz bir cehalet ve zındıkadan
neş'et eden çirkin bir temerrüd sebebiyle, bilmiyorlar
ki, esbab yalnız birer bahanedirler, birer perdedirler.
Dağ gibi bir çam ağacının cihazatını dokumak ve
yetiştirmek için bir köy kadar yüz fabrika ve tezgâh
yerine küçücük çekirdeği gösterir; "İşte bu
ağaç bundan çıkmış" diye, Sâniinin o çamdaki
gösterdiği bin mucizâtı inkâr eder misilli, bazı
zahirî sebepleri irâe eder. Hâlıkın ihtiyar ve
hikmetle işlenen pek büyük bir fiil-i rububiyetini
hiçe indirir. Bazan gayet derin ve bilinmez ve çok
ehemmiyetli, bin cihette de hikmeti olan bir hakikate
fennî bir nam takar. Güya o nam ile mahiyeti anlaşıldı,
âdileşti, hikmetsiz, mânâsız kaldı!
İşte, gel, belâhet ve hamâkatin nihayetsiz
derecelerine bak ki, yüz sayfa ile tarif edilse ve
hikmetleri beyan edilse ancak tamamıyla bilinecek derin
ve geniş bir hakikat-i meçhuleye bir nam takar; malûm
bir şey gibi, "Bu budur" der. Meselâ,
"Güneşin bir maddesi, elektrikle çarpmasıdır."
Hem birer irade-i külliye ve birer ihtiyar-ı âmm ve
birer hâkimiyet-i nev'iyenin ünvanları bulunan ve
"âdetullah" namıyla yad edilen fıtrî
kanunların birisine, hususî ve kasdî bir hadise-i
Rububiyeti ircâ eder. O ircâ ile, onun nisbetini
irade-i ihtiyariyeden keser; sonra tutar, tesadüfe,
tabiata havale eder, Ebu Cehil'den ziyade muzaaf bir
echeliyet gösterir. Bir neferin veya bir taburun zaferli
harbini bir nizam ve kanun-u askeriyeye isnad edip
kumandanından, padişahından, hükûmetinden ve kasdî
harekâttan alâkasını keser misilli, âsi bir divane
olur.
Hem meyvedar bir ağacın bir çekirdekten icadı
gibi, bir tırnak kadar bir odun parçasından, çok
mucizatlı bir usta, yüz okka muhtelif taamları, yüz
arşın muhtelif kumaşları yapsa, bir adam o odun parçasını
gösterip dese, "Bu işler tabiî ve tesadüfî
olarak bundan olmuş"; o ustanın harika
san'atlarını, hünerlerini hiçe indirse, ne derece bir
hamâkattir. Aynen öyle de...
Aziz, sıddık kardeşlerim,
Evvelen: Seksen sene bir mânevî ömr-ü bâki kazandıran
şuhur-u selâsenizi ve mübarek kudsî gecelerinizi ve
leyle-i Regaibinizi ve leyle-i Miracınızı ve leyle-i
Berâtınızı ve leyle-i Kadrinizi ruh u
canımızla tebrik ve herbir Nurcunun mânevî kazançları
ve duaları umum kardeşleri hakkında makbuliyetini
rahmet-i İlâhiyeden rica ve hizmet-i Nuriyede
muvaffakiyetinizi tebrik ederiz.
Saniyen: Tesemmüm vesilesiyle nisyan-ı mutlak
hastalığının musibeti, benim hakkımda bir nimet ve
merhamet hükmüne ve bazı hakaikin keşfine bir anahtar
olduğunu, bana çok acımamak için haber veriyorum.
Fakat yine duanızı ruh u canımla rica ediyorum.
Evet, şimdi Siracü’n-Nur başındaki münâcâtı
okudumß. Ülfet ve âdet ve yeknesaklık perdeleri
altında çok harika hakikatler gizleniyor gördüm.
Bilhassa ehl-i gaflet ve ehl-i tabiat ve felsefenin
dinsiz kısmı bu âdetullah kanunlarının perdesi
altında çok mucizât-ı kudret-i İlâhiyeyi görmeyip,
dağ gibi bir hakikati, zerre gibi bir âdi esbaba isnad
eder, yükletir. Kadîr-i Mutlakın her şeydeki mârifet
yolunu seddeder. Ondaki nimetleri kör olup görmeyerek,
şükür ve hamd kapısını kapıyorlar.
Meselâ, birtek kelimeyi aynı anda milyon, belki milyar
kelime olarak, cilve-i kudret sahife-i havada istinsah
ettiği gibi, âyetinin
remziyle her kelime-i tayyibe, bütün küre-i havada
birden, âdetâ zamansız, kalem-i kudretle istinsah
edildiği gibi mânevî ve makbul hakikatlerin bir
yazar-bozar tahtası hükmünde olan küre-i havada
kudretin acip bir mucizesinin zaman-ı Âdemdem beri
ülfet perdesi altında ehl-i gaflet nazarında
saklandığı gibi; şimdi, radyo namı verdikleri ayn-ı
hakikatle sabit olmuş ki: İçinde hadsiz bir ilim ve
hikmet ve irade bulunan gayr-ı mütenahi bir kudret-i
ezeliyenin cilvesi, her zerre-i havâide hâzır ve nâzırdır
ki, hadsiz ayrı ayrı kelimeler herbir zerre-i havaînin
küçücük kulağına girip incecik dilinden çıktığı
halde karışmıyor, bozulmuyor, şaşırmıyor.
Demek bütün esbab toplansa, tek bir zerrenin bu
vazife-i fıtriyesindeki cilve-i kudret-i kudsiyeyi hiçbir
cihette yapamadığı ve bu her zerrenin hadsiz ince küçük
kulağında ve dilinde gayet harika san’ata hiçbir
cihette hiçbir parmak karışmadığı için, ehl-i
dalâlet ve ehl-i gaflet "ülfet, âdet, kanunluk,
yeknesaklık" perdesiyle saklayıp, âdi bir isim
takıp, muvakkat kendilerini aldatıyorlar.
Meselâ, On Dördüncü Sözün Zeylinin haşiyesinde
denildiği gibi, pek çok mu’cizâtlı bir usta, bir
tırnak kadar bir odun parçasından yüz okka muhtelif
taamları, yüz arşın muhtelif kumaşları yapsa, bir
adam o odun parçasını gösterip dese, "Bu işler
tabiî ve tesadüfî olarak bundan olmuş." O
ustanın harika san’atlarını, hünerlerini hiçe
indirse, ne derece bir hamakat ve dalâlette bir hurafet
ve hezeyan olduğu gibi; aynen öyle de, çam ve incir ağacı
gibi binler harika san’atları tazammun eden bir
mucize-i kudreti, nohut gibi iki çekirdeği gösterip
"Bunlar bundan olmuş" demek; veya küre-i
havayı bir konferans meydanı ve zemin yüzünü bir
dershane
"Güzel sözler Ona yükselir."
Fâtır Sûresi, 35:10.
ve bir mekteb-i irfan hükmüne getiren ve
hadsiz nimetleri tazammun eden ve hadsiz şükürlerle
mukabele etmek lâzımken; ve beşerin saadet-i
ebediyesindeki ihsanat-ı İlâhiyenin bir muaccel HAŞİYE nümunesi ve
hiçbir şüpheyi bırakmayan ve doğrudan doğruya
hazine-i rahmetten ihsan edilen bir hediye-i Rahmâniyeye
radyo namını takmakla, bu elektrik ve havanın temevvücatı
namını vermekle, o yüz bin nimetlere küfran perdesini
çekmek, aynen o misal gibi, maddiyunların ve ehl-i dalâletin
hadsiz bir divanelikleridir ki, hadsiz bir cinayet olup,
hadsiz bir azaba onları müstehak eder.
İşte, kardeşlerim, hakikaten bugün, Siracü’n-Nur’un
başındaki Münâcâtı tashih niyetiyle okudum. Kuvve-i
hâfızam tam söndüğü için, birden o münâcâtın
hakikatlerine karşı, güya seksen yaşında iken yeni dünyaya
gelmişim gibi, birden ülfet ve âdetleri bilmiyor gibi,
o malûm âdetler perde olamadı. Kemâl-i şevkle tam
istifade edip okudum. Pek harika gördüm. Ve anladım
ki, gizli düşmanlarımız bir kısım resmî memurları
aldatıp, Siracü’n-Nur’un âhirini bahane ederek
müsaderesine, yani başındaki Münâcâtın intişar
etmemesine çalıştıklarına kanaatim geldi. Rehberdeki
Hüve Nüktesi gibi bu Münâcât da, Siracü’n-Nur’a
dinsizler tarafından hücumunun bir sebebidir.
Salisen: Size bütün ruh u canımızla müjde veriyoruz
ki, Nurculardaki tam ihlâs ve hakikî sadakat ve sarsılmaz
tesanüd vesilesiyle, başımıza gelen bütün
musibetler, hizmet-i imaniyemiz noktasında büyük
nimetlere çevrilmiş ve perde altında hatır ve hayale
gelmeyen Nurun fütuhatları oluyor.
Meselâ, Isparta’dan buraya, yani İstanbul’a
mahkemeye gelmekliğim için yüz banknot, otomobile
mecburiyetle verildi. Sizi temin ediyorum ki, yalnız bu
meselede ve yalnız Rehbere ait ve yalnız benim
şahsıma ait meydana gelen ve gelmeye başlayan netice-i
hizmete iki bin banknot verseydim yine ucuz sayacaktım.
Umuma ait neticeleri de buna kıyas edilsin.
Duanıza muhtaç hasta kardeşiniz
Said Nursî
• • •
HAŞİYE
Bu kelimede büyük bir hakikat hazinesinin anahtarına
işaret var.
HÜVE NÜKTESİ
Çok aziz ve sıddik kardeşlerim,
Kardeşlerim, ve ’daki lafzında,
yalnız maddi cihette bir seyahat-i hayaliye-i fikriyede
hava sayfasının mütalaasıyla ani bir surette görünen
bir zarif nükte-i tevhidde, meslek-i imaniyenin hadsiz
derece kolay ve vücub derecesinde sühuletli bulunmasını;
ve şirk ve dalaletin mesleğinde hadsiz derecede müşkülatlı,
mümteni binler muhal bulunduğunu müşahede ettim.
Gayet kısa bir işaretle, o geniş ve uzun nükteyi
beyan edeceğim:
Evet, nasıl ki bir avuç toprak, yüzer çiçeklere
nöbetle saksılık eden kabında, eğer tabiata, esbaba
havale edilse, lazım gelir ki, ya o kapta küçük
mikyasta yüzer, belki çiçekler adedince manevi
makineler, fabrikalar bulunsun; veyahut o parçacık
topraktaki herbir zerre, bütün o ayrı ayrı
çiçekleri muhtelif hasiyetleriyle ve hayattar cihazatıyla
yapmalarını bilsin; adeta, bir ilah gibi, hadsiz ilmi
ve nihayetsiz iktidarı bulunsun. Aynen öyle de, emir ve
iradenin bir arşı olan havanın, rüzgarın herbir parçası
ve bir nefes ve tırnak kadar olan lafzındaki
havada, küçücük mikyasta,
bütün dünyada mevcud telefonların,
telgrafların, radyoların ve hadsiz ve muhtelif
konuşmaların merkezleri, santralları, ahize ve
nakileleri bulunsun ve o hadsiz işleri beraber ve bir
anda yapabilsin; veyahut o ’deki
havanın, belki unsur-u havanın herbir parçasının
herbir zerresi, bütün telefoncular ve ayrı ayrı umum
telgrafçılar ve radyo ile konuşanlar kadar manevi
şahsiyetleri ve kabiliyetleri bulunsun ve onların umum
dillerini bilsin ve aynı zamanda başka zerrelere de
bildirsin, neşretsin. Çünkü bilfiil, o vaziyet, kısmen
görünüyor ve havanın bütün eczasında o kabiliyet
var. İşte ehl-i küfrün ve tabiiyyun ve maddiyyunların
mesleklerinde, değil bir muhal, belki zerreler adedince
muhaller ve imtinalar ve müşkülatlar aşikare görünüyor.
Eğer Sani-i Zülcelale verilse, hava bütün zerratıyla
onun emirber neferi olur. Birtek zerrenin, muntazam
birtek vazifesi kadar kolayca hadsiz külli vazifelerini
Halıkının izniyle ve kuvvetiyle ve Halıka intisap ve
istinad ile ve Saniinin cilve-i kudreti ile bir anda,
şimşek süratinde ve telaffuzu
ve havanın temevvücü sühuletinde yapılır. Yani,
kalem-i kudretin hadsiz ve harika ve muntazam
yazılarına bir sayfa olur. Ve zerreleri o kalemin uçları
ve zerrelerin vazifeleri dahi, kalem-i kaderin noktaları
bulunur. Birtek zerrenin hareketi derecesinde kolay çalışır.
İşte, ben ve ’daki
hareket-i fikriye ile seyahatimde, hava alemini temaşa
ve o unsurun sayfasını mütalaa ederken, bu mücmel
hakikati tam vazıh ve mufassal, aynelyakin müşahede
ettim ve ’nin
lafzında, havasında böyle parlak bir bürhan ve bir
lem a-i vahidiyet bulunduğu gibi, manasında ve
işaretinde gayet nurani bir cilve-i Ehadiyet ve çok
kuvvetli bir hüccet-i tevhid ve " zamirinin
mutlak ve mübhem işareti, hangi zata bakıyor?"
işaretine bir karine-i taayyün, o hüccette bulunması
içindir ki, hem Kur’ân-ı Mu cizü l-Beyan, hem ehl-i
zikir, makam-ı tevhidde bu kudsi kelimeyi çok tekrar
ederler diye ilmelyakin ile bildim.
Evet, mesela, bir nokta beyaz kağıtta, iki üç nokta
konulsa, karıştığı; ve bir adam, muhtelif çok
vazifeleri beraber yapmasıyla şaşıracağı; ve bir küçük
zihayata çok yükler yüklenmesiyle, altında ezildiği;
ve bir lisan ve bir kulak, aynı anda müteaddit
kelimelerin beraber çıkması ve girmesi intizamını
bozup, karışacağı halde, aynelyakin gördüm ki, ’nin
anahtarı ile ve pusulasıyla fikren seyahat ettiğim
hava unsurunda, herbir parçası, hatta herbir zerresi içine
muhtelif binler noktalar, harfler, kelimeler konulduğu
veya konulabileceği halde, karışmadığını ve
intizamını bozmadığını; hem, ayrı ayrı pekçok
vazifeler yaptığı halde, hiç şaşırmadan
yapıldığını; ve o parçaya ve zerreye
pekçok ağır yükler yüklendiği halde, hiç zaaf
göstermeyerek, geri kalmayarak, intizam ile taşıdığını;
hem binler ayrı ayrı kelime, ayrı ayrı tarzda, manada
o küçücük kulak ve lisanlara kemal-i intizamla gelip,
çıkıp, hiç karışmayarak, bozulmayarak o küçücük
kulaklara girip, o gayet incecik lisanlardan çıktığı;
ve o her zerre ve her parçacık, bu acib vazifeleri görmekle
beraber, kemal-i serbestiyet ile cezbedarane hal dili ile
ve mezkur hakikatin şehadeti ve lisaniyle ve deyip
gezer; ve fırtınaların ve şimşek ve berk ve gökgürültüsü
gibi havayı çarpıştırıcı dalgalar içerisinde,
intizamını ve vazifelerini hiç bozmuyor ve
şaşırmıyor; ve bir iş diğer bir işe mani olmuyor.
Ben aynelyakin müşahede ettim.
Demek, ya herbir zerre ve herbir parça havada nihayetsiz
bir hikmet ve nihayetsiz bir ilmi, iradesi ve nihayetsiz
bir kuvveti, kudreti ve bütün zerrata hakim-i mutlak
bir hassaları bulunmak lazımdır ki, bu işlere medar
olabilsin. Bu ise, zerreler adedince muhal ve batıldır.
Hiçbir şeytan dahi bunu hatıra getiremez. Öyle ise,
bu sahife-i havanın, hakkalyakin, aynelyakin, ilmelyakin
derecesinde bedahetle, Zat-ı Zülcelalin hadsiz gayr-i
mütenahi ilmi ve hikmetle çalıştırdığı kalem-i
kudret ve kaderin mütebeddil sayfası ve bir levh-i
mahfuzun alem-i tegayyürde ve mütebeddil şuunatında
bir levh-i mahv, ispat namında yazar bozar tahtası hükmündedir.
İşte, hava unsurunun yalnız nakl-i asvat vazifesinde,
mezkur cilve-i Vahdaniyeti ve mezkur acaibi gösterdiği
ve dalaletin hadsiz muhaliyetini izhar ettiği gibi,
unsur-u havainin sair ehemmiyetli vazifelerinden biri de
elektrik, cazibe, dafia, ziya gibi sair letaifin naklinde
şaşırmadan, muntazaman, asvat naklindeki vazifeyi gördüğü
aynı zamanda, bu vazifeleri dahi gördüğü aynı
zamanında, bütün nebatat ve hayvanata teneffüs ve
telkih gibi hayata lüzumu bulunan levazımatı, kemal-i
intizam ile yetiştiriyor. Emir ve irade-i İlahiyenin
bir arşı olduğunu kat i bir surette ispat ediyor ve
serseri tesadüf ve kör kuvvet ve sağır tabiat ve
karışık, hedefsiz esbab ve aciz, camid, cahil
maddeler, bu sahife-i havaiyenin kitabetine ve
vazifelerine karışması, hiçbir cihetle ihtimal ve
imkanı bulunmadığını aynelyakin derecesinde ispat
ettiğini kat i kanaat getirdim. Ve herbir zerre ve
herbir parça, lisan-ı hal ile ve dediklerini
bildim ve bu anahtarı
ile havanın maddi cihetindeki bu acaibi gördüğüm
gibi, hava unsuru da bir olarak
alem-i misal ve alem-i manaya bir anahtar oldu.
Mütebakisi şimdilik yazdırılmadı. Umuma binler
selam.
Nur Âleminin Bir Anahtarının bir hâşiyesi
Bu Nur Anahtarının radyo bahsine dair, iki
üniversiteli ile, birgün hareket etmekte olan, hiçbir
telle bağlı bulunmayan bir otomobilde bulunan radyo
ile, uzakta bir mevlid-i şerif dinliyorduk. O iki Nurcu
üniversitelilere dedim:
Nurda dahi, hayat, vücut gibi doğrudan doğruya
kudret-i İlâhiyenin perdesiz tecellîsi bedahetle
göründüğüne bir delil budur ki: Şimdi bu
makinecikteki tırnak kadar bir hava, mânevî az bir
nur, yalnız bu mevlidden gelen kelimeleri dinler, söyler
değil, belki binler, milyonlar kelimeleri aynı anda
dinler, söyler ki, binler istasyondaki ayrı ayrı
kelimeleri şimdiki işittiğimiz kelimeler gibi işitir
ve işittirebilir, bize söyleyebilir. Demek en cüz’î,
en küllî olur.
Hem o küçücük, parçacık hava, küre-i hava kadar
vazife görür. En küçük, en büyük küre-i hava
kadar büyür.
Eğer cilve-i kudret-i Ezeliyeye verilmezse, öyle acip
bir hurafeli tezat olur ki, hiçbir hayale gelmez. Birşey
zıddına inkılâbı muhal olduğundan, böyle binler
derece en cüz’î, zıddı olan en küllî olmak; en
küçük, en büyük olmak; en câmid, câhil, şuursuz,
âciz en muktedir, en dirâyetli ve iradetli ve şuurlu
olmak lâzım gelir ki, yüzer tezad ve muhaller ve
hurafetler içinde, emsali bulunmaz bir hurafedir. Demek,
bilbedâhe kudret-i Ezeliyenin bir cilvesidir. Ve o
cilveyi küre-i havada umumen temsil eden bu gelen
hadis-i şerifin meâli gösteriyor. Şöyle ki:
Bir melâike var. Kırk bin başı var. Her başında,
kırk bin dil var. Herbir dilde kırk bin tesbihat
yapıyor. 64 trilyon tesbihat aynı anda söylüyor.
Demek küre-i hava, bu melâike gibidir. Yani, bu
melâikenin tesbihatı adedince her kelime-i tayyibe,
hava sayfasında yazılıyor.
Küre-i hava diyor ki: "Bu hadis, benden veya bana
nezarete memur melekten haber veriyor. Çünkü,
insandaki bütün konuşmalar ve sair bütün hadsiz
sesler, karışmaları içinde karıştırılmadan tam
hurufatıyla ve söyleyenlerin şiveleriyle, mümtaz
sesleriyle söylenmek gösterir ki, küllî bir şuurla
yapılan bu iş yalnız tek bir zerrenin vazifesi, ne
bana, yani küre-i havaya ve ne de bütün esbaba vermesi
hiçbir cihet-i imkânı yok. Demek her yerde hâzır, nâzır
ehadiyet cilvesiyle ve içinde ihatalı bir irade, muhit
bir ilim bulunan bir kudret-i Ezeliyenin cilvesidir. Buna
milyonlar şahitlerinden birisi radyodur."
On Üçüncü Sözde hikmet-i Kur’âniye ile hikmet-i
felsefeyi muvazene bahsinde denilmiş olan meselenin meâli
budur ki:
Felsefe-i insaniye, gayet harikulâde mucizât-ı
kudret-i İlâhiyenin mucizât-ı rahmeti üstüne
âdiyat perdesi çeker. O âdiyat altındaki vahdaniyet
delillerini ve o harika nimetlerini görmüyor,
göstermiyor. Fakat âdetten huruç etmiş hususî bazı
cüz’iyâtı görür, ehemmiyet verir.
Meselâ, hilkat-ı insaniyedeki kudret mucizelerini görmüyor,
ehemmiyet vermiyor. Fakat, kaideden çıkmış iki
başlı, üç ayaklı bir insanı görüp, istiğrab ve
velvele-i hayretle nazar-ı dikkati celb eder. Küllî,
umumî mucizâtı âdet perdesinde
saklar; cüz’î ve kanundan çıkmış
ve taifesinden ayrılmış maddeleri medâr-ı ibret
yapar.
Hem meselâ, hayvandan, insandan yavruların pek harika,
pek mu’cizâtlı iaşelerini âdi görüp ehemmiyet
vermiyor. Fakat bir vakit Amerika’da bir gazetenin neşrettiği
gibi, taifesinden çıkmış, milletinden ayrılmış,
denizin dibine girmiş bir böceğin, bir yeşil yaprak
rızık olarak ağzına verilmesini gören balıkçılar
ağlamışlar; şâşaa ile ilân etmişler.
Halbuki; en cüz’î bir yavruda, memedeki âb-ı kevser
gibi rızkında, onun gibi binler mucizât-ı rahmet ve
ihsan var. Felsefe-i beşeriye görmüyor ki şükretsin,
o Rahmânür-Rahîmi tanısın, şükürle mukabele
etsin.
İşte, hikmet-i Kur’âniye, o âdiyat perdesini yırtar.
O küllî, umumî harika mucizeleri ve fevkalâde
nimetleri beşere ders verir, Allah’ı tanıttırır. Küllî
şükür namına ubudiyete sevk eder.
İşte, felsefe-i beşeriyenin en acip, en antika hatâsından
birisi de şudur ki: Cüz-ü ihtiyarîsi ve iradesi, en
zahir ve küçük fiili olan "söylemeye" kâfi
gelmiyor, icad edemiyor. Yalnız havayı harflerin
mahrecine sokuyor. Bu cüz’î kesb ile, Cenab-ı Hak,
onun o kesbine binaen o kelimatı halk eder, havaya da
binler nüsha yazar. Bu kadar icattan insanın eli kısa
olduğu halde, bütün esbab-ı kâinat âciz kaldıkları
bir harika küllî mucizât-ı kudrete "beşer
icadı" namını vermek ne kadar büyük bir hatâ
olduğunu, zerre kadar şuuru bulunan anlar.
İşte, bunun bir misali, yüz bin harikaları tazammun
eden bir kanun-u İlâhîyi, beşerin istifadesine vesile
olmak için bir keşfiyat, yani fiilî dualarına bir nevî
kabul hükmünde bir ilham-ı İlâhî ile keşf olan
radyo ile, beşer istifadesine vesile olan biçare,
âciz-i mutlak bir insana, "Hah! Radyoyu filân keşşaf
icad etti ve elektrik kuvvetini buldu. Ve bazı
keşşaflar da, beşerin kafasını okumak için bir
madde icad etmeye çalışıyorlar!"
Evet, Cenab-ı Hak bu kâinatı, insana lâzım ve lâyık
her şeyi içinde halk etmiş bir misafirhanedir;
ziyafetler nevinde bazı zaman ve asırlarda gizli
kalmış nimetlerini dua-yı fiilî olan telâhuk-u
efkârdan ileri gelen taharriyat neticesinde ellerine
ihsan eder. Buna karşı şükretmek lâzım gelirken,
bir küfran-ı nimet nevinden, âdi, âciz bir insanın
icadı, hüneri nazarıyla bakıp, sonra o küllî bir
şuur ve ilim ve irade ve rahmet ve ihsanın neticesi
olan o harikaları unutturup, yalnız ince bir perdesini
gösterip, şuursuz tesadüfe, tabiata ve câmid
maddelere havale edip, ahsen-i takvimde olan insaniyetin
mahiyetine zıt bir cehl-i mutlak kapısını açmaktır.
Öyleyse -1-
düsturuyla, mahlûkata mânâ-yı harfiyle bakmak
elzemdir ki, insan, insan olsun.
-2-
• • • • • •
1 "Herbir şeyde, Onun bir olduğuna
delâlet eden bir âyet vardır." İbnü’l-Mu’tez’in
bir şiirinden alınmıştır. İbn-i Kesîr, Tefsîrü’l-Kur’âni’l-Azîm,
1:24.
2 "Seni her türlü noksandan tenzih
ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz
yoktur. Sen herşeyi hakkıyla bilir, her işi hikmetle
yaparsın." Bakara Sûresi, 2:32.
Bu mektup sâbık mektuplar gibi Medresetü'z-Zehrâ
erkãnlarına aynı zamanda verdiği derslerinden olmak münasebetiyle
arkasına ilhak edildi.
Aziz, sıddık kardeşlerim,
Evvelâ: Mevlid-i Şerifinizi ruh u canımızla tebrik
ediyoruz. Ve muvaffakiyetinizi ve Nurların fevkalâde
tesirli intişarlarını sizlere müjde ediyoruz. Ve
Nurcuları tebrik ediyoruz.
Saniyen: Bu mübarek gecede pek şiddetli bir ihtar
kalbime geldi ki: İstanbul’daki üniversiteciler Eski
Said ile Yeni Said’in Tarihçe-i Hayatındaki
harikaları yazmaları münasebetiyle iki fikir meydana
gelmiş.
Birisi: Dostlarda, benim haddimden pek ziyade, fevkalâde
bir nevi velâyet gibi bir hüsn-ü zan hasıl olmuş. Ve
muârızlarda ve ehl-i felsefede de pek harika bir dehâ
zannı ve hattâ bazılarında da kuvvetli bir sihir
tevehhümüyle, haddimden bin derece ziyade bir tevehhüm
hasıl olmuş. Ve bu mânâya dair çok yerlerde
"Bunun hakikati nedir?" diye maddî ve mânevî
izahı benden istenilmişti. Ben de bu geceki şiddetli
ihtar için çok mukaddematlı bir hakikati beyan etmeye
mecbur oldum.
Birinci mukaddeme : Nasıl ki bir çam ağacının
buğday tanesi kadar bir çekirdeği, koca çam ağacına
bir mebde’ oluyor; kudret-i İlâhî o acip ağacı o
çekirdekten halk ediyor. Milyondan ancak bir hisse o
çekirdekte bulunurken, o çekirdek kader kalemiyle yazılan
mânevî bir fihriste olmuş. Yoksa, bir köy kadar
fabrikalar lâzımdır ki, o acip ağaç, dal ve budaklarıyla
teşkil edilsin. İşte, azamet ve kudret-i İlâhînin
bir delili de budur ki, bir zerreden dağ gibi şeyleri
halk eder.
İşte, aynen bunun gibi, hiçbir mahviyet ve tevazu
niyetiyle olmayarak, bütün kanaatimle ilân ediyorum
ki, benim hizmetim ve sergüzeşte-i hayatım, bir nevi
çekirdek hükmüne geçmiş. İnayet-i İlâhiye ile bu
zamanda ehemmiyetli bir hizmet-i imaniyeye mebde’ olmak
için, Kur’ân’dan gelen ve meyvedar bir şecere-i
âliye olan Nur Risalelerini ihsan etmiş. Ben bunu
kasemle temin ediyorum ki, bütün hayatımda geçen o
harikalardan dolayı ben kendimde kat’iyen bir
kabiliyet ve bir meziyet ve o fevkalâdeliğe bir liyakat
görmüyordum. Hayret hayret içinde kalıyordum. Değil
fevkalâde bir dehâ veyahut fevkalâde bir velâyet,
belki kendi kendimi idâre edecek ve hayat-ı içtimaiye
ile münasebettar olacak bir kabiliyet görmüyordum.
Gerçi zahiren hodfuruşluk gibi bazı hâlât hayatımda
görünmüştü. O da ihtiyarım haricinde
halkların hüsn-ü zannını tekzip
etmemek için bir nevi hodfuruşluk gibi oluyordu. Fakat
halkların hüsn-ü zannı gibi hakikatte olmadığımın
hikmetini bilmediğimden ve dünyaya yaramadığımı, böyle
bin derece haddimden fazla bir teveccühe mazhar olduğumu
bütün bütün hilâf-ı hakikat telâkki ediyordum.
Fakat Cenab-ı Hakka yüz bin şükür olsun ki, yetmiş
seksen senelik hayatımın sonlarında onun hikmetini
ihsan-ı İlâhiye ile bir derece bildik ve kısaca bir
kısmına işaret edeceğim. Ve çok nümunelerinden bir
kısım nümunelerini beyan ediyorum:
Birinci nümune: Medrese usulünce hiç olmazsa on beş
sene tahsil-i ilim lâzım geliyor ki, hakaik-i diniye ve
ulûm-u İslâmiye tam elde edilsin. O zamanda Said’de,
değil harika bir zekâ veya bir mânevî kuvvet, belki
bütün istidat ve kabiliyetinin haricinde bir acip
tarzla, bir iki sene sarf ve nahiv mebâdisini
gördükten sonra, üç ayda acip bir tarzda kırk elli
kitabı güya okumuş ve icâzet almış gibi bir hâlet
göründü.
Bu hal altmış sene sonra doğrudan doğruya gösterdi
ki, o vaziyet ulûm-u imaniyeyi üç dört ayda, kısa
bir zamanda ellere verebilecek bir tefsir-i Kur’ânî
çıkacak ve o biçare Said de onun hizmetinde bulunacak
işaretiyle, hem bir zaman gelecek ki, değil on beş
sene belki bir sene de ulûm-u imaniyeyi ders alacak
medreseler ele geçmeyecek ve azalacak bir zamana bir
nevi işaret-i gaybiye gibi mânâlar hatıra geliyor.
İkinci nümune: O eski zamanda, Said’in o çocukluk
zamanında büyük âlimlerle münazarasını ve o
âlimlerin suallerine cevap vermesini, hattâ kendisi
hiç sual etmeden âlimlerin en müşkül suallerine doğru
cevap vermesini, ben kat’iyen itiraf ediyorum ve itikad
ediyorum ki, o hal ne harika zekâvetimden ve ne de acip
istidadımdan neş’et etmiş değildir. Ben de biçare,
müptedi, sersem, gürültücü bir çocuk iken, hiç
böyle, değil büyük âlimlere cevap vermek, belki
küçük hocalara, hattâ küçük talebelere de mağlûp
olur bir halde iken doğru cevap vermekliğim, kat’iyen
istidadımdan ve zekâvetimden gelmemiş olduğuna
kanaat-i kat’iyem var. Yetmiş senedir de hayret
ediyordum.
Şimdi ihsan-ı İlâhî ile bir hikmetini anladım ki:
Çekirdek gibi, medrese ilimlerine bir ağaç ihsan
edilecek ve o ağacın hizmetinde bulunana karşı pek
çok rakipleri ve muarızları bulunacak.
İşte, bu zamanda, İslâmlar içinde muhtelif meşrepler
ve meslekler sahipleri birbirisini tenkit etmek ve
eserine mukabil eserler neşretmek, Mutezile ve Ehl-i Sünnet
gibi birbirini kırmak âdetiyle bu zamanda o Nur ağacının
hizmetkârının başına vuracak ve rekabet veya meşrep
muhalefetiyle en tesirlisi ve en müthişi medrese
hocaları olmak lâzım gelirken, Cenab-ı Hakka yüz bin
şükür olsun ki, eskiden beri devam etmekte olan o
âdete muhalif olarak, Risale-i Nur en ziyade ulemânın
damarlarına dokundurduğu halde hocaların Nurlara
karşı tenkitkârâne eserler yazamadıklarının
sebebi, o zamanda o çocuk Said’in ulemânın
suallerine karşı doğru
cevap vermesi ulemanın cesaretini
kırmış ki, hiçbir yerde kıskanç hocalardan, hem meşrepçe
Said’e çok muhalif oldukları halde Nur Risalelerine
karşı mukabil çıkmamaları, bu halin bir hikmeti
olduğuna kanaatim gelmiş. Yoksa böyle acip bir zamanda
ehl-i medresenin itirazı başlasaydı, dinsizlik
taraftarları olan gizli düşmanlarımız hem Nurları,
hem ulemayı çürütmek için ehemmiyetli bir vesile
yapacaklardı. Cenab-ı Hakka hadsiz şükrolsun ki, en
ziyade Nurların dokunduğu resmî ulema, aleyhinde
bulunamadılar.
Üçüncü nümune: Eski Said’in çocukluk zamanından
beri hem kendisi, hem babası fakir oldukları halde,
başkalarının sadaka ve hediyelerini almadığının ve
alamadığının ve şiddetli muhtaç olduğu halde
hediyeleri mukabilsiz kabul etmediğinin ve Kürdistan
âdeti talebelerin tayinatı ahalinin evlerinden
verildiği ve zekâtla masrafları yapıldığı halde,
Said hiçbir vakit tayin almaya gitmediğinin ve zekâtı
dahi bilerek almadığının bir hikmeti, şimdi kat’î
kanaatimle şudur ki:
Âhir ömrümde Risale-i Nur gibi sırf imanî ve uhrevî
bir hizmet-i kudsiyeyi dünyaya âlet etmemek ve
menâfi-i şahsiyeye vesile yapmamak için, o makbul
âdete ve o zararsız seciyeye karşı bana bir nefret ve
bir kaçınmak ve şiddet-i fakr ve zarureti kabul edip
elini insanlara açmamak hâleti verilmişti ki, Risale-i
Nur’un hakikî bir kuvveti olan hakikî ihlâs kırılmasın.
Ve bunda bir işaret-i mânevî hissediyordum ki, gelecek
zamanda maişet derdiyle ehl-i ilmin mağlûbiyeti bu
ihtiyaçtan gelecektir.
Dördüncü nümune: Yeni Said ihtiyarlığında bütün
bütün siyasetten ve dünyadan kendini çekmeye çalıştığı
halde, ehl-i dünyanın bütün bütün kanuna ve insafa
ve vicdana, hattâ insanlığa muhalif bir tarzda
eşedd-i zulümle yirmi sekiz sene işkencelerle
ezdiklerine ve bir sineğin ısırmasına tahammül
etmeyen o biçare Said’in baltalarla başına
vurduklarına ve ihanetin en şenîlerini yaptıklarına
karşı, emsalsiz bir sabır ve tahammül ona ihsan
olunması ve gayet asabî ve sinirli olduğu gibi,
fıtraten korkak olmadığı halde "Ecel birdir,
tegayyür etmez" hakikatine imanından gelen büyük
bir cesaretle beraber en korkak, en miskin bir vaziyette
sükût edip sabretmesi, hattâ bir miktar sonra o işkenceler
sonunda ruhuna bir ferah verilmesinin bir hikmeti,
kanaat-i kat’iyemle budur ki:
Kur’ân-ı Hakîmin hakaik-i imaniyesini tefsir eden
Risale-i Nur’u hiçbir şeye ve şahsî menfaatlerine
ve mânevî kemâlâtlarına âlet yapmamak ve hakikî
ihlâsı kırmamak için, ehl-i siyaset Said hakkında
"dini siyasete âlet yapmak" vehmini verip, tâ
Said işkencelerle, hapislerle dini siyasete âlet
etmesin diye ehl-i siyasetin zâlimâne hükümleri altında
kader-i İlâhî, Nurdaki hakikî ihlâsı kırmamak için
Said’e şefkatli tokatlar vurup "Sakın, sakın,
hakaik-i imaniyenin tefsiri olan Risale-i Nur’u kendi
şahsî menfaatlerine ve hattâ mânevî kemâlâtlarına
ve belâlardan ve muzır şeylerden kurtulmaklığına
âlet yapma. Tâ ki Nurun en büyük kuvveti olan ihlâs-ı
hakikî zedelenmesin" diye, kader-i İlâhînin
şefkatli tokatları olduğuna
kat’î kanaat ediyorum.
Hattâ, her ne vakit sırf âhiretime şahsî ibadetle
ziyade meşguliyetim sebebiyle Nurun hizmetini
bıraktığım aynı zamanında, ehl-i dünya bana
musallat olup bana azap verdiğine kat’î kanaat
getirmişim.
Bu dördüncü nümunenin izahını en son yazılan
mektuplardan, ehl-i siyaset, Said’i dini siyasete âlet
yapar diye hapislere atması ve sonra Said onun
hikmetini, yani kaderin şefkat tokatları olduğunu
anlamasıyla onları helâl etmesi ve kendi
tahammülünün hikmetini anlamasına dair olan o mektuba
havale ediyoruz.
Beşinci nümune: Bu biçare Said’in gayet muhtaç olduğu
ve yetmiş seneden beri o san’atla meşgul olması ve
bazı gün iki yüz sayfa kadar tashihe mecbur olmasıyla
beraber, on yaşındaki zeki bir çocuğun on günde
muvaffak olduğu yazı kadar bir yazıya mâlik olamadığına
hayret ediliyordu. Halbuki Said bütün bütün istidatsız
değildir. Hem de nesebî kardeşlerinin hepsinin de güzel
yazıları olduğu halde, bu kadar yazıya muhtaç iken
böyle yarım ümmî vaziyetinin hikmeti, kanaat-i kat’iyemle
şudur ki:
Bir zaman gelecek ki, cüz’î ve şahsî iktidarlar,
kuvvetler mukabele edemeyecek dehşetli ve mânevî düşmanların
hücumu zamanında güzel yazı sahiplerini ruh u
canıyla aramak ve hizmetine şerik etmek ve o çekirdeğin
etrafında su, hava, nur gibi o mânevî ağaca hizmet
etmek için o şahsî ve cüz’î hizmeti, küllî ve
umumî ve kuvvetli ve bir kaleme mukabil binler kalemi
bulmak hikmetiyle ve buz parçası gibi benliğini o mübarek
havuz içinde eritmesiyle hakikî ihlâsı elde etmek ve
bu suretle imana hizmet etmek hikmetiyle olmuş.
• • •
|