| Risale Oku Sabah ve akşam namazından sonra tekrarı
pek çok fazileti bulunan ve bir rivayet-i sahihada
İsm-i Âzam mertebesini taşıyan şu cümle-i
tevhidiyenin on bir kelimesi var. Herbir kelimesinde, hem
birer müjde ve beşaret, hem birer mertebe-i tevhid-i
rububiyet, hem bir İsm-i Âzam noktasında bir kibriya-i
vahdet ve bir kemâl-i vahdâniyet vardır. Bu büyük ve
ulvî hakikatlerin izahını sair Sözlere havale edip,
bir vaade binaen, şimdilik mücmel bir hülâsa
suretinde iki makam, bir mukaddime ile ona bir fihriste
yapacağız.
MukaddimeKatiyen bil ki,
hilkatin en yüksek gayesi ve fıtratın en yüce
neticesi, iman-ı billâhtır. Ve insaniyetin en âli
mertebesi ve beşeriyetin en büyük makamı, iman-ı
billâh içindeki marifetullahtır. Cin ve insin en
parlak saadeti ve en tatlı nimeti, o marifetullah içindeki
muhabbetullahtır. Ve ruh-u beşer için en hâlis sürur
ve kalb-i insan için en sâfi sevinç, o muhabbetullah
içindeki lezzet-i ruhaniyedir.
Evet, bütün hakikî saadet ve hâlis sürur ve şirin
nimet ve sâfi lezzet, elbette marifetullah ve
muhabbetullahtadır. Onlar, onsuz olamaz. Cenâb-ı
Hakkı tanıyan ve seven, nihayetsiz saadete, nimete, envâra,
esrara, ya bilkuvve veya bilfiil mazhardır. Onu hakikî
tanımayan, sevmeyen, nihayetsiz şekavete, âlâma ve
evhama mânen ve maddeten müptelâ olur.
Evet, şu perişan dünyada, âvâre nev-i beşer içinde,
semeresiz bir hayatta, sahipsiz, hâmisiz bir surette,
âciz, miskin bir insan, bütün dünyanın sultanı da
olsa kaç para eder? İşte bu âvâre nev-i beşer içinde,
bu perişan, fâni dünyada, insan sahibini tanımazsa, mâlikini
bulmazsa, ne kadar biçare sergerdan olduğunu herkes
anlar. Eğer sahibini bulsa, mâlikini tanısa, o vakit
rahmetine iltica eder, kudretine istinad eder. O vahşetgâh
dünya, bir tenezzühgâha döner ve bir ticaretgâh
olur.
Birinci Makam
Şu kelâm-ı tevhidînin on bir kelimesinin herbirinde
birer müjde var. Ve o müjdede birer şifa ve o şifada
birer lezzet-i mâneviye bulunur.
Birinci Kelime
ta şöyle
bir müjde var ki:
Hadsiz hâcâta müptelâ, nihayetsiz a’dânın hücumuna
hedef olan ruh-u insanî şu kelimede öyle bir nokta-i
istimdad bulur ki, bütün hâcâtını temin edecek bir
hazine-i rahmet kapısını ona açar. Ve öyle bir
nokta-i istinad bulur ki, bütün a’dâsının
şerrinden emin edecek bir kudret-i mutlakanın sahibi
olan kendi Mâbudunu ve Hâlıkını bildirir ve
tanıttırır, sahibini gösterir, mâliki kim olduğunu
irâe eder. Ve o irâe ile, kalbi vahşet-i mutlakadan ve
ruhu hüzn-ü elîmden kurtarıp, ebedî bir ferahı,
daimî bir süruru temin eder.
İkinci Kelime
Şu
kelimede şifalı, saadetli bir müjde vardır. Şöyle
ki:
Kâinatın ekser envâıyla alâkadar ve o
alâkadarlık yüzünden perişan ve keşmekeş içinde
boğulmak derecesine gelen ruh-u beşer ve kalb-i insan, kelimesinde
bir melce, bir hâlâskâr bulur ki, onu bütün o keşmekeşten,
o perişaniyetten kurtarır. Yani, mânen der:
Allah birdir. Başka şeylere müracaat edip yorulma.
Onlara tezellül edip minnet çekme. Onlara temellûk
edip boyun eğme. Onların arkasına düşüp zahmet
çekme. Onlardan korkup titreme. Çünkü Sultan-ı Kâinat
birdir. Herşeyin anahtarı Onun yanında, herşeyin
dizgini Onun elindedir. Herşey Onun emriyle hâlledilir.
Onu bulsan, her matlubunu buldun; hadsiz minnetlerden,
korkulardan kurtuldun.
Üçüncü Kelime
Yani,
nasıl ki ulûhiyetinde ve saltanatında şeriki yoktur;
Allah bir olur, müteaddit olamaz. Öyle de,
rububiyetinde ve icraatında ve icâdâtında dahi
şeriki yoktur.
Bazen olur ki, sultan bir olur, saltanatında şeriki
olmaz; fakat icraatında, onun memurları onun şeriki
sayılırlar ve onun huzuruna herkesin girmesine mâni
olurlar, "Bize de müracaat et" derler. Fakat
Ezel-Ebed Sultanı olan Cenâb-ı Hak, saltanatında
şeriki olmadığı gibi, icraat-ı rububiyetinde dahi
muinlere, şeriklere muhtaç değildir. Emir ve iradesi,
havl ve kuvveti olmazsa, hiçbir şey hiçbir şeye müdahâle
edemez. Doğrudan doğruya herkes Ona müracaat edebilir.
Şeriki ve muini olmadığından, o müracaatçı adama
"Yasaktır, Onun huzuruna giremezsin" denilmez.
İşte, şu kelime ruh-u beşer için şöyle bir müjde
verir ki:
İmanı elde eden ruh-u beşer, mânisiz, müdahâlesiz,
hâilsiz, mümanaatsız, her hâlinde, her arzusunda, her
anda, her yerde o ezel ve ebed ve hazâin-i rahmet
mâliki ve defâin-i saadet sahibi olan Cemîl-i
Zülcelâl, Kadîr-i Zülkemâlin huzuruna girip hâcâtını
arz edebilir. Ve rahmetini bulup kudretine istinad ederek
kemâl-i ferah ve süruru kazanabilir.
Dördüncü Kelime Yani, mülk
umumen Onundur. Sen, hem Onun mülküsün, hem
memlûküsün, hem mülkünde çalışıyorsun. Şu
kelime, şöyle şifalı bir müjde veriyor ve diyor:
Ey insan! Sen kendini, kendine mâlik sayma. Çünkü sen
kendini idare edemezsin. O yük ağırdır; kendi
başına muhafaza edemezsin, belâlardan sakınıp
levazımatını yerine getiremezsin. Öyleyse, beyhude
ıztıraba düşüp azap çekme. Mülk başkasınındır.
O Mâlik hem Kadîrdir, hem Rahîmdir. Kudretine istinad
et; rahmetini itham etme. Kederi bırak, keyfini çek.
Zahmeti at, safâyı bul.
Hem der ki: Mânen sevdiğin ve alâkadar olduğun ve
perişaniyetinden müteessir olduğun ve ıslah
edemediğin şu kâinat, bir Kadîr-i Rahîmin
mülküdür. Mülkü sahibine teslim et. Ona bırak; cefâsını
değil, safâsını çek. O hem Hakîmdir, hem
Rahîmdir. Mülkünde istediği gibi
tasarruf eder, çevirir. Dehşet aldığın zaman,
İbrahim Hakkı gibi "Mevlâ görelim neyler /
Neylerse güzel eyler" de, pencerelerden seyret,
içlerine girme.
Beşinci Kelime
Yani,
hamd ve senâ, medih ve minnet Ona mahsustur, Ona lâyıktır.
Demek nimetler Onundur ve Onun hazinesinden çıkar.
Hazine ise daimîdir. İşte şu kelime şöyle müjde
verip diyor ki:
Ey insan! Nimetin zevâlinden elem çekme. Çünkü
rahmet hazinesi tükenmez. Ve lezzetin zevâlini düşünüp
o elemden feryad etme. Çünkü o nimet meyvesi, bir
rahmet-i bînihayenin semeresidir. Ağacı bâki ise,
meyve gitse de yerine gelen var. Nimetin lezzeti içinde,
o lezzetten yüz derece daha ziyade lezzetli bir iltifat-ı
rahmeti hamd ile düşünüp, lezzeti, birden yüz derece
yapabilirsin. Nasıl ki, bir padişah-ı zîşânın sana
hediye ettiği bir elma lezzeti içinde, yüz, belki bin
elmanın lezzetinin fevkinde, bir iltifat-ı şahane
lezzetini sana ihsas ve ihsan eder. Öyle de,
kelimesiyle, yani hamd ve şükürle, yani nimetten in’âmı
hissetmekle, yani Mün’imi tanımakla ve in’âmı düşünmekle,
yani Onun rahmetinin iltifatını ve şefkatinin teveccühünü
ve in’âmının devamını düşünmekle, nimetten bin
derece daha leziz, mânevî bir lezzet kapısını sana açar.
Altıncı Kelime
Yani,
hayatı veren Odur. Ve hayatı rızıkla idame eden de
Odur. Ve levazımat-ı hayatı da ihzar eden yine Odur.
Ve hayatın âli gayeleri Ona aittir ve mühim neticeleri
Ona bakar; yüzde doksan dokuz meyvesi Onundur. İşte
şu kelime, şöyle fâni ve âciz beşere nidâ eder,
müjde verir ve der:
Ey insan! Hayatın ağır tekâlifini omuzuna alıp
zahmet çekme. Hayatın fenâsını düşünüp hüzne
düşme. Yalnız dünyevî, ehemmiyetsiz meyvelerini
görüp, dünyaya gelişinden pişmanlık gösterme.
Belki, o sefine-i vücudundaki hayat makinesi, Hayy-ı
Kayyûma aittir. Masarıf ve levazımatını O tedarik
eder. Ve o hayatın pek kesretli gayeleri ve neticeleri
var ve Ona aittir. Sen o gemide bir dümenci neferisin.
Vazifeni güzel gör, ücretini al, keyfine bak. O hayat
sefinesi ne kadar kıymettar olduğunu ve ne kadar güzel
faydalar verdiğini ve o sefine sahibi Zâtın ne kadar
Kerîm ve Rahîm olduğunu düşün, mesrur ol ve şükret.
Ve anla ki, vazifeni istikametle yaptığın vakit, o
sefinenin verdiği bütün netâic, bir cihetle senin
defter-i amâline geçer, sana bir hayat-ı bâkiyeyi
temin eder, seni ebedî ihyâ eder.
Yedinci Kelime
Yani,
mevti veren Odur. Yani, hayat vazifesinden terhis eder,
fâni dünyadan yerini tebdil eder, külfet-i hizmetten
âzâd eder. Yani, hayat-ı fâniyeden, seni hayat-ı bâkiyeye
alır.
İşte şu kelime, şöylece fâni cin ve
inse bağırır, der ki:
Sizlere müjde! Mevt idam değil, hiçlik değil, fenâ
değil, inkıraz değil, sönmek değil, firak-ı ebedî
değil, adem değil, tesadüf değil, fâilsiz bir in’idam
değil. Belki, bir Fâil-i Hakîm-i Rahîm tarafından
bir terhistir, bir tebdil-i mekândır. Saadet-i ebediye
tarafına, vatan-ı aslîlerine bir sevkiyattır. Yüzde
doksan dokuz ahbabın mecmaı olan âlem-i berzaha bir
visal kapısıdır.
Sekizinci Kelime
Yani,
bütün kâinatın mevcudatında görünen ve vesile-i
muhabbet olan kemal ve hüsün ve ihsanın hadsiz bir
derece fevkinde bir cemal ve kemal ve ihsanın sahibi ve
bütün mahbuplara bedel, birtek cilve-i cemâli kâfi
gelen bir Mâbud-u Lemyezel, bir Mahbub-u Lâyezâlin
ezelî ve ebedî bir hayat-ı daimesi var ki, şaibe-i
zeval ve fenâdan münezzeh ve avârız-ı naks ve
kusurdan müberrâdır. İşte şu kelime, cin ve inse ve
bütün zîşuura ve ehl-i muhabbet ve aşka ilân eder
ki:
Sizlere müjde! Mahbuplarınızdan nihayetsiz firakların
yaralarını tedavi edip merhem süren bir Mahbub-u
Bâkîniz var. Madem O var ve bâkidir; başkaları ne
olursa olsun, merak çekmeyiniz. Belki o mahbuplarda
sebeb-i muhabbetiniz olan hüsün ve ihsan, fazl ve
kemal, o Mahbub-u Bâkînin cilve-i cemâl-i bâkisinden
çok perdelerden geçip, gayet zayıf bir gölgenin
gölgesidir. Onların zevalleri sizleri incitmesin.
Çünkü onlar bir nevi aynalardır. Aynaların
değişmesi, şâşaa-i cemâlin cilvesini tazeleştirir,
güzelleştirir. Madem O var, herşey var.
Dokuzuncu Kelime Yani, her
hayır Onun elindedir. Her yaptığınız hayrat Onun
defterine geçer. Her işlediğiniz a’mâl-i saliha,
yanında kaydedilir. İşte, şu kelime, cin ve inse nidâ
edip müjde veriyor. Diyor ki:
Ey biçareler! Mezaristana göçtüğünüz vakit,
"Eyvah, malımız harap olup sa’yimiz hebâ oldu.
Şu güzel ve geniş dünyadan gidip dar bir toprağa
girdik" demeyiniz, feryad edip meyus olmayınız.
Çünkü sizin her şeyiniz muhafaza ediliyor. Her
ameliniz yazılmıştır. Her hizmetiniz kaydedilmiştir.
Hizmetinizin mükâfâtını verecek ve her hayır elinde
ve her hayrı yapabilecek bir Zât-ı Zülcelâl sizi
celb edip yeraltında muvakkaten durdurur, sonra huzuruna
aldırır. Ne mutlu sizlere ki, hizmetinizi ve vazifenizi
bitirdiniz. Zahmetiniz bitti; rahata ve rahmete
gidiyorsunuz. Hizmet, meşakkat bitti; ücret almaya
gidiyorsunuz.
Evet, geçen baharın defter-i a’mâlinin sayfaları ve
hidemâtının sandukçaları olan tohumları,
çekirdekleri muhafaza eden ve ikinci baharda gayet şâşaalı,
belki yüz derece aslından daha bereketli bir tarzda
muhafaza eden, neşreden Kadîr-i Zülcelâl,
elbette sizin de netâic-i hayatınızı
öyle muhafaza ediyor ve hizmetinize pek kesretli bir
surette mükâfat verecektir.
Onuncu Kelime
Yani,
O Vâhiddir, Ehaddir. Herşeye kadirdir. Hiçbir şey Ona
ağır gelmez. Bir baharı hâlk etmek, bir çiçek kadar
Ona kolaydır. Cenneti hâlk etmek, bir bahar kadar Ona
rahattır. Her günde, her senede, her asırda yeniden
yeniye icad ettiği hadsiz masnuatı, nihayetsiz
kudretine nihayetsiz lisanlarla şehadet ederler.
İşte şu kelime dahi şöyle müjde eder; der ki:
Ey insan! Yaptığın hizmet, ettiğin ubudiyet boşu
boşuna gitmez. Bir dâr-ı mükâfat, bir mahâll-i
saadet senin için ihzar edilmiştir. Senin şu fâni
dünyana bedel, bâki bir Cennet seni bekler. İbadet
ettiğin ve tanıdığın Hâlık-ı Zülcelâlin vaadine
iman ve itimad et. Ona, vaadinde hulf etmek muhâldir.
Kudretinde hiçbir cihetle noksaniyet yoktur. İşlerine
acz müdahâle edemez. Senin küçük bahçeni hâlk ettiği
gibi, Cenneti dahi senin için hâlk edebilir ve hâlk
etmiş ve sana vaad etmiş. Ve vaad ettiği için,
elbette seni onun içine alacak.
Madem bilmüşahede görüyoruz: Her senede, yeryüzünde
hayvânat ve nebâtâtın üç yüz binden ziyade
envâlarını ve milletlerini kemâl-i intizam ve
mizanla, kemâl-i sürat ve suhuletle haşredip
neşreder. Elbette böyle bir Kadîr-i Zülcelâl,
vaadini yerine getirmeye muktedirdir.
Hem madem her senede, öyle bir Kadîr-i Mutlak, haşrin
ve Cennetin numunelerini binler tarzda icad ediyor. Hem
madem bütün semâvî fermanlarıyla saadet-i ebediyeyi
vaad edip Cenneti müjde veriyor. Hem madem bütün
icraatı ve şuûnâtı hak ve hakikattir ve sıdk ve
ciddiyetledir. Hem madem, âsârının şehadetiyle, bütün
kemâlât Onun nihayetsiz kemâline delâlet ve şehadet
eder. Ve hiçbir cihette naks ve kusur Onda yoktur. Hem
madem hulfü’l-vaad ve hilâf ve kizb ve aldatmak, en
çirkin bir haslet ve naks ve kusurdur. Elbette ve
elbette, o Kadîr-i Zülcelâl, O Hakîm-i Zülkemal, o
Rahîm-i Zülcemal, vaadini yerine getirecek, saadet-i
ebediye kapısını açacak, Âdem babanızın vatan-ı
aslîsi olan Cennete sizleri, ey ehl-i iman, ithâl
edecektir.
On Birinci Kelime
Yani,
ticaret ve memuriyet için, mühim vazifelerle bu dâr-ı
imtihan olan dünyaya gönderilen insanlar, ticaretlerini
yapıp, vazifelerini bitirip ve hizmetlerini itmam
ettikten sonra, yine onları gönderen Hâlık-ı Zülcelâllerine
dönecekler ve Mevlâ-yı Kerîmlerine kavuşacaklar.
Yani, bu dâr-ı fâniden gidip dâr-ı bâkide huzur-u
Kibriyaya müşerref olacaklar. Yani, esbab
dağdağasından ve vesâitin karanlık perdelerinden
kurtulup, Rabb-i Rahîmlerine, makarr-ı saltanat-ı ebedîsinde
perdesiz kavuşacaklar. Doğrudan
doğruya, herkes, kendi Hâlıkı ve Mâbudu
ve Rabbi ve Seyyidi ve Mâliki kim olduğunu bilecek ve
bulacaklar.
İşte, şu kelime, bütün müjdelerin fevkinde şöyle
müjde eder ve der ki:
Ey insan! Bilir misin nereye gidiyorsun ve nereye sevk
olunuyorsun? Otuz İkinci Sözün âhirinde denildiği
gibi, dünyanın bin sene mesudâne hayatı, bir saat
hayatına mukabil gelmeyen Cennet hayatının; ve o
Cennet hayatının dahi bin senesi, bir saat rüyet-i
cemâline mukabil gelmeyen bir Cemîl-i Zülcelâlin
daire-i rahmetine ve mertebe-i huzuruna gidiyorsun.
Müptelâ ve meftun ve müştak olduğunuz mecazî
mahbuplarda ve bütün mevcudat-ı dünyeviyedeki hüsün
ve cemal, Onun cilve-i cemâlinin ve hüsn-ü esmâsının
bir nevi gölgesi; ve bütün Cennet, bütün
letâfetiyle, bir cilve-i rahmeti; ve bütün iştiyaklar
ve muhabbetler ve incizaplar ve câzibeler, bir lem’a-i
muhabbeti olan bir Mâbud-u Lemyezelin, bir Mahbub-u
Lâyezâlin daire-i huzuruna gidiyorsunuz. Ve
ziyafetgâh-ı ebedîsi olan Cennete çağırılıyorsunuz.
Öyleyse, kabir kapısına ağlayarak değil, gülerek
giriniz.
Hem şu kelime şöyle müjde veriyor, diyor ki:
Ey insan! Fenâya, ademe, hiçliğe, zulümata, nisyana,
çürümeye, dağılmaya ve kesrette boğulmaya
gittiğinizi tevehhüm edip düşünmeyiniz. Siz fenâya
değil, bekaya gidiyorsunuz. Ademe değil, vücud-u
daimîye sevk olunuyorsunuz. Zulümata değil, âlem-i
nura giriyorsunuz. Sahip ve Mâlik-i Hakikînin tarafına
gidiyorsunuz. Ve Sultan-ı Ezelînin payitahtına dönüyorsunuz.
Kesrette boğulmaya değil, vahdet dairesinde teneffüs
edeceksiniz. Firaka değil, visale müteveccihsiniz.
İkinci
Makam
İsm-i Âzam noktasında, tevhidin ispatına muhtasar bir
işarettir.
Birinci Kelime
da bir
tevhid-i ulûhiyet ve mâbudiyet vardır. Şu mertebenin
gayet kuvvetli bir bürhanına şöyle işaret ederiz ki:
Şu kâinat yüzünde, hususan zeminin sayfasında, gayet
muntazam bir faaliyet görünüyor. Ve gayet hikmetli bir
hâllâkıyet müşahede ediyoruz. Ve gayet intizamlı
bir fettâhiyet, yani herşeye lâyık bir şekil açmak
ve suret vermek, aynelyakîn görüyoruz. Hem gayet
şefkatli, keremli, rahmetli bir vehhâbiyet ve ihsânât
görüyoruz. Öyleyse, bizzarure, şu hâl ve şu
keyfiyet, Fa’âl, Hallâk, Fettah, Vehhab bir Zât-ı Zülcelâlin
vücub-u vücudunu ve vahdetini ispat eder, belki ihsas
eder.
Evet, mevcudatın mütemadiyen zevalleri, tazelenmeleri
gösteriyor ki, o mevcudat, bir Sâni-i Kadîrin kudsî
esmâsının cilveleri ve envâr-ı esmâiyesinin
gölgeleri ve ef’âlinin eserleri ve kalem-i kader ve
kudretin nakışları ve sayfaları ve cemâl-i
kemâlinin aynalarıdır.
Şu hakikat-i uzmâya ve şu tevhidin mertebe-i ulyâsına,
şu kâinatın Sahibi, bütün gönderdiği mukaddes
kitaplar ve suhuflarıyla o tevhidi gösterdiği gibi, bütün
ehl-i hakikat ve kâmilîn-i nev-i beşer
tahkikatlarıyla ve keşfiyatlarıyla aynı mertebe-i
tevhidi gösteriyorlar. Ve kâinat dahi, acz ve fakrıyla
beraber, mazhar olduğu daimî mu’cizât-ı san’atın
ve havârık-ı iktidar, hazâin-i servetin şehadetiyle,
aynı mertebe-i tevhide işaret eder. Demek, Şâhid-i
Ezelî, bütün kütüb ve suhufuyla; ve ehl-i şuhud, bütün
tahkikat ve küşûfuyla; ve âlem-i şehadet, bütün
muntazam ahval ve hakîmâne şuûnâtıyla o mertebe-i
tevhidde bil’icmâ ittifak ediyorlar.
İşte, o Vâhid-i Ehadi kabul etmeyen, ya nihayetsiz
ilâhları kabul edecek veyahut ahmak sofestâî gibi hem
kendini, hem kâinatın vücudunu inkâr edecek.
İkinci Kelime
İşte
şu kelime sarih bir mertebe-i tevhidi gösterir. Şu
mertebeyi dahi âzamî bir surette ispat eden gayet
kuvvetli bir bürhanına şöyle işaret ederiz ki:
Biz gözümüzü açtıkça, kâinat yüzüne nazarımızı
saldırdıkça, en evvel gözümüze ilişen, âmm ve
mükemmel bir nizamdır ve şamil, hassas bir mizandır.
Görüyoruz, herşey dakik bir nizamla, hassas bir mizan
ve ölçü içindedir.
Daha bir parça
dikkat-i nazar ettikçe, yeniden yeniye
bir tanzim ve tevziniyet gözümüze çarpıyor. Yani,
birisi, intizamla o nizamı değiştiriyor ve tartıyla o
mizanı tazelendiriyor. Herşey bir model olup, pek
kesretli, muntazam ve mevzun suretler giydiriliyor.
Daha ziyade dikkat ettikçe, o tanzim ve tevzin altında
bir hikmet ve adalet görünüyor. Her harekette bir
hikmet ve maslahat gözetiliyor; bir hak, bir fayda takip
ediliyor.
Daha ziyade dikkat ettikçe, gayet hakîmâne bir
faaliyet içinde bir kudretin tezahüratı ve herşeyin
her şe’nini ihata eden gayet muhit bir ilmin cilveleri
nazar-ı şuurumuza çarpıyor.
Demek, bütün mevcudattaki şu nizam ve mizan, umum âmm
bir tanzim ve tevzini ve o tanzim ve tevzin, âmm bir
hikmet ve adaleti ve o hikmet ve adalet, bir kudret ve
ilmi gözümüze gösteriyor. Demek, bir Kadîr-i Külli
Şey ve bir Alîm-i Külli Şey, şu perdeler arkasında
akla görünüyor.
Hem herşeyin evveline ve âhirine bakıyoruz; hususan zîhayat
nevinde görüyoruz ki: Başlangıçları, asılları, kökleri,
hem meyveleri ve neticeleri öyle bir tarzdadır ki, güya
tohumları, asılları birer tarife, birer program
şeklinde, bütün o mevcudun cihazatını tazammun
ediyor. Ve neticesinde ve meyvesinde, yine bütün o
zîhayatın mânâsı süzülüp onda tecemmu eder,
tarihçe-i hayatını ona bırakır. Güya onun aslı
olan çekirdeği, desâtir-i icadiyesinin bir mecmuasıdır.
Ve meyvesi ve semeresi ise, evâmir-i icadiyesinin bir
fihristesi hükmünde görüyoruz.
Sonra o zîhayatın zâhirine ve bâtınına bakıyoruz.
Gayet derecede hikmetli bir kudretin tasarrufatı ve nâfiz
bir iradenin tasviratı ve tanzimatı görünüyor. Yani,
bir kuvvet ve kudret icad eder; bir emir ve irade suret
giydirir.
İşte, bütün mevcudat, böyle evveline dikkat
ettikçe, bir ilmin tarifenâmesi; ve âhirine dikkat
ettikçe, bir Sâniin plânı ve beyannamesi; ve zâhirine
baktıkça, bir Fâil-i Muhtarın ve Mürîdin gayet san’atlı
ve tenasüplü bir hulle-i san’atı; ve bâtınına
baktıkça, bir Kadîrin gayet muntazam bir makinesini
müşahede ediyoruz.
İşte şu hâl ve şu keyfiyet, bizzarure ve bilbedâhe
ilân eder ki, hiçbir şey, hiçbir zaman, hiçbir
mekân, birtek Sâni-i Zülcelâlin kabza-i tasarrufundan
hariç olamaz. Herbir şey ve bütün eşya, bütün şuûnâtıyla
bir Kadîr-i Mürîdin kabza-i tasarrufunda tedbir edilir
ve bir Rahmân-ı Rahîmin tanzimiyle ve lütfuyla
güzelleştiriliyor ve bir Hannân-ı Mennânın
tezyiniyle süslendiriliyor.
Evet, başında şuur ve yüzünde gözü bulunana, şu kâinat
ve şu mevcudattaki nizam ve mizan ve tanzim ve tevzin,
birtek, yektâ, Vâhid, Ehad, Kadîr, Mürîd, Alîm,
Hakîm bir Zâtı, vahdâniyet mertebesinde gösterir.
Evet, herşeyde bir birlik var. Birlik ise biri gösterir.
Meselâ, dünyanın lâmbası olan güneş birdir;
öyleyse dünyanın mâliki dahi birdir. Meselâ, zemin
yüzündeki zîhayatların hizmetçileri olan hava, ateş,
su birdir; öyleyse onları istihdam eden ve bizlere
musahhar eden dahi birdir.
Üçüncü Kelime
Şu
kelimeyi, Otuz İkinci Sözün Birinci Mevkıfı gayet
kuvvetli ve şâşaalı bir surette ispat ettiğinden,
ona havale ederiz. Onun fevkinde beyan olamaz; ondan daha
ileri beyana lüzum yok ve izah edilmez.
Dördüncü Kelime
Yani,
ferşten Arşa, serâdan Süreyya’ya, zerrattan
seyyârâta, ezelden ebede kadar herbir mevcut, semâvat
ve arz, dünya ve âhiret, herşey Onun mülküdür.
Mâlikiyet mertebe-i uzmâsı, tevhid-i âzam suretinde
Onundur. Şu mertebe-i uzmâ-yı mâlikiyet ve makam-ı
âzam-ı tevhidin bir hüccet-i kübrâsı, lâtif bir
zamanda ve lâtif bir hatırada, Arabî ibaresinde, şu
âcizin hatırına ilka edildi. O lâtif hatıranın
hatırı için, aynı ibare-i Arabiyeyi kaydedip sonra meâlini
yazacağız.
Birinci Fıkra:
Yani, şu kâinat denilen âlem-i ekber ve insan denilen
onun misal-i musaggarı olan âlem-i asgar, kudret ve
kader kalemiyle yazılan âfâkî ve enfüsî vahdâniyet
delâilini gösteriyorlar.
Evet, kâinattaki san’at-ı muntazamanın küçük bir
mikyasta numunesi insanda vardır. O daire-i kübrâdaki
san’at Sâni-i Vâhide şehadet ettiği gibi, şu
insanda olan küçük mikyastaki hurdebinî san’at dahi
yine o Sânie işaret eder, vahdetini gösterir.
Hem nasıl ki, şu insan gayet mânidar bir mektub-u
Rabbânîdir, muntazam bir kaside-i kaderdir. Öyle de,
şu kâinat dahi, aynı o kalem-i kaderle, fakat büyük
bir mikyasta yazılmış muntazam bir kaside-i kaderdir.
Hiç mümkün müdür ki, hadsiz alâmet-i farika ile
bütün insanlara bakan şu insan yüzündeki sikke-i
vahdete ve bütün mevcudatı omuz omuza, el ele, baş
başa veren kâinat
Mülk umumen Ona aittir. Zira şu büyük
âlem, tıpkı bu küçük âlem gibidir; her ikisi de
Onun kudretinin masnuu ve kaderinin mektubudur.
Şu büyük âlemi ibdâ ederek onu bir mescid hâline
getirmiş, bu küçük âlemi icad ederek onu da bir
sâcid kılmıştır.
Şunu bir mülk şeklinde inşa etmiş, bunu da bir memlük
olarak icad etmiştir.
Şundaki san’atı bir kitap olarak tezahür etmiş,
bundaki sıbğası ise hitap çiçekleri suretinde açmıştır.
Şunda kudretiyle haşmetini gösterir; bunda ise
rahmetiyle nimetlerini tanzim eder.
Şundaki haşmeti Onun vâhidiyetine şehadet eder;
bundaki nimetleri ise Onun ehadiyetini ilân eder.
Şu büyük âlemin küll ve eczalarında Onun sikkesi
okunduğu gibi, bu küçük âlemin cisim ve âzâlarında
da Onun hâtemi vardır.
üstündeki hâtem-i vahdâniyete Vâhid-i
Ehadden başka bir şeyin müdahâlesi bulunsun?
İkinci Fıkra:
Meâli şudur: Sâni-i Hakîm, âlem-i ekberi öyle bedî
bir surette hâlk edip âyât-ı kibriyasını üstünde
nakşetmiş ki, kâinatı bir mescid-i kebir şekline döndürmüş.
Ve insanı dahi öyle bir tarzda icad edip, ona akıl
vererek, onunla o mu’cizât-ı san’atına ve o bedî
kudretine karşı secde-i hayret ettirerek, ona âyât-ı
kibriyayı okutturup, kemerbeste-i ubudiyet ettirerek, o
mescid-i kebirde bir abd-i sâcid fıtratında
yaratmıştır. Hiç mümkün müdür ki, şu mescid-i
kebirin içindeki sâcidlerin, âbidlerin mâbud-u
hakikîleri, o Sâni-i Vâhid-i Ehadden başkası
olabilsin?
Üçüncü Fıkra:
Meâli şudur ki: O Mâlikü’l-Mülki Zülcelâl,
âlem-i ekberi, bahusus küre-i arz yüzünü öyle bir
surette inşa ederek yapmıştır ki, birbiri içinde
hadsiz daireler olup, herbir daire bir tarla hükmünde
olup, vakit be vakit, mevsim be mevsim, asır be asır
eker, biçer, mahsulât alır. Mütemadiyen mülkünü
çalıştırır, tasarruf eder. En büyük daire olan
zerrat âlemini bir tarla yapıp, her zaman kâinat kadar
mahsulâtı, kudretiyle, hikmetiyle onda eker, biçer,
kaldırır. Âlem-i şehadetten âlem-i gayba, daire-i
kudretten daire-i ilme gönderir. Sonra, mutavassıt bir
daire olan zemin yüzünü, aynen öyle bir mezraa yapmış
ki, mevsim be mevsim âlemleri, envâları içinde eker,
biçer, kaldırır. Mânevî mahsulâtını dahi gaybî,
uhrevî, misalî ve mânevî âlemlerine gönderir. Daha
küçük bir daire olan bir bahçeyi, yine, yüz defa,
bin defa kudretle doldurup hikmetle boşalttırıyor.
Daha küçük bir daire olan bir zîhayatı, meselâ bir
ağacı, bir insanı, yüz defa onun kadar ondan
mahsulât alır. Demek, o Mâlikü’l-Mülk-i
Zülcelâl, küçük-büyük, cüz’î-küllî herşeyi
birer model hükmünde inşa ederek, yüzler tarzda taze
taze nakışlarla münakkaş mensucat-ı san’atını
onlara giydirir, cilve-i esmâsını, mu’cizât-ı
kudretini izhar eder. Kendi mülkünde herbir şeyi birer
sayfa hükmünde inşa etmiş. Her sayfada, yüzer tarzda
mânidar mektubatını yazar; hikmetini, âyâtını
izhar eder, zîşuurlara okutturur. Şu âlem-i ekberi
mülk şeklinde inşa etmekle beraber, şu insanı dahi
öyle bir surette hâlk etmiştir ve ona öyle cihazat ve
âletler ve havas ve hissiyatlar ve bilhassa nefis, hevâ
ve ihtiyaç ve iştah ve hırs ve dâvâ vermiştir ki, o
geniş mülkünde, bütün mülke muhtaç bir memlûk
hükmüne getirmiştir.
İşte, hiç mümkün müdür ki, pek büyük olan
âlem-i zerrattan, tâ bir sineğe kadar bütününü
mülk ve tarla yapan ve küçük insanı o büyük mülke
nâzır ve müfettiş ve çiftçi ve tüccar ve dellâl
ve âbid ve memlûk yaptıran ve kendine muhterem bir
misafir ve sevgili bir muhatap ittihaz eden o Mâlikü’l-Mülk-i
Zülcelâlden başka, o mülke tasarruf edip o memlûke
seyyid olabilsin?
Dördüncü Fıkra: ibaresidir.
Meâli şudur ki: Sâni-i Zülcelâlin âlem-i ekberdeki
san’atı o derece mânidardır ki, o san’at bir kitap
suretinde tezahür edip, kâinatı bir kitab-ı kebir hükmüne
getirdiğinden, akl-ı beşer, hakikî fenn-i hikmet
kütüphanesini ondan aldı ve ona göre yazdı. Ve o
kitab-ı hikmet, o derece hakikatle bağlı ve hakikatten
medet alıyor ki, büyük Kitab-ı Mübînin bir nüshası
olan Kur’ân-ı Hakîm şeklinde ilân edildi. Hem nasıl
ki, kâinattaki san’atı, kemâl-i intizamından kitap
şekline girdi. İnsandaki sıbgatı ve nakş-ı hikmeti
dahi hitap çiçeğini açtı. Yani, o san’at, o derece
mânidar ve hassas ve güzeldir ki, o makine-i
zîhayattaki cihazatı, fonoğraf gibi nutka geldi, söylettirdi.
Ve öyle bir ahsen-i takvim içinde bir sıbga-i Rabbâniye
vermiş ki, o maddî, cismanî, câmid kafada mânevî,
gaybî, hayattar olan beyan ve hitap çiçeği açıldı.
Ve o insan kafasındaki kabiliyet-i nutuk ve beyana o
derece ulvî cihazat ve istidat verdi ki, Sultan-ı Ezelîye
muhatap olacak bir makamda inkişaf ettirdi, terakki
verdi. Yani, fıtrat-ı insaniyedeki sıbga-i Rabbâniye,
hitab-ı İlâhî çiçeğini açtı.
Hiç mümkün müdür ki, kitap derecesine gelen bütün
mevcudattaki san’ata ve hitap makamına gelen insandaki
o sıbgaya Vâhid-i Ehadden başkası karışabilsin? Hâşâ!
Beşinci Fıkra: ibaresidir.
Meâli şudur ki: Kudret-i İlâhiye, âlem-i ekberde haşmet-i
rububiyetini gösteriyor. Rahmet-i Rabbâniye ise,
âlem-i asgar olan insanda nimetleri tanzim ediyor. Yani,
Sâniin kudreti, kibriya ve celâl noktasında, kâinatı
öyle muhteşem bir saray şeklinde icad ediyor ki, güneşi
büyük bir elektrik lâmbası, kameri kandil, ve
yıldızları mumlar meyveleriyle yaldızlar,
elektrikler. Ve zemin yüzünü bir sofra, bir tarla, bir
bahçe, bir hâliçe; ve dağları birer mahzen, birer
direk, birer kale, ve hâkezâ, bütün eşyayı büyük
bir mikyasta o büyük sarayın levazımatı şekline
getirerek şâşaalı bir surette haşmet-i rububiyetini
gösterdiği gibi; cemal noktasında, rahmeti dahi, en küçük
zîhayata kadar her zîruha envâ-ı nimetini verir,
onunla tanzim eder, baştan aşağıya kadar nimetlerle süsleyip
lütuf ve keremle tezyin eder ve o haşmet-i celâliyeye
karşı cemâl-i rahmetini o küçücük lisanlarla, o
büyük lisana karşı çıkarır. Yani, güneş ve Arş
gibi büyük cirmler haşmet lisanıyla "Yâ Celîl,
yâ Kebîr, yâ Azîm" dedikleri vakit, sinek ve
semek gibi o küçücük zîhayatlar dahi rahmet lisanıyla
"Yâ Cemîl, yâ Rahîm, yâ Kerîm" diyerek, o
musika-i kübrâya lâtif nağamatlarını katıyorlar,
tatlılaştırıyorlar. Hiç mümkün müdür ki, o
Celîl-i Zülcemalden ve o Cemîl-i Zülcelâlden başka
birşey, kendi başıyla şu âlem-i ekber ve asgara icad
cihetinde müdahâle edebilsin? Hâşâ!
Altıncı Fıkra: ibaresidir.
Meâli şudur ki: Yani, kâinatın heyet-i mecmuasında
tezahür eden haşmet-i rububiyet, vahdâniyet-i İlâhiyeyi
ispat edip gösterdiği gibi, zîhayatların cüz’iyatlarına
mukannen erzaklarını veren nimet-i Rabbâniye
dahi ehadiyet-i İlâhiyeyi ispat edip gösterir.
Vâhidiyet ise, bütün o mevcudat Birinindir ve Birine
bakar ve Birinin icadıdır demektir. Ehadiyet ise,
herbir şeyde, Hâlık-ı Külli Şeyin ekser esmâsı
tecellî ediyor demektir. Meselâ, güneşin ziyası bütün
zeminin yüzün ihata ettiği haysiyetiyle, vâhidiyet
misalini gösterir. Ve herbir şeffaf cüzde ve su
katrelerinde, güneşin ziyası ve harareti ve
ziyasındaki yedi rengi ve bir nevi gölgesi bulunması,
ehadiyet misalini gösterir. Ve herbir şeyde, hususan zîhayatta
ve bilhassa herbir insanda, o Sâniin ekser esmâsı onda
tecellî ettiği cihetle, ehadiyeti gösterir.
İşte, şu fıkra işaret eder ki, kâinatta tasarruf
eden haşmet-i rububiyet, o koca güneşi şu zemin yüzündeki
zîhayatlara bir hizmetkâr, bir lâmba, bir ocak; ve
koca küre-i zemini onlara bir beşik, bir menzil, bir
ticaretgâh; ve ateşi, her yerde hazır bir aşçı ve
dost; ve bulutu süzgeç ve murdia; ve dağları mahzen
ve ambar; ve havayı, zîhayata enfas ve nüfusa yelpaze;
ve suyu, yeniden hayata girenlere süt emziren dâye ve
hayvânâta âb-ı hayat veren bir şerbetçi hükmüne
getiren rububiyet-i İlâhiye, gayet vâzıh bir surette
vahdâniyet-i İlâhiyeyi gösterir. Evet, Hâlık-ı Vâhidden
başka kim güneşi arzlılara musahhar bir hizmetkâr
eder? Ve o Vâhid-i Ehadden başka kim havayı elinde
tutar, pek çok vazifelerle tavzif edip rû-yi zeminde
çevik çalak bir hizmetkâr eder? Ve o Vâhid-i Ehadden
başka kimin haddine düşmüştür ki, ateşi aşçı
yapsın ve kibrit başı kadar bir zerrecik ateşe binler
batman eşyayı yuttursun? Ve hâkezâ, herbir şey,
herbir unsur, herbir ecrâm-ı ulviye, o haşmet-i
rububiyet noktasında Vâhid-i Zülcelâli gösterir.
İşte, celâl ve haşmet noktasında vâhidiyet
göründüğü gibi, cemal ve rahmet noktasında dahi,
nimet ve ihsan, ehadiyet-i İlâhiyeyi ilân eder.
Çünkü, zîhayatta ve bilhassa insanda, o derece san’at-ı
câmia içinde, hadsiz envâ-ı nimeti anlayacak, kabul
edecek, isteyecek cihazat ve âletler vardır ki, bütün
kâinatta tecelli eden bütün esmâsının cilvesine
mazhardır. Âdetâ bir nokta-i mihrakiye hükmünde,
bütün Esmâ-i Hüsnâyı birden mâhiyetinin aynasıyla
gösterir ve onunla ehadiyet-i İlâhiyeyi ilân eder.
Yedinci Fıkra:
Meâli şudur ki: Sâni-i Zülcelâl, âlem-i ekberin
heyet-i mecmuasında bir sikke-i kübrâsı olduğu gibi,
bütün eczasında ve envâında dahi birer sikke-i
vahdet koymuştur. Âlem-i asgar olan insanın cisminde
ve yüzünde birer hâtem-i vahdâniyet bastığı gibi,
herbir âzâsında dahi birer mühr-ü vahdeti vardır.
Evet, o Kadîr-i Zülcelâl herşeyde, külliyatta ve
cüz’iyatta, yıldızlarda ve zerrelerde birer sikke-i
vahdet koymuştur ki, Ona şehadet eder; ve birer mühr-ü
vahdâniyet basmıştır ki, Ona delâlet eder. Şu
hakikat-i uzmâ, Yirmi İkinci Sözde ve Otuz İkinci Sözde
ve Otuz Üçüncü Mektubun otuz üç adet penceresinde
gayet parlak ve kati bir surette izah ve ispat edildiğinden,
onlara havale edip sözü keser, burada hâtime veririz.
Beşinci Kelime Yani, bütün
mevcudatta sebeb-i medih ve senâ olan kemâlât Onundur.
Öyleyse, hamd dahi Ona aittir. Ezelden ebede kadar her
kimden her kime karşı gelen ve gelecek medh ü senâ
Ona aittir. Çünkü sebeb-i medih olan nimet ve ihsan ve
kemal ve cemal ve medar-ı hamd olan herşey Onundur, Ona
aittir. Evet, âyât-ı Kur’âniyenin işârâtıyla, bütün
mevcudattan daimî bir surette dergâh-ı İlâhiyeye
giden bir ubudiyettir, bir tesbihtir, bir secdedir, bir
duadır ve bir hamd ü senâdır ki, daimî o dergâha
gidiyor.
Şu hakikat-i tevhidi ispat eden bir bürhan-ı âzama şöyle
işaret ederiz ki:
Şu kâinata baktığımız vakit, bağistan şeklinde,
sakfı ulvî yıldızlarla yaldızlanmış, zemini
ziynetli mevcudatla şenlenmiş surette görünüyor.
İşte şu bağistandaki muntazam nuranî ecrâm-ı
ulviye ve hikmetli ve ziynetli mevcudat-ı süfliye,
umumen herbiri, lisan-ı mahsusuyla derler ki: "Biz
bir Kadîr-i Zülcelâlin mu’cizât-ı kudretiyiz; bir
Hâlık-ı Hakîm ve bir Sâni-i Kadîrin vahdetine
şehadet ederiz."
Ve şu bağistan-ı âlem içindeki küre-i arza bakıyoruz.
Görüyoruz ki, bir bahçe şeklinde, rengârenk, yüz
binler süslü, çiçekli nebâtat taifeleri onda serilmiş
ve çeşit çeşit yüz binler envâ-ı hayvânat onda
serpilmiştir.
İşte, şu zemin bahçesinde bütün o süslü nebâtat
ve ziynetli hayvânat, muntazam suretleriyle ve mevzun
şekilleriyle ilân ediyorlar ki, "Biz birtek
Sâni-i Hakîmin san’atından birer mucizesi, birer
harikasıyız ve vahdâniyetin birer dellâlı, birer
şahidiyiz."
Hem o bahçedeki ağaçların başlarına bakar, görürüz
ki: Gayet derecede alîmâne, hakîmâne, kerîmâne,
lâtifâne, cemîlâne yapılmış muhtelif suretlerde
meyveleri, çiçekleri görüyoruz. İşte şunlar, bil’umum
bir lisan ile ilân ederler ki, "Biz bir Rahmân-ı
Zülcemâlin ve bir Rahîm-i Zülkemâlin muciznümâ
hediyeleriyiz, hayretnümâ ihsanlarıyız."
İşte, bağıstan-ı kâinattaki ecram ve mevcudat ve
küre-i arz bahçesindeki nebâtat ve hayvânat ve eşcar
ve nebâtâtın başlarındaki ezhar ve semerat, nihayet
derecede yüksek bir sadâ ile şehadet eder, ilân eder,
derler ki:
Bizim Hâlıkımız ve Musavvirimiz ve bizi hediye veren
Kadîr-i Zülcemâl, Hakîm-i Bîmisal, Kerîm-i
Pürneval herşeye kadirdir. Hiçbir şey Ona ağır
gelmez. Hiçbir şey daire-i kudretinden hariç olamaz.
Kudretine nispeten, zerreler, yıldızlar birdir. Küllî,
cüz’î kadar kolaydır. Cüz, küll kadar kıymetlidir.
En büyük, en küçük kadar kudretine nispeten rahattır.
Küçük, büyük kadar san’atlıdır; belki, san’atça,
küçük büyükten daha büyüktür. Bütün mazideki
acaib-i kudreti olan vukuat şehadet eder ki, o Kadîr-i
Mutlak, bütün istikbaldeki acaib-i imkânâta
muktedirdir. Dünü getiren yarını getirdiği gibi,
maziyi icad eden o Zât-ı Kadîr, istikbali dahi icad
eder. Dünyayı yapan o Sâni-i Hakîm, âhireti de
yapar. Evet, Mâbud-u Bilhak yalnız o Kadîr-i
Zülcelâl olduğu gibi, Mahmud-u bi’l-Itlak yine
yalnız Odur. İbadet Ona mahsus olduğu gibi, hamd ü
senâ dahi Ona hastır.
Hiç mümkün müdür ki, semâvat ve arzı
hâlk eden bir Sâni-i Hakîm, semâvat ve arzın en mühim
neticesi ve kâinatın en mükemmel meyvesi olan insanları
başıboş bıraksın, esbab ve tesadüfe havale etsin,
hikmet-i bâhiresini abesiyete kalb etsin? Hâşâ!
Hiç mümkün müdür ki, hakîm, alîm bir zat, bir ağacı
gayet ehemmiyetle tedbir ve tasvir edip ve gayet derecede
hikmetle idare ve terbiye ettiği hâlde, o ağacın
gayesi, faydası olan meyvelerine bakmayıp ehemmiyet
vermesin; hırsız ellere, boş yerlere dağılsın, zayi
olsun? Elbette bakmamak, ehemmiyet vermemek olamaz.
Ağaca ehemmiyet vermek, meyveleri içindir. İşte, şu
kâinatın zîşuuru ve en mükemmel meyvesi ve neticesi
ve gayesi, insandır. Şu kâinatın Sâni-i Hakîmi,
mümkün müdür ki, şu zîşuur meyvelerin meyveleri
olan hamd ve ibadeti, şükür ve muhabbeti başkalara
verip hikmet-i bâhiresini hiçe indirsin, veyahut
kudret-i mutlakasını acze kalb ettirsin, veyahut ilm-i
muhitini cehle çevirsin? Yüz bin defa hâşâ!
Hiç mümkün müdür ki, şu kâinat sarayının
binasındaki makasıd-ı Rabbâniyenin medarı olan zîşuur
ve zîşuurun serfirâzı olan nev-i insanın mazhar
olduğu nimetlere mukabil izhar ettikleri şükür ve
ibadeti, o saray-ı kâinatın Sâniinden başkasına
gitsin? Ve o Sâni-i Zülcelâl, o gayetü’l gaye olan
şükür ve ibadeti, başkalara gitmesine müsaade etsin?
Hem hiç mümkün müdür ki, hadsiz envâ-ı nimetiyle
kendini zîşuurlara sevdirsin; ve hadsiz mu’cizât-ı
san’atıyla kendini onlara tanıttırsın; sonra
onların şükür ve ibadetlerini, hamd ve
muhabbetlerini, marifet ve minnettarlıklarını esbaba
ve tabiata terk edip ehemmiyet vermesin, hikmet-i
mutlakasını inkâr ettirsin, saltanat-ı rububiyetini
hiçe indirsin? Yüz bin defa hâşâ ve kellâ!
Hiç mümkün müdür ki, bir baharı hâlk edemeyen ve
bütün meyveleri icad edemeyen ve yeryüzünde sikkeleri
bir olan bütün elmaları inşa edemeyen, onların bir
misal-i musaggarı olan bir elmayı hâlk edip ve o elmayı
nimet olarak birisine yedirsin, şükrünü kazansın,
Mahmud-u bi’l-Itlaka hamd noktasında iştirak etsin? Hâşâ!
Çünkü, bir elmayı hâlk eden kim ise, bütün
dünyaya gelen elmaları icad eden yine O olabilir.
Çünkü sikke birdir. Hem elmaları icad eden kim ise, bütün
dünyada medar-ı rızık olan hububat ve semerâtı hâlk
eden yine Odur. Demek, en küçük cüz’î bir
zîhayata en cüz’î bir nimeti veren, doğrudan
doğruya kâinatın Hâlıkıdır ve Rezzâk-ı Zülcelâldir.
Öyleyse, şükür ve hamd, doğrudan doğruya Ona
aittir. Öyleyse, hakikat-i kâinat, daima hak lisanıyla
der:
Her kimden gelirse gelsin, ezelden ebede bütün
hamdler Ona mahsustur.
Altıncı Kelime Yani, hayat
veren yalnız Odur. Öyleyse, herşeyin Hâlıkı dahi
yalnız Odur. Çünkü, kâinatın ruhu, nuru, mayası,
esası, neticesi, hülâsası hayattır. Hayatı veren
kim ise, bütün kâinatın Hâlıkı da Odur. Hayatı
veren elbette Odur, Hayy u Kayyumdur.
İşte, şu mertebe-i tevhidin bürhan-ı âzamına şöyle
işaret ederiz ki:
Başka bir Sözde izah ve ispat edildiği gibi, zemin yüzünün
sahrâsında çadırları kurulmuş gayet muhteşem zîhayatlar
ordusunu görüyoruz. Evet, Hayy u Kayyûmun hadsiz
ordularından, her bahar mevsiminde yeni silâh altına
alınmış, gaibden gelen taze bir ordu meydana çıkmış
görüyoruz. Şu orduya bakıyoruz ki: Nebâtat
taifelerinden iki yüz binden ziyade ve hayvânat
milletlerinden yine yüz binden fazla çeşit çeşit,
muhtelif kavimler görüyoruz. Herbir milletin, herbir
taifenin elbisesi ayrı, erzakı ayrı, talimatı ayrı,
terhisatı ayrı, silâhları ayrı, müddet-i
askeriyeleri ayrı olduğu hâlde, bir Kumandan-ı Âzam,
hadsiz kudret ve hikmetiyle ve nihayetsiz ilim ve
iradesiyle, bitmez rahmetiyle, tükenmez hazinesiyle,
hiçbirini unutmayarak, şaşırmayarak,
karıştırmayarak, geciktirmeyerek, ayrı ayrı bütün
o üç yüz binden ziyade milletleri ve taifeleri
kemâl-i intizamla, tamam-ı mizanla, vakti vaktine,
ayrı ayrı erzaklarını, ayrı ayrı elbiselerini,
ayrı ayrı silâhlarını vererek, ayrı ayrı talimat
yaptırarak, ayrı ayrı terhisat ettiğini, gözü
bulunan, bilmüşahede görür ve kalbi bulunan,
biaynilyakîn tasdik eder.
İşte, hiç mümkün müdür ki, şu ihyâ ve idareye ve
şu terbiye ve iaşeye, o orduyu bütün şuûnâtıyla
ihata eden bir ilm-i muhitin ve o orduyu bütün levazımatıyla
idare eden bir kudret-i mutlakanın sahibinden başkası
karışabilsin, müdahâle edebilsin, onda hissesi olsun?
Yüz binler defa hâşâ!
Malûmdur ki, bir taburda on millet bulunsa, ayrı ayrı
teçhiz etmesi on tabur kadar güç olduğundan, âciz
insanlar, ister istemez bir tarzda teçhize mecbur olmuşlar.
Halbuki Hayy u Kayyum, şu muhteşem ordusu içinde, üç
yüz binden ziyade milletlere ayrı ayrı teçhizat-ı
hayatiyeyi veriyor. Hem külfetsiz, müşkülâtsız,
kolay bir tarzda, hafif bir şekilde, gayet hakîmâne ve
intizamperverâne veriyor. Ve koca orduya, birtek lisanla
-1-
dedirtip, kâinat mescidinde o cemaat-i uzmâya -2-
okutturuyor.
1 Hayatı veren ancak odur.
2 "Allah Teâlâ ki, Ondan başka
ibadete lâyık hiçbir ilâh yoktur. O Hayy ve
Kayyûmdur. Onu ne uyuklama ve ne de uyku tutmaz,
gafletin hiçbir çeşidi hiçbir zaman Ona ârız
olamaz. Göklerde ne var, yerde ne varsa Onundur. Onun
katında, Onun izni olmaksızın kim şefaat edebilir? O
bütün mahlûkatının geçmiş ve gelecekteki bütün
hâllerini bilir. Onun mahlûkatı ise, Onun
dilediğinden başka, İlâhî ilminden hiçbir şeyi
kavrayamazlar. Onun hâkimiyet ve saltanatı gökleri ve
yeri kuşatmıştır. Gökleri ve yeri tasarrufu altında
tutmak Onun kudretine ağır gelmez. Herşeyden yüce ve
herşeyden büyük olan da ancak Odur." Bakara
Sûresi, 2:255.
Yedinci Kelime: Yani, mevti
veren Odur. Yani, hayatı veren O olduğu gibi, hayatı
alan, mevti veren dahi yine Odur.
Evet, mevt yalnız tahrip ve sönmek değildir ki esbaba
verilsin, tabiata havale edilsin. Belki, nasıl bir tohum
zâhiren ölüp çürüyor; fakat bâtınen bir sümbülün
hayatına ve yoğurmasına, yani cüz’î tohumluk hayatından,
küllî sümbül hayatına geçiyor. Öyle de, mevt dahi
zâhiren bir inhilâl ve bir intifâ göründüğü
hâlde, hakikatte, insan için hayat-ı bâkiyeye ünvan
ve mukaddime ve mebde oluyor. Öyleyse, hayatı veren ve
idare eden Kadîr-i Mutlak, yine elbette mevti O icad
eder.
Şu kelimedeki mertebe-i uzmâ-yı tevhidin bir bürhan-ı
âzamına şöyle işaret ederiz ki:
Otuz Üçüncü Mektubun Yirmi Dördüncü Penceresinde
beyan edildiği gibi, şu mevcudat, irade-i İlâhiye ile
seyyâledir. Şu kâinat, emr-i Rabbânî ile seyyaredir.
Şu mahlûkat, izn-i İlâhî ile, zaman nehrinde
mütemadiyen akıyor, âlem-i gaybdan gönderiliyor,
âlem-i şehadette vücud-u zâhirî giydiriliyor, sonra
âlem-i gayba muntazaman yağıyor, iniyor. Ve emr-i Rabbânî
ile, mütemadiyen istikbalden gelip hâle uğrayarak
teneffüs eder, maziye dökülür.
İşte şu mahlûkatın şu seyelânı, gayet hakîmâne,
rahmet ve ihsan dairesinde; ve şu seyeranı, gayet alîmâne,
hikmet ve intizam dairesinde; ve şu cereyanı, gayet rahîmâne,
şefkat ve mizan dairesinde, baştan aşağıya kadar
hikmetlerle, maslahatlarla, neticelerle ve gayelerle
yapılıyor. Demek, bir Kadîr-i Zülcelâl, bir Hakîm-i
Zülkemal, mütemadiyen tavaif-i mevcudatı ve her taife
içindeki cüz’iyatı ve o taifelerden teşekkül eden
âlemleri, kudretiyle hayat verip tavzif eder, sonra
hikmetiyle terhis edip mevte mazhar eder, âlem-i gayba
gönderir, daire-i kudretten, daire-i ilme çevirir.
İşte, hiç mümkün müdür ki, şu kâinatı heyet-i
mecmuasıyla çevirmeye muktedir olmayan ve bütün
zamanlara hükmü geçmeyen ve âlemleri hayata, mevte
bir fert gibi mazhar etmeye kudreti yetmeyen ve baharları,
bir çiçek gibi hayat verip, yeryüzüne takıp, sonra
mevtle ondan koparıp alamayan bir zat, mevt ve imâteye
sahip çıkabilsin? Evet, en cüz’î bir zîhayatın
mevti dahi, hayatı gibi, bütün hakaik-i hayat ve
envâ-ı mevt elinde bulunan bir Zât-ı Zülcelâlin
kanunuyla, izniyle, emriyle, kuvvetiyle, ilmiyle olmak
zarurîdir.
Sekizinci Kelime
Yani,
hayatı daimîdir, ezelî ve ebedîdir. Mevt ve fenâ,
adem ve zeval Ona ârız olamaz. Çünkü hayat, Ona
zâtîdir. Zâtî olan, zâil olamaz. Evet, ezelî olan,
elbette ebedîdir. Kadîm olan, elbette bâkidir.
Vâcibü’l-Vücud olan, elbette sermedîdir.
Evet, bir hayat ki, bütün vücut, bütün envârıyla
onun gölgesidir; nasıl adem ona ârız olabilir?
Evet, bir hayat ki, vâcib bir vücut onun lâzımı ve
ünvanıdır; elbette adem ve fenâ hiçbir cihetle ona
ârız olamaz.
Evet, bir hayat ki, bütün hayatlar mütemadiyen
onun cilvesiyle zuhura gelir ve bütün
hakaik-i sabite-i kâinat ona istinad eder, onunla
kaimdir. Elbette, hiçbir cihetle fenâ ve zeval ona ârız
olamaz.
Evet, bir hayat ki, onun bir lem’a-i cilvesi, mâruz-u
fenâ ve zeval olan eşya-yı kesireye bir vahdet verip
bekaya mazhar eder ve dağılmaktan kurtarır ve vücudunu
muhafaza eder ve bir nevi bekaya mazhar eder. Yani,
hayat, kesrete bir vahdet verir, ibka eder; hayat gitse
dağılır, fenâya gider. Elbette, öyle hadsiz lemeât-ı
hayatiye bir cilvesi olan hayat-ı vâcibeye, zeval ve
fenâ yanaşamaz. Şu hakikate şahid-i kati, şu kâinatın
zeval ve fenâsıdır. Yani, mevcudat, vücutlarıyla,
hayatlarıyla nasıl ki o Hayy-ı Lâyemûtun hayatına
ve o hayatın vücub-u vücuduna delâlet ve şehadet
ederler. HAŞİYE Öyle de,
mevtleriyle, zevalleriyle o hayatın bekasına,
sermediyetine delâlet eder ve şehadet ederler.
Çünkü, mevcudat zevâle gittikten sonra, arkalarında
yine kendileri gibi hayata mazhar olup yerlerine
geldiklerinden, gösteriyor ki, daimî bir zîhayat var
ki, mütemadiyen cilve-i hayatı tazelendiriyor. Nasıl
ki, güneşe karşı cereyan eden bir nehrin yüzünde
kabarcıklar parlar, gider. Gelenler aynı parlamayı gösterip,
taife taife arkasında parlayıp, sönüp gider. Bu
sönmek, parlamak vaziyetiyle, yüksek, daimî bir güneşin
devamına delâlet ederler. Öyle de, şu mevcudat-ı
seyyaredeki hayat ve mevtin değişmeleri ve münavebeleri,
bir Hayy-ı Bâkînin beka ve devamına şehadet ederler.
Evet, şu mevcudat, aynalardır. Fakat zulmet nura ayna
olduğu gibi, hem karanlık ne derece şiddetliyse o
derece nurun parlamasını gösterdiği gibi, çok
cihetlerle zıddiyet noktasında aynadarlık ederler.
Meselâ, nasıl ki mevcudat acziyle kudret-i Sânie
aynadarlık eder, fakrıyla gınâsına aynadar olur.
Öyle de, fenâsıyla bekasına aynadarlık eder.
Evet, zeminin yüzü ve yüzündeki eşcârın kıştaki
vaziyet-i fakirâneleri ve baharda şâşaa-pâş olan
servet ve gınâları, gayet kati bir surette, bir Kadîr-i
Mutlak ve Ganiyy-i ale’l-Itlakın kudret ve rahmetine
aynadarlık eder. Evet, bütün mevcudat, güya lisan-ı
hâl ile, Veyse’l-Karanî gibi şöyle münâcât eder,
derler ki:
"Yâ İlâhenâ! Rabbimiz Sensin. Çünkü biz
abdiz. Nefsimizin terbiyesinden âciziz. Demek bizi
terbiye eden Sensin.
"Hem Sensin Hâlık. Çünkü biz mahlûkuz, yapılıyoruz.
"Hem Rezzak Sensin. Çünkü biz rızka muhtacız;
elimiz yetişmiyor. Demek bizi yapan ve rızkımızı
veren Sensin.
"Hem Sensin Mâlik. Çünkü biz memlûküz. Bizden
başkası bizde tasarruf ediyor. Demek Mâlikimiz Sensin.
"Hem Sen Azizsin, izzet ve azamet sahibisin. Biz
zilletimize bakıyoruz; üstümüzde bir izzet cilveleri
var. Demek Senin izzetinin aynasıyız.
"Hem Sensin Ganiyy-i Mutlak. Çünkü biz fakiriz;
fakrımızın eline yetişmediği bir gınâ veriliyor.
Demek Ganî Sensin, veren Sensin.
"Hem Sen Hayy-ı Bâkîsin. Çünkü biz ölüyoruz;
ölmemizde ve dirilmemizde bir daimî hayat verici
cilvesini görüyoruz.
"Hem Sen Bâkîsin. Çünkü biz, fenâ ve
zevâlimizde, Senin devam ve bekanı görüyoruz.
"Hem cevap veren, atiyye veren
HAŞİYE
Hazret-i İbrahim Aleyhisselâmın Nemrud’a karşı imâte
ve ihyâda güneşin tulû ve gurubuna intikali, cüz’î
imâte ve ihyâdan küllî imâte ve ihyâya intikaldir
ve bir terakkidir; o delilin en parlak ve en geniş
dairesini göstermektedir. Yoksa, bir kısım ehl-i
tefsirin dedikleri gibi hafî delili bırakıp zâhir
delile çıkmak değildir.
Sensin. Çünkü biz, umum mevcudat, kalî
ve hâlî dillerimizle daimî bağırıp istiyoruz, niyaz
edip yalvarıyoruz. Arzularımız yerine geliyor,
maksudlarımız veriliyor. Demek bize cevap veren
Sensin."
Ve hâkezâ, bütün mevcudatın, küllî ve cüz’î
herbirisi birer Veyse’l-Karanî gibi, bir münâcât-ı
mâneviye suretinde bir aynadarlıkları var. Acz ve fakr
ve kusurlarıyla kudret ve kemâl-i İlâhîyi ilân
ediyorlar.
Dokuzuncu Kelime
Yani,
bütün hayrat Onun elinde, bütün hasenat Onun
defterinde, bütün ihsanat Onun hazinesindedir.
Öyleyse, hayır isteyen Ondan istemeli, iyilik arzu eden
Ona yalvarmalı.
Şu kelimenin hakikatini kati bir surette göstermek
için, ilm-i İlâhînin hadsiz delillerinden bir geniş
delilin emârelerine ve lem’alarına şöyle işaret
eder ve deriz ki:
Şu kâinatta görünen ef’âl ile tasarruf edip icad
eden Sâniin, bir muhit ilmi var. Ve o ilim, Onun zâtının
hassa-i lâzime-i zaruriyesidir; infikâki muhâldir. Nasıl
ki güneşin zâtı bulunup ziyası bulunmamak kabil
değil; öyle de, binler derece ondan ziyade kabil değildir
ki, şu muntazam mevcudatı icad eden Zâtın ilmi, ondan
infikâk etsin.
Şu ilm-i muhit, o Zâta lâzım olduğu gibi, taallûk
cihetiyle herşeye dahi lâzımdır. Yani, hiçbir şey
Ondan gizlenmesi kabil değildir. Perdesiz, güneşe
karşı zemin yüzündeki eşya, güneşi görmemesi
kabil olmadığı gibi, o Alîm-i Zülcelâlin nur-u
ilmine karşı eşyanın gizlenmesi, bin derece daha
gayr-ı kabildir, muhâldir. Çünkü huzur var. Yani,
herşey daire-i nazarındadır ve mukabildir ve daire-i
şuhudundadır ve herşeye nüfuzu var. Şu câmid güneş,
şu âciz insan, şu şuursuz röntgen şuaı gibi zînurlar,
hâdis, nâkıs ve ârızî oldukları hâlde, onların
nurları, mukabilindeki herşeyi görüp nüfuz
ederlerse, elbette vâcib ve muhit ve zâtî olan nur-u
ilm-i ezelîden hiçbir şey gizlenemez ve haricinde
kalamaz. Şu hakikate işaret eden, kâinatın had ve
hesaba gelmez alâmetleri, âyetleri vardır. Ezcümle:
Bütün mevcudatta görünen bütün hikmetler, o ilme işaret
eder. Çünkü, hikmetle iş görmek, ilimle olur. Hem
bütün inâyetler, tezyinatlar, o ilme işaret eder. İnâyetkârâne,
lütufkârâne iş gören, elbette bilir ve bilerek
yapar.
Hem herbiri birer mizan içindeki bütün intizamlı
mevcudat ve herbiri birer intizam içindeki bütün
mizanlı ve ölçülü hey’ât, yine o ilm-i muhite işaret
eder. Çünkü, hikmetle iş görmek, ilimle olur.
Hem bütün inâyetler, tezyinatlar o ilme işaret eder.
Ölçü ile, tartı ile san’atkârâne yapan, elbette
kuvvetli bir ilme istinaden yapar.
Hem bütün mevcudatta görünen muntazam miktarlar,
hikmet ve maslahata göre biçilmiş şekiller, bir kazânın
düsturuyla ve kaderin pergeliyle tanzim edilmiş gibi
meyvedar vaziyetler ve heyetler, bir ilm-i muhiti gösteriyor.
Evet, eşyaya ayrı ayrı muntazam suretler vermek,
herşeyin mesâlih-i hayatiyesine ve vücuduna lâyık
mahsus bir şekil vermek, bir ilm-i muhitle olur, başka
surette olamaz.
Hem bütün zîhayata, herbirisine lâyık
bir tarzda, münasip vakitte, ummadığı yerde
rızıklarını vermek, bir ilm-i muhitle olur. Çünkü
rızkı gönderen, rızka muhtaç olanları bilecek,
tanıyacak, vaktini bilecek, ihtiyacını idrak edecek;
sonra rızkını lâyık bir tarzda verebilir.
Hem umum zîhayatın, ipham ünvanı altında bir kanun-u
taayyüne bağlı olan ecelleri, ölümleri bir ilm-i
muhiti gösteriyor. Çünkü her taifenin, gerçi
fertlerin zâhiren muayyen bir vakt-i eceli
görünmüyor, fakat o taifenin iki had ortasında mahdut
bir zamanda ecelleri muayyendir. O ecel hengâmında, o
şeyin arkasında vazifesini idame edecek olan
neticesinin, meyvesinin, çekirdeğinin muhafazası ve
bir taze hayata inkılâp ettirmesi, yine o ilm-i muhiti
gösteriyor.
Hem bütün mevcudata şamil, herbir mevcuda lâyık bir
surette rahmetin taltifâtı, bir rahmet-i vâsia içinde
bir ilm-i muhiti gösteriyor. Çünkü, meselâ, zîhayatın
etfallerini sütle iaşe eden ve zeminin suya muhtaç
nebâtâtına yağmurla yardım eden, elbette etfâli tanır,
ihtiyaçlarını bilir ve o nebâtâtı görür ve yağmurun
onlara lüzumunu derk eder; sonra gönderir. Ve hâkezâ,
bütün hikmetli, inâyetli rahmetinin hadsiz cilveleri,
bir ilm-i muhiti gösteriyor.
Hem bütün eşyanın san’atındaki ihtimâmat ve san’atkârâne
tasvirat ve mâhirâne tezyinat, bir ilm-i muhiti
gösteriyor. Çünkü, binler vaziyet-i muhtemele
içinde, muntazam ve müzeyyen, san’atlı ve hikmetli
bir vaziyeti intihap etmek, derin bir ilimle olur. Bütün
eşyadaki şu tarz-ı intihabat, bir ilm-i muhiti gösteriyor.
Hem icad ve ibdâ-ı eşyada kemâl-i suhulet, bir ilm-i
ekmele delâlet eder. Çünkü bir işte kolaylık ve bir
vaziyette suhulet, derece-i ilim ve maharetle mütenasiptir.
Ne kadar ziyade bilse, o derece kolay yapar.
İşte şu sırra binaen, herbiri birer mucize-i san’at
olan mevcudata bakıyoruz ki, hayretnümâ bir derecede
suhuletle, kolaylıkla, külfetsiz, dağdağasız, kısa
bir zamanda, fakat muciznümâ bir surette icad edilir.
Demek hadsiz bir ilim vardır ki, hadsiz suhuletle
yapılır. Ve hâkezâ, mezkûr emâreler gibi binler
alâmet-i sadıka var ki, şu kâinatta tasarruf eden
Zâtın muhit bir ilmi vardır. Ve herşeyi bütün şuûnâtıyla
bilir, sonra yapar.
Madem şu Kâinat Sahibinin böyle bir ilmi vardır.
Elbette insanları ve insanların amellerini görür ve
insanlar neye lâyık ve müstehak olduklarını bilir;
hikmet ve rahmetinin muktezasına göre onlarla muamele
eder ve edecek. Ey insan! Aklını başına al, dikkat
et: Nasıl bir Zât seni bilir ve bakar, bil ve ayıl!
Eğer denilse: "Yalnız ilim kâfi değildir; irade
dahi lâzımdır. İrade olmazsa ilim kâfi gelmez."
Elcevap: Bütün mevcudat nasıl ki bir ilm-i muhite delâlet
ve şehadet eder. Öyle de, o ilm-i muhit sahibinin
irade-i külliyesine dahi delâlet eder. Şöyle ki:
Herbir şeye, hususan herbir zîhayata, pek çok müşevveş
ihtimâlât içinde, muayyen bir ihtimalle ve pek çok
akîm yollar içinde, neticeli bir yolla ve pek çok
imkânât içinde mütereddit iken gayet muntazam bir teşahhus
verilmesi, hadsiz cihetlerle bir irade-i külliyeyi
gösteriyor. Çünkü, herşeyin vücudunu ihata eden
hadsiz imkânat
ve ihtimâlât içinde ve semeresiz, akîm
yollarda ve karışık ve yeknesak, sel gibi mizansız
akan câmid unsurlardan, gayet hassas bir ölçüyle,
nazik bir tartıyla ve gayet ince bir intizamla, nazenin
bir nizamla verilen mevzun şekil ve muntazam teşahhus,
bizzarure ve bilbedâhe, belki bilmüşahede, bir irade-i
külliyenin eseri olduğunu gösterir.
Çünkü, hadsiz vaziyetler içinde bir vaziyeti intihap
etmek, bir tahsis, bir tercih, bir kast ve bir irade ile
olur. Ve amd ve arzu ile tahsis edilir. Elbette tahsis,
bir muhassısı iktiza eder. Tercih, bir müreccihi
ister. Muhassıs ve müreccih ise iradedir. Meselâ,
insan gibi yüzler muhtelif cihazat ve âlâtın makinesi
hükmünde olan bir vücudun, bir katre sudan; ve yüzer
muhtelif âzâsı bulunan bir kuşun, basit bir
yumurtadan; ve yüzer muhtelif kısımlara ayrılan bir
ağacın, basit bir çekirdekten icadları, kudret ve
ilme şehadet ettikleri gibi, gayet kati ve zarurî bir
tarzda, onların Sâniinde bir irade-i külliyeye
delâlet ederler ki, o irade ile, o şeyin herşeyini
tahsis eder. Ve o irade ile, her cüz’üne, her uzvuna,
her kısmına ayrı, has bir şekil verir, bir vaziyet
giydirir.
Elhasıl: Nasıl ki eşyada, meselâ hayvânattaki
ehemmiyetli âzânın, esasat ve netâiç itibarıyla
birbirlerine benzeyişleri ve tevafukları ve birtek
sikke-i vahdet izhar etmeleri, nasıl kati olarak delâlet
ediyor ki, umum hayvânâtın Sânii birdir, Vâhiddir,
Ehaddir. Öyle de, o hayvânâtın ayrı ayrı
teşahhusları ve simalarındaki başka başka hikmetli
taayyün ve temeyyüzleri delâlet eder ki, onların Sâni-i
Vâhidi, Fâil-i Muhtardır ve iradelidir; istediğini
yapar, istemediğini yapmaz, kast ve irade ile işler.
Madem ilm-i İlâhîye ve irade-i Rabbâniyeye mevcudat
adedince, belki mevcudatın şuûnâtı adedince delâlet
ve şehadet vardır. Elbette, bir kısım filozofların
irade-i İlâhiyeyi nefiy ve bir kısım ehl-i bid’atın
kaderi inkâr ve bir kısım ehl-i dalâletin, cüz’iyâta
adem-i ıttılaını iddia etmeleri ve tabiiyyunun bir
kısım mevcudatı tabiat ve esbaba isnad etmeleri,
mevcudat adedince muzaaf bir yalancılıktır ve
mevcudatın şuûnâtı adedince muzaaf bir dalâlet
divaneliğidir. Çünkü hadsiz şehadet-i sadıkayı
tekzip eden, hadsiz bir yalancılık işlemiş olur.
İşte, meşiet-i İlâhiye ile vücuda gelen işlerde,
"inşaallah, inşaallah" yerinde, bilerek
"tabiî, tabiî" demek ne kadar hata ve
muhâlif-i hakikat olduğunu kıyas et.
[Üçüncü medrese-i Yusufiyenin tek bir
dersinin üçüncü kısmı]
Mukaddime
Namazdaki
Fatihanın manevi emriyle -2-
feyziyle ikinci kısım yazıldığı gibi, namazdaki
teşehhüdde dahi -3-
cümlesinin diliyle, manevi ihtarıyla ve Sure-i Fethin
ahirinde
ilh.
-4- beş mucize-i gaybiyeyi gösteren büyük ayetin
nuruyla üçüncü kısmını yazmaya, şimdi beyanına
iznim olmayan üç sebep için mecbur oldum. Tafsilatını,
izahatını, senedli hüccetlerini risalet-i
Muhammediyeye (a.s.m.) dair Zülfıkar, Mucizat-ı
Ahmediye (a.s.m.) ve Arabi Hizb-i Nuriye havale edip,
yalnız gayet muhtasar, kısacık üç işaret ile Arabi
Hizb-i Nurinin hülâsasının bir hülâsası ve
tesbihatta tekrar ettiğim Kelime-i Tevhid ile daimi
virdim bir tefekkür-ü Arabi olarak burada yazılan
risaleciğinin -5-
şehadetine dair parçanın bir nevi tercümesi, İkinci
ve Üçüncü işarette yazılacak.
BİRİNCİ
İŞARET: Bu Kâinat Sahibinin tezahür-ü
rububiyetine ve sermedi uluhiyetine ve nihayetsiz ihsanatına
külli bir ubudiyet ve tanıttırmakla mukabele
1 Rahman ve Rahim olan Allah’ın
adıyla. • Ve sadece ondan yardım dileriz.
2 Şahadet ederim ki, Allah’tan başka
hiçbir ilah yoktur.
3 Ve yine şahadet ederim ki, Muhammed
(a.s.m.) Allah’ın Resulüdür.
4 Bütün dinlere üstün kılmak üzere
Resulünü hidayet ve hak din ile gönderen Odur. Buna
şahit olarak Allah yeter. • Muhammed Allah’ın Resulüdür.
Onunla beraber olanlar da kafirlere karşı şiddetli,
kendi aralarında ise pek merhametlidirler. (Fetih
Suresi: 28-29. )
5 Muhammed Allah’ın Resülüdür.
(Fetih Suresi: 28-29. )
eden Muhammed Aleyhissalatü Vesselam, bu
kâinatta güneşin lüzumu gibi elzemdir ki, nev-i beşerin
üstad-ı ekberi ve büyük peygamberi (a.s.m.) ve Fahr-i
Alem ve -1- hitabına
mazhar ve hakikat-i Muhammediye (a.s.m.) hem sebeb-i
hilkat-i alem, hem neticesi ve en mükemmel meyvesi olduğu
gibi, bu kâinatın hakiki kemalatı ve sermedi Cemil-i Zülcelalin
baki ayineleri ve sıfatlarının cilveleri ve hikmetli
ef’alinin vazifedar eserleri ve çok manidar mektupları
olması ve baki bir alemi taşıması ve bütün zişuurların
müştak oldukları bir dar-ı saadet ve ahireti netice
vermesi gibi hakikatleri, hakikat-i Muhammediye (a.s.m.)
ve risalet-i Ahmediye (a.s.m.) ile tahakkuk ettiğinden,
nasıl bu kâinat onun risaletine gayet kuvvetli ve kati
şahadet eder; öyle de, başta alem-i İslam, bütün beşer
ve bütün zişuur, Cehennemden daha acı ve korkunç
olan ademden, hiçlikten, idam-ı ebediden, fena-i
mutlaktan kurtulmak için, daimi aşk ve şevkle her
zamanda ve cami mahiyetinin bütün kuvvetleriyle,
bütün istidadat lisanları ile, bütün dualar ve
ibadetler ve ricalarının dilleriyle istedikleri
hayat-ı bakiyeyi kuvvetli ve kati beşaret veren
risalet-i Ahmediye (a.s.m.) ve hakikat-i Muhammediye
(a.s.m.) şahadet edip nev-i beşerin medar-ı iftiharı
ve eşref-i mahlukat olduğuna imza bastığı gibi, her
zamanda üç yüz elli milyon ehl-i imanın -2-
sırrınca, hergün işledikleri bütün hasenatlar ve
hayırların bir misli Muhammed Aleyhissalatü Vesselamın
defter-i hasenatına gitmesi ve o tek şahsiyet-i
Muhammediye (a.s.m.), yüzer milyon, belki milyarlar
abid-i muhsin kadar külli bir ubudiyete ve füyüzata
mazhar bir makam kazanması, o Zatın (a.s.m.) risaletine
pek kuvvetli şahadet edip imza basar.
İKİNCİ
IŞARET: Benim virdimde her vakit tefekkürle baktığım
yirmiden ziyade şehadetlere işaret eden:
-3-
1 Sen olmasaydın [ya Muhammed], sen
olmasaydın kainatı yaratmazdım. (Hadis-i kudsi: Keşfül-
Hafa, 2:164; hadis no: 2123. )
2 Bir şeye sebep olan yapan gibidir.
3 Ümmi olduğu halde en mükemmel bir din
ve (İslamiyet ve şeriatla ve en kavi bir iman ve itikat
ve ibadetle ve en yüksek bir davet ve münacat ve dua
ile ve umumi bir tebliğ ve emsalsiz, harika ve en
faydalı, en mükemmel bir metanetle, birden ortaya çıkmasının
şahadetiyle, SadıkuI Vadil-Emin olan Muhammed (a.s.m.)
Allah’ın Resulüdür.
Kısa bir nevi tercümesi ve meali:
• Yani, Muhammedin (a.s.m.) risaletine şahadet eden
birincisi:
On bir halatından çıkan bir hüccet-i risalettir.
Evet, okumak ve yazmak öğrenmediği ve ümmi olduğu
halde, on dört asrın ukalasını, feylesoflarını
hayrette bırakan ve edyan-ı semaviyede birinciliği
kazanan bir din ile birden, tecrübesiz ve defaten
meydana çıkması emsal kabul etmez bir halet olduğu
gibi, sözlerinden, fiillerinden, hallerinden çıkan
İslamiyet, her zamanda üç yüz elli milyon insanın
ruhlarına, nefislerine, akıllarına terbiyekarane ders
vermesi ve manevi terakkiyata sevk etmesi, emsalsiz bir
halettir.
Hem, öyle bir şeriatla meydana gelmiş ki, adilane
kanunlarıyla nev-i beşerin beşten birisini on dört asırda
maddi ve manevi terakki içinde idare etmesi misilsiz bir
halet olduğu gibi, o Zat (a.s.m.) öyle bir iman ve
itikadla meydana çıktı ki, bütün ehl-i hakikat, her
zaman onun mertebe-i imanından feyiz almalarıyla
beraber en yüksek ve en kuvvetli bir derecededir diye
müttefikan tasdikleri ve o zamanda hadsiz muarızlarının
ona muhalefeti zerre kadar bir telaş, bir vesvese, bir
şüphe vermemesi gösteriyor ki, kuvvet-i imaniyede dahi
onun emsali yok ve o külli yüksek imanı misilsizdir.
Hem, öyle bir ubudiyet ve ibadet gösterdi ki, iptida ve
intihayı birleştirip hiç kimseyi taklit etmeyerek,
ibadetin en ince esrarını görüp müraat ederek en dağdağalı
zamanlarda dahi tam tamına ubudiyeti yapması emsalsiz
bir halet olması gibi, Halıkına karşı öyle daavat
ve münacat ve ricalar yapmış ki, bu zamana kadar
telahuk-u efkarla beraber o mertebeye yetişilmemiş.
Mesela, Cevşenü’l-Kebir münacatında bin bir esma-i
İlahiyeyi şefaatçi ederek Halıkını öyle bir tarzda
tavsif ve tarif eder ki, emsali yok. Ve marifetullahta
kimse ona yetişememesi, misilsiz bir halettir.
Hem, öyle bir metanetle insanları dine davet ve öyle
bir cüretle risaletini tebliğ etmiş ki, kavmi ve
amcası ve dünyanın büyük devletleri ve eski dinlerin
etbaları ona muarız ve düşman oldukları halde, zerre
kadar korkmayarak, çekinmeyerek umumuna meydan okuması
ve başa da çıkarması emsalsiz bir halettir.
İşte, onun sıdkına ve nübüvvetine bu harika,
emsalsiz sekiz haletin mecmuu gayet kuvvetli bir
şehadettir. Ve bu haletler, o zatın (a.s.m.) nihayet
derecede ciddiyetine ve itminanına ve kemal-i sıdkına
ve hakkaniyetine kati kanaatı var olduğunu gösteriyor.
Alem-i İslam, her günde, her teşehhüdde milyonlar
lisanla der. Ve
onun memuriyetine
Allah’ın selamı, rahmeti ve bereketi
üzerine olsun ey Peygamber!
teslimiyetini ve getirdiği saadet-i
ebediye beşaretini tasdik ettiğini ve beşeriyetin
derin bir aşkla ve fıtri ve istidadi pek kuvvetli bir
iştiyakla aradığı hayat-ı bakiyeye sağlam bir yol açtığına
karşı alem-i İslam, minnettarane, müteşekkirane - ile bir
manevi ziyaret ve görüşmek ve üç yüz elli milyon,
belki milyarlar namına onu tebrik eder.
Yirmi külli şehadetlerden ve çok şehadetleri ihtiva
eden ikinci şahadet:
Yani, "Îmanın altı rükünlerinin hakikatleri ve
tahakkukları ve hakkaniyetleri, Muhammedin (a.s.m.)
risaletine ve hakkaniyetine kati şahadet eder. "
Çünkü, onun risalet hayatının şahsiyet-i maneviyesi
ve bütün davalarının esası ve mahiyet-i nübüvveti,
o altı rükündür. Öyle ise, rükünlerin tahakkuklarına
delalet eden bütün deliller, Muhammedin (a.s.m.)
risaletinin hak olduğuna ve onun sadıkıyetine dahi
delalet ederler. Hem ahiretin tahakkukuna sair rükünlerinin
delaletini Meyve Risalesi ve Onuncu Sözün zeyilleri
beyan ettikleri gibi; öyle de, her bir rükün,
hüccetleriyle beraber onun risaletine bir hüccettir .
Binler şehadetleri ihtiva eden üçüncü külli
şahadet:
Yani, "O zat (a.s.m.), güneş gibi kendi kendine
delildir. Binler mu’cizât ve kemalat ve yüksek,
güzel ahlakıyla risaletine ve sadıkıyetine pek
kuvvetli şahadet eder. "
Evet, "Mucizat-ı Ahmediye" risale-i harikada
üç yüzden ziyade nakl-i sahih ile ispat ettiği gibi,
o zatın (a.s.) ve
sarahatıyla, avucunun bir parmağıyla Kamer iki parça
olması ve nakl-i sahih ve tevatürle; aynı elin beş
parmağından beş çeşme su akması ve susuz kalan bütün
ordusu o sudan içmesi ve şahit olması ve bu acib
harika iki defa başka yerde de vuku bulması; ve aynı
avuç ile bir parça toprağı hücum eden düşman
ordusuna atarak, herbirisinin gözüne bir avuç toprak
girmesiyle, hücumda iken kaçmaları; ve aynı avuçta
küçük taşlar, insanlar gibi tesbih edip "Sübhanallah"
demeleri gibi nakl-i sahih ile ve bir kısmı tevatürle
tarihlerde katiyen vukua gelen yüzer ve ehl-i
1 Allah’ın selamı üzerine olsun ey
Peygamber!
2 Ay yarıldı. (Kamer Suresi:1 )
3 Attığın zaman sen atmadın. Ancak
Allah attı. (Enfal Süresi:17. )
tahkikin yanında bine kadar mu’cizât,
elinde zuhuru; ve dost ve düşmanlann ittifakıyla, onda
güzel hasletlerin ve ahlak-ı hasenenin en yüksek
derecesindeHaşiye bulnnması ve arkasında tebaiyetle sülûk
edip kemalata erişen ve hakikate aynelyakin yetişen bütün
ehl-i tahkik, ittifakla kemalat-ı Muhammediye (a.s.m.)
en yüksek derecede bulunduğuna hakkalyakin tasdikleri
ve onun dininden gelen alem-i İslamın füyüzatı ve
koca İslamiyetin hakikatleri onun harika kemalatına
delalet eder. Elbette o zat (a.s.m.), bizzat kendi
risaletine gayet parlak ve külli, geniş şahadet eder
demektir.
• Pekçok kuvvetli şehadetleri ihtiva eden dördüncü
şahadet:
Yani, "Kur’an-ı Mucizü’l-Beyan, hadsiz
hakikatler ve hüccetleriyle risaletine, sadıkıyetine
şahadet eder."
Evet, kırk vecihle mucize olduğu Zülfıkar
mecmuasında ispat edilen; ve on dört asrı
nurlandıran; ve nev-i beşerin beşten birisini tebeddül
etmeyen kanunlarıyla idare eden; ve o zamandan şimdiye
kadar bütün ınuarızlara meydan okuyan; hiç kimse,
hatta bir suresinin mislini getirmeye cesaret etmeyen; ve
Âyetü’I-Kübrada ispat edildiği gibi, altı ciheti
nurani, şüpheler giremeyen ve altı makam-ı kübra
hakkaniyetine imza basan ve sarsılmaz altı hakikatlere
dayanan; ve her zamanda yüzer milyon lisanlarla şevk ve
hürmetle okunan ve her dakikada milyonlar hafızların
kalblerinde kudsiyetle yazılan; ve alem-i İslamın bütün
şehadetleri ve imanları onun şehadetlerinden
tereşşuh eden; ve bütün ulum-u imaniye ve İslamiye
onun menbaından akan; ve o, eski semavi kitapları
tasdik ettiği gibi, bütün kütüb ve suhuf-u
semaviyenin manevi tasdiklerine mazhar bulunan Kur’an-ı
Azimüşşan, bütün hakikatleriyle ve hakkaniyetini
ispat eden bütün hücccetleriyle, Muhammed
Aleyhissalatü Vesselamın sıdkına ve risaletine
şahadet eder demektir.
• Beşinci, altıncı, yedinci, sekizinci külli
şehadetler:
Haşiye: Hatta şecaat kahramanı Hazret-i Ali
(radıyallahü anh) diyor:
"Harbde biz korktuğumuz zaman, Peygamberin (a.s.m.)
arkasına saklanır, tahassun ederdik. " Şecaat
gibi her haslette faik olduğunu o zaman düşmanları
dahi tasdik ettiklerini tarihler naklediyorlar.
İşaretlerinin kudsiyetiyle Cevşenin,
delillerinin kuvvetiyle Risale-i Nurun, tevatür
kuvvetindeki irhasatlarıyla mazinin, binler hadise ve
mucizesinin tasdikiyle istikbalin şahadetiyle. . .
Yani, bin bir esma-i İlahiyeye sarihan ve
işareten bakan ve bir cihette Kur’andan çıkan bir
harika münacat olan ve marifetullahta terakki eden
bütün ariflerin münacatlarının fevkınde bulunan ve
bir gazvede "Zırhı çıkar onun yerine bu Cevşeni
oku" 1 diye Cebrail
vahiy getiren Cevşenü’l-Kebir münacatı içindeki
hakikatler ve tam tamına Rabbine karşı tavsifler,
Muhammedin (a.s.m.) risaletine ve hakkaniyetine şahadet
ettiği gibi, Kur’an dan tereşşuh eden ve bir cihette
Cevşenden feyiz alan ve tevellüd eden Resailin-Nuriye,
yüz otuz parçasıyla risalet-i Muhammediyeye (a.s.m.)
birtek hüccet ve risaletinin bütün hakikatlerini aklen
ve mantıken ispatıyla, hatta felsefenin nazarında
akıldan pek uzak meselelerini göz önünde gibi gayet
kolay ve makul bir tarzda ders vermesiyle Muhammedin
(a.s.m.) sadıkıyetine ve risaletine külli bir surette
şahadet eder.
Hem, zaman-ı mazi dahi risaletine bir külli şahittir
ki, irhasat denilen nübüvvetten evvel zuhur eden ve
gelecek peygamberlerin mu’cizâtı sayılan harikalar,
tarihlerde ve siyer kitaplarında kati tevatür tarzında
nakledilen pekçok vakıalar, gayet sağlam bir surette
risaletine şahadet eder ve çok nevileri var. Bir kısmı,
gelecek Şehadetlerde beyan edilecek, bir kısmı da Zülfıkarda
ve tarih kitaplarında sahih bir surette nakledilmiş.
Mesela, veladet-i Peygamberiyeye (a.s.m.) yakın bir
vakitte Kabeyi tahrip etmeye gelen Ebrehe askerinin
başlarına ebabil kuşlarının elleriyle taşların
yağması ve veladet gecesinde Kabedeki sanemlerin baş
aşağı düşmesi ve Kisra-i Fars sarayının harap
olması ve ateşperest Mecusilerin bin seneden beri
yanması devam eden ateşi o gece sönmesi ve Bahira-i
Rahip ve Halime-i Sadiyenin kati ihbarlarıyla, bulutlar
başına gölge etmesi gibi çok hadiseler,
nübüvvetinden evvel nübüvvetini haber vermişler.
Hem, istikbal, yani vefatından sonra onun haber verdiği
hadiseler pekçoktur ve çok nevileri var. Birisi, Al-i
Beytine ve Ashabına ve fütuhat-ı İslamiyeye ait
ihbarat-ı gaybiyesidir ki, Zülfıkarda Mucizat-ı
Ahmediye (a.s.m.) kısmında nakl-i sahih ile seksen
vakıanın aynen haber verdiği gibi çıkması, mesela
Hz. Osman (r.a.) mushaf okurken, Hz. Hüseyin (r.a.)
Kerbelada şehid edilmeleri ve Şam ve İran ve
İstanbulun fetihleri ve Abbasi Devletinin zuhuru ve
Cengiz ve Hülagü onu mağlup ve mahvetmesi gibi seksen
ihbar-ı gaybi mu’cizâtı, nakl-i sahih ile ve tarih
ve siyer kitaplarına istinaden tafsilen yazması gibi,
ihbar-ı gaybinin sair nevileriyle ve Muhammedin (a.s.m.)
hakkaniyetine delalet eden pekçok vakıat-ı istikbaliye
ile zaman-ı istikbal dahi kuvvetli ve külli bir surette
risalet-i Muhammediyeye (a.s.m.) ve sadıkıyetine
şahadet eder demektir.
• Dokuzuncu, onuncu, on birinci, on ikinci şehadetlere
işaret eden,
-2-
1 Mecmuatül-Ahzab,l:231.
2 Hakkalyakin derecesindeki tasdikleriyle
ve kuvvetli yakinleriyle Alinin, aynelyakin derecesindeki
tasdikleriyle ve kemal-i imanlarıyla Ashabının,
ilmelyakin derecesindeki tasdikleriyle ve kuvvetli
tahkikatlarıyla Asfiyanın ve kati keşfiyat ve müşahedeleriyle
onun risaletinde ittifak eden aktabın şahadetiyle. . .
Yani; Muhammedin (a.s.m.) sadıkıyetine
ve hakkaniyetine külli şehadetlerden,
Dokuzuncusu: sırrına
mazhar ve salavatlarda A1-i İbrahim Aleylisselama
mukabil olan A1-i Muhammed Aleyhissalatü Vesselamın içindeki
büyük evliya (r.a.) ve Ali (r.a.) ve Hasan (r.a.) ve
Hüseyin (r.a.) ve Ehl-i Beytin on iki imamı ve Gavs-ı
Azam (k.s.) ve Ahmed-i Rüfai (k.s.), Ahmed-i Bedevi
(k.s.), İbrahim-i Dessuki (k.s.), Ebü1-Hasan-ı Şazeli
gibi aktablar ve imamlar; ittifakla, hakkalyakin bir
itikadla ve keşfiyat ve müşahedatla ve ümmette
gösterdikleri harika irşadat ve kerametlerle, risalet
ve hakkaniyet ve sadıkıyet-i Muhammediyeye (a.s.m.)
imanları ve şehadetleri ile imza basıyorlar.
Onuncusu: Enbiyadan sonra en muhterem ve en yüksek
taife, bedevi oldukları halde az bir zamanda nur-u
Muhammedi (a.s.m.) ile şarktan garba kadar adilane idare
edip, cihangir devletleri mağlup ederek müterakki,
fenli, medeni, siyasi milletlere üstad, muallim,
diplomat, hakim-i adil olarak o asn bir asr-ı saadet hükmüne
getiren Sahabeler, Muhammedin (a.s.m.) her halini tetkik
ve taharriden sonra, gözleriyle gördükleri çok mu’cizâtın
kuvvetiyle, eski düşmanlıklarını ve ecdadlarının
meleklerini ve çokları (Halid İbn-i Velid ve İkrime
İbn-i Ebi Cehil gibi) pederlerinin taraftarlıklannı,
kavim ve kabilelerini tamamıyla bırakıp bütün ruh u
canlarıyla, gayet fedakarane bir surette İslamiyete
girerek aynelyakin derecesinde Muhammedin (a.s.m.)
sadıkıyetine ve risaletine imanları, sarsılmaz külli
bir şehadettir.
On birincisi: Asfiya ve sıddikin denilen müçtehidler,
imamlar, allameler, İbn-i Sina, İbn-i Rüşd gibi dahi
feylosoflar misillü binler ehl-i tahkik, akli ve mantıki
bir tarzda, herbiri ayn bir meslekte şüphesiz binler
hüccetlere ve kati bürhanlara istinaden ilmelyakin
derecesinde Muhammedin (a.s.m.) risaletine ve
hakkaniyetine imanları öyle külli bir şehadettir ki,
onların umumu kadar bir zekası bulunmayan,
karşılarına çıkamaz.
Ümmetimin alimleri beni İsraillin
peygamberleri gibidir. (Hadis-i şerif: Keşfül-Hafa,
2:64. )
İşte o hadsiz şahitlerden birisi, bu
zamanda Risale-i Nurdur ki, münkirler ona karşı hiçbir
çare bulamadıklarından, zabıta ve adliyeyi aldatıp
mahkeme eliyle susturmasına çalışıyorlar.
On ikincisi: Alem-i İslamda herbiri ümmetin ehemmiyetli
bir kısmını daire-i dersine alıp, harika irşad ve
kerametlerle manevi terakki ettiren ve hüccetler yerinde
müşahedata, keşfiyata dayanan ve aktab denilen en
derin ehl-i tahkik ve hakikat, ruhani terakkilerinde
Muhammedin (a.s.m.) risaletini ve sadıkıyetini ve en yüksek
mertebe-i hakkaniyette bulunduğunu keşfen ve şuhuden görüp
müttefikan ve mütetabıkan nübüvvetine şehadetleri
öyle bir imzadır ki, onların umumu kadar bir yüksek
mertebe-i kemalatı kazanmayan, o imzayı bozamaz.
On üçüncü şahadet: Dört külli ve çok geniş ve
kati hüccetlerden ibarettir:
Bu fıkranın kısaca bir meali burada beyan edilecek ve
izahatı ve senedleri Zülfıkarın Mucizat-ı Ahmediye
(a.s.m.) kısmının ahirinde mükemmel var.
Yani, geçmiş zamanlarda nev-i beşerin meşahir ve
namdarlarından başta enbiya olarak arifler, kahinler,
hatifler müttefikan Muhammedin (a. s. m. } risaletine ve
geleceğine irhasat nevinden gayet sarihan ve mükerrer
haber verdiklerini nakl-i sahih ve bir kısmını tevatürle
tarih ve siyer ve hadis kitaplarında kayıt ve kabul
edilmesine ve mu’cizât-ı Ahmediye (a.s.m.)
risalesinde o binler ihbaratın enkuvvetli ve kati
kısmını tafsilen beyanına binaen ona havale edip
gayet kısa bir işaretle deriz ki:
Enbiyalar, mukaddes, semavi kitaplarda Muhammedin
(a.s.m.) nübüvvetine dair Tevrat, İncil, Zebur’un yüzer
ayetlerinde sarahate yakın kısmından yirmi ayetleri On
Dokuzuncu Mektubda yazılmış. Hıristiyan ve Yahudiler
tarafından çok tahrifatıyla beraber, yine nübüvvet-i
Ahmediyeyi (a.s.m.) haber veren yüz ayeti, Hüseyn-i
Cisri kitabında yazmış.
Kahinler ise, başta meşhur Şık ve Satih olarak,
ruhani ve cin vasıtasıyla gaibden haber veren ve şimdi
medyum denilen tevatür bir nakl-i sahih ile Peygamberin
(a.s.m.) geleceğine ve Fars devletini kaldıracağına
sarih bir surette haber verdikleri ve şüphe kaldırmaz
bir tarzda yakında bir Peygamber Hicazda zuhurunu mükerrer
söyledikleri gibi, arif-i billah kısmından Peygamberin
(a.s.m.) cedlerinden
Geçmiş devirlerdeki kahinler, hatifler
ve ariflerden tevatürle nakledilen müjdelerin
şahadetiyle, semavi kitaplarda görülen enbiya ve
resullerin müjdelerinin müşahedesiyle; ve o
peygamberlerin (aleyhimüsselam) mukaddes kitaplarında
Muhammed Aleyhissalatü Vesselamın risaletinin müjde ve
şahadetleriyle.
Kab İbn-i Lüeyy ve Yemen ve Habeş
padişahlarından Seyf İbn-i Ziyezen ve Tübba gibi çok
arifler, o zaman evliyaları pek sarih bir surette
Muhammedin (a.s.m.) risaletinden haber verip şürlerle
ilan etmişler. On Dokuzuncu Mektubda ehemmiyetli ve kati
bir kısmı yazılmış. Hatta, o pardişahlardan birisi,
demiş: "Ben, Muhammede (a.s.m.) hizmetkar
olmasını bu saltanata tercih ederim." Birisi de
demiş: "Ah ben ona yetişse idim, onun ammizadesi
olurdum." Yani, Hazret-i Ali gibi fedai bir
hizmetkarı ve veziri olurdum. Her ne ise, tarih ve siyer
kitapları bu haberleri tamamen neşr ile, bu arifler,
risalet-i Muhammediyeye (a.s.m.) kuvvetli ve külli sadıkıyetine
imza basıyorlar.
Hem, o arifler ve kahinler gibi risalet-i Muhammediyeyi
(a.s.m.) gaybi haber veren ve sözleri işitilen ve
şahısları görünmeyen hatif denilen ruhaniler, pek
sarih bir surette Muhammedin (a.s.m.) nübüvvetinden
haber verdikleri gibi, çok muhbirler, hatta saneme
kesilen kurbanlar ve sanemler ve mezar taşları nübüvvetinden
haber vermeleriyle onun risaletine ve hakkaniyetine imza
basıp tarih lisanıyla şahadet etmişler.
• On dördüncü şehadet:
Kâinatın kuvvetli şehadetine işaret eden bu Arabi
fıkra:
Kainat, gayeleri ve onda tezahür eden
makasıd-ı İlahiye ile Muhammedin (a.s.m.) cami
risaletine şahadet eder. Çünkü, kainatın
yaratılış gayelerinin ve ondaki makasıd-ı
İlahiyenin, mevcudatın vazifelerinin ve kıymetinin
anlaşılması, hüsün ve kemalinin tebarüz etmesi,
hakikatlerindeki hikmetlerin tahakkuk etmesi, insanlar
içinde peygamberlerin gönderilmesine, bilhassa da
risalet-i Muhanımediyeye (a.s.m.) bağlıdır. Zira, bütün
makasıd-ı İlahiyeyi en açık olarak gösteren ve bu
gayelerin en etmem medarı risalet-i Muhammediyedir.
Şayet o olmasaydı, bu sermedi manalar taşıyan büyük
bir kitap hükmündeki mükemmel kainat, hebaen mensur
gider, manasız kalır ve kemalatı sukut ederdi. Bu ise
pek çok vücuh ve cihetlerle muhaldir.
Âyetü’I-Kübra, bu Arabi fıkranın
mealine dair demiş: Bu kâinat, nasıl ki kendini icad
ve idare ve tertip eden ve tasvir ve takdir ve tedbir ile
bir saray, bir kitap gibi, bir sergi, bir temaşagah gibi
tasarruf eden Saniine ve Katibine ve Nakkaşına delalèt
eder; öyle de, kâinatın hilkatindeki makasıd-ı
İlahiyeyi bilecek, bildirecek ve tahavvülatındaki
Rabbani hikmetlerini talim edecek ve vazifedarane
harekatındaki neticeleri ders verecek ve mahiyetindeki
kıymetini ve içindeki mevcudatın kemalatını ilan
edecek ve "Nereden geliyorlar? Ve nereye gidecekler?
Ve ne için buraya geliyorlar ve çok durmuyorlar,
gidiyorlar?" diye dehşetli suallere cevap verecek
ve o kitab-ı kebirin manalarını ve ayat-ı
tekviniyesinin hikmetlerini tefsir edecek bir yüksek
dellal, bir doğru keşşaf, bir muhakkik üstad, bir sadık
muallim istediği ve iktiza ettiği ve herhalde
bulunmasına delalet ettiği cihetle, elbette bu
vazifeleri herkesten ziyade yapan Muhammed Aleyhissalatü
Vesselamın hakkaniyetine ve bu kâinat halıkının en yüksek
ve sadık bir memuru olduğunu kavvetli ve külli
şahadet edip -1- der.
Evet, Muhammedin (a.s.m.) getirdiği Nur ile kâinatın
mahiyeti, kıymeti, kemalatı ve içindeki mevcudatın
vazifeleri ve neticeleri ve memuriyetleri ve kıymetleri
bilinir, tahakkuk eder. Ve kâinat, baştan başa gayet
manidar mektubat-ı İlahiye ve mücessem bir Kur’an-ı
Rabbani ve muhteşem bir meşher-i asar-ı Sübhaniye
olur. Yoksa, adem ve hiçlik ve zeval ve fena karanlıklarında
yuvarlanan karma karışık vahşetli bir virane ve
dehşetli bir matemhane mahiyetine düşer. Bu hakikate
binaen, kâinatın kemalatı ve hikmetli tahavvülatı ve
sermedi manalan, kuvvetli bir tarzda "Neşhedü Enne
Muhammeden Resulullah" der.
• On beşinci şahadet: Pekçok kudsi şehadetleri
ihtiva eden, bu kâinatta tasarruf ederek zerrattan
seyyerata kadar bütün tahavvülat ve harekat ve sekenat
ve hayat ve memat gibi bütün tasarrufat emriyle,
iradesiyle, kuvvetli bulunan Zat-ı Vacibü’l-Vücudun
icraat-ı rububiyeti ve ef’al-i Rahmaniyeti cihetinde
risalet-i Muhammediyeye (a.s.m.) mukaddes şehadetine
işaret eden, bu gelen Arabi fıkradır:
-2-
1 Şahadet ederim ki, Muhammed (a.s.m.)
Allah’ın Resulüdür.
2 Kainat Sahibi ve Halıkı ve
Mutasarrıfının Rahmaniyet efali ve rububiyet icraatı,
risalet-i Muhammediyeye şahadet eder. Kuran-ı MucizüI-Beyanı
ona indirmek ve enva-ı mucizatı onun eliyle izhar etmek
ve her türlü halinde onu himaye ve muvaffak kılarak
dinini bütün hakikatleriyle beraber devam ettirmek ve
onun hürmet ve şeref makamlarını yüceltmek ve
bütün. mahlukatın üzerinde bir makam vermek gibi ap
açık görülen Rahmaniyet fiilleri; ve keza, onun
risaletini kainatın üzerinde manevi bir güneş yapmak
ve dinini kullarının kemalatına bir fihriste yapmak ve
onun hakikatini uluhiyetinin tecellilerine cami bir ayine
yapmak ve kainattaki mahlukatın vücudu için rahmet ve
hikmet ve adaletin lüzumu ve gıda ve su ve hava ve
ışığın zanireti derecesinde zaruri vazifelerle onu
tavzif etmek gibi rububiyet fiilleriyle, bu Kainat
Sahibi, onun hakkaniyetine şahadet eder.
Bu pek kati ve çok geniş ve kudsi
şehadetin tafsilatını Risale-i Nura havale edip, gayet
kısacık bir işaretle meal-i icmalisine bakacağız:
Evet, bu kâinatta gözümüz önünde bu muntazam
tasarrufatı içinde adalet ve hikmet ile ve rahmet ve
inayet ve himayet ile her zaman iyileri himaye ve fenalan
ve yalancıları tokatlamak, rububiyetin bir adeti
olmasından, ef’al-i Rahmaniyet muktezasıyla bir Kur’an-ı
Mucizü’l-Beyanı, Muhammed (a.s.m.) eline vermesi; ve
bine yakın mucizelerin pekçok envaını ona vermesi; ve
bütün halatında ve en tehlikeli vaziyetlerinde
şefkatkarane himaye ve hatta güvercin ve örümcekle
muhafaza etmesi; ve büyük vazifelerinde onu tam
muvaffak etmesi; ve İslamiyetini zeminin ve nev-i
beşerin başına geçirmesi; ve bütün mahlukat
üstünde bir makam-ı şeref ve meşahir-i insaniyenin
fevkınde daimi bir rütbe-i makbuliyet ve dost ve düşmanın
ittifakıyla en yüksek hasletleri taşıyan bir
şahsiyeti vermekle, beşerin beşten birisini ona ümmet
etmesi gayet kati bir tarzda sadıkıyetine ve risaletine
şahadet ettiği gibi; ef’al-i rububiyet cihetinde dahi
görüyoruz ki, bu alemin Mutasarrıfı ve Müdebbiri,
Muhammedin (a.s.m.) risaletini bu kâinata bir manevi
güneş yapıp, Nur Risalelerinde ispat edildiği gibi,
onun ile bütün karanlıklan izale ve nurani
hakikatlerini gösterip ve bütün zişuuru, belki kâinatı
hayat-ı bakiye müjdesiyle sevindirdiği gibi; dinini
dahi bütün makbul ehl-i ibadetin fihriste-i kemalatı
ve harekat-ı ubudiyete sağlam bir program yapması gibi
Muhammedin (a.s.m.) şahsiyet-i maneviyesi olan
hakikatini, Kur’anın ve Cevşenin delaletiyle
tecelliyat-ı uluhiyetine bir ayine-i camia yapması ve
sabıkan işaret ettiğimiz hakikatlerin ve on dört asırda
her gün ümmetinin bütün hasenatlarının bir mislini
kazanmasının ve hayat-ı içtimaiye ve maneviye ve beşeriyedeki
asarının delaletiyle,
nev-i beşe en yüksek reis ve üstad
yapması; ve onu büyük ve kudsi vazifelerle beşerin
imdadına gönderip rahmet, hikmet, adalet, gıda, hava,
ma, ziya derecesinde insanları onun dinine, şeriatına,
İslamiyetteki hakikatlerine muhtaçHaşiye yapması ile
on iki külli ve kati hüccetlerle risalet-i
Muhammediyeye (a.s.m.) kudsi şahadet ettiği halde,
acaba hiç mümkün müdür ki sinek kanadının ve bir
çiçeğin tanziminden lakayd kalmayan bu kâinat
Sahibinin bu derece külli ve geniş şehadetlerine
mazhar olan risalet-i Muhammediye (a.s.m.), kâinatın
manevi bir güneşi olmasın?
İşte bu on beş külli şehadetler, herbiri pekçok
şehadetleri, hatta İkinci şahadet mu’cizât lisanıyla
bin şehadeti ihtiva edip öyle bir katiyetle ve kuvvetle
-1-
olan davayı ispat ve tahakkukunu ve kıymetini ve
ehemmiyetini ilan etmiş ki, hergün beş defa, alem-i
İslam, yüzer milyon lisanlar ile teşehhüdde o davayı
kâinata ilan ettiği gibi; o davanın esası olan
hakikat-i Muhammediye (a.s.m.) kâinatın çekirdek-i
aslisi, bir sebeb-i hilkati ve en mükemmel meyvesi olduğunu,
milyarlar ehl-i iman, tereddütsüz tasdik ederek kabul
etmişler. Ve bu kâinatın Sahibi (celle celalühü) o
şahsiyet-i maneviye-i Muhammediyeyi (a.s.m.) saltanat-ı
rububiyetine bir yüksek dellalı ve kâinat tılsımının
ve hilkat muammasının bir doğru keşşafı ve lütuf
ve rahmetinin bir parlak misali ve şefkat ve
muhabbetinin bir beliğ lisanı ve alem-i bakideki
hayat-ı daime ve saadet-i ebediyenin en kuvvetli müjdecisi
ve elçilerinin en son ve büyüğü bir resul eylemiş.
Acaba bu mahiyetteki bir hakikate kanaat etmeyen veya
ehemmiyet vermeyen, ne derece hasaret ve hata ve belahet
ve cinayet ettiğini kıyas eylesin!
İşte, namazdaki Fatiha, nasıl İkinci Kısımda
işaratıyle, teşehhüdde -2- ’taki
hakikat-i Tevhid davasına kati hüccetleri gösterir,
hadsiz imzalar basar; bu Üçüncü Kısımda dahi yine
teşehhüdde ’ta
hakikat-i risalet davasına kuvvetli şahitleri getirip
nihayetsiz tasdik imzalarını bastırır.
Haşiye: Ben bu ihtiyarlığım ve perişaniyetim içinde,
zat-ı Muhammediyenin (a.s.m.) getirdiği erzak-ı
maneviyenin milyondan birisini hissettim. Elimden gelse
idi, milyonlar lisanla salavatlarla ona teşekkür
edecektim. Şöyle ki:
Ben, firaktan, zevalden çok inciniyorum. Halbuki, sevdiğim
dünya ve dünyeviler, müfarakatla beni bırakıp
gidiyorlar. Ben de gideceğimi biliyorum. Bu pek elim ve
canhıraş meyusiyete karşı, birden saadet-i ebediye ve
hayat-ı bakiye müjdesini zat-ı Ahmediyeden (a.s.m.)
işitmekle kurtuluyorum ve tam teselli buluyorum. Hatta,
teşehhüdde e0007 dediğimde, ona hem biat, hem
memuriyetine teslim ve itaat, hem vazifesini tebrik, hem
bir nevi şükür ve saadet-i ebediye müjdesine bir
mukabeledir ki: Müslümanlar, her gün beş defa bu
selamı yaparlar.
1 Şahadet ederim ki, Muhammed (a.s.m.)
Allah’ın Resulüdür.
2 Şahadet ederim ki, Allah’tan başka
hiçbir ilah yoktur.
Ya Erhamerrahimin, bu Resul-i Ekremin
(a.s.m.) hürmetine, bizi, onun şefaati- ne mazhar ve sünnetinin
ittibaına muvaffak ve dar-ı saadette onun A1 ve
Ashabına komşu eyle! Amin, amin, amin.
-1- -2-
1 Allah’ım, okunan ve yazılan Kuranın
harfleri adedince ona, Aline ve Ashabına salat ve selam
eyle. Amin.
2 Seni her türlü noksandan tenzih
ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bizim hiçbir
bilgimiz yoktur. Sen her şeyi hakkıyla bilir, her işi
hikmetle yaparsın. (Bakara Suresi: 32. )
Aziz, sıddık kardeşlerim ve Nur
şakirtlerinin küçük pehlivanları,
Asa-yı Musa ahirlerinde, bazı nüshalarında mübarekler
pehlivanı büyük ruhlu Küçük Ali namında bir
kardeşimizin sualine karşı verdiğim bir cevap var.
Onu okuyunuz ki, o zata bazı muterizler Risale-i Nur’un
kıymetini bir derece kırmak için demişler:
"Herkes Allah’ı bilir. Adi bir adam, bir veli
gibi Allah a iman eder" diye, Nurların pek yüksek
ve pek çok kıymettar ve gayet lüzumlu tahşidatını
ziyade göstermek istemişler.
Şimdi, İstanbul da, daha dehşetli bir fikirde, anarşi
fikirli küfr-ü mutlaka düşmüş bir kısım münafıklar,
Risale-i Nur gibi, ekmek ve suya ihtiyaç derecesinde
herkes muhtaç olduğu imani hakikatlerine ihtiyacı düşürmek
desisesiyle diyorlar ki: "Her millet, herkes Allah
ı bilir. Onu, daha yeni ders almaya ihtiyacımız çok
yok" diye mukabele etmek istiyorlar.
Halbuki Allah ı bilmek, bütün kainata ihata
Allahın adıyla. Onu her türlü kusur ve
noksandan tenzin ederiz. Allahın selamı, rahmeti ve
bereketi üzerinize olsun.
eden rububiyetine ve zerrelerden yıldızlara
kadar cüz i ve külli herşey Onun kabza-i tasarrufunda
ve kudret ve iradesiyle olduğuna kat i iman etmek; ve mülkünde
hiçbir şeriki olmadığına ve kelime-i
kudsiyesine, hakikatlerine iman etmek, kalben tasdik
etmekle olur. Yoksa, "Bir Allah var" deyip, bütün
mülkünü esbaba ve tabiata taksim etmek ve onlara isnat
etmek-haşa-hadsiz şerikleri hükmünde esbabı merci
tanımak ve herşeyin yanında hazır irade ve ilmini
bilmemek ve şiddetli emirlerini tanımamak ve
sıfatlarını ve gönderdiği elçilerini,
peygamberlerini bilmemek, elbette hiçbir cihette Allah a
iman hakikati onda yoktur. Belki küfr-ü mutlaktaki
manevi Cehennemin dünyevi tazibinden kendini bir derece
teselliye almak için o sözleri söyler.
Evet, inkar etmemek başkadır, iman etmek bütün
bütün başkadır.
Evet, kainatta hiçbir zişuur, kainatın bütün eczası
kadar şahidleri bulunan Halik-ı Zülcelal i inkar
edemez... Etse, bütün kainat onu tekzib edeceği için
susar, lakayd kalır.
Fakat Ona iman etmek, Kur’ân-ı Azimüşşanın ders
verdiği gibi, O Halıkı, sıfatlarıyla, isimleriyle,
umum kainatın şehadetine istinaden kalben tasdik etmek;
ve elçileriyle gönderdiği emirleri tanımak; ve günah
ve emre muhalefet ettiği vakit, kalben tevbe ve nedamet
etmek iledir. Yoksa, büyük günahları serbest işleyip
istiğfar etmemek ve aldırmamak, o imandan hissesi
olmadığına delildir. Her neyse...
Evlatlarım, ehemmiyetli bir hadise size bu uzun meseleyi
kısaca beyan etmeye sebep oldu. Şimdilik sizlere
Risale-i Nur’un ehemmiyetli şakirtleri nazarıyla
bakıyorum. Mustafa Oruç, çok talihlidir ki, kendi
sisteminde ve ruhunda ve ciddiyetinde, az bir zamanda
sizleri buldu. Bir iken on Mustafa oldu.
Said Nursi
Saniyen: Mübareklerin pehlivanı hem
Abdurrahman, hem Lütfi, hem Büyük Hafız Ali
manalarını taşıyan büyük ruhlu Küçük Ali kardeşimiz
bir sual soruyor. Halbuki o sualin cevabı Risale-i Nur
da yüz yerde var. "Risale-i Nur’un erkan-ı
imaniye hakkında bu derece kesretli tahşidatı ne içindir?
Bir ami mü minin imanı büyük bir velinin imanı
gibidir, diye eski hocalar bize ders vermişler?"
diyor.
Elcevap: Başta Ayetü l-Kübra meratib-i imaniye
bahislerinde; ve ahire yakın müceddid-i elf-i sani
İmam-ı Rabbani beyanı ve hükmü ki, "Bütün
tarikatlerin müntehası ve en büyük maksatları,
hakaik-i imaniyenin inkişafıdır. Ve bir mesele-i
imaniyenin kat iyetle vuzuhu, bin kerametlerden ve
keşfiyatlardan daha iyidir"; ve Ayetü l-Kübra nın
en ahirdeki ve Lahikadan alınan o mektubun parçası ve
tamamının beyanatı cevap olduğu gibi, Meyve Risalesi
nin tekrarat-ı Kur’âniye hakkında Onuncu Meselesi,
tevhid ve iman rükünleri hakkında tekrarlı ve
kesretli tahşidat-ı Kur’âniyenin hikmeti, aynen
bitamamiha onun hakiki tefsiri olan Risale-i Nur da
cereyan etmesi de cevaptır.
Hem, iman-ı tahkiki ve taklidi ve icmali ve tafsili ve
imanın bütün tehacümata ve vesveseler ve şüphelere
karşı dayanıp sarsılmamasını beyan eden Risale-i
Nur parçalarının izahatı, büyük ruhlu Küçük Ali
nin mektubuna öyle bir cevaptır ki, bize hiçbir
ihtiyaç bırakmıyor.
İkinci Cihet: İman, yalnız icmali ve taklidi bir
tasdike münhasır değil; bir çekirdekten, ta büyük
hurma ağacına kadar ve eldeki aynada görünen misali
güneşten ta deniz yüzündeki aksine, ta güneşe kadar
mertebeleri ve inkişafları olduğu gibi; imanın o
derece kesretli hakikatleri var ki, bin bir esma-i
İlahiye ve sair erkan-ı imaniyenin kainat
hakikatleriyle alakadar çok hakikatleri var ki,
"Bütün ilimlerin ve marifetlerin ve kemalat-ı
insaniyenin en büyüğü imandır ve iman-ı tahkikiden
gelen tafsilli ve bürhanlı marifet-i kudsiyedir"
diye ehl-i hakikat ittifak etmişler.
Evet, iman-ı taklidi, çabuk şüphelere mağlup olur.
Ondan çok kuvvetli ve çok geniş olan iman-ı tahkikide
pek çok meratip var. O meratiplerden ilmelyakin
mertebesi, çok bürhanlarının kuvvetleriyle binler şüphelere
karşı dayanır. Halbuki taklidi iman bir şüpheye karşı
bazan mağlup olur.
Hem iman-ı tahkikinin bir mertebesi de aynelyakin
derecesidir ki, pek çok mertebeleri var. Belki esma-i
İlahiye adedince tezahür dereceleri var. Bütün kainatı
bir Kur’ân gibi okuyabilecek derecesine gelir.
Hem bir mertebesi de hakkalyakindir.
Onun da çok mertebeleri var. Böyle imanlı
zatlara şübehat orduları hücum da etse bir halt
edemez. Ve ulema-i ilm-i kelamın binler cild kitapları,
akla ve mantığa istinaden telif edilip, yalnız o
marifet-i imaniyenin bürhanlı ve akli bir yolunu göstermişler.
Ve ehl-i hakikatin yüzer kitapları keşfe, zevke
istinaden o marifet-i imaniyeyi daha başka bir cihette
izhar etmişler. Fakat, Kur’ân ın mucizekar cadde-i kübrası,
gösterdiği hakaik-i imaniye ve marifet-i kudsiye, o
ulema ve evliyanın pek çok fevkinde bir kuvvet ve
yüksekliktedir.
İşte, Risale-i Nur bu cami ve külli ve yüksek marifet
caddesini tefsir edip, bin seneden beri Kur’ân
aleyhine ve İslamiyet ve insaniyet zararına ve adem
alemleri hesabına tahribatçı külli cereyanlara karşı
Kur’ân ve iman namına mukabele ediyor, müdafaa
ediyor. Elbette hadsiz tahşidata ihtiyacı vardır ki, o
hadsiz düşmanlara karşı dayanıp ehl-i imanın
imanını muhafazasına Kur’ân nuruyla vesile olsun.
Hadis-i şerifte vardır ki: "Bir adam seninle imana
gelmesi, sana sahra dolusu kırmızı koyunlardan daha
hayırlıdır." "Bazan bir saat tefekkür, bir
sene ibadetten daha hayırlı olur." Hatta
Nakşilerin hafi zikre verdiği büyük ehemmiyet, bu
nevi tefekküre yetişmek içindir.
Umum kardeşlerime birer birer selam ve dua ediyoruz.
Kardeşiniz
Said Nursi
• • •
(Said’in bir fıkrasıdır.)
(Nur Risalelerine çok müştak ve onların mütalâasından
intibaha düşen bir doktora yazılan mektuptur. Bu
üçüncü zeyle çendan münasebeti azdır; fakat
kardeşlerimin fıkraları içinde bu da benim bir fıkram
olsun.)
Merhaba ey kendi hastalığını teşhis edebilen
bahtiyar doktor, samimî ve aziz dostum,
Senin hararetli mektubunun gösterdiği intibah-ı ruhî
şâyân-ı tebriktir. Biliniz ki, mevcudat içinde en kıymettar,
hayattır. Ve vazifeler içinde en kıymettar, hayata
hizmettir. Ve hidemat-ı hayatiye içinde en kıymettarı,
hayat-ı fâniyenin hayat-ı bâkiyeye inkılâp etmesi
için sa’y etmektir. Şu hayatın bütün kıymeti ve
ehemmiyeti ise, hayat-ı bâkiyeye çekirdek ve mebde ve
menşe olması cihetindendir. Yoksa, hayat-ı ebediyeyi
zehirleyecek ve bozacak bir tarzda şu hayat-ı fâniyeye
hasr-ı nazar etmek, ânî bir şimşeği sermedî bir
güneşe tercih etmek gibi bir divaneliktir.
Hakikat nazarında herkesten ziyade hasta olan, maddî ve
gâfil doktorlardır. Eğer eczahane-i kudsiye-i Kur’âniyeden
tiryâk-misâl imanî ilâçları alabilseler, hem kendi
hastalıklarını, hem beşeriyetin yaralarını tedavi
ederler, inşaallah. Senin şu intibahın senin yarana
bir merhem olduğu gibi, seni dahi doktorların marazına
bir ilâç yapar.
Hem bilirsin, meyus ve ümitsiz bir hastaya manevî bir
tesellî, bazan bin ilâçtan daha ziyade nâfidir.
Halbuki, tabiat bataklığında boğulmuş bir tabip, o
biçare marîzin elîm ye’sine bir zulmet daha katar.
İnşaallah bu intibahın seni öyle biçarelere medar-ı
tesellî eder, nurlu bir tabip yapar. Bilirsin ki, ömür
kısadır, lüzumlu işler pek çoktur. Acaba benim gibi
sen dahi kafanı teftiş etsen, malûmatın içinde ne
kadar lüzumsuz, faydasız, ehemmiyetsiz, odun
yığınları gibi câmid şeyleri bulursun. Çünkü ben
teftiş ettim, çok lüzumsuz şeyleri buldum. İşte o
fennî malûmatı, o felsefî maarifi faydalı, nurlu,
ruhlu yapmak çaresini aramak lâzımdır. Sen dahi
Cenab-ı Haktan bir intibah iste ki, senin fikrini Hakîm-i
Zülcelâlin hesabına çevirsin, tâ o odunlara bir ateş
verip nurlandırsın. Lüzumsuz maarif-i fenniyen, kıymettar
maarif-i İlâhiye hükmüne geçsin.
Zeki dostum, kalb çok arzu ederdi, ehl-i
fenden envâr-ı imaniyeye ve esrar-ı Kur’âniyeye iştiyak
derecesinde ihtiyacını hissetmek cihetinde Hulûsi Beye
benzeyecek adamlar ileri atılsın. Hem madem Sözler
senin vicdanınla konuşabilirler. Herbir Sözü,
şahsımdan değil, belki Kur’ân’ın dellâlından
sana bir mektuptur ve eczahane-i kudsiye-i Kur’âniye’den
birer reçetedir farz et. Gaybûbet içinde hâzırâne
bir musâhabe dairesini onlarla aç. Hem arzu ettiğin
vakit bana mektup yaz. Ben cevap yazmasam da gücenme.
Çünkü eskiden beri mektupları pek az yazarım. Hattâ
üç senedir kardeşimin çok mektuplarına karşı bir
tek yazdım.
Said Nursî
Kardeşlerim, bugünlerde biri Risaletü’n-Nur
talebelerine, diğeri bana ait iki mesele ihtar edildi.
Ehemmiyetine binaen yazıyorum.
BİRİNCİ MESELE : Birinci Şuada iki üç ayetin işârâtında,
Risaletü’n-Nur’un sadık talebeleri imanla kabre
gideceklerine ve ehl-i Cennet olacaklarına dair kudsi
bir müjde ve kuvvetli bir beşaret bulunduğu gösterilmiştir.
Fakat bu pek büyük meseleye ve çok kıymettar işarete
tam kuvvet verecek bir delil ister diye beklerdim,
çoktan beri muntazırdım. Lillahilhamd, iki emâre
birden kalbime geldi:
Birinci emare: İman-ı tahkiki ilmelyakinden
hakkalyakine yakınlaştıkça daha selbedilmeyeceğine
ehl-i keşif ve tahkik hükmetmişler ve demişler ki:
"Sekerat vaktinde şeytan vesvesesiyle ancak akla şüpheler
verip tereddüde düşürebilir." Bu nevi iman-ı
tahkiki ise yalnız akılda durmuyor. Belki hem kalbe,
hem ruha, hem sırra, hem öyle letaife sirayet ediyor,
kökleşiyor ki, şeytanın eli o yerlere yetişemiyor.
Öylelerin imanı zevalden mahfuz kalıyor."
Bu iman-ı tahkikinin vusulüne vesile olan bir yolu,
velayet-i kâmile ile keşif ve şuhud ile hakikate
yetişmektir. Bu yol ehass-ı havassa mahsustur, iman-ı
şuhûdîdir.
İkinci yol iman-ı bilgayb cihetinde, sırr-ı vahyin
feyziyle, bürhanî ve Kur’ani bir tarzda akıl ve
kalbin imtizacıyla, hakkalyakin derecesinde bir kuvvetle
zaruret ve bedâhet derecesine gelen bir ilmelyakinle
hakaik-i imaniyeyi tasdik etmektir.
Bu ikinci yol Risaletü’n-Nur’un esası, mayası,
temeli, ruhu, hakikati olduğunu has talebeleri görüyorlar.
Başkalar dahi insafla baksa, Risaletü’n-Nur hakaik-i
imaniyeye muhalif olan yolları gayr-ı mümkin ve muhal
ve mümteni derecesinde gösterdiğini görecekler.
Toprakla teyemmüm edin (Nisa Sûresi:43).
İkinci emare: Risaletü’n-Nur’un sadık
şakirtleri, hüsn-ü âkıbetlerine ve iman-ı kâmil
kazanmalarına o derece kesretli ve makbul ve samimi
dualar oluyor ki, o duaların içinde hiçbiri kabul
olmamasına akıl imkân veremiyor.
Ezcümle: Risaletü’n-Nur’un bir hâdimi ve birtek
şakirdi, yirmi dört saatte Risaletü’n-Nur
talebelerinin hüsn-ü âkıbetlerine ve saadet-i
ebediyeye mazhar olmalarına yüz defa Risaletü’n-Nur
talebelerine ettiği duaları içinde hiç olmazsa yirmi
otuz defa selamet-i imanlarına ve hususi hüsn-ü âkıbetlerine
ve imanla kabre girmelerine, aynı duayı, en ziyade
kabule medar olan şerait içinde ediyor.
Hem Risaletü’n-Nur’un talebeleri bu zamanda her
cihetten ziyade hücuma maruz olan iman hususunda,
birbirine selamet-i iman hakkındaki samimi, masum
lisanlarıyla dualarının yekûnu öyle bir kuvvettedir
ki, rahmet ve hikmet onun reddine müsaade etmezler.
Faraza, mecmuu itibarıyla reddedilse, tek bir tane
onların içinde kabul olunsa, yine her biri selamet-i
imanla kabre gireceğine kâfi geliyor. Çünkü herbir
dua umuma bakar.
İKİNCİ MESELE: Yirmi sene evvel tabedilen Sünuhat
risalesinde, hakikatli bir rüyada, âlem-i İslamın
mukadderatını meşveret eden ruhani bir meclis
tarafından bu asrın hesabına Eski Said’den
sordukları suale karşı verdiği cevabın bir parçası
şimdilik tezahür etmiştir. O zaman, o manevi meclis
demiş ki: "Bu Alman mağlubiyetiyle neticelenen bu
harpte Osmanlı Devletinin mağlubiyetinin hikmeti
nedir?"
Cevaben Eski Said demiş ki: "Eğer galip olsaydık,
medeniyet hatırı için çok mukaddesatı feda
edecektik. Nasıl ki yedi sene sonra edildi. Ve medeniyet
namıyla âlem-i İslam, hususan Haremeyn-i Şerifeyn
gibi mevâki-i mübarekeye, Anadolu’da tatbik edilen
rejim kolaylıkla, cebren teşmil ve tatbik edilecekti.
inayet-i İlahiyeyle onların muhafazası için kader mağlubiyetimize
fetva verdi."
Aynen bu cevaptan yirmi sene sonra, yine gecede, "Bîtaraf
kalıp, giden mülkünü geri almakla beraber, Mısır ve
Hind’i de kurtararak, bizimle ittihata getirmek,
siyaset-i âlemce en büyük muzafferiyet kazanmak
varken, şüpheli, dağdağalı, faydasız bir düşmana
(İngiliz) taraftarlık göstermekle muzaaf bir surette
ve zararlı bir yolu tercih etmek, böyle zeki, belki
dâhi insanların nazarında saklı kalmasının hikmeti
nedir?" diye sual benden oldu.
Gelen cevap, manevi cânipten geldi. Bana denildi ki:
"Sen, yirmi sene evvel manevi suale verdiğin cevap,
senin bu sualine aynı cevaptır. Yani, eğer galip
tarafı iltizam edilseydi, yine mimsiz medeniyet namına
galibâne mümanaat görmeyecek bir tarzda, bu rejimi
âlem-i İslama, mevki-i mübarekeye teşmil ve tatbik
edilecekti. Üç yüz elli milyon İslamın selameti için
bu zahir yanlışı görmediler, kör gibi hareket
ettiler."
|