| Risale Oku Dördüncü Söz
Namaz ne kadar kıymettar ve mühim, hem ne kadar ucuz ve
az bir masraf ile kazanılır, hem namazsız adam ne
kadar divâne ve zararlı olduğunu iki kere iki dört
eder derecesinde kat’î anlamak istersen, şu temsilî
hikâyeciğe bak, gör:
Bir zaman, bir büyük hâkim, iki hizmetkârını,
herbirisine yirmi dört altın verip, iki ay uzaklıkta,
has ve güzel bir çiftliğine ikàmet etmek için
gönderiyor. Ve onlara emreder ki:
"Şu para ile yol ve bilet masrafı yapınız. Hem
oradaki meskeninize lâzım bâzı şeyleri mübâyaa
ediniz. Bir günlük mesafede bir istasyon vardır; hem
araba, hem gemi, hem şimendifer, hem tayyâre bulunur.
Sermâyeye göre binilir."
İki hizmetkâr ders aldıktan sonra giderler. Birisi
bahtiyar idi ki, istasyona kadar bir parça para masraf
eder. Fakat, o masraf içinde, efendisinin hoşuna
gidecek öyle güzel bir ticaret elde eder ki, sermâyesi
birden bine çıkar. Öteki hizmetkâr bedbaht, serseri
olduğundan, istasyona kadar yirmi üç altınını sarf
eder. Kumara mumara verip zâyi eder. Birtek altını
kalır. Arkadaşı ona der:
"Yahu, şu liranı bir bilete ver. Tâ, bu uzun
yolda yayan ve aç kalmayasın. Hem bizim efendimiz kerîmdir;
belki merhamet eder, ettiğin kusuru affeder. Seni de
tayyâreye bindirirler. Bir günde mahall-i ikàmetimize
gideriz. Yoksa, iki aylık bir çölde aç, yayan, yalnız
gitmeye mecbur olursun."
Acaba, şu adam inad edip, o tek lirasını bir defîne
anahtarı hükmünde olan bir bilete vermeyip, muvakkat
bir lezzet için sefâhete sarf etse; gayet akılsız,
zararlı, bedbaht olduğunu en akılsız adam dahi
anlamaz mı?
İşte ey namazsız adam! Ve ey namazdan hoşlanmayan
nefsim!
O hâkim ise; Rabbimiz, Hàlıkımızdır.
Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla
¨ Namaz dinin direğidir. (Hadîs-i şerif: Keşfü’l-Hafâ,
2:3; Hadîs no: 1621; Tirmizî, İmân: 8; İbn-i Mâce,
Fiten: 12; Müsned, 5:231, 237.)
O iki hizmetkâr yolcu ise; biri
mütedeyyin, namazını şevk ile kılar; diğeri gàfil,
namazsız insanlardır.
O yirmi dört altın ise, yirmi dört saat her gündeki
ömürdür.
O has çiftlik ise, Cennettir.
O istasyon ise, kabirdir.
O seyahat ise; kabre, haşre, ebede gidecek beşer
yolculuğudur. Amele göre, takvâ kuvvetine göre o uzun
yolu mütefâvit derecede kat’ ederler. Bir kısım
ehl-i takvâ, berk gibi, bin senelik yolu bir günde
keser. Bir kısmı da, hayal gibi, elli bin senelik bir
mesafeyi bir günde kat’ eder. Kur’ân-ı Azîmüşşan
şu hakikate iki âyetiyle işaret eder.
O bilet ise namazdır. Birtek saat, beş vakit namaza
abdestle kâfi gelir. Acaba, yirmi üç saatini şu
kısacık hayat-ı dünyeviyeye sarf eden ve o uzun
hayat-ı ebediyeye birtek saatini sarf etmeyen ne kadar
zarar eder, ne kadar nefsine zulmeder, ne kadar hilâf-ı
akıl hareket eder! Zîrâ, bin adamın iştirak ettiği
bir piyango kumarına yarı malını vermek, akıl kabul
ederse -halbuki, kazanç ihtimâli binde birdir- sonra
yirmi dörtten bir malını yüzde doksan dokuz ihtimâl
ile kazancı musaddak bir hazîne-i ebediyeye vermemek,
ne kadar hilâf-ı akıl ve hikmet hareket ettiğini, ne
kadar akıldan uzak düştüğünü kendini âkıl
zanneden adam anlamaz mı?
Halbuki, namazda ruhun ve kalbin ve aklın büyük bir
rahatı vardır. Hem, cisme de o kadar ağır bir iş
değildir. Hem, namaz kılanın diğer mübah dünyevî
amelleri, güzel bir niyet ile ibâdet hükmünü alır.
Bu sûrette bütün sermâye-i ömrünü âhirete mal
edebilir. Fânî ömrünü bir cihette ibkà eder.
Dokuzuncu Söz
-1-
Ey birader! Benden namazın şu muayyen beş vakte
hikmet-i tahsîsini soruyorsun. Pekçok hikmetlerinden
yalnız birisine işaret ederiz:
Evet, herbir namazın vakti, mühim bir inkılâb başı
olduğu gibi, azîm bir tasarruf-u İlâhînin aynası ve
o tasarruf içinde ihsanât-ı külliye-i İlâhiyenin
birer ma’kesi olduğundan, Kadîr-i Zülcelâle o
vakitlerde daha ziyâde tesbih ve tâzim ve hadsiz ni’metlerinin
iki vakit ortasında toplanmış yekûnuna karşı şükür
ve hamd demek olan namaza emredilmiştir. Şu ince ve
derin mânâyı bir parça fehmetmek için "Beş Nükte"yi
nefsimle beraber dinlemek lâzım.
Birinci Nükte: Namazın mânâsı, Cenâb-ı Hakkı
tesbih ve tâzim ve şükürdür. Yani, celâline karşı,
kavlen ve fiilen " "-2-
deyip takdîs etmek; hem, kemâline karşı lâfzen ve
amelen " -3-"
deyip tâzim etmek; hem, cemâline karşı kalben ve lisânen
ve bedenen " "-4-
deyip,
1 Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın
adıyla.
Akşama erdiğinizde ve sabaha kavuştuğunuzda Allah’ı
tesbih edin. ¨ Göklerde ve yerde olanların hamd ve senâsı
Ona mahsustur. Gündüzün sonuna doğru ve öğle
vaktine girince de Allah’ı tesbih edip namaz kılın.
(Rum Sûresi: 17-18.)
2 Allah her türlü kusur ve noksandan
uzaktır.
3 Allah en büyüktür, en yücedir.
4 Ezelden ebede her türlü hamd, şükür,
övgü ve minnet Allah’a mahsustur.
şükretmektir.
Demek tesbih ve tekbir ve hamd, namazın çekirdekleri
hükmündedirler. Ondandır ki, namazın harekât ve
ezkârında, bu üç şey, her tarafında bulunuyorlar.
Hem, ondandır ki, namazdan sonra, namazın mânâsını
te’kid ve takviye için şu kelimât-ı mübâreke,
otuz üç defa tekrar edilir. Namazın mânâsı, şu mücmel
hulâsalarla te’kid edilir.
İkinci Nükte: İbâdetin mânâsı şudur ki: Dergâh-ı
İlâhîde abd, kendi kusurunu ve acz ve fakrını görüp,
kemâl-i Rubûbiyetin ve kudret-i Samedâniyenin ve
rahmet-i İlâhiyenin önünde hayret ve muhabbetle secde
etmektir.
Yani, Rubûbiyetin saltanatı, nasıl ki ubûdiyeti ve
itaati ister; Rubûbiyetin kudsiyeti, pâklığı dahi
ister ki, abd, kendi kusurunu görüp istiğfar ile ve
Rabbini bütün nekàisten pâk ve müberrâ ve ehl-i
dalâletin efkâr-ı bâtılasından münezzeh ve muallâ
ve kâinatın bütün kusurâtından mukaddes ve muarrâ
olduğunu tesbih ile, " -1-"
ile ilân etsin.
Hem de, Rubûbiyetin kemâl-i kudreti dahi ister ki, abd,
kendi zaafını ve mahlûkatın aczini görmekle,
kudret-i Samedâniyenin azamet-i âsârına karşı
istihsan ve hayret içinde " -2-"
deyip, huzû ile rükûa gidip, Ona ilticâ ve tevekkül
etsin.
Hem, Rubûbiyetin nihayetsiz hazîne-i rahmeti de ister
ki, abd, kendi ihtiyacını ve bütün mahlûkatın fakr
ve ihtiyacâtını suâl ve duâ lisâniyle izhâr ve
Rabbinin ihsan ve in’âmâtını şükür ve senâ ile
ve " -3-"
ile ilân etsin.
Demek, namazın ef’âl ve akvâli, bu mânâları
tazammun ediyor ve bunlar için taraf-ı İlâhîden vaz’
edilmişler.
Üçüncü Nükte: Nasıl ki, insan, şu âlem-i kebîrin
bir misâl-i musağğarıdır. Ve Fâtiha-i Şerîfe şu
Kur’ân-ı Azîmüşşânın bir timsâl-i
münevveridir. Namaz dahi, bütün ibâdâtın envâını
şâmil bir fihriste-i nurâniyedir. Ve bütün esnâf-ı
mahlûkatın elvân-ı ibâdetlerine işaret eden bir
harita-i kudsiyedir.
Dördüncü Nükte: Nasıl ki, haftalık bir saatin sâniye
ve dakika ve saat ve günlerini sayan milleri birbirine
bakarlar, birbirinin misâlidirler ve birbirinin
hükmünü alırlar. Öyle de, Cenâb-ı Hakkın bir
saat-ı kübrâsı olan şu âlem-i dünyanın, sâniyesi
hükmünde olan gece ve gündüz deverânı ve
dakikaları sayan seneler ve saatleri sayan tabakàt-ı
ömr-ü insan ve günleri sayan edvâr-ı ömr-ü âlem
birbirine bakarlar, birbirinin misâlidirler ve
birbirinin hükmündedirler ve birbirini hatırlatırlar.
1 Allah her türlü kusur ve noksandan
uzaktır.
2 Allah en büyüktür, en yücedir.
3 Ezelden ebede her türlü hamd, şükür,
övgü ve minnet Allah’a mahsustur.
Meselâ fecir zamanı-tulûa kadar-evvel-i
bahar zamanına, hem insanın rahm-ı mâdere düştüğü
âvânına, hem semâvât ve arzın altı gün
hilkatinden birinci gününe benzer ve hatırlatır ve
onlardaki şuûnât-ı İlâhiyeyi ihtar eder.
Zuhr zamanı ise yaz mevsiminin ortasına, hem gençlik
kemâline, hem ömr-ü dünyadaki hilkat-i insan devrine
benzer ve işaret eder. Ve onlardaki tecelliyât-ı
rahmeti ve füyüzât-ı ni’meti hatırlatır.
Asr zamanı ise güz mevsimine, hem ihtiyarlık vaktine,
hem âhirzaman Peygamberinin (Aleyhissalâtü Vesselâm)
Asr-ı Saadetine benzer. Ve onlardaki şuûnât-ı İlâhiyeyi
ve in’âmât-ı Rahmâniyeyi ihtar eder.
Mağrib zamanı ise, güz mevsiminin âhirinde pekçok
mahlûkatın gurûbunu, hem insanın vefâtını, hem dünyanın
Kıyâmet ibtidâsındaki harâbiyetini ihtar ile,
tecelliyât-ı Celâliyeyi ifham ve beşeri gaflet
uykusundan uyandırır, ikaz eder.
İşâ vakti ise, âlem-i zulümât, nehar âleminin
bütün âsârını siyah kefeni ile setretmesini, hem
kışın beyaz kefeni ile ölmüş yerin yüzünü
örtmesini, hem vefât etmiş insanın bakıye-i âsârı
dahi vefât edip nisyan perdesi altına girmesini, hem bu
dâr-ı imtihan olan dünyanın bütün bütün kapanmasını
ihtar ile, Kahhâr-ı Zülcelâlin celâlli tasarrufâtını
ilân eder.
Gece vakti ise hem kışı, hem kabri, hem âlem-i berzahı
ifham ile, ruh-u beşer rahmet-i Rahmâna ne derece
muhtaç olduğunu insana hatırlatır. Ve gecede teheccüd
ise, kabir gecesinde ve berzah karanlığında ne kadar lüzumlu
bir ışık olduğunu bildirir, ikaz eder. Ve bütün bu
inkılâbât içinde, Cenâb-ı Mün’im-i Hakikinin
nihayetsiz ni’metlerini ihtar ile, ne derece hamd ve
senâya müstehak olduğunu ilân eder.
İkinci sabah ise, sabah-ı haşri ihtar eder. Evet, şu
gecenin sabahı ve şu kışın baharı ne kadar mâkul
ve lâzım ve kat’î ise, haşrin sabahı da, berzahın
baharı da o kat’iyettedir.
Demek bu beş vaktin herbiri, bir mühim inkılâb başında
olduğu ve büyük inkılâbları ihtar ettiği gibi,
kudret-i Samedâniyenin tasarrufât-ı azîme-i
yevmiyesinin işaretiyle hem senevî, hem asrî, hem
dehrî Kudretin mu’cizâtını ve Rahmetin hedâyâsını
hatırlatır. Demek asıl vazife-i fıtrat ve esâs-ı ubûdiyet
ve kat’î borç olan farz namaz, şu vakitlerde lâyıktır
ve ensebdir.
Beşinci Nükte: İnsan fıtraten gayet zayıftır;
halbuki herşey ona ilişir, onu müteessir ve müteellim
eder. Hem gayet âcizdir; halbuki belâları ve düşmanları
pekçoktur. Hem gayet fakirdir; halbuki ihtiyacâtı pek
ziyâdedir. Hem tenbel ve iktidarsızdır; halbuki
hayatın tekâlifi gayet ağırdır. Hem, insaniyet onu kâinatla
alâkadar etmiştir; halbuki sevdiği, ünsiyet ettiği
şeylerin zevâl ve firâkı mütemâdiyen
onu incitiyor. Hem, akıl ona yüksek
maksadlar ve bâkî meyveler gösteriyor; halbuki eli kısa,
ömrü kısa, iktidarı kısa, sabrı kısadır.
İşte bu vaziyette bir ruh, fecir zamanında bir Kadîr-i
Zülcelâlin, bir Rahîm-i Zülcemâlin dergâhına niyaz
ile, namaz ile mürâcaat edip arz-ı hal etmek, tevfîk
ve meded istemek ne kadar elzem ve peşindeki gündüz
âleminde başına gelecek, beline yüklenecek işleri,
vazifeleri tahammül için ne kadar lüzumlu bir nokta-i
istinad olduğu bedâheten anlaşılır.
Ve zuhr zamanında-ki o zaman-gündüzün kemâli ve
zevâle meyli ve yevmî işlerin âvân-ı tekemmülü ve
meşâgilin tazyikinden muvakkat bir istirahat zamanı ve
fânî dünyanın bekàsız ve ağır işlerin verdiği
gaflet ve sersemlikten ruhun teneffüse ihtiyaç vakti ve
in’âmât-ı İlâhiyenin tezâhür ettiği bir andır.
Ruh-u beşer o tazyikten kurtulup, o gafletten
sıyrılıp, o mânâsız ve bekàsız şeylerden çıkıp,
Kayyûm-u Bâkî olan Mün’im-i Hakikinin dergâhına
gidip el bağlayarak, yekûn ni’metlerine şükür ve
hamd edip ve istiâne etmek ve celâl ve azametine karşı
rükû ile aczini izhâr etmek ve kemâl-i bîzevâline
ve cemâl-i bîmisâline karşı secde edip hayret ve
muhabbet ve mahviyetini ilân etmek demek olan zuhr namazını
kılmak ne kadar güzel, ne kadar hoş, ne kadar lâzım
ve münâsip olduğunu anlamayan insan, insan değil.
Asr vaktinde-ki, o vakit-hem güz mevsim-i hazinânesini
ve ihtiyarlık hâlet-i mahzunânesini ve âhirzaman
mevsim-i elîmânesini andırır ve hatırlattırır; hem
yevmî işlerin neticelenmesi zamanı, hem o günde
mazhar olduğu sıhhat ve selâmet ve hayırlı hizmet
gibi niâm-ı İlâhiyenin bir yekûn-u azîm teşkil
ettiği zamanı, hem o koca güneşin ufûle meyletmesi işaretiyle
insan bir misafir memur ve herşey geçici, bîkarar olduğunu
ilân etmek zamânıdır.
Şimdi, ebediyeti isteyen ve ebed için halk olunan ve
ihsana karşı perestiş eden ve firâktan müteellim
olan ruh-u insan, kalkıp, abdest alıp, şu asr vaktinde
ikindi namazını kılmak için Kadîm-i Bâkî ve
Kayyûm-u Sermedînin dergâh-ı Samedâniyesine arz-ı münâcât
ederek; zevâlsiz ve nihayetsiz rahmetinin iltifatına
ilticâ edip, hesabsız ni’metlerine karşı şükür
ve hamd ederek; izzet-i Rubûbiyetine karşı zelilâne
rükûa gidip, sermediyet-i Ulûhiyetine karşı
mahviyetkârâne secde ederek; hakiki bir teselli, bir
rahat-ı ruh bulup, huzur-u kibriyâsında kemerbeste-i
ubûdiyet olmak demek olan asr namazını kılmak ne
kadar ulvî bir vazife, ne kadar münâsip bir hizmet, ne
kadar yerinde bir borc-u fıtrat edâ etmek; belki gayet
hoş bir saadet elde etmek olduğunu, insan olan anlar.
Mağrib vaktinde-ki, o zaman-hem kışın
başlamasından, yaz ve güz âleminin nâzenin ve güzel
mahlûkatının vedâ-i hazinânesi içinde gurûb
etmesinin zamanını andırır. Hem, insanın, vefâtıyla
bütün sevdiklerinden bir firâk-ı elîmâne içinde
ayrılıp kabre girmek zamanını hatırlatır. Hem, dünyanın,
zelzele-i sekerât içinde vefâtıyla, bütün sekenesi,
başka âlemlere göçmesi ve bu dâr-ı imtihan lâmbasının
söndürülmesi zamanını andırır,
hatırlatır. Ve zevâlde gurûb eden mahbublara perestiş
edenleri şiddetle ikaz eder bir zamandır.
İşte, akşam namazı için böyle bir vakitte, fıtraten
bir cemâl-i bâkîye âyine-i müştak olan ruh-u
beşer, şu azîm işleri yapan ve bu cesîm âlemleri
çeviren, tebdil eden Kadîm-i Lemyezel ve Bâkî-i
Lâyezâlin Arş-ı Azametine yüzünü çevirip, bu
fânîlerin üstünde -1- deyip,
onlardan ellerini çekip, hizmet-i Mevlâ için el bağlayıp,
Dâim-i Bâkînin huzurunda kıyam edip;
-2-
demekle kusursuz kemâline, misilsiz cemâline,
nihayetsiz rahmetine karşı hamd ü senâ edip;
-3-
demekle muînsiz Rubûbiyetine, şeriksiz Ulûhiyetine,
vezirsiz saltanatına karşı arz-ı ubûdiyet ve
istiâne etmek;
hem nihayetsiz kibriyâsına, hadsiz kudretine ve
âcizsiz izzetine karşı rükûa gidip, bütün
kâinatla beraber zaaf ve aczini, fakr ve zilletini
izhâr etmekle -4- deyip,
Rabb-i Azîmini tesbih edip; hem zevâlsiz cemâl-i Zâtına,
tegayyürsüz sıfât-ı kudsiyesine, tebeddülsüz
kemâl-i sermediyetine karşı secde edip, hayret ve
mahviyet içinde terk-i mâsivâ ile muhabbet ve
ubûdiyetini ilân edip, hem bütün fânîlere bedel bir
Cemîl-i Bâkî, bir Rahîm-i Sermedî bulup -5-
demekle zevâlden münezzeh, kusurdan müberrâ Rabb-i
Âlâsını takdîs etmek; sonra teşehhüd edip, oturup
bütün mahlûkatın tahiyyât-ı mübârekelerini ve
salâvât-ı tayyibelerini kendi hesâbına o Cemîl-i
Lemyezel ve Celîl-i Lâyezâle hediye edip ve Resûl-i
Ekremine selâm etmekle bîatını tecdid ve evâmirine
itaatini izhâr edip ve imânını tecdid ile tenvir
etmek için şu kasr-ı kâinatın intizam-ı hakîmânesini
müşâhede edip Sâni-i Zülcelâlin vahdâniyetine şehâdet
etmek;
¨ Hem, saltanat-ı Rubûbiyetin dellâlı ve mübelliğ-i
marziyâtı ve kitâb-ı kâinatın tercüman-ı âyâtı
olan Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâmın risâletine
şehâdet etmek demek olan mağrib namazını kılmak ne
kadar latîf, nazîf bir vazife, ne kadar azîz, leziz
bir hizmet, ne kadar hoş ve güzel bir ubûdiyet, ne
kadar ciddî bir hakikat ve bu fânî misafirhânede
bâkiyâne bir sohbet ve dâimâne bir saadet olduğunu
anlamayan adam, nasıl adam olabilir?
1 Allah en büyüktür, en yücedir.
2 Ezelden ebede her türlü hamd, şükür,
övgü ve minnet Allah’a mahsustur.
3 Ancak Sana kulluk eder, ancak Senden
yardım isteriz. (Fâtiha Sûresi: 5.)
4 Yüce olan Rabbimi her türlü noksandan
tenzih ederim
5 En yüce olan Rabbimi her türlü
noksandan tenzih ederim.
İşâ vaktinde ki, o vakit gündüzün
ufukta kalan bakıye-i âsârı dahi kaybolup, gece
âlemi kâinatı kaplar. -1- olan
Kadîr-i Zülcelâlin, o beyaz sayfayı bu siyah sayfaya
çevirmesindeki tasarrufât-ı Rabbâniyesiyle, yazın müzeyyen
yeşil sayfasını kışın bârid beyaz sayfasına
çevirmesindeki -2- olan
Hakîm-i Zülkemâlin icraat-ı İlâhiyesini hatırlatır.
Hem, mürûr-u zamanla ehl-i kuburun bakıye-i âsârı
dahi şu dünyadan kesilmesiyle bütün bütün başka
âleme geçmesindeki Hàlık-ı Mevt ve Hayatın şuûnât-ı
İlâhiyesini andırır. Hem, dar ve fânî ve hakîr
dünyanın tamamen harab olup, azîm sekerâtıyla vefât
edip, geniş ve bâkî ve azametli âlem-i âhiretin inkişafında,
Hàlık-ı Arz ve Semâvâtın tasarrufât-ı Celâliyesini
ve tecelliyât-ı Cemâliyesini andırır,
hatırlattırır bir zamandır. Hem, şu kâinatın Mâlik
ve Mutasarrıf-ı Hakikisi, Ma’bud ve Mahbub-u Hakikisi
o zât olabilir ki; gece gündüzü, kış ve yazı, dünya
ve âhireti bir kitâbın sayfaları gibi sühûletle
çevirir, yazar, bozar, değiştirir; bütün bunlara
hükmeder bir Kadîr-i Mutlak olduğunu ispat eden bir
vaziyettir.
İşte, nihayetsiz âciz, zayıf, hem nihayetsiz fakir,
muhtaç, hem nihayetsiz bir istikbâl zulümâtına
dalmakta, hem nihayetsiz hâdisât içinde çalkanmakta
olan ruh-u beşer, yatsı namazını kılmak için şu mânâdaki
işâda,
İbrâhimvârî -3- deyip,
Ma’bud-u Lemyezel, Mahbub-u Lâyezâlin dergâhına
namaz ile ilticâ edip ve şu fânî âlemde ve fânî
ömürde ve karanlık dünyada ve karanlık istikbâlde,
bir Bâkî-i Sermedî ile münâcât edip, bir parçacık
bir sohbet-i bâkîye, birkaç dakikacık bir ömr-ü
bâkî içinde dünyasına nur serpecek, istikbâlini
ışıklandıracak, mevcudâtın ve ahbabının firâk ve
zevâlinden neş’et eden yaralarına merhem sürecek
olan Rahmân-ı Rahîmin iltifat-ı rahmetini ve nur-u
hidâyetini görüp istemek;
Hem, muvakkaten onu unutan ve gizlenen dünyayı o dahi
unutup, dertlerini kalbin ağlamasıyla dergâh-ı
rahmette döküp;
Hem ne olur ne olmaz ölüme benzeyen uykuya girmeden
evvel son vazife-i ubûdiyetini yapıp, yevmiye defter-i
amelini hüsn-ü hâtime ile bağlamak için salâta kıyam
etmek, yani bütün fânî sevdiklerine bedel, bir Ma’bud
ve Mahbub-u Bâkînin ve bütün dilencilik ettiği
âcizlere bedel, bir Kadîr-i Kerîmin ve bütün titrediği
muzırların şerrinden kurtulmak için bir Hafîz-i
Rahîmin huzuruna çıkmak;
Hem Fâtiha ile başlamak, yani, birşeye yaramayan ve
yerinde olmayan nâkıs, fakir mahlûkları medih ve
minnettarlığa bedel, bir
1 Gece ve gündüzü çeviren.
2 Güneşe ve aya boyun eğdiren.
3 Ben batıp gidenleri sevmem. (En’âm
Sûresi: 76.)
Kâmil-i Mutlak ve Ganî-i Mutlak ve
Rahîm, Kerîm olan Rabbü’l-Alemîni medh ü senâ
etmek, hem -1- hitâbına
terakkî etmek, yani küçüklüğü, hiçliği,
kimsesizliği ile beraber, Ezel ve Ebed Sultanı olan -2-’e
intisabıyla şu kâinatta nazdar bir misafir ve
ehemmiyetli bir vazifedar makamına girip, -3- demekle
bütün mahlûkat nâmına, kâinatın cemaat-i kübrâsı
ve cemiyet-i uzmâsındaki ibâdât ve istiânâtı Ona
takdim etmek; hem, -4-
demekle, istikbâl karanlığı içinde saadet-i
ebediyeye giden nurânî yolu olan sırat-ı müstakîme
hidâyeti istemek;
Hem, şimdi yatmış nebâtât, hayvanât gibi gizlenmiş
güneşler, hüşyâr yıldızlar, birer nefer misillü
emrine musahhar ve bu misafirhâne-i âlemde birer
lâmbası ve hizmetkârı olan Zât-ı Zülcelâlin
kibriyâsını düşünüp, -5- deyip
rükûa varmak;
Hem bütün mahlûkatın secde-i kübrâsını düşünüp,
yani şu gecede yatmış mahlûkat gibi her senede, her
asırdaki envâ-ı mevcudât, hattâ arz, hattâ dünya
birer muntazam ordu, belki birer mutî nefer gibi,
vazife-i ubûdiyet-i dünyeviyesinden emr-i -6- ile
terhis edildiği zaman, yani, âlem-i gayba gönderildiği
vakit, nihayet intizam ile zevâlde gurûb seccâdesinde,
deyip
secde ettikleri; hem emr-i ’den
gelen bir sayha-i ihyâ ve ikaz ile yine baharda kısmen
aynen, kısmen mislen haşrolup, kıyam edip kemerbeste-i
hizmet-i Mevlâ oldukları gibi; şu insancık, onlara
iktidâen o Rahmân-ı Zülkemâlin, o Rahîm-i
Zülcemâlin bârgâh-ı huzurunda hayretâlûd bir
muhabbet, bekàâlûd bir mahviyet, izzetâlûd bir
tezellül içinde, deyip
sücûda gitmek, yani, bir nevi Mi’raca çıkmak demek
olan işâ namazını kılmak ne kadar hoş, ne kadar güzel,
ne kadar şirin, ne kadar yüksek, ne kadar azîz ve
leziz, ne kadar mâkul ve münâsip bir vazife, bir
hizmet, bir ubûdiyet, bir ciddî hakikat olduğunu
elbette anladın.
1 Ancak Sana kulluk ederiz. (Fatihâ
Sûresi: 5.)
2 O, hesab gününün sahibidir. (Fâtihâ
Sûresi: 4.)
3 Ancak Sana kulluk eder, ancak Senden
yardım isteriz. (Fatihâ Sûresi: 5.)
4 Bizi doğru yola ilet. (Fatihâ Sûresi:
6.)
5 Allah en büyüktür, en yücedir.
6 "Ol!" der, oluverir. (Yâsin
Sûresi: 82.)
Demek, şu beş vakit, herbiri birer
inkılâb-ı azîmin işârâtı ve icraat-ı cesîme-i
Rabbâniyenin emârâtı ve in’âmât-ı külliye-i İlâhiyenin
alâmâtı olduklarından, borç ve zimmet olan farz
namazın o zamanlara tahsîsi nihayet hikmettir.
-1-
-2-
1 Seni her türlü noksandan tenzih
ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz
yoktur. Sen herşeyi hakkıyla bilir, her işi hikmetle
yaparsın. (Bakara Sûresi: 32.)
2 Allahım, Seni nasıl tanımaları, Sana
nasıl kullukta bulunmaları gerektiğini öğretmek için
kullarına muallim, isimlerinin hazînelerini tanıtıcı,
kâinat kitâbının âyetlerinin tercümânı,
kulluğuyla rubûbiyet güzelliğinin aynası olarak gönderdiğin
zâta, onun bütün âl ve ashâbına salât ve selâm
eyle. Bize ve erkek, kadın bütün mü’minlere
merhamet eyle. Amin. Bunu rahmetinle yap ey, merhamet
edenlerin en merhametlisi!
ON ÜÇÜNCÜ LEM’A
Hikmetü’l-İstiâze
sırrına
dairdir.
Şeytandan istiâze sırrına dairdir. On Üç İşaret
yazılacak. O işaretlerin bir kısmı, müteferrik bir
surette Yirmi Altıncı Söz gibi bir kısım risalelerde
beyan ve ispat edildiğinden, burada yalnız icmâlen
bahsedilecek.
BİRİNCİ İŞARET
Sual: Şeytanların kâinatta icad cihetinde hiçbir
methalleri olmadığı, hem Cenâb-ı Hak rahmet ve inâyetiyle
ehl-i hakka taraftar olduğu, hem hak ve hakikatin
cazibedar güzellikleri ve mehâsinleri ehl-i hakka
müeyyid ve müşevvik bulunduğu, hem dalâletin
müstekreh çirkinlikleri ehl-i dalâleti tenfir
ettikleri halde, hizbüşşeytanın çok defa galebe
etmesinin hikmeti nedir? Ve ehl-i hak, her vakit
şeytanın şerrinden Cenâb-ı Hakka sığınmasının
sırrı nedir?
Elcevap: Hikmeti ve sırrı şudur ki: Ekseriyet-i
mutlaka ile dalâlet ve şer, menfidir ve tahriptir ve
ademîdir ve bozmaktır. Ve ekseriyet-i mutlaka ile
hidayet
"De ki: Ey Rabbim, şeytanların
vesveselerinden Sana sığınırım. Onların yanımda
bulunmalarından da, yâ Rabbi, Sana sığınırım."
Mü’minûn Sûresi, 23:97-98.
ve hayır, müsbettir ve vücudîdir ve
imar ve tamirdir. Herkesçe malûmdur ki, yirmi adamın
yirmi günde yaptığı bir binayı, bir adam bir günde
tahrip eder. Evet, bütün âzâ-yı esasiyenin ve şerâit-i
hayatiyenin vücuduyla vücudu devam eden hayat-ı insan
Hâlık-ı Zülcelâlin kudretine mahsus olduğu halde,
bir zalim, bir uzvu kesmesiyle, hayata nisbeten ademî
olan mevte o insanı mazhar eder. Onun için,
et-tahrîbü eshel durub-u emsal hükmüne geçmiş.
İşte bu sırdandır ki, ehl-i dalâlet, hakikaten zayıf
bir kuvvetle pek kuvvetli ehl-i hakka bazan galip oluyor.
Fakat ehl-i hakkın öyle muhkem bir kalesi var ki, onda
tahassun ettikleri vakit, o müthiş düşmanlar
yanaşamazlar, bir halt edemezler. Eğer muvakkat bir
zarar verseler, sırrıyla,
ebedî bir sevap ve menfaatle o zarar telâfi edilir. O
kale-i metin, o hısn-ı hasîn ise, şeriat-ı
Muhammediye ve sünnet-i Ahmediyedir (a.s.m.).
İKİNCİ İŞARET
Sual : Şerr-i mahz olan şeytanların icadı ve ehl-i
imana taslitleri ve onların yüzünden çok insanlar
küfre girip Cehenneme girmeleri, gayet müthiş ve
çirkin görünüyor. Acaba Cemîl-i Alel’ıtlak ve Rahîm-i
Mutlak ve Rahmân-ı Bilhakkın rahmet ve cemâli, bu
hadsiz çirkinliğin ve dehşetli musibetin husulüne nasıl
müsaade ediyor ve nasıl cevaz gösteriyor? Şu meseleyi
çoklar sormuşlar ve çokların hatırına geliyor.
Elcevap: Şeytanın vücudunda cüz’î şerlerle
beraber birçok makasıd-ı hayriye-i külliye ve
kemâlât-ı insaniye vardır. Evet, bir çekirdekten
koca bir ağaca kadar ne kadar mertebeler var; mahiyet-i
insaniyedeki istidatta dahi ondan daha ziyade merâtip
var. Belki zerreden şemse kadar dereceleri var. Bu istidâdâtın
inkişâfâtı, elbette bir hareket ister, bir muamele
iktiza eder. Ve o muameledeki terakki zembereğinin
hareketi, mücahede ile olur. O mücahede ise,
şeytanların ve muzır şeylerin vücuduyla olur. Yoksa,
melâikeler gibi, insanların da makamı sabit kalırdı.
O halde insan nevinde binler envâ hükmünde sınıflar
bulunmayacak... Bir şerr-i cüz’î gelmemek için bin
hayrı terk etmek, hikmet ve adalete münafidir.
Çendan, şeytan yüzünden ekser insanlar dalâlete
giderler. Fakat ehemmiyet ve kıymet, ekseriyetle
keyfiyete bakar; kemiyete az bakar veya bakmaz. Nasıl
ki, bin ve on çekirdeği bulunan bir zat, o
çekirdekleri toprak altında bir muamele-i kimyeviyeye
mazhar etse, ondan on tanesi ağaç olmuş, bini
bozulmuş. O on ağaç olmuş çekirdeklerin o adama
verdiği menfaat, elbette, bin bozulmuş çekirdeğin
verdiği zararı hiçe indirir. Öyle de, nefis ve
şeytanlara karşı mücahede ile, yıldızlar gibi
"Akıbet takvâ
sahiplerinindir." A’râf Sûresi, 7:128.
nev-i insanı şereflendiren ve tenvir
eden on insan-ı kâmil yüzünden o neve gelen menfaat
ve şeref ve kıymet, elbette, haşarat nev’inden
sayılacak derecede süflî ehl-i dalâletin küfre
girmesiyle insan nevine vereceği zararı hiçe indirip
göze göstermediği için, rahmet ve hikmet ve adalet-i
İlâhiye, şeytanın vücuduna müsaade edip tasallutlarına
meydan vermiş.
Ey ehl-i iman! Bu müthiş düşmanlarınıza karşı
zırhınız, Kur’ân tezgâhında yapılan takvâdır.
Ve siperiniz, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın
Sünnet-i Seniyyesidir. Ve silâhınız, istiâze ve istiğfar
ve hıfz-ı İlâhiyeye ilticadır.
ÜÇÜNCÜ İŞARET
Sual : Kur’ân-ı Hakîmde ehl-i dalâlete karşı azîm
şekvâları ve kesretli tahşidâtı ve çok şiddetli
tehdidâtı, aklın zâhirine göre, adaletli ve
münasebetli belâgatine ve üslûbundaki itidaline ve
istikametine münasip düşmüyor. Adeta âciz bir adama
karşı, orduları tahşid ediyor. Ve onun cüz’î bir
hareketi için, binler cinayet etmiş gibi tehdit ediyor.
Ve müflis ve mülkte hiç hissesi olmadığı halde, mütecaviz
bir şerik gibi mevki verip ondan şekvâ ediyor. Bunun sırrı
ve hikmeti nedir?
Elcevap: Onun sır ve hikmeti şudur ki: Şeytanlar ve
şeytanlara uyanlar, dalâlete sülûk ettikleri için,
küçük bir hareketle çok tahribat yapabilirler. Ve
çok mahlûkatın hukukuna, az bir fiil ile çok hasâret
veriyorlar.
Nasıl ki, bir sultanın büyük bir ticaret gemisinde,
bir adam az bir hareketle, belki küçük bir vazifeyi
terk etmekle, o gemiyle alâkadar bütün vazifedarların
semere-i sa’ylerinin ve netice-i amellerinin mahvına
ve iptaline sebebiyet verdiği için, o geminin sahib-i
zîşânı, o âsiden, o gemiyle alâkadar olan bütün
raiyetinin hesabına azîm şikâyetler edip dehşetli
tehdit ediyor. Ve onun o cüz’î hareketini değil,
belki o hareketin müthiş neticelerini nazara alarak ve
o sahib-i zîşânın zâtına değil, belki raiyetinin
hukuku namına dehşetli bir cezaya çarpar.
Öyle de, Sultan-ı Ezel ve Ebed dahi, küre-i arz
gemisinde ehl-i hidayetle beraber bulunan, ehl-i dalâlet
olan hizbüşşeytanın zâhiren cüz’î hatîatlarıyla
ve isyanlarıyla pek çok mahlûkatın hukukuna tecavüz
ettikleri ve mevcudatın vezâif-i âliyelerinin
neticelerinin iptal etmesine sebebiyet verdikleri için,
onlardan azîm şikâyet ve dehşetli tehdidat, ve
tahribatlarına karşı mühim tahşidat etmek, ayn-ı
belâgat içinde mahz-ı hikmettir ve gayet münasip ve
muvafıktır. Ve mutabık-ı mukteza-yı haldir ki, belâgatin
tarifidir ve esasıdır. Ve israf-ı kelâm olan mübalâğadan
münezzehtir.
Malûmdur ki, böyle az bir hareketle çok tahribat yapan
dehşetli düşmanlara karşı gayet metin bir kaleye
iltica etmeyen, çok perişan olur. İşte, ey ehl-i
iman, o çelik ve semâvî kale, Kur’ân’dır. İçine
gir, kurtul.
DÖRDÜNCÜ İŞARET
Adem şerr-i mahz, ve vücud hayr-ı mahz olduğunu,
ehl-i tahkik ve ashab-ı keşif ittifak etmişler. Evet,
ekseriyet-i mutlaka ile, hayır ve mehâsin ve kemâlât,
vücuda
istinad eder ve ona râci olur. Sureten
menfi ve ademî de olsa, esası sübutîdir ve
vücudîdir. Dalâlet ve şer ve musibetler ve mâsiyetler
ve belâlar gibi bütün çirkinliklerin esası, mayası
ademdir, nefiydir. Onlardaki fenalık ve çirkinlik,
ademden geliyor. Çendan suret-i zâhirîde müsbet ve
vücudî de görünseler, esası ademdir, nefiydir.
Hem bilmüşahede sabittir ki, bina gibi bir ¸eyin
vücudu, bütün eczasının mevcudiyetiyle takarrur
eder. Halbuki onun harabiyeti ve ademi ve in’idâmı,
bir rüknün ademiyle hasıl olur. Hem vücut, herhalde
mevcut bir illet ister, muhakkak bir sebebe istinad eder.
Adem ise, ademî şeylere istinad edebilir; ademî birşey,
mâdum bir ¸eye illet olur.
İşte bu iki kaideye binaendir ki, şeytan-ı ins ve
cinnin kâinattaki müthiş âsâr-ı tahripkârâneleri
ve envâ-ı küfür ve dalâlet ve şer ve mehâliki yaptıkları
halde zerre miktar icada ve hilkate müdahaleleri olmadığı
gibi, mülk-ü İlâhîde bir hisse-i iştirakleri
olamıyor. Ve bir iktidar ve bir kudretle o işleri
yapmıyorlar; belki çok işlerinde iktidar ve fiil
değil, belki terk ve atâlettir. Hayrı yaptırmamakla
şerleri yapıyorlar, yani şerler oluyorlar. Çünkü
mehâlik ve şer, tahribat nev’inden olduğu için,
illetleri, mevcut bir iktidar ve fâil bir icad olmak
lâzım değildir. Belki bir emr-i ademî ile ve bir
şartın bozulmasıyla koca bir tahribat olur.
İşte bu sır Mecusîlerde inkişaf etmediği içindir
ki, kâinatta "Yezdan" namıyla bir hâlık-ı
hayır, diğeri "Ehriman" namıyla bir hâlık-ı
şer itikad etmişlerdir. Halbuki onların
"Ehriman" dedikleri mevhum ilâh-ı şer, bir cüz-ü
ihtiyariyle ve icadsız bir kesble şerlere sebebiyet
veren malûm şeytandır.
İşte, ey ehl-i iman! Şeytanların bu müthiş
tahribatına karşı en mühim silâhınız ve cihazat-ı
tamiriyeniz istiğfardır ve demekle Cenâb-ı
Hakka ilticadır. Ve kaleniz Sünnet-i Seniyyedir.
BEŞİNCİ İŞARET
Cenâb-ı Hak, kütüb-ü semâviyede beşere karşı
Cennet gibi azîm mükâfat ve Cehennem gibi dehşetli mücâzâtı
göstermekle beraber, çok irşad, ikaz, ihtar, tehdit ve
teşvik ettiği halde; ehl-i iman, bu kadar esbab-ı
hidayet ve istikamet varken, hizbüşşeytanın mükâfatsız,
çirkin, zayıf desiselerine karşı mağlûp olmaları,
bir zaman beni çok düşündürüyordu. Acaba, iman
varken, Cenâb-ı Hakkın o kadar şiddetli tehdidâtına
ehemmiyet vermemek nasıl oluyor? Nasıl iman gitmiyor? sırrıyla
şeytanın gayet zayıf desiselerine kapılıp Allah’a
isyan ediyor. Hattâ benim arkadaşlarımdan bazıları,
yüz hakikat
"Muhakkak ki şeytanın hilesi pek
zayıftır." Nisâ Sûresi, 4:76.
dersini kalben tasdik ile beraber, benden
işittiği ve bana karşı da fazla hüsn-ü zannı ve
irtibatı varken, kalbsiz ve bozuk bir adamın
ehemmiyetsiz ve riyâkârâne iltifatına kapıldı; onun
lehinde, benim aleyhimde bir vaziyete geldi. "Fesübhânallah,"
dedim. "İnsanda bu derece sukut olabilir mi? Ne
kadar hakikatsiz bir insandı!" diye o biçareyi gıybet
ettim, günaha girdim.
Sonra, sabık işaretlerdeki hakikat inkişaf etti,
karanlıklı çok noktaları aydınlattı. O nur ile,
lillâhilhamd, hem Kur’ân-ı Hakîmin azîm tergibat
ve teşvikatı tam yerinde olduğunu; hem ehl-i imanın
desâis-i şeytaniyeye kapılmaları imansızlıktan ve
imanın zayıflığından olmadığını; hem günah-ı
kebâiri işleyen küfre girmediğini; hem Mutezile
mezhebi ve bir kısım Hariciye mezhebi "Günah-ı
kebâiri irtikâp eden kâfir olur veya iman ve küfür
ortasında kalır" diye hükümlerinde hata
ettiklerini; hem benim o biçare arkadaşım da yüz
ders-i hakikati bir herifin iltifatına feda etmesi, düşündüğüm
gibi çok sukut ve dehşetli alçaklık olmadığını
anladım, Cenâb-ı Hakka şükrettim, o vartadan
kurtuldum. Çünkü, sabıkan dediğimiz gibi, şeytan, cüz’î
bir emr-i ademî ile insanı mühim tehlikelere atar. Hem
insandaki nefis ise, şeytanı her vakit dinler. Kuvve-i
şeheviye ve gadabiye ise, şeytanın desiselerine hem
kabile, hem nâkile iki cihaz hükmündedir.
İşte, bunun içindir ki, Cenâb-ı Hakkın Gafûr,
Rahîm gibi iki ismi, tecellî-i âzamla ehl-i imana
teveccüh ediyor. Ve Kur’ân-ı Hakîmde peygamberlere
en mühim ihsanı mağfiret olduğunu gösteriyor ve
onları istiğfar etmeye davet ediyor. Bismillâhirrahmânirrahîm
kelime-i kudsiyesini her sûre başında tekrar ile ve
her mübarek işlerde zikrine emretmesiyle, kâinatı
ihata eden rahmet-i vâsiasını melce ve tahassungâh
gösteriyor ve emriyle, kelimesini
siper yapıyor.
ALTINCI İŞARET
Şeytanın en tehlikeli bir desisesi şudur ki: Bazı
hassas ve sâfi-kalb insanlara, tahayyül-ü küfrîyi
tasdik-i küfürle iltibas ettiriyor. Tasavvur-u
dalâleti, dalâletin tasdiki suretinde gösteriyor. Ve
mukaddes zatlar ve münezzeh şeyler hakkında gayet
çirkin hatıraları hayaline gösteriyor. Ve imkân-ı zâtîyi
imkân-ı aklî şeklinde gösterip, imandaki yakînine
münâfi bir şek tarzını veriyor. Ve o vakit o biçare
hassas adam, kendini dalâlet ve küfür içine düştüğünü
tevehhüm edip imandaki yakîninin zâil olduğunu
zanneder, ye’se düşer, o yeisle şeytana maskara
olur. Şeytan hem ye’sini, hem o zayıf damarını, hem
o iltibasını çok işlettirir; ya divane olur, yahut
"Her-çibâd-âbâd" der, dalâlete gider.
Şeytanın bu desisesinin mahiyeti ne
kadar esassız olduğunu, bazı risalelerde beyan
ettiğimiz gibi, burada icmâlen bahsedeceğiz. Şöyle
ki:
Nasıl ki aynada yılanın sureti ısırmaz ve ateşin
misali yandırmaz ve murdarın aksi telvis etmez. Öyle
de, hayal veya fikir aynasında küfriyâtın ve şirkin
akisleri ve dalâletin gölgeleri ve şetimli çirkin
sözlerin hayalleri itikadı bozmaz, imanı tağyir
etmez, hürmetli edebi kırmaz. Çünkü meşhur kaidedir
ki, "Tahayyül-ü şetim şetim olmadığı gibi,
tahayyül-ü küfür dahi küfür değil ve tasavvur-u
dalâlet de dalâlet değil."
İmandaki şek meselesi ise, imkân-ı zâtîden gelen
ihtimaller, o yakîne münâfi değil ve o yakîni
bozmaz. İlm-i usul-i dinde kavâid-i mukarreredendir ki,
Meselâ, Barla Denizi su olarak yerinde bulunduğuna yakînimiz
var. Halbuki, zâtında mümkündür ki, o deniz, bu
dakikada batmış olsun. Ve batması mümkinattandır. Bu
imkân-ı zâtî, madem bir emâreden neş’et etmiyor;
zihnî bir imkân olamaz ki, şek olsun. Çünkü, yine
ilm-i usul-i dinde bir kaide-i mukarreredir ki,
Yani,
"Bir emâreden gelmeyen bir ihtimal-i zâtî ise,
bir imkân-ı zihnî olmaz ki şüphe verip ehemmiyeti
olsun."
İşte bu desise-i şeytaniyeye mâruz olan biçare adam,
hakaik-i imaniyeye yakînini böyle zâtî imkânlarla
kaybediyor zanneder. Meselâ, Hazret-i Peygamber
Aleyhissalâtü Vesselâm hakkında, beşeriyet
itibarıyla çok imkân-ı zâtiye hatırına geliyor ki,
imanın cezim ve yakînine zarar vermez. Fakat o zarar
verdi zanneder, zarara düşer.
Hem bazan şeytan, kalb üstündeki lümmesi cihetinde,
Cenâb-ı Hak hakkında fena sözler söyler. O adam
zanneder ki, onun kalbi bozulmuş ki böyle söylüyor;
titriyor. Halbuki onun titremesi ve korkması ve adem-i
rızası delildir ki, o sözler kalbinden gelmiyor, belki
lümme-i şeytaniyeden geliyor veya şeytan tarafından
ihtar ve tahayyül ediliyor.
Hem insanın letâifi içinde teşhis edemediğim bir iki
lâtife var ki, ihtiyar ve iradeyi dinlemezler, belki de
mesuliyet altına da giremezler. Bazan o lâtifeler
hükmediyorlar, hakkı dinlemiyorlar, yanlış şeylere
giriyorlar. O vakit şeytan o adama telkin eder ki:
"Senin istidadın hakka ve imana muvafık değil ki,
böyle ihtiyarsız bâtıl şeylere giriyorsun. Demek
senin kaderin seni şekavete mahkûm etmiştir." O
biçare adam ye’se düşüp helâkete gider.
İmkân-ı zâtî, yakîn-i ilmîye
münafi değil ve zaruret-i zihniyeye zıddiyeti yoktur.
İşte, şeytanın evvelki desiselerine
karşı mü’minin tahassungâhı, muhakkıkîn-i
asfiyanın düsturlarıyla hudutları taayyün eden
hakaik-i imaniye ve muhkemât-ı Kur’âniyedir. Ve
âhirdeki desiselerine karşı, istiâze ile, ehemmiyet
vermemektir. Çünkü ehemmiyet verdikçe, nazar-ı
dikkati celb ettirip büyür, şişer. Mü’minin böyle
mânevî yaralarına tiryak ve merhem, Sünnet-i
Seniyyedir.
YEDİNCİ İŞARET
Sual: Mutezile imamları, şerrin icadını şer telâkki
ettikleri için, küfür ve dalâletin hilkatini Allah’a
vermiyorlar. Güya onunla Allah’ı takdis ediyorlar!
"Beşer kendi ef’âlinin hâlıkıdır" diye
dalâlete gidiyorlar. Hem derler: "Bir günah-ı
kebireyi işleyen bir mü’minin imanı gider. Çünkü
Cenâb-ı Hakka itikad ve Cehennemi tasdik etmek, öyle
günahı işlemekle kabil-i tevfik olamaz. Çünkü
dünyada gayet cüz’î bir hapis korkusuyla kendini
hilâf-ı kanun herşeyden muhafaza eden adam, ebedî bir
azâb-ı Cehennemi ve Hâlıkın gazabını nazar-ı
ehemmiyete almayacak derecede büyük günahları
işlerse, elbette imansızlığa delâlet eder."
Elcevap: Birinci şıkkın cevabı şudur ki: Kader
Risalesinde izah edildiği gibi, halk-ı şer, şer
değil; belki kesb-i şer, şerdir. Çünkü, halk ve
icad umum neticelere bakar. Bir şerrin vücudu çok hayırlı
neticelere mukaddeme olduğu için, o şerrin icadı,
neticeler itibarıyla hayır olur, hayır hükmüne
geçer. Meselâ ateşin yüz hayırlı neticeleri var.
Fakat bazı insanlar, sû-i ihtiyarlarıyla ateşi
kendilerine şer yapmakla, "Ateşin icadı
şerdir" diyemezler. Öyle de, şeytanların icadı,
terakkiyât-ı insaniye gibi çok hikmetli neticeleri
olmakla beraber, sû-i ihtiyarıyla ve yanlış kesbiyle
şeytanlara mağlûp olmakla, "Şeytanın hilkati
şerdir" diyemez. Belki o, kendi kesbiyle kendine
şer yaptı.
Evet, kesb ise, mübaşeret-i cüz’iye olduğu için,
hususî bir netice-i şerriyenin mazharı olur; o kesb-i
şer, şer olur. Fakat icad umum neticelere baktığı için,
icad-ı şer, şer değil, belki hayırdır. İşte
Mutezile bu sırrı anlamadıkları için, "Halk-ı
şer, şerdir; ve çirkinin icadı çirkindir" diye,
Cenâb-ı Hakkı takdis için, şerrin icadını ona
vermemişler, dalâlete düşmüşler, ve bi’l-kaderi
hayrihî ve şerrihî olan bir rükn-ü imaniyeyi tevil
etmişler.
İkinci şık ki, "Günah-ı kebireyi işleyen
nasıl mü’min kalabilir?" diye suallerine cevap
ise:
Evvelâ, sabık işaretlerde onların hatası kat’î
bir surette anlaşılmıştır ki, tekrara hâcet kalmamıştır.
Saniyen, nefs-i insaniye, muaccel ve hazır bir dirhem
lezzeti, müeccel, gaip bir batman lezzete tercih ettiği
gibi, hazır bir tokat korkusundan, ileride bir sene
azaptan daha ziyade çekinir.
Hem insanda hissiyat galip olsa, aklın muhakemesini
dinlemez. Heves ve vehmi hükmedip, en az ve ehemmiyetsiz
bir lezzet-i hazırayı ileride gayet büyük bir
mükâfâta tercih eder. Ve az bir hazır
sıkıntıdan, ileride büyük bir azâb-ı
müeccelden ziyade çekinir. Çünkü tevehhüm ve heves
ve his, ileriyi görmüyor, belki inkâr ediyorlar. Nefis
dahi yardım etse, mahall-i iman olan kalb ve akıl
susarlar, mağlûp oluyorlar. Şu halde, kebâiri işlemek
imansızlıktan gelmiyor, belki his ve hevesin ve vehmin
galebesiyle akıl ve kalbin mağlûbiyetinden ileri
gelir.
Hem sabık işaretlerde anlaşıldığı gibi, fenalık
ve hevesat yolu, tahribat olduğu için, gayet kolaydır.
Şeytan-ı ins ve cinnî, çabuk insanları o yola sevk
ediyor. Gayet câ-yı hayret bir haldir ki, âlem-i bekanın-nass-ı
hadisle-sinek kanadı kadar bir nuru,
ebedî olduğu için, bir insanın müddet-i ömründe
dünyadan aldığı lezzet ve nimete mukabil geldiği
halde, bazı biçare insanlar, bir sinek kanadı kadar bu
fâni dünyanın lezzetini, o bâki âlemin bu fâni
dünyasına değer lezzetlerine tercih edip şeytanın
arkasında gider.
İşte bu sırlar içindir ki, Kur’ân-ı Hakîm, mü’minleri
pek çok tekrar ve ısrar ile, tehdit ve teşvik ile, günahtan
zecir ve hayra sevk ediyor.
Bir zaman Kur’ân-ı Hakîmin bu tekrar ile şiddetli
irşâdâtı bana bu fikri verdi ki, bu kadar mütemâdi
ihtarlar ve ikazlar, mü’min insanları sebatsız ve
hakikatsiz gösteriyorlar. İnsanın şerefine
yakışmayacak bir vaziyet veriyorlar. Çünkü, bir
memur, âmirinden aldığı birtek emri itaatine kâfi
iken, aynı emri on defa söylese, o memur cidden
gücenecek. "Beni itham ediyorsun; ben hain değilim"
der. Halbuki, en hâlis mü’minlere Kur’ân-ı Hakîm
musırrâne, mükerrer emrediyor.
Bu fikir benim zihnimi kurcaladığı bir zamanda, iki
üç sadık arkadaşlarım vardı. Onları şeytan-ı insînin
desiselerine kapılmamak için pek çok defa ihtar ve
ikaz ediyordum. "Bizi itham ediyorsun" diye
gücenmiyorlardı. Fakat ben kalben diyordum ki: "Bu
mütemâdiyen ihtarlarımla bunları gücendiriyorum,
sadakatsizlikle ve sebatsızlıkla itham ediyorum."
Sonra, birden, sabık işaretlerde izah ve ispat edilen
hakikat inkişaf etti. O vakit, o hakikatle hem Kur’ân-ı
Hakîmin tam mutabık-ı mukteza-yı hal ve yerinde ve
israfsız ve hikmetli ve ithamsız bir surette ısrar ve
tekrârâtı yaptığı ve ayn-ı hikmet ve mahz-ı belâgat
olduğunu bildim. Ve o sadık arkadaşlarımın gücenmediklerinin
sırrını anladım. O hakikatin hülâsası şudur ki:
Şeytanlar, tahribat cihetinde sevk ettikleri için, az
bir amel ile çok şerleri yaparlar. Onun için, tarik-i
hakta ve hidayette gidenler, pek çok ihtiyat ve
şiddetli sakınmaya ve mükerrer ihtârâta ve kesretli
muavenete muhtaç olduklarındandır ki, Cenâb-ı Hak, o
tekrarat cihetinde bin bir ismiyle ehl-i imana
muavenetini takdim ediyor ve binler merhamet ellerini
imdadına uzatıyor. Şerefini kırmıyor, belki vikaye
ediyor. İnsanın kıymetini küçük düşürtmüyor,
belki şeytanın şerrini büyük gösteriyor.
İşte, ey ehl-i hak ve ehl-i hidayet! Şeytan-ı ins ve
cinnînin mezkûr desiselerinden kurtulmak çaresi: Ehl-i
Sünnet ve Cemaat olan ehl-i hak mezhebini karargâh yap
ve Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyânın muhkemat
kalesine gir ve Sünnet-i Seniyyeyi rehber yap, selâmeti
bul.
"Dünyanın
Allah katında sinek kanadı kadar bir değeri olsaydı,
kâfirler ondan bir yudum su bile içemezlerdi."
Tirmizî, Zühd: 13; İbni Mâce, Zühd: 3; Müsned,
5:154, 177.
SEKİZİNCİ İŞARET
Sual: Sabık işaretlerde ispat ettiniz ki, dalâlet yolu
kolay ve tahrip ve tecavüz olduğu için, çoklar o yola
sülûk ediyorlar. Halbuki sair risalelerde kat’î
delillerle ispat etmişsiniz ki, küfür ve dalâlet yolu
o kadar müşkilâtlı ve suubetlidir ki, hiç kimse ona
girmemek gerekti ve kabil-i sülûk değil. Ve iman ve
hidayet yolu o kadar kolay ve zâhirdir ki, herkes ona
girmeliydi.
Elcevap: Küfür ve dalâlet iki kısımdır. Bir
kısmı, amelî ve fer’î olmakla beraber, iman
hükümlerini nefyetmek ve inkâr etmektir ki, bu tarz
dalâlet kolaydır. Hakkı kabul etmemektir; bir terktir,
bir ademdir, bir adem-i kabuldür. İşte bu kısımdır
ki, risalelerde kolay gösterilmiş.
İkinci kısım ise, amelî ve fer’î olmayıp, belki
itikadî ve fikrî bir hükümdür. Yalnız imanın
nefyini değil, belki imanın zıddına gidip bir yol açmaktır.
Bu ise bâtılı kabuldür, hakkın aksini ispattır. Bu
kısım, imanın yalnız nefyi ve nakîzi değil, imanın
zıddıdır. Adem-i kabul değil ki kolay olsun. Belki
kabul-ü ademdir. Ve o ademi ispat etmekle kabul
edilebilir. kaidesiyle,
ademin ispatı elbette kolay değildir.
İşte, sair risalelerde imtinâ derecesinde suubetli ve
müşkilâtlı gösterilen küfür ve dalâlet bu kısımdır
ki, zerre miktar şuuru bulunan, bu yola sâlik olmamak
lâzımdır. Hem bu yol, risalelerde kat’î ispat
edildiği gibi, o kadar dehşetli elemleri var ve boğucu
karanlıkları var ki, zerre miktar aklı bulunan, o yola
talip olmaz.
Eğer denilse: Bu kadar elîm ve karanlıklı, müşkilâtlı
yola nasıl ekser insanlar gidiyorlar?
Elcevap: İçine düşmüş bulunuyorlar, çıkamıyorlar.
Hem insandaki nebâtî ve hayvânî kuvveleri, âkıbeti
görmedikleri, düşünemedikleri ve o insandaki
letâif-i insaniyeye galebe ettikleri için, çıkmak
istemiyorlar ve hazır ve muvakkat bir lezzetle mütesellî
oluyorlar.
Sual: Eğer denilse: Dalâlette öyle dehşetli bir elem
ve bir korku var ki, kâfir, değil hayattan lezzet
alması, hiç yaşamaması lâzım geliyor. Belki o
elemden ezilmeli ve o korkudan ödü patlamalıydı.
Çünkü insaniyet itibarıyla hadsiz eşyaya müştak ve
hayata âşık olduğu halde, küfür vasıtasıyla,
mevtini bir idam-ı ebedî ve bir firâk-ı lâyezâlî
ve zevâl-i mevcudatı ve ahbabının vefatlarını ve bütün
sevdiklerini idam ve mufarakat-i ebediye suretinde,
gözü önünde, daima küfür vasıtasıyla gören insan
nasıl yaşayabilir? Nasıl hayattan lezzet alabilir?
Elcevap: Acip bir mağlâta-i şeytaniye ile kendini
aldatır, yaşar. Sûrî bir lezzet alır zanneder.
Meşhur bir temsille onun mahiyetine işaret edeceğiz.
Şöyle ki:
Yokluk ispat edilemez.
Deniliyor: Devekuşuna demişler,
"Kanatların var, uç." O da kanatlarını
kısıp "Ben deveyim" demiş, uçmamış. Fakat
avcının tuzağına düşmüş. Avcı beni görmesin
diye başını kuma sokmuş. Halbuki koca gövdesini dışarıda
bırakmış, avcıya hedef etmiş. Sonra ona demişler,
"Madem deveyim diyorsun, yük götür." O zaman
kanatlarını açıvermiş, "Ben kuşum"
demiş, yükün zahmetinden kurtulmuş. Fakat hâmisiz ve
yemsiz olarak avcıların hücumuna hedef olmuş.
Aynen onun gibi, kâfir, Kur’ân’ın semâvî
ilânâtına karşı küfr-ü mutlakı bırakıp meşkûk
bir küfre inmiş. Ona denilse: "Madem mevt ve zevâli
bir idam-ı ebedî biliyorsun. Kendini asacak olan darağacı
göz önünde. Ona her vakit bakan nasıl yaşar, nasıl
lezzet alır?" O adam, Kur’ân’ın umumî vech-i
rahmet ve şümullü nurundan aldığı bir hisse ile
der: "Mevt idam değil; ihtimal-i beka var."
Veyahut, devekuşu gibi başını gaflet kumuna sokar-tâ
ki ecel onu görmesin ve kabir ona bakmasın ve zevâl-i
eşya ona ok atmasın!
Elhasıl, o meşkûk küfür vasıtasıyla, devekuşu
gibi mevt ve zevâli idam mânâsında gördüğü vakit,
Kur’ân ve semâvî kitapların îmânün bi’l-âhiret’e
dair kat’î ihbârâtı ona bir ihtimal verir; o kâfir
o ihtimale yapışır, o dehşetli elemi üzerine almaz.
O vakit ona denilse, "Madem bâki bir âleme
gidilecek; o âlemde güzel yaşamak için tekâlif-i
diniye meşakkatini çekmek gerektir." O adam
şekk-i küfrî cihetiyle der: "Belki yoktur. Yok
için neden çalışayım?" Yani, vaktâ ki o
hükm-ü Kur’ân’ın verdiği ihtimal-i beka
cihetiyle idam-ı ebedî âlâmından kurtulur ve meşkûk
küfrün verdiği ihtimal-i adem cihetiyle tekâlif-i
diniye meşakkati ona müteveccih olur; ona karşı küfür
ihtimaline yapışır, o zahmetten kurtulur. Demek, bu
nokta-i nazarda, mü’minden ziyade bu hayatta lezzet alır
zannediyor. Çünkü tekâlif-i diniyenin zahmetinden
ihtimal-i küfrî ile kurtuluyor ve âlâm-ı ebediyeden,
ihtimal-i imanî cihetiyle kendi üzerine almaz. Halbuki
bu mağlâta-i şeytaniyenin hükmü gayet sathî ve
faydasız ve muvakkattir.
İşte, Kur’ân-ı Hakîmin küffarlar hakkında da bir
nevi cihet-i rahmeti vardır ki, hayat-ı dünyeviyeyi
onlara cehennem olmaktan bir derece kurtarıp bir nevi
şek vererek, şek ile yaşıyorlar. Yoksa, âhiret
cehennemini andıracak, bu dünyada dahi mânevî bir
cehennem azâbı çekeceklerdi ve intihara mecbur
olacaklardı.
İşte, ey ehl-i iman! Sizi idam-ı ebedîden ve
dünyevî ve uhrevî cehennemlerden kurtaran Kur’ân’ın
himayeti altına mü’minâne ve mutemidâne giriniz ve
Sünnet-i Seniyyesinin dairesine teslimkârâne ve
müstahsinâne dahil olunuz, dünya şekavetinden ve
âhirette azaptan kurtulunuz.
DOKUZUNCU İŞARET
Sual : Hizbullah olan ehl-i hidayet, başta enbiya ve
onların başında Fahr-i Âlem Aleyhissalâtü
Vesselâm, o kadar inâyet ve rahmet-i İlâhiye ve
imdad-ı Sübhâniyeye mazhar oldukları halde, neden
çok defa, hizbüşşeytan olan ehl-i dalâlete
mağlûp olmuşlar? Hem, Hâtemü’l-Enbiyânın
güneş gibi parlak nübüvvet ve risaleti ve iksir-i
âzam gibi tesirli i’câz-ı Kur’ânî vasıtasıyla
irşadı ve cazibe-i umumiye-i kâinattan daha cazibedar
hakaik-i Kur’âniyenin komşuluğunda ve yakınında
olan Medine münafıklarının dalâlette ısrarları ve
hidayete girmemeleri niçindir ve hikmeti nedir?
Elcevap: Bu iki şık müthiş sualin halli için,
derince bir esas beyan etmek lâzım gelir. Şöyle ki:
Şu kâinat Hâlık-ı Zülcelâlinin hem cemâlî, hem
celâlî iki kısım esmâsı bulunduğundan ve o cemâlî
ve celâlî isimler, hükümlerini ayrı ayrı cilvelerle
göstermek iktiza ettiklerinden, Hâlık-ı Zülcelâl,
kâinatta ezdâdı birbirine mezc edip, birbirine mukabil
getirip ve birbirine mütecaviz ve müdafi bir vaziyet
verip, hikmetli ve menfaattar bir nevi mübareze suretine
getirip, ondan, zıtları birbirinin hududuna geçirip
ihtilâfat ve tagayyürat meydana getirmekle, kâinatı
kanun-u tagayyür ve tahavvül ve düstur-u terakki ve
tekâmüle tâbi kıldığı için; o şecere-i hilkatin
câmi bir semeresi olan insan nevinde o kanun-u
mübarezeyi daha acip bir şekle getirip, bütün
terakkiyât-ı insaniyeye medar bir mücahede kapısını
açıp, hizbullaha karşı meydana çıkabilmek için
hizbüşşeytana bazı cihazat vermiş.
İşte bu sırr-ı dakik içindir ki, enbiyalar çok defa
ehl-i dalâlete karşı mağlûp oluyor. Ve gayet zaaf ve
aczde olan dalâlet ehli, mânen gayet kuvvetli olan
ehl-i hakka muvakkaten galip oluyorlar ve mukavemet
ediyorlar. Bu acip mukavemetin sırr-ı hikmeti şudur
ki:
Dalâlette ve küfürde hem adem ve terk var ki, pek
kolaydır, hareket istemez. Hem tahrip var ki, çok
sehîldir ve âsândır, az bir hareket yeter. Hem tecavüz
var ki, az bir amel ile çoklarına zarar verip, ihâfe
noktasında ve firavuniyet cihetinden onlara bir makam
kazandırır. Hem âkıbeti görmeyen ve hazır zevke müptelâ
olan insandaki nebâtî ve hayvânî kuvvelerin tatmini,
telezzüzü için hürriyeti vardır ki, akıl ve kalb
gibi letâif-i insaniyeyi insaniyetkârâne ve âkıbet-endişâne
olan vazifelerinden vazgeçiriyorlar.
Ehl-i hidayet ve başta ehl-i nübüvvet ve başta
Habib-i Rabbü’l-Âlemîn olan Resul-i Ekrem
Aleyhissalâtü Vesselâmın meslek-i kudsîsi, hem
vücudî, hem sübutî, hem tamir, hem hareket, hem
hududda istikamet, hem âkıbeti düşünmek, hem
ubudiyet, hem nefs-i emmârenin firavuniyetini, serbestliğini
kırmak gibi esasat-ı mühimme bulunduğundandır ki,
Medine-i Münevverede bulunan o zamanın münafıkları,
o parlak güneşe karşı yarasa kuşu gibi gözlerini
yumup, o cazibe-i azîmeye karşı şeytanî bir kuvve-i
dâfiaya kapılıp dalâlette kalmışlar.
Eğer denilirse: Resul-i Ekrem Aleyhissalatü Vesselâm
madem Habib-i Rabbü’l-Âlemîndir. Hem elindeki hak ve
lisanındaki hakikattir. Ve ordusundaki askerlerin bir
kısmı melâikedir. Ve bir avuç su ile bir orduyu
sular. Ve dört avuç buğday ve bir oğlağın etiyle
bin adamı doyuracak bir ziyafet verir. Ve küffar
ordusunun
gözlerine bir avuç toprak atmakla, o bir
avuç topraktan her küffârın gözüne bir avuç toprak
girmesiyle onları kaçırır. Ve daha bunun gibi bin mu’cizât
sahibi olan bir kumandan-ı Rabbânî, nasıl oluyor da
Uhud’un nihayetinde ve Huneyn’in bidâyetinde mağlûp
oluyor?
Elcevap: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, nev-i
beşere muktedâ ve imam ve rehber olarak gönderilmiştir.
Tâ ki, o nev-i insanî, hayat-ı içtimaiye ve
şahsiyedeki düsturları ondan öğrensin ve Hakîm-i
Zülkemâlin kavânin-i meşietine itaate alışsınlar
ve desâtir-i hikmetine tevfik-i hareket etsinler. Eğer
Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm hayat-ı içtimaiye
ve şahsiyesinde daima harikulâdelere ve mucizelere
istinad etseydi, o vakit imam-ı mutlak ve rehber-i ekber
olamazdı.
İşte bu sır içindir ki, yalnız dâvâsını tasdik
ettirmek için, ara sıra, indelhâce, münkirlerin
inkârını kırmak için mucizeler gösterirdi. Sair
vakitlerde nasıl ki herkesten ziyade evâmir-i İlâhiyeye
itaat etmiştir; öyle de, hikmet-i Rabbâniye ile ve meşiet-i
Sübhâniye ile tesis edilen âdetullah kavâninine
herkesten ziyade mürâat ve itaat ederdi. Düşmana
karşı zırh giyerdi, "Sipere giriniz"
emrederdi. Yara alırdı, zahmet çekerdi. Tâ, tamamıyla
hikmet-i İlâhiye kanununa ve kâinattaki şeriat-ı
fıtriye-i kübrâya mürâat ve itaati göstersin.
ONUNCU İŞARET
İblis’in en mühim bir desisesi, kendini, kendine
tâbi olanlara inkâr ettirmektir. Şu zamanda, hususan
maddiyyunların felsefeleriyle zihni bulananlar bu bedihî
meselede tereddüt gösterdikleri için, şeytanın bu
desisesine karşı bir iki söz söyleyeceğiz. Şöyle
ki:
İnsanlarda şeytan vazifesini gören cesetli ervâh-ı
habise bilmüşahede bulunduğu gibi, cinnîden cesetsiz
ervâh-ı habise dahi bulunduğu, o katiyettedir. Eğer
onlar maddî ceset giyseydiler, bu şerîr insanların
aynı olacaktılar. Hem eğer bu insan suretindeki insî
şeytanlar cesetlerini çıkarabilseydiler, o cinnî
iblisler olacaktılar. Hattâ bu şiddetli münasebete
binaendir ki, bir mezheb-i bâtıl hükmetmiş ki,
"İnsan suretindeki gayet şerîr ervâh-ı habise,
öldükten sonra şeytan olur."
Malûmdur ki, âlâ birşey bozulsa, ednâ bir ¸eyin
bozulmasından daha ziyade bozuk olur. Meselâ, nasıl ki
süt ve yoğurt bozulsalar yine yenilebilir. Yağ bozulsa
yenilmez, bazan zehir gibi olur. Öyle de, mahlûkatın
en mükerremi, belki en âlâsı olan insan, eğer
bozulsa, bozuk hayvandan daha ziyade bozuk olur. Müteaffin
maddelerin kokusuyla telezzüz eden haşarat gibi ve
ısırmakla zehirlendirmekten lezzet alan yılanlar gibi,
dalâlet bataklığındaki şerler ve habis ahlâklarla
telezzüz ve iftihar eder ve zulmün zulümatındaki
zararlardan ve cinayetlerden lezzet alırlar, adeta
şeytanın mahiyetine girerler. Evet, cinnî şeytanın vücuduna
kat’î bir delili, insî şeytanın vücududur.
Saniyen: Yirmi Dokuzuncu Sözde yüzer delil-i kat’î
ile ruhanî ve meleklerin vücudunu ispat eden umum o
deliller, şeytanların dahi vücudunu ispat ederler. Bu
ciheti o Söze havale ediyoruz.
Salisen: Kâinattaki umur-u hayriyedeki
kanunların mümessili, nâzırı hükmünde olan
meleklerin vücudu, ittifak-ı edyân ile sabit olduğu
gibi, umur-u şerriyenin mümessilleri ve mübaşirleri
ve o umurdaki kavâninin medarları olan ervâh-ı habise
ve şeytaniye bulunması, hikmet ve hakikat noktasında
katîdir. Belki umur-u şerriyede zîşuur bir perdenin
bulunması daha ziyade lâzımdır. Çünkü, Yirmi
İkinci Sözün başında denildiği gibi, herkes,
herşeyin hüsn-ü hakikîsini göremediği için,
zâhirî şerriyet ve noksaniyet cihetinde Hâlık-ı Zülcelâle
karşı itiraz etmemek ve rahmetini itham etmemek ve
hikmetini tenkit etmemek ve haksız şekvâ etmemek
için, zahirî bir vasıtayı perde ederek, tâ itiraz ve
tenkit ve şekvâ o perdelere gidip, Hâlık-ı Kerîm ve
Hakîm-i Mutlaka teveccüh etmesin. Nasıl ki, vefat eden
ibâdın küsmesinden Hazret-i Azrail’i kurtarmak için
hastalıkları ecele perde etmiş; öyle de, Hazret-i
Azrail’i (a.s.) kabz-ı ervâha perde edip, tâ
merhametsiz tevehhüm edilen o hâletlerden gelen şekvâlar
Cenâb-ı Hakka teveccüh etmesin. Öyle de, daha ziyade
bir katiyetle, şerlerden ve fenalıklardan gelen itiraz
ve tenkit Hâlık-ı Zülcelâle teveccüh etmemek için,
hikmet-i Rabbâniye, şeytanın vücudunu iktiza etmiştir.
Rabian: İnsan küçük bir âlem olduğu gibi, âlem
dahi büyük bir insandır. Bu küçük insan o büyük
insanın bir fihristesi ve hülâsasıdır. İnsanda
bulunan numunelerin büyük asılları, insan-ı ekberde
bizzarure bulunacaktır. Meselâ, nasıl ki insanda
kuvve-i hafızanın vücudu, âlemde Levh-i Mahfuzun
vücuduna kat’î delildir; öyle de, insanda kalbin bir
köşesinde lümme-i şeytaniye denilen bir âlet-i
vesvese ve kuvve-i vâhimenin telkinatıyla konuşan bir
şeytanî lisan ve ifsad edilen kuvve-i vâhime küçük
bir şeytan hükmüne geçtiğini ve sahiplerinin
ihtiyarına zıt ve arzusuna muhalif hareket ettiklerini,
hissen ve hadsen herkes nefsinde görmesi, âlemde
büyük şeytanların vücuduna kat’î bir delildir. Ve
bu lümme-i şeytaniye ve şu kuvve-i vâhime bir kulak
ve bir dil olduklarından, ona üfleyen ve bunu konuşturan
haricî bir şahs-ı şerîrenin vücudunu ihsas ederler.
ON BİRİNCİ İŞARET
Ehl-i dalâletin şerrinden kâinatın kızdıklarını
ve anâsır-ı külliyenin hiddet ettiklerini ve umum
mevcudatın galeyana geldiklerini, Kur’ân-ı Hakîm,
mucizâne ifade ediyor. Yani, kavm-i Nuh’un başına
gelen tufan ile semâvat ve arzın hücumunu ve kavm-i
Semud ve Âd’ın inkârından hava unsurunun hiddetini
ve kavm-i Firavuna karşı su unsurunun ve denizin
galeyanını ve Karun’a karşı toprak unsurunun
gayzını ve ehl-i küfre karşı âhirette sırrıyla
Cehennemin gayzını ve öfkesini ve sair mevcudatın
ehl-i küfür ve dalâlete karşı hiddetini gösterip
ilân ederek gayet müthiş bir tarzda ve i’câzkârâne
ehl-i dalâlet ve isyanı zecrediyor.
"Neredeyse öfkeden
parçalanacak!" Mülk Sûresi, 67:8.
Sual: Niçin böyle ehemmiyetsiz insanların
ehemmiyetsiz amelleri ve şahsî günahları kâinatın
hiddetini celb ediyor?
Elcevap: Bazı risalelerde ve sabık işaretlerde ispat
edildiği gibi, küfür ve dalâlet, müthiş bir tecavüzdür
ve umum mevcudatı alâkadar edecek bir cinayettir.
Çünkü hilkat-i kâinatın bir netice-i âzamı,
ubudiyet-i insaniyedir ve rububiyet-i İlâhiyeye karşı
iman ve itaatle mukabeledir. Halbuki ehl-i küfür ve
dalâlet ise, küfürdeki inkârıyla, mevcudatın ille-i
gayeleri ve sebeb-i bekaları olan o netice-i âzamı
reddettikleri için, umum mahlûkatın hukukuna bir nevi
tecavüz olduğu gibi, umum masnuatın aynalarında
cilveleri tezahür eden ve masnuatın kıymetlerini
aynadarlık cihetinde âli eden esmâ-i İlâhiyenin
cilvelerini inkâr ettikleri için, o esmâ-i kudsiyeye
karşı bir tezyif olduğu gibi, umum masnuatın
kıymetini tenzil ile, o masnuata karşı bir tahkir-i azîmdir.
Hem umum mevcudatın herbiri birer vazife-i âliye ile
muvazzaf birer memur-u Rabbânî derecesinde iken,
küfür vasıtasıyla sukut ettirip, câmid, fâni,
mânâsız bir mahlûk menzilesinde gösterdiğinden,
umum mahlûkatın hukukuna karşı bir nevi tahkirdir.
İşte, envâ-ı dalâlet, derecâtına göre az çok
kâinatın yaratılmasındaki hikmet-i Rabbâniyeye ve
dünyanın bekasındaki makasıd-ı Sübhâniyeye zarar
verdiği için, ehl-i isyana ve ehl-i dalâlete karşı kâinat
hiddete geliyor, mevcudat kızıyor, mahlûkat
öfkeleniyor.
Ey cirmi ve cismi küçük ve cürmü ve zulmü büyük
ve ayıp ve zenbi azîm biçare insan! Kâinatın
hiddetinden, mahlûkatın nefretinden, mevcudatın
öfkesinden kurtulmak istersen, işte kurtulmanın
çaresi: Kur’ân-ı Hakîmin daire-i kudsiyesine
girmektir ve Kur’ân’ın mübelliği olan Resul-i
Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın sünnet-i seniyyesine
ittibâdır. Gir ve tâbi ol.
ON
İKİNCİ İŞARET
Dört sual ve cevaptır.
BİRİNCİ SUAL: Mahdut bir hayatta, mahdut günahlara
mukabil hadsiz bir azap ve nihayetsiz bir Cehennem nasıl
adalet olur?
Elcevap: Sabık işaretlerde, hususan bundan evvelki On
Birinci İşarette kat’iyen anlaşıldı ki, küfür ve
dalâlet cinayeti, nihayetsiz bir cinayettir ve hadsiz
bir hukuka tecavüzdür.
İKİNCİ SUAL: Şeriatta denilmiştir ki, "Cehennem
ceza-yı ameldir, fakat Cennet fazl-ı İlâhî
iledir." Bunun sırr-ı hikmeti nedir?
Elcevap: Sabık işaretlerde tebeyyün etti ki, insan,
icadsız bir cüz-ü ihtiyarî ile ve cüz’î bir kesb
ile, bir emr-i ademî veya bir emr-i itibarî teşkil ile
ve sübut vermekle müthiş tahribata ve şerlere
sebebiyet verdiği gibi, nefsi ve hevâsı daima şerlere
ve zararlara meyyal olduğu için, o küçük kesbin
neticesinden hâsıl olan seyyiâtın mesuliyetini o
çeker. Çünkü onun nefsi istedi ve kendi kesbiyle
sebebiyet verdi. Ve şer, ademî olduğu için, abd ona
fâil oldu, Cenâb-ı Hak da halk etti. Elbette o hadsiz
cinayetin mesuliyetini, nihayetsiz bir azapla çekmeye
müstehak olur.
Amma hasenat ve hayrat ise, madem ki
vücudîdirler, kesb-i insanî ve cüz-ü ihtiyarî
onlara illet-i mûcide olamaz. İnsan onda hakikî fâil
olamaz. Ve nefs-i emmâresi de hasenâta taraftar değildir.
Belki rahmet-i İlâhiye onları ister ve kudret-i Rabbâniye
icad eder. Yalnız, insan, iman ile, arzu ile, niyet ile
sahip olabilir. Ve sahip olduktan sonra, o hasenat ise,
ona evvelce verilmiş olan vücut ve iman nimetleri gibi,
sabık hadsiz niam-ı İlâhiyeye bir şükürdür,
geçmiş nimetlere bakar. Vaad-i İlâhî ile verilecek
Cennet ise, fazl-ı Rahmânî ile verilir. Zâhirde bir
mükâfattır, hakikatte fazldır.
Demek seyyiâta sebep nefistir, mücâzâta bizzat
müstehaktır. Hasenatta ise sebep Haktandır, illet de
Haktandır. Yalnız, insan iman ile tesahup eder. "Mükâfâtını
isterim" diyemez, "Fazlını beklerim"
diyebilir.
ÜÇÜNCÜ SUAL: Beyanat-ı sabıkadan da anlaşılıyor
ki, seyyiat, intişar ve tecavüz ile taaddüt ettiğinden,
bir seyyie bin yazılmalı; hasene ise, vücudî olduğu
için maddeten taaddüt etmediğinden ve abdin icadıyla
ve nefsin arzusuyla olmadığından, hiç yazılmamalı
veya bir yazılmalı idi. Neden seyyie bir yazılır,
hasene on ve bazan bin yazılır?
Elcevap: Cenâb-ı Hak, kemâl-i rahmet ve cemâl-i
rahîmiyetini o suretle gösteriyor.
DÖRDÜNCÜ SUAL: Ehl-i dalâletin kazandıkları
muvaffakiyet ve gösterdikleri kuvvet ve ehl-i hidayete
galebeleri gösteriyor ki, onlar bir kuvvete ve bir
hakikate istinad ediyorlar. Demek ya ehl-i hidayette zaaf
var, ya onlarda bir hakikat var.
Elcevap: Hâşâ! Ne onlarda hakikat var, ne ehl-i hakta
zaaf vardır. Fakat, maatteessüf, kàsırü’n-nazar,
muhakemesiz bir kısım avam tereddüde düşüp vesvese
ediyorlar, akidelerine halel geliyor. Çünkü diyorlar:
"Eğer ehl-i hakta tam hak ve hakikat olsaydı, bu
derece mağlûbiyet ve zillet olmamak gerekti. Çünkü
hakikat kuvvetlidir. olan
kaide-i esasiye ile, kuvvet haktadır. Eğer o ehl-i
hakka mukabil galibâne gelen ehl-i dalâletin hakikî
bir kuvveti ve bir nokta-i istinadı olmasaydı, bu
derece galibiyet ve muvaffakiyet olmamak lâzım
gelecekti."
Elcevap: Ehl-i hakkın mağlûbiyeti kuvvetsizlikten,
hakikatsizlikten gelmediği, sabık işaretlerle kat’î
ispat edildiği gibi, ehl-i dalâletin galebesi
kuvvetlerinden ve iktidarlarından ve nokta-i istinad
bulmalarından gelmediği, yine o işaretlerle kat’î
ispat edildiğinden, bu sualin cevabı, sabık
işaretlerin heyet-i mecmuasıdır. Yalnız burada
desiselerinden, istimal ettikleri bir kısım silâhlarına
işaret edeceğiz. Şöyle ki:
"Hak daima üstün gelir; hakka
galebe edilmez." (Keşfü’l-Hafa, 1:127, Hadis
no:362.)
Ben kendim mükerreren müşahede etmişim
ki, yüzde on ehl-i fesat, yüzde doksan ehl-i salâhı
mağlûp ediyordu. Hayretle merak ettim. Tetkik ederek
kat’iyen anladım ki, o galebe kuvvetten, kudretten
gelmiyor, belki fesattan ve alçaklıktan ve tahripten ve
ehl-i hakkın ihtilâfından istifade etmesinden ve içlerine
ihtilâf atmaktan ve zayıf damarları tutmaktan ve
aşılamaktan ve hissiyat-ı nefsaniyeyi ve ağrâz-ı
şahsiyeyi tahrik etmekten ve insanın mahiyetinde muzır
madenler hükmünde bulunan fena istidatları
işlettirmekten ve şan ve şeref namıyla, riyâkârâne
nefsin firavuniyetini okşamaktan ve vicdansızca
tahribatlarından herkes korkmasından geliyor. Ve o
misilli şeytanî desiseler vasıtasıyla muvakkaten
ehl-i hakka galebe ederler. Fakat -1-
sırrıyla, düsturuyla,
onların o muvakkat galebeleri, menfaat cihetinden onlar
için ehemmiyetsiz olmakla beraber, Cehennemi kendilerine
ve Cenneti ehl-i hakka kazandırmalarına sebeptir.
İşte, dalâlette, iktidarsızlar muktedir görünmeleri
ve ehemmiyetsizler şöhret kazanmaları içindir ki,
hodfüruş, şöhretperest, riyâkâr insanlar ve az birşeyle
iktidarlarını göstermek ve ihâfe ve ızrar cihetinden
bir mevki kazanmak için ehl-i hakka muhalefet vaziyetine
girerler. Tâ görünsün ve nazar-ı dikkat ona celb
olunsun. Ve iktidar ve kudretle değil, belki terk ve atâletle
sebebiyet verdiği tahribat ona isnad edilip ondan
bahsedilsin. Nasıl ki böyle şöhret divanelerinden
birisi namazgâhı telvis etmiş, tâ herkes ondan
bahsetsin. Hattâ ondan lânetle de bahsedilmiş de, şöhretperestlik
damarı kendisine bu lânetli şöhreti hoş göstermiş
diye darbımesel olmuş.
Ey âlem-i beka için yaratılan ve fâni âleme
müptelâ olan biçare insan! -2-
âyetinin sırrına dikkat et, kulak ver. Bak, ne diyor:
Mefhum-u sarihiyle ferman ediyor ki, ehl-i dalâletin
ölmesiyle, insanla alâkadar olan semâvat ve arz, onların
cenazeleri üstünde ağlamıyorlar, yani, onların
ölmesiyle memnun oluyorlar.
Ve mefhum-u işarîsiyle ifade ediyor ki, ehl-i hidayetin
ölmesiyle semâvat ve arz, onların cenazeleri üstünde
ağlıyorlar, firaklarını istemiyorlar. Çünkü ehl-i
iman ile bütün kâinat alâkadardır, ondan memnundur.
Zira iman ile Hâlık-ı Kâinatı bildikleri için,
kâinatın kıymetini takdir edip hürmet ve muhabbet
ederler. Ehl-i dalâlet gibi tahkir ve zımnî adâvet
etmezler.
Ey insan, düşün! Sen alâküllihal öleceksin. Eğer
nefis ve şeytana tâbi isen, senin komşuların, belki
akrabaların, senin şerrinden kurtulmak için mesrur
olacaklar.
1 "Akıbet takvâ
sahiplerinindir." A’râf Sûresi, 7:128.
2 "Gök ve yer onlara ağlamadı."
Duhan Sûresi, 44:29.
Eğer deyip Kur’ân’a
ve Habib-i Rahmân’a tâbi isen, o vakit semavat ve arz
ve mevcudat, herkesin derecesine nisbeten, senin derecene
göre senin firâkından müteessir olup mânen ağlarlar.
Ulvî bir matemle ve haşmetli bir teşyî ile, kabir kapısıyla
girdiğin beka âleminde senin derecene nisbeten senin
için bir hüsn-ü istikbal var olduğuna işaret
ederler.
ON
ÜÇÜNCÜ İŞARET
Üç Noktadır.
BİRİNCİ NOKTA: Şeytanın en büyük bir desisesi,
hakaik-i imaniyenin azameti cihetinde dar kalbli ve kısa
akıllı ve kàsır fikirli insanları aldatır, der ki:
"Birtek zat, umum zerrat ve seyyarat ve nücumu ve
sair mevcudatı bütün ahvâliyle tedbir-i rububiyetinde
çeviriyor, idare ediyor deniliyor. Böyle hadsiz acip,
büyük meseleye nasıl inanılabilir? Nasıl kalbe
yerleşir? Nasıl fikir kabul edebilir?" der. Acz-i
insanî noktasında bir hiss-i inkârî uyandırıyor.
Elcevap: Şeytanın bu desisesini susturan sır Allahu
ekber’dir. Ve cevab-ı hakikîsi de Allahu ekber’dir.
Evet, Allahu ekber’in ziyade kesretle şeâir-i İslâmiyede
tekrarı, bu desiseyi mahvetmek içindir. Çünkü, insanın
âciz kuvveti ve zayıf kudreti ve dar fikri, böyle
hadsiz büyük hakikatleri Allahu ekber nuruyla görüp
tasdik ediyor ve Allahu ekber kuvvetiyle o hakikatleri taşıyor
ve Allahu ekber dairesinde yerleştiriyor ve vesveseye düşen
kalbine diyor ki:
Bu kâinatın gayet muntazamca tedbir ve tedvîri bilmüşahede
görünüyor. Bunda iki yol var:
Birinci yol: Mümkündür. Fakat gayet azîmdir ve
harikadır. Zaten böyle harika bir eser, bir harika san’atla,
çok acip bir yolla olur. O yol ise, mevcudat, belki
zerrat adedince vücudunun şahitleri bulunan bir Zât-ı
Ehad ve Samedin rububiyetiyle ve irade ve kudretiyle
olmasıdır.
İkinci yol: Hiçbir cihet-i imkânı olmayan ve imtinâ
derecesinde müşkilâtlı ve hiçbir cihette mâkul
olmayan şirk ve küfür yoludur. Çünkü, Yirminci
Mektup ve Yirmi İkinci Söz gibi çok risalelerde gayet
kat’î ispat edildiği üzere, o vakit kâinatın
herbir mevcudunda ve hattâ herbir zerresinde bir
ulûhiyet-i mutlaka ve bir ilm-i muhit ve hadsiz bir
kudret bulunmak lâzım geliyor. Tâ ki, mevcudatta
bilmüşahede görünen nihayet derecede nizam ve intizam
ve gayet hassas mizan ve imtiyaz ile mükemmel ve
müzeyyen olan nukuş-u san’at vücut bulabilsin.
Elhasıl: Eğer tam lâyık ve tam yerinde olan azametli
ve kibriyâlı rububiyet olmazsa, o vakit her cihetçe
gayr-ı mâkul ve mümteni bir yol takip etmek lâzım
gelecek. Lâyık ve lâzım olan azametten kaçmakla,
muhal ve imtinâa girmeyi şeytan dahi teklif edemez.
İKİNCİ NOKTA: Şeytanın mühim bir
desisesi, insana kusurunu itiraf ettirmemektir-tâ ki
istiğfar ve istiâze yolunu kapasın. Hem nefs-i
insaniyenin enâniyetini tahrik edip, tâ ki nefis
kendini avukat gibi müdafaa etsin, adeta taksirattan
takdis etsin.
Evet, şeytanı dinleyen bir nefis, kusurunu görmek
istemez. Görse de, yüz tevil ile tevil ettirir. sırrıyla,
nefsine nazar-ı rıza ile baktığı için, ayıbını görmez.
Ayıbını görmediği için itiraf etmez, istiğfar
etmez, istiâze etmez, şeytana maskara olur. Hazret-i
Yusuf Aleyhisselâm gibi bir peygamber-i âlîşan dediği
halde, nasıl nefse itimad edilebilir?
Nefsini itham eden, kusurunu görür. Kusurunu itiraf
eden, istiğfar eder. İstiğfar eden, istiâze eder.
İstiâze eden, şeytanın şerrinden kurtulur. Kusurunu
görmemek, o kusurdan daha büyük bir kusurdur. Ve
kusurunu itiraf etmemek, büyük bir noksanlıktır. Ve
kusurunu görse, o kusur kusurluktan çıkar. İtiraf
etse, affa müstehak olur.
ÜÇÜNCÜ NOKTA: İnsanın hayat-ı içtimaiyesini ifsad
eden bir desise-i şeytaniye şudur ki: Bir mü’minin
birtek seyyiesiyle bütün hasenâtını örter.
Şeytanın bu desisesini dinleyen insafsızlar, o mü’mine
adâvet ederler.
Halbuki, Cenâb-ı Hak, haşirde adalet-i mutlaka ile
mizan-ı ekberinde a’mâl-i mükellefîni tarttığı
zaman, hasenâtı seyyiâta galibiyeti-mağlûbiyeti
noktasında hükmeyler. Hem seyyiâtın esbabı çok ve
vücutları kolay olduğundan, bazan birtek hasene ile
çok seyyiâtını örter. Demek, bu dünyada o adalet-i
İlâhiye noktasında muamele gerektir. Eğer bir adamın
iyilikleri fenalıklarına kemiyeten veya keyfiyeten
ziyade gelse, o adam muhabbete ve hürmete müstehaktır.
Belki, kıymettar birtek hasene ile, çok seyyiâtına
nazar-ı afla bakmak lâzımdır.
Halbuki, insan, fıtratındaki zulüm damarıyla,
şeytanın telkiniyle, bir zâtın yüz hasenâtını
birtek seyyie yüzünden unutur, mü’min kardeşine adâvet
eder, günahlara girer. Nasıl bir sinek kanadı göz
üstüne bırakılsa bir dağı setreder, göstermez.
Öyle de, insan, garaz damarıyla, sinek kanadı kadar
bir seyyie ile dağ gibi hasenâtı örter, unutur, mü’min
kardeşine adâvet eder, insanların hayat-ı içtimaiyesinde
bir fesat âleti olur.
Şeytanın bu desisesine benzer diğer bir desise ile,
insanın selâmet-i fikrini ifsad ediyor, hakaik-i
imaniyeye karşı sıhhat-ı muhakemeyi bozuyor ve
istikamet-i fikriyeyi ihlâl ediyor. Şöyle ki:
Bir hakikat-i imaniyeye dair yüzer delâil-i ispatiyenin
hükmünü, nefyine delâlet eden bir emâre ile kırmak
ister. Halbuki, kaide-i mukarreredir ki, "Bir ispat
edici,
"Ben nefsimi temize çıkarmam.
Çünkü nefis daima kötülüğe sevk eder." Yusuf
Sûresi, 12:53.
çok nefyedicilere tereccuh ediyor."
Bir dâvâya müsbit bir şahidin hükmü, yüz
nâfîlere râcih olur. Bu hakikate bu temsil ile bak. Şöyle
ki:
Bir saray, yüzer kapalı kapıları var. Birtek kapı açılmasıyla
o saraya girilebilir, öteki kapılar da açılır. Eğer
bütün kapılar açık olsa, bir iki tanesi kapansa, o
saraya girilemeyeceği söylenemez.
İşte, hakaik-i imaniye o saraydır. Herbir delil, bir
anahtardır; ispat ediyor, kapıyı açıyor. Birtek
kapının kapalı kalmasıyla o hakaik-i imaniyeden vazgeçilmez
ve inkâr edilemez. Şeytan ise, bazı esbaba binaen, ya
gaflet veya cehalet vasıtasıyla kapalı kalmış olan
bir kapıyı gösterir; ispat edici bütün delilleri
nazardan iskat ediyor. "İşte bu saraya girilmez.
Belki saray değildir, içinde birşey yoktur" der,
kandırır.
İşte, ey şeytanın desiselerine müptelâ olan biçare
insan! Hayat-ı diniye, hayat-ı şahsiye ve hayat-ı içtimaiyenin
selâmetini dilersen ve sıhhat-i fikir ve istikamet-i
nazar ve selâmet-i kalb istersen, muhkemât-ı Kur’âniyenin
mizanlarıyla ve Sünnet-i Seniyyenin terazileriyle a’mâl
ve hâtırâtını tart. Ve Kur’ân’ı ve Sünnet-i
Seniyyeyi daima rehber yap. Ve de, Cenâb-ı
Hakka ilticada bulun.
İşte bu On Üç İşaret, on üç anahtardır. Kur’ân-ı
Mu’cizü’l-Beyânın en âhirki sûresi ’in
mufassalı ve madeni olan
-1- sûresinin
hısn-ı hasîni ve kale-i metîninin kapısını o on
üç anahtarla aç, gir, selâmeti bul.
-2-
-3-
1 "De ki: Sığınırım insanların
Rabbine, insanların Mâlikine, insanların İlâhına.
İnsanların kalbine sinsice vesvese verenin şerrinden.
Cinden ve insanlardan olan şeytanların
şerrinden." Nâs Sûresi, 114:1-6.
2 "Seni her türlü noksandan tenzih
ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz
yoktur. Muhakkak ki ilmi ve hikmeti herşeyi kuşatan
Sensin." Bakara Sûresi, 2:32.
3 "De ki: Ey Rabbim, şeytanların
vesveselerinden Sana sığınırım. Onların yanımda
bulunmalarından da, yâ Rabbi, Sana sığınırım."
Mü’minûn Sûresi, 23:97-98.
ON YEDİNCİ LEM’A
Zühre’den gelmiş On Beş Notadan ibarettir.
Mukaddime
BU LEM’ANIN telifinden on iki sene evvel, inâyet-i
Rabbâniye ile, marifet-i İlâhiyede bir hareket-i
fikriye ve bir seyahat-i kalbiye ve bir inkişâfât-ı
ruhiyede tezahür eden bazı lemeât-ı tevhidiyeyi, Arabî
olarak, notalar suretinde Zühre, Şule, Habbe, Şemme,
Zerre, Katre gibi risalelerde kaydetmiştim. Uzun bir
hakikatin yalnız bir ucunu göstermek ve parlak bir
nurun yalnız bir şuâını irâe etmek tarzında
yazıldığından, yalnız kendi kendime birer hatıra ve
birer ihtar şeklinde olduğundan, başkalarının
istifadesi mahdut kalmıştı. Hususan, en mümtaz ve en
has kardeşlerimin kısm-ı âzamı Arabî okumamışlar.
Bunların ısrarı ve ilhâhıyla, o notaların, o lem’aların
kısmen izahlı ve kısmen kısa bir meâlini Türkçe
olarak yazmaya mecbur oldum. Şu notalar ve Arabî
risaleler, Yeni Said’in en evvel hakikat ilminden bir
derece şuhud suretinde gördüğü için, tağyir
edilmeden, mealleri yazıldı. Onun için, bazı cümleler,
sair Sözlerde de zikredilmekle beraber burada da
zikrediliyor. Ve bir kısmı, gayet mücmel olmakla
beraber, izah edilmiyor, tâ letâfet-i asliyesini
kaybetmesin.
"On iki sene
evvel" denilen tarih, Hicrî 1340, Milâdî 1921
seneleridir.
BİRİNCİ NOTA
Kendi nefsime hitaben demiştim: Ey gafil Said! Bil ki,
şu âlemin fenâsından sonra sana refakat etmeyen ve dünyanın
harabıyla senden mufarakat eden bir ¸eye kalbini bağlamak
sana lâyık değildir. Hususan senin asrının
inkırazıyla seni terk edip arka çeviren ve bahusus
berzah seferinde arkadaşlık etmeyen ve hususan seni
kabir kapısına kadar teşyî etmeyen, hususan bir iki
sene zarfında ebedî bir firakla senden ayrılıp günahını
senin boynuna takan, hususan senin rağmına olarak husulü
ânında seni terk eden fâni şeylerle kalbini bağlamak
kâr-ı akıl değildir.
Eğer aklın varsa, uhrevî inkılâbâtında, berzahî
etvârında ve dünyevî inkılâbâtının müsâdemâtı
altında ezilen, bozulan ve ebedî seferde sana arkadaşlığa
muktedir olmayan işleri bırak, ehemmiyet verme,
onların zevâlinden kederlenme.
Sen kendi mahiyetine bak ki: Senin lâtifelerin içinde
öyle bir lâtife var ki, ebedden ve Ebedî Zattan başkasına
razı olamaz. Ondan başkasına teveccüh edemiyor.
Mâsivâsına tenezzül etmez. Bütün dünyayı ona
versen, o fıtrî ihtiyacı tatmin edemez. O şey ise,
senin duygularının ve lâtifelerinin sultanıdır. Fâtır-ı
Hakîmin emrine mutî olan o sultanına itaat et, kurtul.
İKİNCİ
NOTA
Hakikattar bir rüyada gördüm ki, insanlara diyordum:
"Ey insan! Kur’ân’ın desâtirindendir ki,
Cenâb-ı Hakkın mâsivâsından hiçbir şeyi, ona
taabbüd edecek bir derecede kendinden büyük zannetme.
Hem, sen kendini hiçbir şeyden tekebbür edecek
derecede büyük tutma. Çünkü mahlûkat mâbûdiyetten
uzaklık noktasında müsâvi oldukları gibi, mahlûkiyet
nisbetinde de birdirler."
ÜÇÜNCÜ
NOTA
Ey gafil Said! Bil ki, galat-ı his nevinden, gayet
muvakkat dünyayı lâyemut ve daimî görüyorsun. Etrafına
ve dünyaya baktığın zaman bir derece sabit ve müstemir
gördüğünden, fâni nefsini de o nazarla sabit
telâkki ettiğinden, yalnız kıyametin kopacağından
dehşet alıyorsun. Güya kıyametin kopmasına kadar
yaşayacaksın gibi, yalnız ondan korkuyorsun.
Aklını başına al. Sen ve hususî dünyan, daimî
zeval ve fenâ darbesine mâruzsunuz. Senin bu galat-ı
hissin ve mağlâtan şu misale benzer ki: Bir adam,
elinde olan aynasını bir hane veya bir şehre veya bir
bahçeye karşı tutsa, misalî bir hane, bir şehir, bir
bahçe, o aynada görünür. Ednâ bir hareket ve
küçük bir tagayyür aynanın başına gelse, o misalî
hane ve şehir ve bahçede hercümerc ve karışıklık düşer.
Hariçteki hakikî hane, şehir ve bahçenin devam ve
bekası sana fayda vermez. Çünkü, senin elindeki
aynadaki hane ve sana ait şehir ve bahçe, yalnız
aynanın verdiği mikyas ve mizanladır.
Senin hayatın ve ömrün aynadır. Senin dünyanın
direği ve aynası ve merkezi, senin ömrün ve hayatındır.
Her dakikada o hane ve şehir ve bahçenin ölmesi
mümkün ve harap olması muhtemel
olduğundan, her dakika senin başına yıkılacak ve
senin kıyametin kopacak bir vaziyettedir. Madem
öyledir, sen bu hayatına ve dünyana, çekemedikleri ve
kaldıramadıkları yükleri yükletme.
DÖRDÜNCÜ
NOTA
Bil ki, ekseriyetle Fâtır-ı Hakîmin âdetidir:
Ehemmiyetli ve kıymettar şeyleri aynıyla iade ediyor.
Yani, ekser eşyanın misliyle tazelenmesi, mevsimlerin
tebeddülünde, asırların değişmesinde o kıymettar,
ehemmiyetli şeyleri aynıyla iade ediyor. Yevmî ve
senevî ve asrî haşirlerin umumunda, şu kaide-i
âdetullah ekseriyetle muttarid görünüyor.
İşte bu sabit kaideye binaen deriz: Madem, fünunun
ittifakıyla ve ulûmun şehadetiyle, hilkat şeceresinin
en mükemmel meyvesi insandır. Ve mahlûkat içinde en
ehemmiyetli insandır. Ve mevcudat içinde en kıymettar
insandır. Ve insanın bir ferdi, sair hayvânâtın bir
nevi hükmündedir. Elbette, katî bir hads ile
hükmedilir ki, haşir ve neşr-i ekberde, beşerin
herbir ferdi aynıyla, cismiyle, ismiyle, resmiyle iade
edilecektir.
BEŞİNCİ
NOTA
Şu notada, Avrupa fünunu ve medeniyeti, Eski Said’in
fikrinde bir derece yerleştiği için, Yeni Said
harekât-ı fikriyede seyrettiği zaman, Avrupa’nın fünun
ve medeniyeti o seyahat-i kalbiyede emrâz-ı kalbiyeye
inkılâp ederek ziyade müşkilâta medar olduğundan,
bilmecburiye, Yeni Said zihnini silkeleyip, muzahraf
felsefeyi ve sefih medeniyeti atmak isterken, kendi
ruhunda Avrupa’nın lehinde şehadet eden hissiyât-ı
nefsaniyeyi susturmak için, Avrupa’nın şahs-ı mânevîsi
ile bir cihette gayet kısa, bir cihette uzun, gelecek
muhavereye mecbur olmuştur.
Yanlış anlaşılmasın, Avrupa ikidir. Birisi, İsevîlik
din-i hakikîsinden aldığı feyizle hayat-ı içtimaiye-i
beşeriyeye nâfi san’atları ve adalet ve hakkaniyete
hizmet eden fünunları takip eden bu birinci Avrupa’ya
hitap etmiyorum. Belki, felsefe-i tabiiyenin zulmetiyle,
medeniyetin seyyiâtını mehâsin zannederek beşeri sefâhete
ve dalâlete sevk eden bozulmuş ikinci Avrupa’ya hitap
ediyorum. Şöyle ki:
O zaman, o seyahat-i ruhiyede, mehâsin-i medeniyet ve
fünun-u nâfiadan başka olan mâlâyâni ve muzır
felsefeyi ve muzır ve sefih medeniyeti elinde tutan
Avrupa’nın şahs-ı mânevîsine karşı demiştim:
Bil, ey ikinci Avrupa! Sen sağ elinle sakîm ve
dalâletli bir felsefeyi ve sol elinle sefih ve muzır
bir medeniyeti tutup dâvâ edersin ki, "Beşerin
saadeti bu ikisiyledir." Senin bu iki elin
kırılsın ve şu iki pis hediyen senin başını yesin
ve yiyecek!
Ey küfür ve küfrânı dağıtıp neşreden bedbaht
ruh! Acaba, hem ruhunda, hem vicdanında, hem aklında,
hem kalbinde dehşetli musibetlerle musibetzede olmuş ve
azâba düşmüş bir adamın, cismiyle zâhirî bir
surette, aldatıcı bir ziynet ve servet içinde bulunmasıyla
saadeti mümkün olabilir mi? Ona mesut denilebilir mi?
Âyâ, görmüyor musun ki, bir adamın cüz’î
bir emirden meyus olması ve vehmî bir emelden ümidi
kesilmesi ve ehemmiyetsiz bir işten inkisar-ı hayale
uğraması sebebiyle, tatlı hayaller ona acılaşıyor,
şirin vaziyetler onu tazip ediyor, dünya ona dar
geliyor, zindan oluyor. Halbuki, senin şeâmetinle
kalbinin en derin köşelerinde ve ruhunun tâ esasında
dalâlet darbesini yiyen ve o dalâlet cihetiyle bütün
emelleri inkıtaa uğrayan ve bütün elemleri ondan neş’et
eden bir biçare insana hangi saadeti temin ediyorsun?
Acaba, zâil, yalancı bir cennette cismi bulunan ve
kalbi, ruhu cehennemde azap çeken bir insana mesut
denilebilir mi? İşte, sen biçare beşeri böyle baştan
çıkardın; yalancı bir cennet içinde cehennemî bir
azap çektiriyorsun.
Ey beşerin nefs-i emmâresi! Bu temsile bak, beşeri
nereye sevk ettiğini bil. Meselâ bizim önümüzde iki
yol var. Birisinden gidiyoruz. Görüyoruz ki, her adım
başında biçare, âciz bir adam bulunur. Zalimler
hücum edip malını, eşyasını gasp ederek kulübeciğini
harap ediyorlar. Bazen da yaralıyorlar. Öyle bir tarzda
ki, acınacak haline semâ ağlıyor. Nereye bakılsa,
hal bu minval üzere gidiyor. O yolda işitilen sesler
zalimlerin gürültüleri, mazlumların ağlayışları
olduğundan, umumî bir matem o yolu kaplıyor. İnsan,
insaniyet cihetiyle gayrın elemiyle müteellim olduğundan,
hadsiz bir eleme giriftar oluyor. Halbuki vicdan bu
derece teellüme tahammül edemediğinden, o yolda giden
iki şeyden birisine mecbur olur: Ya insaniyetten tecerrüt
edip ve nihayetsiz vahşeti iltizam ederek öyle bir
kalbi taşıyacak ki, kendi selâmetiyle beraber umumun
helâketi onu müteessir etmesin; veyahut kalb ve aklın
muktezasını iptal etsin.
Ey sefahet ve dalâletle bozulmuş ve İsevî dininden
uzaklaşmış Avrupa! Deccal gibi birtek gözü taşıyan
kör dehân ile ruh-u beşere bu cehennemî hâleti
hediye ettin. Sonra anladın ki, bu öyle ilâçsız bir
illettir ki, insanı âlâ-yı illiyyînden esfel-i
sâfilîne atar, hayvânâtın en bedbaht derecesine
indirir. Bu illete karşı bulduğun ilâç, muvakkaten
iptal-i his hizmeti gören cazibedar oyuncakların ve
uyutucu hevesat ve fantaziyelerindir. Senin bu ilâcın,
senin başını yesin ve yiyecek! İşte, beşere açtığın
yol ve verdiğin saadet bu misale benzer.
İkinci yol ki, Kur’ân-ı Hakîm hidayetiyle beşere
hediye etmiştir, şöyledir:
Görüyoruz ki, o yolun her menzilinde, her mekânında,
her şehrinde bir sultan-ı âdilin müstakim askerleri
her tarafta bulunuyorlar, geziyorlar. Ara sıra o
sultanın emriyle o askerlerin bir kısmını terhis
ediyorlar. Silâhlarını, atlarını ve mîrî levazımatlarını
alıyorlar, onlara izin tezkeresini veriyorlar. O terhis
olunan neferler, çendan ünsiyet ettikleri at ve
silâhların teslim alınmasından zâhiren mahzun
oluyorlar; fakat hakikat noktasında, terhisle müferrah
olup, sultanın ziyaretine ve padişahın pâyitahtına dönmesi
ve padişahı ziyaret etmesi cihetinde gayet memnun
oluyorlar.
Bazen terhis memurları acemî bir nefere rast
geliyorlar. Nefer onları tanımıyor. "Silâhını
teslim et" diyorlar. Nefer diyor: "Ben
padişahın askeriyim, onun hizmetindeyim. Sonra onun
yanına gideceğim. Siz neci oluyorsunuz? Eğer onun izin
ve rızasıyla gelmişseniz, göz ve baş üstüne
geldiniz. Emrinizi gösteriniz. Yoksa
çekiliniz, benden uzak olunuz. Ben tek başımla
kalsam, sizler binler dahi olsanız, yine sizinle dövüşeceğim.
Kendi nefsim için değil, çünkü nefsim benim değil,
benim sultanımındır. Belki bendeki nefsim ve silâhım,
mâlikimin emanetidir. Emaneti muhafaza ve sultanımın
haysiyetini himaye ve izzetini vikaye için size baş
eğmeyeceğim!"
İşte, o ikinci yoldaki medar-ı sürur ve saadet olan
binler ahvalden bu hal bir numunedir. Sair ahvâli sen kıyas
et. Bütün o ikinci yolun seferinde, tevellüdat namında,
sevinç ve şenlikle bir tahşidat ve sevkiyat-ı
askeriye vardır ve vefiyat namında sürur ve mızıka
ile terhisat-ı askeriye görünüyorlar. İşte, Kur’ân-ı
Hakîm beşere bu yolu hediye etmiştir. Bu hediyeyi kim
tam kabul etse, böyle iki cihanın saadetine giden bu
ikinci yoldan gider. Ne geçmiş şeyden mahzun ve ne de
gelecek şeyden havf eder.
Ey ikinci, bozuk Avrupa! Senin çürük ve esassız
esaslarının bir kısmı şunlardır ki: "En büyük
melekten en küçük semeğe kadar herbir zîhayat kendi
nefsine mâliktir ve kendi zâtı için çalışır ve
kendi lezzeti için çabalar. Onun bir hakk-ı hayatı
var. Gaye-i himmeti ve hedef-i maksadı yaşamak ve
bekasını temin etmektir" diyorsun. Ve Hâlık-ı
Kerîmin kerem düsturlarından ve erkân-ı kâinatta
kemâl-i itaatle imtisal edilen düstur-u teavünle,
nebâtat hayvânâtın imdadına ve hayvânat insanların
yardımına koşmasından tezahür eden o umumî kanunun
rahîmâne, kerîmâne cilvelerini cidal zannedip,
"Hayat bir cidaldir" diye, ahmakane hükmetmişsin.
Acaba, o düstur-u teavünün cilvesinden olan, zerrât-ı
taâmiyenin kemâl-i şevkle beden hücrelerinin gıdalandırılması
için koşmaları nasıl cidaldir? Nasıl bir çarpışmaktır?
Belki o imdat ve o koşmak, Kerîm bir Rabbin emriyle bir
teavündür.
Hem çürük bir esasın, "Herşey kendi nefsine mâliktir"
diyorsun. Hiçbir şey kendi nefsine mâlik olmadığına
katî bir delil şudur ki:
Esbabın içinde en eşrefi ve ihtiyar noktasında en
geniş iradelisi, insandır. Halbuki bu insanın düşünmek,
söylemek ve yemek gibi en zâhir ef’âl-i
ihtiyariyesinden yüz cüz’ünden onun dest-i ihtiyarına
verilen ve daire-i iktidarına giren, yalnız meşkûk
tek bir cüzdür. Böyle en zâhir fiilin yüz cüz’ünden
bir cüz’üne mâlik olmayan, nasıl kendine mâliktir
denilir?
Böyle en eşref ve ihtiyarı en geniş, bu derece hakikî
tasarruftan ve temellükten eli bağlanmış bulunsa,
"Sair hayvânat ve cemâdat kendi kendine
mâliktir" diyen, hayvandan daha ziyade hayvan ve
cemâdattan daha ziyade câmid ve şuursuz olduğunu
ispat eder.
Seni bu hataya atıp bu vartaya düşüren, bir gözlü
dehândır. Yani, harika, menhus zekândır. O kör
dehân ile, herşeyin hâlıkı olan Rabbini unuttun,
mevhum bir tabiata isnad ettin, âsârını esbaba
verdin, o Hâlıkın malını bâtıl mâbud olan tâğutlara
taksim ettin. Şu noktada ve o dehân nazarında, her zîhayat,
herbir insan, tek başıyla hadsiz a’dâya karşı
mukavemet etmek ve nihayetsiz hâcâtın tahsiline
çabalamak
lâzım geliyor. Ve zerre gibi bir
iktidar, ince tel gibi bir ihtiyar, zâil lem’a gibi
bir şuur, çabuk söner şule gibi bir hayat, çabuk
geçer dakika gibi bir ömürle, o hadsiz a’dâya ve
hâcâta karşı dayanmaya mecbur oluyor. Halbuki, o biçare
zîhayatın sermayesi, binler matluplarından birisine kâfi
gelmiyor. Musibete giriftar olduğu zaman, sağır, kör
esbabdan başka derdine derman beklemiyor. sırrına
mazhar oluyor.
Senin karanlıklı dehân, nev-i beşerin gündüzünü
geceye kalb etmiş. Yalnız o sıkıntılı, zulümlü ve
zulmetli geceye ısındırmak için, yalancı, muvakkat lâmbalarla
tenvir ettin. O lâmbalar sürurla beşerin yüzüne
tebessüm etmiyorlar. Belki beşerin ağlanacak acı
hallerindeki eblehâne gülmesine, o ışıklar müstehziyâne
gülüp eğleniyor.
Herbir zîhayat, senin şakirtlerin nazarında,
zalimlerin hücumuna mâruz, miskin birer
musibetzededirler. Dünya bir matemhane-i umumiyedir.
Dünyadaki sadâlar ölümlerden, elemlerden gelen
vâveylâlardır. Senden tam ders alan şakirdin, bir
firavun olur. Fakat en hasis şeye ibadet eden ve menfaat
gördüğü herşeyi kendine rab telâkki eden bir
firavun-u zelildir.
Hem senin şakirdin mütemerriddir. Fakat bir lezzeti
için nihayet zilleti kabul eden miskin bir
mütemerriddir. Hasis bir menfaat için şeytanın
ayağını öper derecede alçaklık gösterir.
Hem cebbardır. Fakat kalbinde bir nokta-i istinad
bulamadığı için, zâtında gayet âciz bir cebbâr-ı
hodfuruştur.
O şakirdin gaye-i himmeti hevesât-ı nefsâniyeyi
tatmin ve hamiyet ve fedakârlık perdesi altında kendi
menfaat-i nefsini arayan ve hırs ve gururunu teskin
etmeye çalışan bir dessastır. Nefsinden başka ciddî
olarak hiçbir şeyi sevmiyor, herşeyi nefsine feda
ediyor.
Amma Kur’ân’ın hâlis ve tam şakirdi ise, bir
abddir. Fakat âzam-ı mahlûkata karşı da ubudiyete
tenezzül etmez ve Cennet gibi en büyük ve âzam bir
menfaati gaye-i ubudiyet yapmaz bir abd-i azizdir.
Hem halim selimdir. Fakat Fâtır-ı Zülcelâlinden başkasına,
izni ve emri olmadan tezellüle tenezzül etmez bir
halîm-i âlihimmettir.
Hem fakirdir. Fakat onun Mâlik-i Kerîmi ona ileride
iddihar ettiği mükâfatla bir fakir-i müstağnîdir.
Hem zayıftır. Fakat kudreti nihayetsiz olan Seyyidinin
kuvvetine istinad eden bir zaif-i kavîdir ki, Kur’ân
hakikî bir şakirdine Cennet-i ebediyeyi dahi gaye-i
maksat yaptırmadığı halde, bu zâil, fâni dünyayı
ona gaye-i maksat hiç yapar mı?
İşte iki şakirdin himmetlerinin ne derece birbirinden
farklı olduğunu anla.
Hem felsefe-i sakîmenin şakirtleriyle Kur’ân-ı Hakîmin
tilmizlerinin hamiyetkârlık ve fedakârlıklarını
bununla muvazene edebilirsiniz. Şöyle ki:
Felsefenin şakirdi, kendi nefsi için kardeşinden kaçar,
onun aleyhinde dâvâ açar. Kur’ân’ın şakirdi
ise, semâvat ve arzdaki umum salih ibâdı kendine
kardeş
"Kâfirlerin duası boşa
gider." Ra’d Sûresi, 13:14.
telâkki ederek, gayet samimî bir surette
onlara dua eder. Ve saadetleriyle mesut oluyor. Ve
ruhunda şedit bir alâkayı onlara karşı hisseder ki,
duasında -1- der.
Hem en büyük şey olan Arş ve şemsi musahhar birer
memur ve kendi gibi bir abd, bir mahlûk telâkki eder.
Hem iki şakirdin ulviyet ve inbisat-ı ruhlarını
bundan kıyas et ki: Kur’ân, kendi şakirtlerinin
ruhuna öyle bir inbisat ve ulviyet verir ki, doksan
dokuz taneli tesbihe bedel, doksan dokuz esmâ-i İlâhiyenin
cilvelerini gösteren doksan dokuz âlemlerin zerrâtını,
birer tesbih taneleri olarak şakirtlerinin ellerine
verir, "Evradlarınızı bununla okuyunuz" der.
İşte, Kur’ân’ın tilmizlerinden Şah-ı Geylânî,
Rufâî, Şâzelî (r.a.) gibi şakirtleri, virdlerini
okudukları vakit dinle, bak! Ellerinde silsile-i zerrâtı,
katarat adetlerini, mahlûkatın aded-i enfâsını
tutmuşlar, onunla evradlarını okuyorlar, Cenâb-ı
Hakkı zikir ve tesbih ediyorlar.
İşte, Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyânın mucizâne
terbiyesine bak ki, nasıl ednâ bir kederle ve küçük
bir gamla başı dönüp sersemleşen ve küçük bir
mikroba mağlûp olan bu küçük insan, terbiye-i Kur’ân
ile ne kadar teâli ediyor. Ve ne derece letâifi inbisat
eder ki, koca dünya mevcudatını, virdine tesbih
olmakta kısa görüyor. Ve Cenneti zikir ve virdine gaye
olmakta az gördüğü halde, kendi nefsini Cenâb-ı
Hakkın ednâ bir mahlûkunun üstünde büyük tutmuyor.
Nihayet izzet içinde nihayet tevazuu cem ediyor. Felsefe
şakirtlerinin buna nispeten ne derece pest ve aşağı
olduğunu kıyas edebilirsin.
İşte, felsefe-i sakîme-i Avrupaiyeden yek-çeşm olan
dehâsının yanlış gördüğü hakikatleri, iki cihana
bakan, gayb-âşinâ parlak iki gözüyle iki âleme
nazar eden, beşer için iki saadete iki eliyle işaret
eden hüdâ-yı Kur’ânî der ki:
Ey insan! Senin elinde bulunan nefis ve malın senin mülkün
değil, belki sana emanettir. O emanetin mâliki herşeye
kadîr, herşeyi bilir bir Rahîm-i Kerîmdir. O senin
yanındaki mülkünü senden satın almak istiyor-tâ
senin için muhafaza etsin, zayi olmasın. İleride mühim
bir fiyat sana verecek. Sen muvazzaf ve memur bir
askersin. Onun namıyla çalış ve hesabıyla amel et.
Odur ki, muhtaç olduğun şeyleri sana rızık olarak gönderiyor
ve senin takatin yetmediği şeylerden seni muhafaza
eder. Senin şu hayatının gayesi, neticesi, o Mâlikin
esmâsına ve şuûnâtına bir mazhariyettir. Sana bir
musibet geldiği vakit, de:
-2-
Yani, "Ben Mâlikimin hizmetindeyim. Ey musibet! Eğer
Onun izin ve rızasıyla geldinse, merhaba, safâ geldin.
Çünkü, elbette bir vakit Ona döneceğiz ve Onun
huzuruna gideceğiz ve Ona müştâkız. Madem herhalde
bir zaman bizi hayatın tekâlifinden
1 "Allah’ım, mü’min erkekleri
ve mü’min kadınları bağışla."
2 "Biz Allah’ın kullarıyız; dönüşümüz
de ancak Onadır." Bakara Sûresi, 2:156.
âzâd edecektir. Haydi, ey musibet, o
terhis ve o âzâd etmek senin elinle olsun, razıyım.
Eğer benim emanet muhafazasında ve vazifeperverliğimi
tecrübe suretinde sana emir ve irade etmiş, fakat sana
teslim olmaklığıma izin ve rızası olmazsa, benim
takatim yettikçe, emin olmayana, Mâlikimin emanetini
teslim etmem" der.
İşte, binden bir numune olarak, dehâ-yı felsefînin
ve hüdâ-yı Kur’ânînin verdikleri derslerin
derecelerine bak. Evet, iki tarafın hakikat-i hali,
sabıkan beyan edilen tarzla gidiyor. Fakat hidayet ve
dalâlette insanların dereceleri mütefavittir, gafletin
mertebeleri de muhteliftir. Herkes her mertebede bu
hakikati tamamıyla hissedemez. Çünkü gaflet, hissi
iptal ediyor. Ve bu zamanda öyle bir derecede iptal-i
his etmiş ki, bu elîm elemin acısını ehl-i medeniyet
hissetmiyorlar. Fakat hassasiyet-i ilmiyenin tezayüdüyle
ve her günde otuz bin cenazeyi gösteren mevtin ikazatıyla
o gaflet perdesi parçalanıyor. Ecnebîlerin tâğutlarıyla
ve fünun-u tabiiyeleriyle dalâlete gidenlere ve onları
körü körüne taklit edip ittibâ edenlere binler
nefrin ve teessüfler!
Ey bu vatan gençleri! Frenkleri taklide çalışmayınız.
Âyâ, Avrupa’nın size ettikleri hadsiz zulüm ve
adâvetten sonra, hangi akılla onların sefahet ve bâtıl
efkârlarına ittibâ edip emniyet ediyorsunuz? Yok, yok!
Sefihâne taklit edenler, ittibâ değil, belki şuursuz
olarak onların safına iltihak edip kendi kendinizi ve
kardeşlerinizi idam ediyorsunuz. Âgâh olunuz ki, siz
ahlâksızcasına ittibâ ettikçe, hamiyet dâvâsında
yalancılık ediyorsunuz. Çünkü şu surette ittibâınız,
milliyetinize karşı bir istihfaftır ve millete bir
istihzâdır.
ALTINCI
NOTA
Ey kâfirlerin çokluklarından ve onların bazı
hakaik-i imaniyenin inkârındaki ittifaklarından telâşa
düşen ve itikadını bozan biçare insan! Bil ki, kıymet
ve ehemmiyet, kemiyette ve adet çokluğunda değil.
Çünkü, insan eğer insan olmazsa, şeytan bir hayvana
inkılâp eder. İnsan, bazı frenkler ve frenkmeşrepler
gibi ihtirâsât-ı hayvâniyede terakki ettikçe, daha
şiddetli bir hayvâniyet mertebesini alır. Sen görüyorsun
ki, hayvânâtın kemiyet ve adet itibarıyla hadsiz bir
çokluğu varken, ona nispeten insan gayet az iken, umum
envâ-ı hayvânat üstünde sultan ve halife ve hâkim
olmuştur.
İşte, muzır kâfirler ve kâfirlerin yolunda giden
sefihler, Cenâb-ı Hakkın hayvânâtından bir nevi
habislerdir ki, Fâtır-ı Hakîm onları dünyanın imâreti
için halk etmiştir. Mü’min ibâdına ettiği
nimetlerin derecelerini bildirmek için, onları bir vâhid-i
kıyasî yapıp, âkıbetinde, müstehak oldukları
Cehenneme teslim eder.
İşte, küffârın ve ehl-i dalâletin bir hakikat-i
imaniyeyi inkâr ve nefyetmelerinde kuvvet yoktur.
Çünkü, nefiy sırrıyla, ittifakları kuvvetsizdir.
Bin nefyediciler, bir tek hükmündedir. Meselâ, bütün
İstanbul ahalisi, Ramazan’ın başında ayı
Allah bizi de, sizi de sırat-ı müstakime
eriştirsin.
görmediğinden nefyetse, iki şahidin
ispatıyla o cemm-i gafîrin nefiy ve ittifakı sukut
eder. Madem küfrün ve dalâletin mahiyeti nefiydir ve
inkârdır, cehildir ve ademdir; küffârın kesretle
ittifakı ehemmiyetsizdir. Ehl-i hakkın, hak ve sabit ve
sübutu ispat olunan mesâil-i imaniyede, şuhuda istinad
eden iki mü’minin hükmü, hadsiz o ehl-i dalâletin
ittifakına râcih olur, galebe eder.
Bu hakikatin sırrı şudur ki: Nefyedenlerin dâvâları
sureten bir iken, müteaddittir; birbiriyle ittihad
edemez ki kuvvetlensin. İspat edicilerin dâvâları
ittihad ediyor, birbirinden kuvvet alır. Çünkü
gökteki hilâl-i Ramazan’ı görmeyen der ki:
"Benim nazarımda ay yoktur; benim yanımda görünmüyor."
Başkası da "Nazarımda yoktur’ der. Daha
başkası da öyle der. Herbiri kendi nazarında yoktur
der. Herbirinin nazarları ayrı ayrı ve nazara perde
olan esbab dahi ayrı ayrı olabildiği için, dâvâları
da ayrı ayrı olur, birbirine kuvvet veremez.
Fakat ispat edenler demiyor ki, "Benim nazarımda ve
gözümde hilâl var." Belki "Nefsü’l-emirde,
göğün yüzünde hilâl vardır, görünür" der.
Görenler bütün aynı dâvâyı ve "Nefsü’l-emirde
vardır" der. Demek bütün dâvâlar birdir.
Nefyedenlerin nazarları ayrı ayrı olduğundan, dâvâları
da ayrı ayrı olur. Nefsü’l-emre hükmedemiyorlar.
Çünkü nefsü’l-emirde nefiy ispat edilmez. Çünkü
ihata lâzımdır. bir kaide-i
usuldür. Evet, birşeyi dünyada var desen, yalnız o
şeyi göstermek kâfi gelir. Eğer yok deyip nefyetsen,
bütün dünyayı eleyip göstermek lâzım gelir ki, tâ
o nefiy ispat edilsin.
İşte bu sırra binaen, ehl-i küfrün bir hakikati
nefyetmesi ise, bir meseleyi halletmek veyahut dar bir
delikten geçmek veyahut bir hendekten atlamak
misalindedir ki, bin de, bir de, birdir. Çünkü
birbirine yardımcı olamaz. Fakat ispat edenler nefsü’l-emirdeki
hakikat-i hale baktıkları için, müddeâları ittihad
ediyor. Kuvvetleri birbirine yardım eder. Büyük bir taşın
kaldırmasına benzer ki, ne kadar eller yapışsa daha
ziyade kaldırması kolay olur ve birbirinden kuvvet
alır.
YEDİNCİ
NOTA
Ey Müslümanları dünyaya şiddetle teşvik eden ve san’at
ve terakkiyât-ı ecnebiyeye cebirle sevk eden bedbaht
hamiyetfuruş! Dikkat et, bu milletin bazılarının din
ile bağlandıkları rabıtaları kopmasın. Eğer böyle
ahmakane, körü körüne topuzların altında
bazıların dinden rabıtaları kopsa, o vakit hayat-ı içtimaiyede
bir semm-i kàtil hükmünde o dinsizler zarar
verecekler. Çünkü mürtedin vicdanı tamam
bozulduğundan, hayat-ı içtimaiyeye zehir olur. Ondandır
ki, ilm-i usulde "Mürtedin hakk-ı hayatı yoktur.
Kâfir eğer zimmî olsa veya musalâha etse hakk-ı
hayatı var" diye usul-i şeriatın bir düsturudur.
Hem mezheb-i Hanefiyede, ehl-i zimmeden olan bir kâfirin
şehadeti makbuldür; fakat fâsık merdûdü’ş-şehadettir.
Çünkü haindir.
Mutlak yokluk, ancak pek büyük
güçlükle ispat edilebilir.
Ey bedbaht, fâsık adam! Fâsıkların
kesretine bakıp aldanma ve "Ekseriyetin efkârı
benimle beraberdir" deme. Çünkü fâsık adam,
fıskı isteyerek ve bizzat talep edip girmemiş; belki içine
düşmüş, çıkamıyor. Hiçbir fâsık yoktur ki,
salih olmasını temenni etmesin ve âmirini ve reisini
mütedeyyin görmek istemesin. İllâ ki-el-iyâzü
billâh!-irtidat ile vicdanı tefessüh edip, yılan gibi
zehirlemekten lezzet alsın!
Ey divane baş ve bozuk kalb! Zanneder misin ki Müslümanlar
dünyayı sevmiyorlar veyahut düşünmüyorlar ki fakr-ı
hale düşmüşler; ve ikaza muhtaçtırlar, tâ ki
dünyadan hissesini unutmasınlar?
Zannın yanlıştır, tahminin hatadır. Belki hırs
şiddetlenmiş; onun için fakr-ı hale düşüyorlar.
Çünkü mü’minde hırs sebeb-i hasârettir ve
sefalettir. durub-u
emsal hükmüne geçmiştir.
Evet, insanı dünyaya çağıran ve sevk eden esbab
çoktur. Başta nefis ve hevâsı ve ihtiyaç ve havassı
ve duyguları ve şeytanı ve dünyanın surî tatlılığı
ve senin gibi kötü arkadaşları gibi çok dâileri
var. Halbuki bâki olan âhirete ve uzun hayat-ı
ebediyeye davet eden azdır. Eğer sende zerre miktar bu
biçare millete karşı hamiyet varsa ve ulüvv-ü
himmetten dem vurduğun yalan olmazsa, hayat-ı bâkiyeye
davet eden azlara imdat etmek lâzım gelir. Yoksa, o az
dâileri susturup çoklara yardım etsen, şeytana
arkadaş olursun.
Âyâ, zanneder misin, bu milletin fakr-ı hali dinden
gelen bir zühd ve terk-i dünyadan gelen bir
tembellikten neş’et ediyor? Bu zanda hata ediyorsun.
Acaba görmüyor musun ki, Çin ve Hintteki Mecusî ve
Berâhime ve Afrika’daki zenciler gibi, Avrupa’nın
tasallutu altına giren milletler bizden daha
fakirdirler? Hem görmüyor musun ki, zarurî kuttan
ziyade Müslümanların elinde bırakılmıyor? Ya Avrupa
kâfir zalimleri veya Asya münafıkları, desiseleriyle
ya çalar veya gasp ediyor.
Sizin cebren böyle ehl-i imanı mim’siz medeniyete
sevk etmekteki maksadınız, eğer memlekette âsâyiş
ve emniyet ve kolayca idare etmek ise, katiyen biliniz
ki, hata ediyorsunuz, yanlış yola sevk ediyorsunuz.
Çünkü itikadı sarsılmış, ahlâkı bozulmuş yüz
fâsıkın idaresi ve onlar içinde âsâyiş temini,
binler ehl-i salâhatin idaresinden daha müşküldür.
İşte bu esaslara binaen, ehl-i İslâm dünyaya ve hırsa
sevk etmeye ve teşvik etmeye muhtaç değildirler.
Terakkiyat ve âsâyişler bununla temin edilmez. Belki
mesailerinin tanzimine ve mâbeynlerindeki emniyetin
tesisine ve teavün düsturunun teshiline muhtaçtırlar.
Bu ihtiyaç da, dinin evâmir-i kudsiyesiyle ve takvâ ve
salâbet-i diniye ile olur.
"Hırs, hasaret ve
muvaffakiyetsizliğin sebebidir."
SEKİZİNCİ NOTA
Ey sa’y ve ameldeki lezzet ve saadeti bilmeyen tembel
insan! Bil ki, Cenâb-ı Hak, kemâl-i kereminden,
hizmetin mükâfâtını hizmet içinde derc etmiştir.
Amelin ücretini nefs-i amel içine koymuştur. İşte bu
sır içindir ki, mevcudat, hattâ bir nokta-i nazarda
câmidat dahi, evâmir-i tekviniye tabir edilen hususî
vazifelerinde, kemâl-i şevkle ve bir çeşit lezzetle
evâmir-i Rabbâniyeyi imtisal ederler. Arıdan,
sinekten, tavuktan tut, tâ şems ve kamere kadar herşey
kemâl-i lezzetle vazifesine çalışıyorlar. Demek
hizmetlerinde bir lezzet var ki, akılları
olmadığından âkıbeti ve neticeleri düşünmeden,
mükemmel vazifelerini ifa ediyorlar.
Eğer des |