| Risale Oku YİRMİNCİ LEM’A
İhlâs
hakkında
On Yedinci Lem’anın On Yedinci Notasının Yedi
Meselesinden, Beş Noktadan ibaret olan İkinci
meselesinin Birinci Noktası iken, ehemmiyetine binaen
Yirminci Lem’a oldu.
-1-
âyetiyle ve
-2-
(ev kemâ kàle) hadis-i şerifi, ikisi de ihlâs ne
kadar İslâmiyette mühim bir esas olduğunu gösteriyorlar.
Bu ihlâs meselesinin hadsiz nüktelerinden yalnız Beş
Noktayı muhtasaran beyan ederiz.
TENBİH: Bu mübarek Isparta’nın medar-ı şükran bir
hüsn-ü taliidir ki, ondaki ehl-i takvâ ve ehl-i
tarikat ve ehl-i ilmin, sair yerlere nisbeten,
rekabetkârâne ihtilâfları görünmüyor. Gerçi lâzım
olan hakikî muhabbet ve ittifak yoksa da, zararlı
muhalefet ve rekabet de başka yerlere nisbeten yoktur.
1 "Muhakkak ki Biz sana kitabı hak
ile indirdik. İbadetini ihlâs ile Ona yönelterek
sadece Allah’a kulluk et. Bilin ki, şirkten ve riyadan
uzak hâlis din Allah’a mahsustur." Zümer
Sûresi, 39:2-3.
2 "İnsanlar helâk oldu-âlimler
müstesna. Âlimler de helâk oldu-ilmiyle amel edenler
müstesna. Amel edenler de helâk oldu-ihlâs sahipleri
müstesna. İhlâs sahiplerine gelince, onlar da pek
büyük bir tehlike ile karşı karşıyadırlar."
Birinci
Nokta
Mühim ve müthiş bir sual: Neden ehl-i dünya, ehl-i
gaflet, hattâ ehl-i dalâlet ve ehl-i nifak rekabetsiz
ittifak ettikleri halde, ehl-i hak ve ehl-i vifak olan
ashab-ı diyanet ve ehl-i ilim ve ehl-i tarikat, neden
rekabetli ihtilâf ediyorlar? İttifak ehl-i vifakın
hakkı iken ve hilâf ehl-i nifakın lâzımı iken,
neden bu hak oraya geçti ve şu haksızlık şuraya
geldi?
Elcevap: Bu elîm ve fecî ve ehl-i hamiyeti ağlattıracak
hadise-i müthişenin pek çok esbabından, yeni sebebini
beyan edeceğiz.
BİRİNCİSİ
Ehl-i hakkın ihtilâfı hakikatsizlikten gelmediği
gibi, ehl-i gafletin ittifakı dahi hakikattarlıktan
değildir. Belki ehl-i dünyanın ve ehl-i siyasetin ve
ehl-i mektep gibi hayat-ı içtimaiyenin tabakatına dair
birer muayyen vazife ile ve has bir hizmet ile meşgul
taifelerin, cemaatlerin ve cemiyetlerin vazifeleri taayyün
edip ayrılmış. Ve o vezâif mukabilindeki alacakları
maişet noktasındaki maddî ücret ve hubb-u cah ve şan
ve şeref noktasında teveccüh-ü nâstan alacakları HAŞİYE 1 mânevî ücret
taayyün etmiş, ayrılmış. Müzâ-hame ve münakaşayı
ve rekabeti intaç edecek de-recede bir iştirak yok.
Onun için, bunlar ne kadar fena bir meslekte de
gitseler, birbiriyle ittifak edebilirler.
Amma ehl-i din ve ashab-ı ilim ve erbab-ı tarikat ise,
bunların herbirisinin vazifesi umuma baktığı gibi,
muaccel ücretleri de taayyün ve ta-hassus etmediği ve
herbirinin makam-ı içtimaîde ve teveccüh-ü nâsta ve
hüsn-ü kabuldeki hissesi tahassus etmiyor. Bir makama
çoklar namzet olur. Maddî ve mânevî herbir ücrete
çok eller uza-nabilir. O noktadan müzâhame ve rekabet
tevel-lüt edip vifakı nifaka, ittifakı ihtilâfa
tebdil eder.
İşte bu müthiş marazın merhemi, ilâcı, ihlâstır.
Yani, hakperestliği nefisperestliğe tercih etmek-le ve
hakkın hatırı, nefsin ve enâniyetin hatırı-na galip
gelmekle, sırrına
maz-har olup, nâstan gelen maddî ve mânevî
1 "Benim mükâfâtımı vermek ancak
Allah’a aittir." Yunus Sûresi, 10:72; Hûd
Sûresi, 11:29; Sebe’ Sûresi, 34:47.
HAŞİYE 1
İhtar: Teveccüh-ü nâs istenilmez, belki veri-lir.
Verilse de onunla hoşlanılmaz. Hoşlansa ihlâsı
kaybeder, riyâya girer. Şan ve şeref arzusuyla tevec-cüh-ü
nâs ise, ücret ve mükâfat değil, belki ihlâssızlık
yüzünden gelen bir itab ve bir mücazattır. Evet,
amel-i salihin hayatı olan ihlâsın zararına teveccüh-ü
nâs ve şan ve şeref, kabir kapısına kadar muvakkat
olan bir lezzet-i cüz’iyeye mukabil, kabrin öbür
tarafında azâb-ı kabir gibi nâhoş bir şekil
aldığından, teveccüh-ü nâsı ar-zu etmek değil,
belki ondan ürkmek ve kaçmak lâzımdır. Şöhretperestlerin
ve şan ve şeref peşinde koşanların kulakları çınlasın!
ücretten istiğnâ etmekle HAŞİYE 2 sırrına
mazhar olup, hüsnü kabul ve hüsn-ü tesir ve
teveccüh-ü nâsı kazanmak noktalarının Cenâb-ı
Hakkın vazifesi ve ihsanı olduğunu ve kendi va-zifesi
olan
sırrına mazhar olup, hüsnü kabul ve hüsn-ü tesir ve
teveccüh-ü nâsı kazanmak noktalarının Cenâb-ı
Hakkın vazifesi ve ihsanı olduğunu ve kendi vazifesi
olan tebliğde dahil olmadığını ve lâzım da
olmadığını ve onunla mükellef olmadığını
bilmekle ihlâsa muvaffak olur. Yoksa ihlâsı kaçırır.
İKİNCİ
SEBEP
Ehl-i dalâletin zilletindendir ittifakları; ehl-i
hidayetin izzetindendir ihtilâfları. Yani, ehl-i gaflet
olan ehl-i dünya ve ehl-i dalâlet, hak ve hakikate
istinad etmedikleri için, zayıf ve zelildirler. Tezellül
için, kuvvet almaya muhtaçtırlar. Bu ihtiyaçtan, başkasının
muavenet ve ittifakına samimî yapışırlar. Hattâ,
meslekleri dalâlet ise de, yine ittifakı muhafaza
ederler. Adeta o haksızlıkta bir hakperestlik, o dalâlette
bir ihlâs, o dinsizlikte dinsizdârâne bir taassup ve o
nifakta bir vifak yaparlar, muvaffak olurlar. Çünkü
samimî bir ihlâs, şerde dahi olsa neticesiz kalmaz.
Evet, ihlâs ile kim ne isterse Allah verir. HAŞİYE 1
Amma ehl-i hidayet ve diyanet ve ehl-i ilim ve tarikat,
hak ve hakikate istinad ettikleri için ve herbiri bizzat
tarik-i hakta yalnız Rabbini düşü-nüp tevfikine
itimad ederek gittiklerinden, mâ-nen o meslekten gelen
izzetleri var. Zaaf hissetti-ği vakit, insanların
yerine Rabbine müracaat eder, medet Ondan ister. Meşreplerin
ihtilâfıyla, zâhir-i meşrebine muhalif olana karşı
muavenet ihtiyacını tam hissetmiyor, ittifaka
ihtiyacını göremiyor. Belki hodgâmlık ve enâniyet
varsa, kendini haklı ve muhalifini haksız tevehhüm
ederek, ittifak ve muhabbet yerine, ihtilâf ve re-kabet
ortaya girer. İhlâsı kaçırır, vazifesi zîr ü
ze-ber olur.
İşte bu müthiş sebebin verdiği vahîm neticeleri
görmemenin yegâne çaresi, Dokuz Emirdir.
"Peygambere düşen, ancak tebliğ
etmekten ibarettir." Nur Sûresi, 24:54.
HAŞİYE 1
Evet, Men talebe ve cedde, vecede bir düstur-u
hakikattir. Külliyeti geniş ve genişliği mesleğimize
de şâmil olabilir.
HAŞİYE 2
Sahabelerin senâ-i Kur’âniyeye mazhar olan îsâr
hasletini kendine rehber etmek, yani, hediye ve sadakanın
kabulünde başkasını kendine tercih etmek ve hizmet-i
diniyenin mukabilinde gelen menfaat-i maddiyeyi istemeden
ve kalben talep etmeden, sırf bir ihsan-ı İlâhî
bilerek, nâstan minnet almayarak ve hizmet-i diniyenin
mukabilinde de almamaktır. Çünkü, hizmet-i diniyenin
mukabilinde dünyada birşey istenilmemeli ki, ihlâs
kaçmasın. Çendan hakları var ki, ümmet onların
maişetlerini temin etsin. Hem zekâta da müstehaktırlar.
Fakat bu istenilmez, belki verilir. Verildiği vakit de
"Hizmetimin ücretidir" denilmez. Mümkün olduğu
kadar kanaatkârâne, başka ehil ve daha müstehak
olanların nefsini kendi nefsine tercih etmek,
["Kendileri ihtiyaç halinde olsalar bile onları
kendi nefislerine tercih ederler." Haşir Sûresi,
59:9]sırrına mazhariyetle, bu müthiş tehlikeden
kurtulup ihlâsı kazanabilir.
1. Müsbet hareket etmektir ki, yani,
kendi mes-leğinin muhabbetiyle hareket etmek. Başka
mes-leklerin adâveti ve başkalarının tenkîsi, onun
fik-rine ve ilmine müdahale etmesin, onlarla meşgul
olmasın.
2. Belki, daire-i İslâmiyet içinde, hangi meşrepte
olursa olsun, medar-ı muhabbet ve uhuvvet ve ittifak
olacak çok rabıta-i vahdet bulunduğunu düşünüp
ittifak ederek,
3. Ve haklı her meslek sahibinin, başkasının
mesleğine ilişmemek cihetinde hakkı ise,
"Mesleğim haktır," yahut "daha güzeldir"
diyebilir. Yoksa, başkasının mesleğinin
haksızlığını veya çirkinliğini ima eden "Hak
yalnız benim mesleğimdir" veyahut "Güzel
benim meşrebimdir" diyemez olan insaf düsturunu
rehber etmek,
4. Ve ehl-i hakla ittifak, tevfik-i İlâhînin bir
sebebi ve diyanetteki izzetin bir medarı olduğunu düşünmekle,
5. Hem ehl-i dalâlet ve haksızlık, tesanüd sebebiyle,
cemaat suretindeki kuvvetli bir şahs-ı mânevînin
dehâsıyla hücumu zamanında, o şahs-ı mânevîye karşı,
en kuvvetli ferdî olan mukavemetin mağlûp düştüğünü
anlayıp, ehl-i hak tarafındaki ittifak ile bir şahs-ı
mânevî çıkarıp, o müthiş şahs-ı mânevî-i
dalâlete karşı hakkaniyeti muhafaza ettirmek,
6. Ve hakkı, bâtılın savletinden kurtarmak için,
7. Nefsini ve enâniyetini,
8 . Ve yanlış düşündüğü izzetini,
9. Ve ehemmiyetsiz, rekabetkârâne hissiyatını terk
etmekle ihlâsı kazanır, vazifesini hakkıyla ifa eder.
HAŞİYE
2
ÜÇÜNCÜ
SEBEP
Ehl-i hakkın ihtilâfı himmetsizlikten ve
aşağılıktan ve ehl-i dalâletin ittifakı ulüvv-ü
himmetten değildir. Belki ehl-i hidayetin ihtilâfı, ulüvv-ü
himmetin sû-i istimalinden ve ehl-i dalâletin ittifakı,
himmetsizlikten gelen zaaf ve aczdendir.
Ehl-i hidayeti, ulüvv-ü himmetten sû-i istimale ve
dolayısıyla ihtilâfa ve rekabete sevk eden, âhiret
nokta-i nazarında bir haslet-i memdûha sayılan
hırs-ı sevap ve vazife-i uhreviyede kanaatsizlik
cihetinden ileri geliyor. Yani, "Bu sevabı ben
kazanayım, bu insanları ben irşad edeyim, benim sözümü
dinlesinler" diye, karşısındaki hakikî kardeşi
ve cidden muhabbet ve muavenetine ve uhuvvetine ve
yardımına muhtaç bir zâta karşı rekabetkârâne
vaziyet alır. "Şakirtlerim niçin onun yanına
gidiyorlar? Niçin onun kadar şakirtlerim
bulunmuyor?" diye, enâniyeti oradan
HAŞİYE 2
Hattâ, hadis-i sahihle, âhirzamanda İsevîlerin
hakikî dindarları ehl-i Kur’ân ile ittifak edip, müşterek
düşmanları olan zındıkaya karşı dayanacakları
gibi; şu zamanda dahi ehl-i diyanet ve ehl-i hakikat,
değil yalnız dindaşı, meslektaşı, kardeşi
olanlarla samimî ittifak etmek, belki Hıristiyanların
hakikî dindar ruhanîleriyle dahi, medar-ı ihtilâf
noktaları muvakkaten medar-ı münakaşa ve nizâ
etmeyerek, müşterek düşmanları olan mütecaviz
dinsizlere karşı ittifaka muhtaçtırlar.
fırsat bulup, mezmûm bir haslet olan
hubb-u câha temayül ettirir, ihlâsı kaçırır, riyâ
kapısını açar.
İşte bu hatanın ve bu yaranın ve bu müthiş maraz-ı
ruhanînin ilâcı şudur ki:
Cenâb-ı Hakkın rızası ihlâs ile kazanılır;
kesret-i etbâ’ ile ve fazla muvaffakiyetle değildir.
Çünkü onlar, vazife-i İlâhiyeye ait olduğu için,
istenilmez, belki Bazen verilir. Evet, Bazen birtek
kelime sebeb-i necat ve medar-ı rıza olur. Kemiyetin
ehemmiyeti o kadar medar-ı nazar olmamalı. Çünkü
Bazen birtek adamın irşadı, bin adamın irşadı kadar
rıza-yı İlâhîye medar olur.
Hem ihlâs ve hakperestlik ise, Müslümanların nereden
ve kimden olursa olsun istifadelerine taraftar olmaktır.
Yoksa, "Benden ders alıp sevap
kazandırsınlar" düşüncesi, nefsin ve
enâniyetin bir hilesidir.
Ey sevaba hırslı ve a’mâl-i uhreviyeye kanaatsiz
insan! Bazı peygamberler gelmişler ki, mahdut birkaç
kişiden başka ittibâ edenler olmadığı halde, yine o
peygamberlik vazife-i kudsiyesinin hadsiz ücretini almışlar.
Demek hüner, kesret-i etbâ’ ile değildir. Belki hüner,
rıza-yı İlâhîyi kazanmakladır. Sen neci oluyorsun
ki, böyle hırsla "Herkes beni dinlesin?"
diye, vazifeni unutup vazife-i İlâhiyeye karışıyorsun?
Kabul ettirmek, senin etrafına halkı toplamak Cenâb-ı
Hakkın vazifesidir. Vazifeni yap, Allah’ın vazifesine
karışma.
Hem hak ve hakikati dinleyen ve söyleyene sevap kazandıranlar
yalnız insanlar değildir. Cenâb-ı Hakkın zîşuur
mahlûkları ve ruhanîleri ve melâikeleri kâinatı
doldurmuş, her tarafı şenlendirmişler. Madem çok
sevap istersin; ihlâsı esas tut ve yalnız rıza-yı
İlâhîyi düşün. Tâ ki senin ağzından çıkan mübarek
kelimelerin havadaki efradları, ihlâs ile ve niyet-i
sadıka ile hayatlansın, canlansın, hadsiz zîşuurun
kulaklarına gidip onları nurlandırsın, sana da sevap
kazandırsın. Çünkü, meselâ sen "Elhamdü
lillâh" dedin. Bu kelâm, milyonlarla büyük
küçük Elhamdü lillâh kelimeleri, havada izn-i İlâhî
ile yazılır. Nakkaş-ı Hakîm abes ve israf yapmadığı
için, o kesretli mübarek kelimeleri dinleyecek kadar
hadsiz kulakları halk etmiş. Eğer ihlâs ile, niyet-i
sadıka ile o havadaki kelimeler hayatlansalar, lezzetli
birer meyve gibi ruhanîlerin kulaklarına girer. Eğer
rıza-yı İlâhî ve ihlâs o havadaki kelimelere hayat
vermezse, dinlenilmez. Sevap da yalnız ağızdaki
kelimeye münhasır kalır. Seslerinin ziyade güzel
olmadığından, dinleyenlerin azlığından sıkılan
hafızların kulakları çınlasın!
DÖRDÜNCÜ
SEBEP
Ehl-i hidayetin rekabetkârâne ihtilâfı, âkıbeti düşünmemekten
ve kasr-ı nazardan olmadığı gibi; ehl-i dalâletin
samimâne ittifakları, âkıbet-endişlikten ve yüksek
nazardan değildir. Belki ehl-i hidayet, hak ve hakikatin
tesiriyle, nefsin kör hissiyatına kapılmayarak, kalbin
ve aklın dûr-endişâne temayülâtına tâbi olmakla
beraber, istikameti ve ihlâsı muhafaza
edemediklerinden, o yüksek makamı muhafaza edemeyip
ihtilâfa düşüyorlar.
Ehl-i dalâlet ise, nefsin ve hevânın
tesiriyle, kör ve âkıbeti görmeyen ve bir dirhem hazır
lezzeti bir batman ilerideki lezzete tercih eden
hissiyatın mukteziyatıyla, birbirine samimî olarak,
muaccel bir menfaat ve hazır bir lezzet için şiddetli
ittifak ediyorlar.
Evet, dünyevî ve hazır lezzet ve menfaat etrafında
aşağı, kalbsiz nefisperestler samimî ittifak ve
ittihad ediyorlar. Ehl-i hidayet, âhirete ait ve ileriye
müteallik semerât-ı uhreviyeye ve kemâlâta, kalb ve
aklın yüksek düsturlarıyla müteveccih oldukları için,
esaslı bir istikamet ve tam bir ihlâs ve gayet
fedakârâne bir ittihad ve ittifak olabilirken,
enâniyetten tecerrüd edemedikleri için, ifrat ve
tefrit yüzünden, ulvî bir menba-ı kuvvet olan
ittifakı kaybedip, ihlâs da kırılır. Ve vazife-i
uhreviye de zedelenir. Kolayca rıza-yı İlâhî de elde
edilmez. Bu mühim marazın merhemi ve ilâcı,
"El-hubbu fillâh" sırrıyla, tarik-i hakta
gidenlere refakatle iftihar etmek; ve arkalarından
gitmek; ve imamlık şerefini onlara bırakmak; ve o hak
yolunda kim olursa olsun kendinden daha iyi olduğunun
ihtimaliyle enâniyetinden vazgeçip ihlâsı kazanmak;
ve ihlâsla bir dirhem amel, ihlâssız batmanlarla
amellere râcih olduğunu bilmekle ve tâbiiyeti dahi,
sebeb-i mes’uliyet ve hatarlı olan metbûiyete tercih
etmekle o marazdan kurtulur ve ihlâsı kazanır,
vazife-i uhreviyesini hakkıyla yapabilir.
BEŞİNCİ
SEBEP
Ehl-i hidayetin ihtilâfı ve adem-i ittifakı
zaaflarından olmadığı gibi, ehl-i dalâletin kuvvetli
ittifakı da kuvvetlerinden değildir. Belki ehl-i
hidayetin ittifaksızlığı, iman-ı kâmilden gelen
nokta-i istinad ve nokta-i istinaddan neş’et eden
kuvvetten ileri geldiği gibi; ehl-i gaflet ve ehl-i dalâletin
ittifakları, kalben nokta-i istinad bulmadıkları
itibarıyla zaaf ve aczlerinden ileri gelmiştir.
Çünkü zayıflar ittifaka muhtaç oldukları için
kuvvetli ittifak ederler. Kavîler, ihtiyacı tam
hissetmediklerinden, ittifakları zayıftır. Arslanlar,
tilkiler gibi ittifaka muhtaç olmadıkları için ferdî
yaşıyorlar. Yabanî keçiler, kurtlardan muhafaza
için, bir sürü teşkil ederler.
Demek zayıfların cemiyeti ve şahs-ı mânevîsi kavî
olduğu gibi, HAŞİYE kavîlerin
cemiyeti ve şahs-ı mânevîsi ise zayıftır. Bu sırra
bir işaret-i lâtife ve zarif bir nükte-i Kur’âniyedir
ki, ferman etmiş: Müenneslerin
cemaatine, iki katlı müennes olduğu halde, müzekker
fiili olan buyurması;
hem
"Şehirdeki kadınlar dedi ki:"
Yusuf sûresi, 12:12.
HAŞİYE
Avrupa komiteleri içinde en şiddetlisi ve en tesirlisi
ve bir cihette en kuvvetlisi, cins-i lâtif ve zayıf ve
nazik olan kadınların Amerika’daki Hukuk ve Hürriyet-i
Nisvan Komitesi olduğu, hem milletler içinde az ve zayıf
olan Ermenilerin komitesi, gösterdikleri kuvvetli
fedakârâne vaziyetle bu müddeâmızı teyid ediyor.
-1- buyurmakla, müzekkerlerin
cemaatine, müennes fiili olan tabiriyle,
lâtifâne işaret ediyor ki, zayıf ve halîm ve yumuşak
kadınların cemiyeti kuvvetleşir, sertlik ve şiddet
kesb edip bir nevi reculiyet kazanır. Müzekker fiilini
iktiza ettiğinden, tabiriyle,
gayet güzel düşmüş. Erkekler ise, hususan bedevî a’rab
olsa, kuvvetlerine güvendikleri için, cemiyetleri zayıf
olup hem ihtiyatkârlık, hem yumuşaklık vaziyetini
aldığından, bir nevi kadınlık hâsiyeti takındıkları
için, müennes fiilini iktiza ettiğinden, müennes
fiiliyle tabiri tam yerindedir.
Evet, ehl-i hak, gayet kuvvetli bir nokta-i istinad olan
iman-ı billâhtan gelen tevekkül ve teslimle, başkalara
arz-ı ihtiyaç edip muavenet ve yardımlarını istemez.
İstese de gayet fedakârâne yapışmaz. Ehl-i dünya,
dünya işlerinde hakikî nokta-i istinadlarından gaflet
ettiklerinden, zaaf ve acze düşüp, şiddetli bir
surette yardımcılara ihtiyacını hisseder; samimâne,
belki fedakârâne ittifak ederler.
İşte, ehl-i hak, ittifaktaki hak kuvvetini düşünmediklerinden
ve aramadıklarından, haksız ve muzır bir netice olan
ihtilâfa düşerler. Haksız ehl-i dalâlet ise,
ittifaktaki kuvveti, aczleri vasıtasıyla
hissettiklerinden, gayet mühim bir vesile-i makasıd
olan ittifakı elde etmişler.
İşte, ehl-i hakkın bu haksız ihtilâf marazının
merhemi ve ilâcı, -2-
âyetindeki şiddetli nehy-i İlâhî, -3-
âyetinde, hayat-ı içtimaiyece gayet hikmetli emr-i İlâhîyi
düstur-u hareket etmek; ve ihtilâfın İslâmiyete ne
derece zararlı olduğunu ve ehl-i dalâletin ehl-i hakka
galebesini ne derece teshil ettiğini düşünüp,
kemâl-ı zaaf ve acz ile, o ehl-i hakkın kafilesine
fedakârâne, samimâne iltihak etmektir, şahsiyetini
unutmakla riyâ ve tasannudan kurtulup ihlâsı elde
etmektir.
1 "Bedevîler dedi ki:" Hucurât
sûresi, 49:14.
2 "İhtilâfa düşmeyin; sonra
cesaretiniz kırılır, kuvvetiniz elden gider." Enfâl
Sûresi, 8:46.
3 "Birbirinizle iyilik ve takvâda
yardımlaşın." Mâide Sûresi, 5:2.
ALTINCI SEBEP
Ehl-i hakkın ihtilâfı nâmertliklerinden,
himmetsizliklerinden, hamiyetsizliklerinden olmadığı
gibi; gafletli ehl-i dünyanın ve ehl-i dalâletin
hayat-ı dünyeviyeye ait işlerde samimâne ittifakları
dahi mertlikten, hamiyetten, himmetten değildir. Belki,
ehl-i hakkın, ekseriyetle âhirete ait olan faydaları düşünmekle,
o ehemmiyetli ve kesretli meselelere hamiyeti, himmeti,
mertliği inkısam eder. Hakikî sermaye olan vaktini bir
meseleye sarf etmediği için, meslektaşlarıyla
ittifakı muhkemleşmiyor. Çünkü meseleler çok, daire
dahi geniştir.
Gafletli ehl-i dünya ise, yalnız hayat-ı dünyeviyeyi
düşündüklerinden, bütün hissiyatıyla ve ruh ve
kalbiyle, şiddetli bir surette hayat-ı dünyeviyeye ait
meselelere sarılır. Ve o meselede ona yardım edene
kuvvetli yapışır. Ve hakikat nokta-i nazarında beş
paraya değmeyen ve ehl-i hak ona on para kıymet
vermeyen meselelere, divane olmuş elmasçı bir
Yahudinin beş paralık cam parçasına beş lira fiyat
verdiği gibi, beş yüz lira kıymetindeki vaktini o
meseleye hasreder. Elbette bu kadar fiyat verip ve
şiddetli hissiyatla sarılmak, bâtıl yolunda dahi
olsa, samimî bir ihlâs olduğundan, o meselede muvaffak
olur ve ehl-i hakka galebe eder. Bu galebe neticesinde
ehl-i hak zillete ve mahkûmiyete ve tasannua ve riyâya
düşüp ihlâsı kaybeder. O nâmert, himmetsiz,
hamiyetsiz bir kısım ehl-i dünyaya dalkavukluk etmeye
mecbur olur. Ey ehl-i hak! Ey hakperest ehl-i şeriat ve
ehl-i hakikat ve ehl-i tarikat! Bu müthiş maraz-ı
ihtilâfa karşı birbirinizin kusurunu görmeyerek,
yekdiğerinizin ayıbına karşı gözünüzü yumunuz. edeb-i
Furkanî ile edepleniniz. Ve haricî düşmanın hücumunda
dahilî münakaşâtı terk etmek ve ehl-i hakkı
sukuttan ve zilletten kurtarmayı en birinci ve en mühim
bir vazife-i uhreviye telâkki edip, yüzer âyât ve
ehâdis-i Nebeviyenin şiddetle emrettikleri uhuvvet,
muhabbet ve teavünü yapıp, bütün hissiyatınızla,
ehl-i dünyadan daha şiddetli bir surette
meslektaşlarınızla ve dindaşlarınızla ittifak
ediniz, yani, ihtilâfa düşmeyiniz. "Böyle
küçük meseleler için kıymettar vaktimi sarf
etmektense, o çok kıymetli vaktimi zikir ve fikir gibi
kıymettar şeylere sarf edeceğim" deyip çekilerek
ittifakı zayıflaştırmayınız. Çünkü bu mânevî
cihadda küçük mesele zannettiğiniz, çok büyük
olabilir. Bir neferin, bir saatte, mühim ve hususî şerâit
dahilindeki nöbeti bir sene ibadet hükmüne Bazen
geçmesi gibi, bu ehl-i hakkın mağlûbiyeti zamanında,
mânevî mücahede mesâilinde, küçük bir meseleye
sarf olunan senin kıymettar bir günün, o neferin o
saati gibi bin derece kıymet alabilir, bir günün bin
gün olabilir. Madem liveçhillâhtır, o işin küçüğüne,
büyüğüne, kıymetli ve kıymetsizliğine bakılmaz.
İhlâs ve rıza-yı İlâhî yolunda zerre, yıldız
gibi olur. Vesilenin mahiyetine bakılmaz, neticesine
bakılır. Madem neticesi rıza-yı İlâhîdir ve mayası
ihlâstır; o küçük değildir, büyüktür.
"Onlar boş sözlerle, çirkin davranışlarla
karşılaştıkları zaman, izzet ve şereflerini
muhafaza ederek oradan geçip giderler." Furkan
Sûresi, 25:72.
YEDİNCİ SEBEP
Ehl-i hak ve hakikatin ihtilâf ve rekabetleri kıskançlıktan
ve hırs-ı dünyadan gelmediği gibi, ehl-i dünyanın
ve ehl-i gafletin ittifakları dahi civanmertlikten ve ulüvv-ü
cenaptan değildir. Belki ehl-i hakikat, hakikatten gelen
ulüvv-ü cenap ve ulüvv-ü himmet ve tarik-i hakta
memdûh olan müsabakayı tam muhafaza edemediklerinden
ve nâehillerin girmesi yüzünden bir derece sû-i
istimal ettiklerinden, rekabetkârâne ihtilâfa düşüp
hem kendine, hem cemaat-i İslâmiyeye ehemmiyetli zarar
olmuş.
Ehl-i gaflet ve ehl-i dalâlet ise, meftun oldukları
menfaatlerini kaçırmamak ve menfaat için perestiş
ettikleri reislerini ve arkadaşlarını küstürmemek
için, zilletlerinden ve nâmertliklerinden,
hamiyetsizliklerinden, mutlak arkadaşlarıyla-hattâ
denî ve hain ve muzır olsalar dahi-hâlisâne ittihad,
hem menfaat etrafında toplanan-ne şekilde olursa
olsun-şerikleriyle samimâne ittifak ederler, samimiyet
neticesi olarak istifade ederler.
İşte, ey musibetzede ve ihtilâfa düşmüş ehl-i hak
ve ashab-ı hakikat! Bu musibet zamanında ihlâsı kaçırdığınızdan
ve rıza-yı İlâhîyi münhasıran gaye-i maksat
yapmadığınızdan, ehl-i hakkın bu zillet ve mağlûbiyetine
sebebiyet verdiniz.
Umûr-u diniye ve uhreviyede rekabet, gıpta, haset ve
kıskançlık olmamalı. Ve hakikat nokta-i nazarında
olamaz. Çünkü kıskançlık ve hasedin sebebi: Birtek
şeye çok eller uzanmasından ve birtek makama çok
gözler dikilmesinden ve birtek ekmeği çok mideler
istemesinden, müzâhame münakaşa, müsabaka sebebiyle
gıptaya, sonra kıskançlığa düşerler. Dünyada bir
şey-i vâhide çoklar talip olduğundan ve dünya dar ve
muvakkat olması sebebiyle insanın hadsiz arzularını
tatmin edemediği için, rekabete düşüyorlar. Fakat,
âhirette tek bir adama beş yüz sene HAŞİYE mesafelik bir
cennet ihsan edilmesi ve yetmiş bin kasır ve huriler
verilmesi ve ehl-i Cennetten herkes kendi hissesinden kemâl-i
rıza ile memnun olması işaretiyle gösteriliyor ki,
HAŞİYE
Mühim bir taraftan ehemmiyetli bir sual: Rivayette gelmiş
ki, Cennette bir adama beş yüz senelik bir cennet
verilir. Bu hakikat akl-ı dünyevînin havsalasında
nasıl yerleşir?
Elcevap: Nasıl ki bu dünyada herkesin dünya kadar
hususî ve muvakkat bir dünyası var. Ve o dünyanın
direği onun hayatıdır. Ve zâhirî ve bâtınî
duygularıyla o dünyasından istifade eder. "Güneş
bir lâmbam, yıldızlar mumlarımdır" der. Başka
mahlûkat ve zîruhlar bulunmaları, o adamın mâlikiyetine
mâni olmadıkları gibi, bilâkis, onun hususî dünyasını
şenlendiriyorlar, ziynetlendiriyorlar. Aynen öyle
de-fakat binler derece yüksek-herbir mü’min için
binler kasır ve hurileri ihtiva eden has bahçesinden başka,
umumî Cennetten beş yüz sene genişliğinde birer
hususî cenneti vardır. Derecesi nisbetinde inkişaf
eden hissiyatıyla, duygularıyla, Cennete ve ebediyete lâyık
bir surette istifade eder. Başkaların iştiraki, onun mâlikiyetine
ve istifadesine noksan vermedikleri gibi, kuvvet
verirler. Ve hususî ve geniş cennetini
ziynetlendiriyorlar.
Evet, bu dünyada bir adam, bir saatlik bir bahçeden ve
bir günlük bir seyrangâhtan ve bir aylık bir
memleketten ve bir senelik bir mesiregâhta seyahatinden
ağzıyla, kulağıyla, gözüyle, zevkiyle, zâikasıyla,
sair duygularıyla istifade ettiği gibi, aynen öyle de,
fakat bir saatlik bir bahçeden ancak istifade eden bu
fâni memleketteki kuvve-i şâmme ve kuvve-i zâika, o
bâki memlekette bir senelik bahçeden aynı istifadeyi
eder. Ve burada bir senelik mesiregâhtan ancak istifade
edebilen bir kuvve-i bâsıra ve kuvve-i sâmia, orada beş
yüz senelik mesiregâhındaki seyahatten, o haşmetli,
baştan başa ziynetli memlekete lâyık bir tarzda
istifade eder. Her mü’min derecesine ve bu dünyada
kazandığı sevaplar, haseneler nisbetinde inbisat ve
inkişaf eden duygularıyla zevk alır, telezzüz eder,
müstefid olur.
âhirette medar-ı rekabet bir ¸ey yoktur
ve rekabet de olamaz. Öyleyse, âhirete ait olan a’mâl-i
salihada dahi rekabet olamaz; kıskançlık yeri
değildir. Kıskançlık eden ya riyâkârdır; a’mâl-i
saliha suretiyle dünyevî neticeleri arıyor. Veyahut
sadık cahildir ki, a’mâl-i saliha nereye baktığını
bilmiyor ve a’mâl-i salihanın ruhu, esası, ihlâs
olduğunu derk etmiyor. Rekabet suretiyle evliyaullaha
karşı bir nevi adâvet taşımakla, vüs’at-i
rahmet-i İlâhiyeyi itham ediyor. Bu hakikati teyid eden
bir vakıa: Eski arkadaşlarımızdan bir adamın, bir
adama karşı adâveti vardı. O adamın yanında senâkârâne
onun düşmanı amel-i salihle, hattâ velâyetle tavsif
edildi. O adam kıskanmadı, sıkılmadı. Sonra birisi
dedi: "Senin o düşmanın cesurdur,
kuvvetlidir." Baktık ki, o adamda şiddetli bir
kıskançlık ve bir rekabet damarı uyandı. Ona dedik:
"Velâyet ve salâhat hadsiz bir hayat-ı ebediyenin
pırlantası gibi bir kuvvet ve bir yüksekliktir. Sen
buna bu cihette kıskanmadın. Dünyevî kuvvet öküzde
ve cesaret canavarda dahi bulunmakla beraber, velâyet ve
salâhate nispeten, bir âdi cam parçasının elmasa
nispeti gibidir." O adam dedi ki: "Bir noktaya,
bir makama ikimiz bu dünyada gözümüzü dikmişiz.
Oraya çıkmak için basamaklarımız da kuvvet ve
cesaret gibi şeylerdir. Onun için kıskandım. Âhiret
makamâtı hadsizdir. O, burada benim düşmanım iken,
orada benim samimî ve sevgili kardeşim olabilir."
Ey ehl-i hakikat ve tarikat! Hakka hizmet, büyük ve ağır
bir defineyi taşımak ve muhafaza etmek gibidir. O
defineyi omuzunda taşıyanlara ne kadar kuvvetli eller
yardıma koşsalar daha ziyade sevinir, memnun olurlar.
Kıskanmak şöyle dursun, gayet samimî bir muhabbetle o
gelenlerin kendilerinden daha ziyade olan kuvvetlerini ve
daha ziyade tesirlerini ve yardımlarını müftehirâne
alkışlamak lâzım gelirken, nedendir ki rekabetkârâne
o hakikî kardeşlere ve fedakâr yardımcılara
bakılıyor ve o hal ile ihlâs kaçıyor? Vazifenizde müttehem
olup, ehl-i dalâletin nazarında, sizden ve sizin
mesleğinizden yüz derece aşağı olan, "din ile dünyayı
kazanmak ve ilm-i hakikatle maişeti temin etmek, tamah
ve hırs yolunda rekabet etmek" gibi müthiş
ithamlara mâruz kalıyorsunuz?
Bu marazın çare-i yegânesi: Nefsini itham etmek ve
nefsine değil, daima karşısındaki meslektaşına
taraftar olmak...
Fenn-i âdâb ve ilm-i münazaranın
uleması mâbeynindeki hakperestlik ve insaf düsturu
olan şu "Eğer bir meselenin münazarasında kendi
sözünün haklı çıktığına taraftar olup ve kendi
haklı çıktığına sevinse ve hasmının haksız ve
yanlış olduğuna memnun olsa, insafsızdır." Hem
zarar eder. Çünkü haklı çıktığı vakit, o münazarada
bilmediği birşeyi öğrenmiyor. Belki gurur ihtimaliyle
zarar edebilir. Eğer hak hasmının elinde çıksa,
zararsız, bilmediği bir meseleyi öğrenip menfaattar
olur, nefsin gururundan kurtulur. Demek insaflı
hakperest, hakkın hatırı için nefsin hatırını
kırıyor. Hasmının elinde hakkı görse, yine rıza
ile kabul edip taraftar çıkar, memnun olur. İşte bu düsturu
ehl-i din, ehl-i hakikat, ehl-i tarikat, ehl-i ilim
kendilerine rehber ittihaz etseler, ihlâsı kazanırlar.
Ve vazife-i uhreviyelerinde muvaffak olurlar. Ve bu fecî
sukut ve musibet-i hazıradan rahmet-i İlâhiye ile
kurtulurlar.
"Seni her türlü noksandan tenzih
ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz
yoktur. Muhakkak ki Sen, ilmi ve hikmeti herşeyi
kuşatan Alîm-i Hakîmsin." Bakara Sûresi, 2:32.
YİRMİ
BİRİNCİ LEM’A
İhlâs
hakkında
On Yedinci Lem’anın On Yedinci Notasının Yedi
Meselesinden Dördüncü Meselesi iken, ihlâs
münasebetiyle Yirminci Lem’anın İkinci Noktası
oldu. Nuraniyetine binaen Yirmi Birinci Lem’a olarak
Lemeâta girdi.
Bu Lem’a lâakal her on beş günde bir defa okunmalı.
-1- -2-
-3- -4-
EY ÂHİRET KARDEŞLERİM ve ey hizmet-i Kur’âniyede
arkadaşlarım! Bilirsiniz ve biliniz:
Bu dünyada, hususan uhrevî hizmetlerde en mühim bir
esas, en büyük bir kuvvet, en makbul bir şefaatçi, en
metin bir nokta-i istinad, en kısa bir tarik-i hakikat,
en makbul bir dua-yı mânevî, en kerametli bir vesile-i
makasıd, en yüksek bir haslet, en sâfi bir ubudiyet,
ihlâstır.
1 "Allah için kıyamda bulunup Ona
kulluk edin." Bakara Sûresi, 2:238.
2 "İhtilâfa düşmeyin; sonra
cesaretiniz kırılır, kuvvetiniz elden gider." Enfâl
Sûresi, 8:46.
3 "Benim âyetlerimi, az bir dünya
menfaatiyle değiştirmeyin." Bakara Sûresi, 2:41.
4 "Nefsini günahlardan arındıran,
kurtuluşa ermiştir. Nefsini günaha daldıran ise hüsrana
düşmüştür." ?ems Sûresi, 91:9-10.
Madem ihlâsta mezkûr hassalar gibi çok
nurlar var ve çok kuvvetler var. Ve madem bu müthiş
zamanda ve dehşetli düşmanlar mukabilinde ve şiddetli
tazyikat karşısında ve savletli bid’alar, dalâletler
içerisinde bizler gayet az ve zayıf ve fakir ve
kuvvetsiz olduğumuz halde, gayet ağır ve büyük ve
umumî ve kudsî bir vazife-i imaniye ve hizmet-i Kur’âniye
omuzumuza ihsan-ı İlâhî tarafından konulmuş.
Elbette, herkesten ziyade, bütün kuvvetimizle ihlâsı
kazanmaya mecbur ve mükellefiz. Ve ihlâsın sırrını
kendimizde yerleştirmek için gayet derecede muhtacız.
Yoksa, hem şimdiye kadar kazandığımız hizmet-i
kudsiye kısmen zayi olur, devam etmez; hem şiddetli
mesul oluruz. âyetindeki
şiddetli tehditkârâne nehy-i İlâhîye mazhar olup,
saadet-i ebediye zararına, mânâsız, lüzumsuz, zararlı,
kederli, hodfuruşâne, sakîl, riyâkârâne bazı
hissiyat-ı süfliye ve menâfi-i cüz’iyenin hatırı
için ihlâsı kırmakla, hem bu hizmetteki umum
kardeşlerimizin hukukuna tecavüz, hem hizmet-i Kur’âniyenin
hürmetine taarruz, hem hakaik-i imaniyenin kudsiyetine
hürmetsizlik etmiş oluruz.
Ey kardeşlerim! Mühim ve büyük bir umur-u hayriyenin
çok muzır mânileri olur. Şeytanlar o hizmetin hâdimleriyle
çok uğraşır. Bu mânilere ve bu şeytanlara karşı
ihlâs kuvvetine dayanmak gerektir. İhlâsı kıracak
esbabdan yılandan, akrepten çekindiğiniz gibi
çekininiz. Hazret-i Yusuf Aleyhisselâm *
demesiyle, nefs-i emmâreye itimad edilmez. Enâniyet ve
nefs-i emmâre sizi aldatmasın. İhlâsı kazanmak ve
muhafaza etmek ve mânileri def etmek için, gelecek
düsturlar rehberiniz olsun.
BİRİNCİ
DÜSTURUNUZ
Amelinizde rıza-yı İlâhî olmalı.
Eğer O razı olsa, bütün dünya küsse ehemmiyeti yok.
Eğer O kabul etse, bütün halk reddetse tesiri yok. O
razı olduktan ve kabul ettikten sonra, isterse ve
hikmeti iktiza ederse, sizler istemek talebinde
olmadığınız halde, halklara da kabul ettirir, onları
da razı eder. Onun için, bu hizmette, doğrudan
doğruya, yalnız Cenâb-ı Hakkın rızasını esas
maksat yapmak gerektir.
İKİNCİ
DÜSTURUNUZ
Bu hizmet-i Kur’âniyede bulunan kardeşlerinizi tenkit
etmemek ve onların üstünde faziletfuruşluk nev’inden
gıpta damarını tahrik etmemektir.
Çünkü nasıl insanın bir eli diğer eline rekabet
etmez, bir gözü bir gözünü tenkit etmez, dili kulağına
itiraz etmez, kalb ruhun ayıbını görmez. Belki
birbirinin noksanını ikmal eder,
* "Şüphesiz nefis daima kötülüğe
sevk eder-ancak Rabbim rahmet ederse o başka."
Yusuf Sûresi, 12:53.
kusurunu örter, ihtiyacına yardım eder,
vazifesine muavenet eder. Yoksa o vücud-u insanın
hayatı söner, ruhu kaçar, cismi de dağılır.
Hem nasıl ki bir fabrikanın çarkları birbiriyle
rekabetkârâne uğraşmaz, birbirinin önüne tekaddüm
edip tahakküm etmez, birbirinin kusurunu görerek tenkit
edip, sa’ye şevkini kırıp atâlete uğratmaz. Belki
bütün istidatlarıyla birbirinin hareketini umumî
maksada tevcih etmek için yardım ederler; hakikî bir
tesanüd, bir ittifakla gaye-i hilkatlerine yürürler. Eğer
zerre miktar bir taarruz, bir tahakküm karışsa, o
fabrikayı karıştıracak, neticesiz, akîm bırakacak.
Fabrika sahibi de o fabrikayı bütün bütün kırıp
dağıtacak.
İşte, ey Risale-i nur şakirtleri ve Kur’ân’ın
hizmetkârları! Sizler ve bizler öyle bir insan-ı kâmil
ismine lâyık bir şahs-ı mânevînin âzâlarıyız.
Ve hayat-ı ebediye içindeki saadet-i ebediyeyi netice
veren bir fabrikanın çarkları hükmündeyiz. Ve
sahil-i selâmet olan Dârüsselâma ümmet-i
Muhammediyeyi (a.s.m.) çıkaran bir sefine-i Rabbâniyede
çalışan hademeleriz. Elbette, dört fertten bin yüz
on bir kuvvet-i mâneviyeyi temin eden sırr-ı ihlâsı
kazanmakla tesanüd ve ittihad-ı hakikîye muhtacız ve
mecburuz.
Evet, üç elif ittihad etmezse, üç kıymeti var.
Sırr-ı adediyet ile ittihad etse, yüz on bir kıymet
alır. Dört kere dört ayrı ayrı olsa, on altı
kıymeti var. Eğer sırr-ı uhuvvet ve ittihad-ı maksat
ve ittifak-ı vazife ile tevafuk edip bir çizgi
üstünde omuz omuza verseler, o vakit dört bin dört
yüz kırk dört kuvvetinde ve kıymetinde olduğu gibi,
hakikî sırr-ı ihlâs ile, on altı fedakâr kardeşlerin
kıymet ve kuvvet-i mâneviyesi dört binden geçtiğine,
pek çok vukuat-ı tarihiye şehadet ediyor.
Bu sırrın sırrı şudur ki: Hakikî, samimî bir
ittifakta herbir fert, sair kardeşlerin gözüyle de
bakabilir ve kulaklarıyla da işitebilir. Güya on
hakikî müttehid adamın herbiri yirmi gözle bakıyor,
on akılla düşünüyor, yirmi kulakla işitiyor, yirmi
elle çalışıyor bir tarzda mânevî kıymeti ve
kuvvetleri vardır. HAŞİYE
ÜÇÜNCÜ
DÜSTURUNUZ
Bütün kuvvetinizi ihlâsta ve hakta bilmelisiniz.
Evet, kuvvet haktadır ve ihlâstadır. Haksızlar dahi,
haksızlıkları içinde gösterdikleri ihlâs ve
samimiyet yüzünden kuvvet kazanıyorlar.
Evet, kuvvet hakta ve ihlâsta olduğuna bir delil, şu
hizmetimizdir. Bu hizmetimizde bir parça ihlâs, bu
dâvâyı ispat eder ve kendi kendine delil olur.
Çünkü, yirmi
HAŞİYE
Evet, sırr-ı ihlâs ile samimî tesanüd ve ittihad,
hadsiz menfaate medar olduğu gibi, korkulara, hattâ
ölüme karşı en mühim bir siper, bir nokta-i istinaddır.
Çünkü ölüm gelse, bir ruhu alır. Sırr-ı uhuvvet-i
hakikiye ile, rıza-yı İlâhî yolunda, âhirete
müteallik işlerde kardeşleri adedince ruhları
olduğundan, biri ölse, "Diğer ruhlarım sağlam
kalsınlar. Zira o ruhlar her vakit sevapları bana
kazandırmakla mânevî bir hayatı idame ettiklerinden,
ben ölmüyorum" diyerek, ölümü gülerek karşılar.
Ve "O ruhlar vasıtasıyla sevap cihetinde
yaşıyorum, yalnız günah cihetinde ölüyorum"
der, rahatla yatar.
seneden fazla kendi memleketimde ve
İstanbul’da ettiğimiz hizmet-i ilmiye ve diniyeye
mukabil, burada, yedi sekiz senede yüz derece fazla
edildi. Halbuki, kendi memleketimde ve İstanbul’da,
burada benimle çalışan kardeşlerimden yüz, belki bin
derece fazla yardımcılarım varken, burada ben yalnız,
kimsesiz, garip, yarım ümmî; insafsız memurların
tarassudat ve tazyikatları altında, yedi sekiz sene
sizinle ettiğim hizmet, yüz derece eski hizmetten fazla
muvaffakiyeti gösteren mânevî kuvvet, sizlerdeki
ihlâstan geldiğine katiyen şüphem kalmadı.
Hem itiraf ediyorum ki, samimî ihlâsınızla, şan ve
şeref perdesi altında nefsimi okşayan riyâdan beni
bir derece kurtardınız. İnşaallah tam ihlâsa
muvaffak olursunuz, beni de tam ihlâsa sokarsınız.
Bilirsiniz ki, Hazret-i Ali (r.a.), o mu’cizevâri
kerametiyle ve Hazret-i Gavs-ı Âzam (k.s.) o harika
keramet-i gaybiyesiyle, sizlere bu sırr-ı ihlâsa
binaen iltifat ediyorlar. Ve himayetkârâne teselli
verip hizmetinizi mânen alkışlıyorlar. Evet, hiç şüphe
etmeyiniz ki, bu teveccühleri ihlâsa binaen gelir. Eğer
bilerek bu ihlâsı kırsanız, onların tokadını
yersiniz. Onuncu Lem’adaki şefkat tokatlarını
tahattur ediniz.
Böyle mânevî kahramanları arkanızda zahîr, başınızda
üstad bulmak isterseniz,
sırrıyla
ihlâs-ı tâmmı kazanınız. Kardeşlerinizin
nefislerini nefsinize şerefte, makamda, teveccühte,
hattâ menfaat-i maddiye gibi nefsin hoşuna giden
şeylerde tercih ediniz. Hattâ, en lâtif ve güzel bir
hakikat-i imaniyeyi muhtaç bir mü’mine bildirmek ki,
en mâsumâne, zararsız bir menfaattir; mümkünse,
nefsinize bir hodgâmlık gelmemek için, istemeyen bir
arkadaşla yaptırması hoşunuza gitsin. Eğer "Ben
sevap kazanayım, bu güzel meseleyi ben
söyleyeyim" arzunuz varsa, çendan onda bir günah
ve zarar yoktur; fakat mâbeyninizdeki sırr-ı ihlâsa
zarar gelebilir.
DÖRDÜNCÜ
DÜSTURUNUZ
Kardeşlerinizin
meziyetlerini şahıslarınızda ve faziletlerini
kendinizde tasavvur edip, onların şerefleriyle şâkirâne
iftihar etmektir.
Ehl-i tasavvufun mâbeyninde fenâ fi’ş-şeyh, fenâ
fi’r-resul ıstılahatı var. Ben sufî değilim. Fakat
onların bu düsturu, bizim meslekte fenâ fi’l-ihvân
suretinde güzel bir düsturdur. Kardeşler arasında
buna tefânî denilir. Yani, birbirinde fâni olmaktır.
Yani, kendi hissiyat-ı nefsaniyesini unutup,
kardeşlerinin meziyat ve hissiyatıyla fikren
yaşamaktır.
Zaten mesleğimizin esası uhuvvettir. Peder ile evlât,
şeyh ile mürid mâbeynindeki vasıta değildir. Belki
hakikî kardeşlik vasıtalarıdır. Olsa olsa bir
üstadlık ortaya girer. Mesleğimiz halîliye olduğu için,
meşrebimiz hıllettir. Hıllet ise, en yakın dost ve en
fedakâr arkadaş ve en güzel takdir edici yoldaş ve en
civanmert kardeş olmak iktiza eder. Bu hılletin üssü’l-esası,
samimî ihlâstır. Samimî ihlâsı
"Onları kendi nefislerine tercih
ederler." Haşir Sûresi, 59:9.
kıran adam, bu hılletin gayet yüksek
kulesinin başından sukut eder. Gayet derin bir çukura
düşmek ihtimali var; ortada tutunacak yer bulamaz.
Evet, yol iki görünüyor. Cadde-i kübrâ-yı Kur’âniye
olan şu mesleğimizden şimdi ayrılanlar, bize düşman
olan dinsizlik kuvvetine bilmeyerek yardım etmek
ihtimali var. İnşaallah, Risale-i Nur yoluyla Kur’ân-ı
Mu’cizü’l-Beyânın daire-i kudsiyesine girenler,
daima nura, ihlâsa, imana kuvvet verecekler ve öyle
çukurlara sukut etmeyeceklerdir.
Ey hizmet-i Kur’âniyede arkadaşlarım!
İhlâsı kazanmanın ve muhafaza etmenin en müessir bir
sebebi, rabıta-i mevttir. Evet, ihlâsı zedeleyen ve
riyâya ve dünyaya sevk eden tûl-i emel olduğu gibi,
riyâdan nefret veren ve ihlâsı kazandıran, rabıta-i
mevttir. Yani, ölümünü düşünüp, dünyanın fâni
olduğunu mülâhaza edip, nefsin desiselerinden
kurtulmaktır. Evet, ehl-i tarikat ve ehl-i hakikat, Kur’ân-ı
Hakîmin -1- gibi
âyetlerinden aldığı dersle, rabıta-i mevti sülûklarında
esas tutmuşlar; tûl-i emelin menşei olan tevehhüm-ü
ebediyeti o rabıta ile izale etmişler. Onlar farazî ve
hayalî bir surette kendilerini ölmüş tasavvur ve
tahayyül edip ve yıkanıyor, kabre konuyor farz edip, düşüne
düşüne, nefs-i emmâre o tahayyül ve tasavvurdan
müteessir olup, uzun emellerinden bir derece vazgeçer.
Bu rabıtanın fevâidi pek çoktur. Hadiste -2- (ev
kemâ kàl) yani, "Lezzetleri tahrip edip acılaştıran
ölümü çok zikrediniz" diye bu rabıtayı ders
veriyor.
Fakat mesleğimiz tarikat olmadığı, belki hakikat
olduğu için, bu rabıtayı, ehl-i tarikat gibi farazî
ve hayalî suretinde yapmaya mecbur değiliz. Hem
meslek-i hakikate uygun gelmiyor. Belki, âkıbeti düşünmek
suretinde müstakbeli zaman-ı hazıra getirmek değil,
belki hakikat noktasında zaman-ı hazırdan istikbale
fikren gitmek, nazaran bakmaktır. Evet, hiç hayale,
faraza lüzum kalmadan, bu kısa ömür ağacının
başındaki tek meyvesi olan kendi cenazesine bakabilir.
Onunla yalnız kendi şahsının mevtini gördüğü
gibi, bir parça öbür tarafa gitse asrının
ölümünü de görür; daha bir parça öbür tarafa
gitse dünyanın ölümünü de müşahede eder, ihlâs-ı
etemme yol açar.
İkinci sebep, iman-ı tahkikînin kuvvetiyle ve
marifet-i Sânii netice veren masnuattaki tefekkür-ü
imanîden gelen lemeât ile bir nevi huzur kazanıp, Hâlık-ı
Rahîmin hazır, nâzır olduğunu düşünüp, Ondan başkasının
teveccühünü aramayarak,
1 "Her nefis ölümü tadıcıdır."
Âl-i İmrân Sûresi, 3:185. "Muhakkak ki sen de
öleceksin, onlar da ölecekler." Zümer Sûresi,
39:30.
2 Tirmizî, Zühd: 4, Kıyâmet: 26;
Nesâî, Cenâiz: 3; İbni Mâce, Zühd: 31; el-Hâkim,
el-Müstedrek, 4:321.
huzurunda başkalarına bakmak, medet
aramak o huzurun edebine muhalif olduğunu düşünmekle
o riyâdan kurtulup ihlâsı kazanır.
Her ne ise, bunda çok derecat, merâtip var. Herkes
kendi hissesine göre ne kadar istifade edebilse o kadar
kârdır. Risale-i Nur’da riyâdan kurtaracak, ihlâsı
kazandıracak çok hakaik zikredildiğinden, ona havale
edip burada kısa kesiyoruz.
İhlâsı kıran ve riyâya sevk eden pek çok esbabdan
iki üçünü muhtasaran beyan edeceğiz.
BİRİNCİSİ: Menfaat-i maddiye cihetinden gelen
rekabet, yavaş yavaş ihlâsı kırar. Hem netice-i
hizmeti de zedeler. Hem o maddî menfaati de kaçırır.
Evet, hakikat ve âhiret için çalışanlara karşı bu
millet bir hürmet ve bir muavenet fikrini daima beslemiş.
Ve bilfiil onların hakikat-i ihlâslarına ve sadıkane
olan hizmetlerine bir cihette iştirak etmek niyetiyle,
onların hâcât-ı maddiyelerinin tedarikiyle meşgul
olup vakitlerini zayi etmemek için, sadaka ve hediye
gibi maddî menfaatlerle yardım edip hürmet etmişler.
Fakat bu muavenet ve menfaat istenilmez, belki verilir.
Hem kalben arzu edip muntazır kalmakla, lisan-ı hal ile
dahi istenilmez. Belki ummadığı bir halde verilir.
Yoksa ihlâsı zedelenir. Hem
âyetinin nehyine yanaşır, ameli kısmen yanar.
İşte bu maddî menfaati arzu edip muntazır kalmak,
sonra nefs-i emmâre, hodgâmlık cihetiyle, o menfaati
başkasına kaptırmamak için, hakikî bir kardeşine ve
o hususî hizmette arakadaşına karşı bir rekabet
damarı uyandırır. İhlâsı zedelenir, hizmette
kudsiyeti kaybeder, ehl-i hakikat nazarında sakîl bir
vaziyet alır. Ve maddî menfaati de kaybeder.
Her ne ise, bu hamur çok su götürür. Kısa kesip,
yalnız, hakikî kardeşlerimin içinde sırr-ı ihlâsı
ve samimî ittifakı kuvvetleştirecek iki misal söyleyeceğim.
Birinci misal: Ehl-i dünya, büyük bir servet ve
şiddetli bir kuvvet elde etmek için, hattâ bir kısım
ehl-i siyaset ve hayat-ı içtimaiye-i beşeriyenin mühim
âmilleri ve komiteleri, iştirak-i emval düsturunu
kendilerine rehber etmişler. Bütün sû-i istimâlât
ve zararlarıyla beraber, harika bir kuvvet, bir menfaat
elde ediyorlar. Halbuki, iştirak-i emvâlin, çok
zararlarıyla beraber, iştirakle mahiyeti değişmez.
Herbirisi umuma gerçi bir cihette ve nezarette mâlik
hükmündedir; fakat istifade edemez.
Her ne ise, bu iştirak-i emval düsturu a’mâl-i
uhreviyeye girse, zararsız azîm menfaate medardır.
Çünkü bütün emval, o iştirak eden herbir ferdin
eline tamamen geçmesinin sırrını taşıyor. Çünkü,
nasıl ki dört beş adamdan, iştirak niyetiyle biri
gazyağı, biri fitil, biri lâmba, biri şişe, biri
kibrit getirip lâmbayı yaktılar. Herbiri tam bir lâmbaya
mâlik oluyor. O iştirak edenlerin herbirinin bir
duvarda büyük bir aynası varsa, herbirinin noksansız,
parçalanmadan, birer lâmba, oda ile beraber
"Benim âyetlerimi, az bir dünya
menfaatiyle değiştirmeyin." Bakara Sûresi, 2:41.
aynasına girer. Aynen öyle de, emvâl-i
uhreviyede sırr-ı ihlâs ile iştirak ve sırr-ı
uhuvvet ile tesanüd ve sırr-ı ittihad ile teşrikü’l-mesâi,
o iştirak-i a’mâlden hâsıl olan umum yekûn ve umum
nur herbirinin defter-i a’mâline bitamâmihâ gireceği,
ehl-i hakikat mâbeyninde meşhud ve vakidir. Ve vüs’at-i
rahmet ve kerem-i İlâhînin muktezasıdır.
İşte, ey kardeşlerim! Sizleri inşaallah menfaat-i
maddiye rekabete sevk etmeyecek. Fakat menfaat-i uhreviye
noktasında bir kısım ehl-i tarikat aldandıkları
gibi, sizin de aldanmanız mümkündür. Fakat şahsî,
cüz’î bir sevap nerede, mezkûr misal hükmündeki iştirak-i
a’mâl noktasında tezahür eden sevap ve nur nerede?
İkinci misal: Ehl-i san’at, netice-i san’atı ziyade
kazanmak için, iştirak-i san’at cihetinde mühim bir
servet elde ediyorlar. Hattâ dikiş iğneleri yapan on
adam, ayrı ayrı yapmaya çalışmışlar. O ferdî çalışmanın,
her günde yalnız üç iğne, o ferdî san’atın
meyvesi olmuş. Sonra, teşrikü’l-mesâi düsturuyla
on adam birleşmişler. Biri demir getirip, biri ocak
yandırıp, biri delik açar, biri ocağa sokar, biri
ucunu sivriltir, ve hâkezâ... Herbirisi iğne yapmak
san’atında yalnız cüz’î bir işle meşgul olup,
iştigal ettiği hizmet basit olduğundan vakit zayi
olmayıp, o hizmette meleke kazanarak, gayet süratle işini
görmüş. Sonra, o teşrik-i mesâi ve taksim-i a’mâl
düsturuyla olan san’atın semeresini taksim etmişler.
Herbirisine bir günde üç iğneye bedel üç yüz iğne
düştüğünü görmüşler. Bu hadise, ehl-i dünyanın
san’atkârları arasında, onları teşrik-i mesâiye
sevk etmek için dillerinde destan olmuştur.
İşte, ey kardeşlerim! Madem umur-u dünyeviyede, kesif
maddelerde böyle ittihad, ittifak ile neticeler, böyle
azîm yekûn faydalar verir. Acaba, uhrevî ve nuranî ve
tecezzî ve inkısama muhtaç olmayarak ve fazl-ı İlâhî
ile herbirisinin aynasına umum nur in’ikâs etmek ve
herbiri umumun kazandığı misil sevaba mâlik olmak, ne
kadar büyük bir kâr olduğunu kıyas edebilirsiniz. Bu
azîm kâr, rekabetle ve ihlâssızlıkla kaçırılmaz!
İHLÂSI KIRAN İKİNCİ MÂNİ: Hubb-u cahtan gelen şöhretperestlik
saikasıyla ve şan ve şeref perdesi altında teveccüh-ü
âmmeyi kazanmak, nazar-ı dikkati kendine celb etmekle
enâniyeti okşamak ve nefs-i emmâreye bir makam
vermektir ki, en mühim bir maraz-ı ruhî olduğu gibi,
"şirk-i hafî" tabir edilen riyâkârlığa,
hodfuruşluğa kapı açar, ihlâsı zedeler.
Ey kardeşlerim! Kur’ân-ı Hakîmin hizmetindeki mesleğimiz
hakikat ve uhuvvet olduğu ve uhuvvetin sırrı,
şahsiyetini kardeşler içinde fâni edip HAŞİYE onların
nefislerini kendi nefsine tercih etmek olduğundan, mâbeynimizde
bu nevi hubb-u cahtan gelen rekabet tesir etmemek
gerektir. Çünkü mesleğimize bütün bütün
münâfidir. Madem kardeşlerin şerefi umumiyetle her
ferde ait olabilir; o büyük şeref-i mânevîyi şahsî,
hodfuruşâne, rekabetkârâne, cüz’î bir şerefe ve
şöhrete feda etmek,
HAŞİYE
Evet, bahtiyar odur ki, kevser-i Kur’ânîden süzülen
tatlı, büyük bir havuzu kazanmak için, bir buz
parçası nev’indeki şahsiyetini ve enâniyetini o
havuz içine atıp eritendir.
Risale-i Nur şakirtlerinden yüz derece
uzak olduğu ümidindeyim.
Evet, Risale-i Nur şakirtlerinin kalbi, aklı, ruhu böyle
aşağı, zararlı, süflî şeylere tenezzül etmez.
Fakat herkeste nefs-i emmâre bulunur. Bazı da
hissiyat-ı nefsiye damarlara ilişir, bir derece hükmünü
kalb, akıl ve ruhun rağmına olarak icra eder. Sizlerin
kalb ve ruh ve aklınızı itham etmem. Risale-i Nur’un
verdiği tesire binaen itimad ediyorum. Fakat nefis ve
hevâ ve his ve vehim Bazen aldatıyorlar. Onun için
Bazen şiddetli ikaz olunuyorsunuz. Bu şiddet, nefis ve
hevâ ve his ve vehme bakıyor; ihtiyatlı davranınız.
Evet, eğer mesleğimiz şeyhlik olsaydı, makam bir
olurdu veyahut mahdut makamlar bulunurdu. O makama müteaddit
istidatlar namzet olurdu. Gıptakârâne bir hodgâmlık
olabilirdi. Fakat mesleğimiz uhuvvettir. Kardeş
kardeşe peder olamaz, mürşid vaziyetini takınamaz.
Uhuvvetteki makam geniştir; gıptakârâne müzâhameye
medar olamaz. Olsa olsa, kardeş kardeşe muavin ve zahîr
olur, hizmetini tekmil eder. Pederâne, mürşidâne
mesleklerdeki gıptakârâne hırs-ı sevap ve ulüvv-ü
himmet cihetiyle çok zararlı ve hatarlı neticeler vücuda
geldiğine delil, ehl-i tarikatin o kadar mühim ve azîm
kemâlâtları ve menfaatleri içindeki ihtilâfâtın ve
rekabetin verdiği vahîm neticelerdir ki, onların o azîm,
kudsî kuvvetleri bid’a rüzgârlarına karşı
dayanamıyor.
ÜÇÜNCÜ MÂNİ: Korku ve tamâdır. Bu mâni diğer
bir kısım mânilerle beraber Hücumât-ı Sittede
tamamıyla izah edildiğinden, ona havale edip, Cenâb-ı
Erhamürrâhimînden bütün Esmâ-i Hüsnâsını
şefaatçi yapıp niyaz ediyoruz ki, bizleri ihlâs-ı tâmma
muvaffak eylesin. Âmin.
-1-
-2-
1 Allahım! İhlâs Sûresinin hakkı için,
bizi ihlâs sahibi olan ve ihlâsa eriştirilen
kullarından eyle. Âmin, âmin.
2 "Seni her türlü noksandan tenzih
ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz
yoktur. Muhakkak ki ilmi ve hikmeti herşeyi kuşatan
Sensin." Bakara Sûresi, 2:32.
Bir kısım
kardeşlerime hususî bir mektuptur
Yazıda usanan ve ibadet ayları olan Şuhur-u Selâsede
sair evrâdı, beş cihetle ibadet sayılan HAŞİYE Risale-i Nur
yazısına tercih eden kardeşlerime iki hadis-i şerifin
bir nüktesini söyleyeceğim.
BİRİNCİSİ: -1- (ev kemâ
kàl). Yani, "Mahşerde ulema-i hakikatin sarf
ettikleri mürekkep şehidlerin kanıyla muvazene edilir,
o kıymette olur."
İKİNCİSİ: -2- (ev kemâ
kàl). Yani, "Bid’aların ve dalâletlerin
istilâsı zamanında Sünnet-i Seniyyeye ve hakikat-i
Kur’âniyeye temessük edip hizmet eden, yüz şehid
sevabını kazanabilir."
Ey tembellik damarıyla yazıdan usanan ve ey sufîmeşrep
kardeşler! Bu iki hadisin mecmuu gösterir ki, böyle
zamanda hakaik-i imaniyeye ve esrar-ı Şeriat ve Sünnet-i
Seniyyeye hizmet eden mübarek, hâlis kalemlerden akan
siyah nur veya âb-ı hayat hükmünde olan
mürekkeplerin bir dirhemi, şühedanın yüz dirhem kanı
hükmünde yevm-i mahşerde size fayda verebilir.
Öyleyse onu kazanmaya çalışınız.
Eğer deseniz: "Hadiste âlim tabiri var. Bir kısmımız
yalnız kâtibiz."
Elcevap: Bir sene bu risaleleri ve bu dersleri anlayarak
ve kabul ederek okuyan, bu zamanın mühim, hakikatli bir
âlimi olabilir. Eğer anlamasa da, madem Risale-i Nur
şakirtlerinin bir şahs-ı mânevîsi var; şüphesiz o
şahs-ı mânevî bu zamanın bir âlimidir. Sizin
kalemleriniz ise, o şahs-ı mânevînin parmaklarıdır.
Kendi nokta-i nazarımda liyakatsiz olduğum halde,
haydi, hüsn-ü zannınıza binaen bu fakire bir üstadlık
ve tebaiyet noktasında bir âlim vaziyetini verdiğinizden
bağlanmışsınız. Ben ümmî ve kalemsiz olduğum için,
sizin kalemleriniz benim kalemim sayılır; hadiste gösterilen
ecri alırsınız.
Said Nursî
1 Gazâlî, İhyâu Ulûmi’d-Dîn, 1:6;
el-Münâvî, Feyzü’l-Kadîr, 6:466; el-Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ,
2:561; Süyûtî, Câmiu’s-Sağîr, no: 10026.
2 İbni Adiy, el-Kâmil fi’d-Duafâ,
2:739; el-Münzirî, et-Terğîb ve’t-Terhîb, 1:41;
Taberânî, el-Mecmeu’l-Kebîr, 1394; Ali bin
Hüsâmüddin, Müntehebâtü Kenzi’l-Ummâl, 1:100;
el-Heysemî, Mecmeu’z-Zevâid, 7:282.
|