| Risale Oku
Ehl-i
iman âhiret hemşirelerim olan kadınlar taifesi ile bir
muhaveredir
Bazı vilâyetlerde taife-i nisâdan samimî ve hararetli
bir surette Nurlara karşı alâkalarını gördüğüm
ve haddimden pek ziyade, onların Nurlara ait derslerime
itimadlarını bildiğim sıralarda, mübarek Isparta’ya
ve mânevî Medresetü’z-Zehrâya üçüncü defa geldiğim
zaman işittim ki, o mübarek âhiret hemşirelerim olan
taife-i nisâ, benden bir ders bekliyorlarmış. Güya
vaaz suretinde camilerde onlara bir dersim olacak.
Halbuki, ben dört beş vecihle hastayım. Ve hem
perişan, hattâ konuşmaya ve düşünmeye iktidarsız
bulunduğum halde, bu gece şiddetli bir ihtarla kalbime
geldi ki:
"Madem on beş sene evvel gençlerin istemeleriyle
Gençlik Rehberi’ni onlar için yazdın ve pek çok
istifade edildi. Halbuki hanımlar taifesi, gençlerden
daha ziyade bu zamanda öyle bir rehbere muhtaçtırlar."
Ben de bu ihtara karşı gayet perişan ve zaaf ve
aczimle beraber, Üç Nükte ile, gayet muhtasar bazı lüzumlu
maddeleri, o mübarek hemşirelerime ve mânevî genç
evlâtlarıma beyan ediyorum.
BİRİNCİ NÜKTE
Risale-i Nur’un en mühim bir esası şefkat
olmasından, nisâ taifesi şefkat kahramanları
bulunmaları cihetiyle daha ziyade Risale-i Nur’la
fıtraten alâkadardırlar. Ve lillâhilhamd bu fıtrî
alâkadarlık çok yerlerde hissediliyor. Bu şefkatteki
fedakârlık, hakikî bir ihlâsı ve mukabelesiz bir
fedakârlık mânâsını ifade ettiğinden, şimdi bu
zamanda pek çok ehemmiyeti var.
Evet, bir valide veledini tehlikeden kurtarmak için
hiçbir ücret istemeden ruhunu feda etmesi ve hakikî
bir ihlâs ile vazife-i fıtriyesi itibarıyla kendini
evlâdına kurban etmesi gösteriyor ki, hanımlarda
gayet yüksek bir kahramanlık var. Bu kahramanlığın
inkişafı ile hem hayat-ı dünyeviyesini, hem hayat-ı
ebediyesini onunla kurtarabilir. Fakat bazı fena
cereyanlarla, o kuvvetli ve kıymettar seciye inkişaf
etmez. Veyahut sû-i istimal edilir. Yüzer
nümunelerinden bir küçük numunesi şudur:
O şefkatli valide, çocuğunun hayat-ı dünyeviyede
tehlikeye girmemesi, istifade ve fayda görmesi için her
fedakârlığı nazara alır, onu öyle terbiye eder.
"Oğlum paşa olsun" diye bütün malını
verir, hafız mektebinden alır, Avrupa’ya gönderir.
Fakat o çocuğun hayat-ı ebediyesi tehlikeye girdiğini
düşünmüyor. Ve dünya hapsinden kurtarmaya çalışıyor;
Cehennem hapsine düşmemesini nazara almıyor. Fıtrî
şefkatin tam zıddı olarak, o mâsum
çocuğunu, âhirette şefaatçi olmak lâzım gelirken dâvâcı
ediyor. O çocuk, "Niçin benim imanımı takviye
etmeden bu helâketime sebebiyet verdin?" diye şekvâ
edecek. Dünyada da, terbiye-i İslâmiyeyi tam almadığı
için, validesinin harika şefkatinin hakkına karşı lâyıkıyla
mukabele edemez, belki de çok kusur eder.
Eğer hakikî şefkat sû-i istimal edilmeyerek, biçare
veledini haps-i ebedî olan Cehennemden ve idam-ı ebedî
olan dalâlet içinde ölmekten kurtarmaya o şefkat
sırrıyla çalışsa, o veledin bütün ettiği hasenâtının
bir misli, validesinin defter-i amâline geçeceğinden,
validesinin vefatından sonra her vakit hasenatlarıyla
ruhuna nurlar yetiştirdiği gibi, âhirette de, değil dâvâcı
olmak, bütün ruh u canıyla şefaatçi olup ebedî
hayatta ona mübarek bir evlât olur.
Evet, insanın en birinci üstadı ve tesirli muallimi,
onun validesidir. Bu münasebetle, ben kendi şahsımda
katî ve daima hissettiğim bu mânâyı beyan ediyorum:
Ben bu seksen sene ömrümde, seksen bin zatlardan ders
aldığım halde, kasem ediyorum ki, en esaslı ve
sarsılmaz ve her vakit bana dersini tazeler gibi, merhum
validemden aldığım telkinat ve mânevî derslerdir ki,
o dersler fıtratımda, adeta maddî vücudumda
çekirdekler hükmünde yerleşmiş. Sair derslerimin o
çekirdekler üzerine bina edildiğini aynen görüyorum.
Demek, bir yaşımdaki fıtratıma ve ruhuma merhum
validemin ders ve telkinâtını, şimdi bu seksen
yaşımdaki gördüğüm büyük hakikatler içinde birer
çekirdek-i esasiye müşahede ediyorum.
Ezcümle: Meslek ve meşrebimin dört esasından en mühimi
olan şefkat etmek ve Risale-i Nur’un da en büyük
hakikati olan acımak ve merhamet etmeyi, o validemin
şefkatli fiil ve halinden ve o mânevî derslerinden aldığımı
yakînen görüyorum.
Evet, bu hakikî ihlâs ile hakikî bir fedakârlık
taşıyan validelik şefkati sû-i istimal edilip, mâsum
çocuğunun elmas hazinesi hükmünde olan âhiretini düşünmeyerek,
muvakkat fâni şişeler hükmünde olan dünyaya o çocuğun
mâsum yüzünü çevirmek ve bu şekilde ona şefkat göstermek,
o şefkati sû-i istimal etmektir.
Evet, kadınların şefkat cihetiyle bu
kahramanlıklarını hiçbir ücret ve hiçbir mukabele
istemeyerek, hiçbir faide-i şahsiye, hiçbir gösteriş
mânâsı olmayarak ruhunu feda ettiklerine, o şefkatin
küçücük bir numunesini taşıyan bir tavuğun
yavrusunu kurtarmak için arslana saldırması ve ruhunu
feda etmesi ispat ediyor.
Şimdi terbiye-i İslâmiyeden ve amâl-i uhreviyeden en
kıymetli ve en lüzumlu esas, ihlâstır. Bu çeşit
şefkatteki kahramanlıkta o hakikî ihlâs bulunuyor. Eğer
bu iki nokta o mübarek taifede inkişafa başlasa,
daire-i İslâmiyede pek büyük bir saadete medar olur.
Halbuki erkeklerin kahramanlıkları mukabelesiz
olamıyor; belki yüz cihette mukabele istiyorlar. Hiç
olmazsa şan ve şeref istiyorlar. Fakat maattessüf
biçare mübarek taife-i nisâiye, zalim erkeklerinin
şerlerinden ve tahakkümlerinden kurtulmak için, başka
bir tarzda, zaafiyetten ve aczden gelen başka bir nevide
riyâkârlığa giriyorlar.
İKİNCİ NÜKTE
Bu sene inzivâda iken ve hayat-ı içtimaiyeden çekildiğim
halde, bazı Nurcu kardeşlerimin ve hemşirelerimin
hatırları için dünyaya baktım. Benimle görüşen
ekserî dostlardan, kendi ailevî hayatlarından şekvâlar
işittim. "Eyvah!" dedim. "İnsanın,
hususan Müslümanın tahassungâhı ve bir nevi cenneti
ve küçük bir dünyası aile hayatıdır. Bu da mı
bozulmaya başlamış?" dedim. Sebebini aradım.
Bildim ki, nasıl İslâmiyetin hayat-ı içtimaiyesine
ve dolayısıyla din-i İslâma zarar vermek için,
gençleri yoldan çıkarmak ve gençlik hevesâtıyla
sefahete sevk etmek için bir iki komite çalışıyormuş.
Aynen öyle de, biçare nisâ taifesinin gafil kısmını
dahi yanlış yollara sevk etmek için bir iki komitenin
tesirli bir surette perde altında çalıştığını
hissettim. Ve bildim ki, bu millet-i İslâma bir dehşetli
darbe, o cihetten geliyor. Ben de siz hemşirelerime ve
gençleriniz olan mânevî evlâtlarıma katiyen beyan
ediyorum ki:
Kadınların saadet-i uhreviyesi gibi saadet-i dünyeviyeleri
de ve fıtratlarındaki ulvî seciyeleri de, bozulmaktan
kurtulmanın çare-i yegânesi, daire-i İslâmiyedeki
terbiye-i diniyeden başka yoktur. Rusya’da o biçare
taifenin ne hale girdiğini işitiyorsunuz. Risale-i Nur’un
bir parçasında denilmiş ki:
Aklı başında olan bir adam, refikasına muhabbetini ve
sevgisini, beş on senelik fâni ve zâhirî hüsn-ü
cemâline bina etmez. Belki, kadınların hüsn-ü
cemâlinin en güzeli ve daimîsi, onun şefkatine ve
kadınlığa mahsus hüsn-ü sîretine sevgisini bina
etmeli-tâ ki, o biçare ihtiyarladıkça, kocasının
muhabbeti ona devam etsin. Çünkü onun refikası,
yalnız dünya hayatındaki muvakkat bir yardımcı
refika değil, belki hayat-ı ebediyesinde ebedî ve
sevimli bir refika-i hayat olduğundan, ihtiyarlandıkça
daha ziyade hürmet ve merhametle birbirine muhabbet
etmek lâzım geliyor. Şimdiki terbiye-i medeniye
perdesi altındaki hayvancasına muvakkat bir refakatten
sonra ebedî bir mufarakate mâruz kalan o aile hayatı,
esasıyla bozuluyor.
Hem Risale-i Nur’un bir cüz’ünde denilmiş ki:
Bahtiyardır o adam ki, refika-i ebediyesini kaybetmemek
için saliha zevcesini taklit eder, o da salih olur. Hem
bahtiyardır o kadın ki, kocasını mütedeyyin görür,
ebedî dostunu ve arkadaşını kaybetmemek için o da
tam mütedeyyin olur, saadet-i dünyeviyesi içinde
saadet-i uhreviyesini kazanır. Bedbahttır o adam ki,
sefahete girmiş zevcesine ittibâ eder, vazgeçirmeye
çalışmaz, kendisi de iştirak eder. Bedbahttır o
kadın ki, zevcinin fıskına bakar, onu başka bir
surette taklit eder. Veyl o zevc ve zevceye ki, birbirini
ateşe atmakta yardım eder. Yani, medeniyet
fantaziyelerine birbirini teşvik eder.
İşte, Risale-i Nur’un bu mealdeki cümlelerinin
mânâsı budur ki:
Bu zamanda aile hayatının ve dünyevî
ve uhrevî saadetinin ve kadınlarda ulvî seciyelerin
inkişafının sebebi, yalnız daire-i şeriattaki
âdâb-ı İslâmiyetle olabilir. Şimdi aile hayatında
en mühim nokta budur ki, kadın, kocasında fenalık ve
sadakatsizlik görse, o da kocasının inadına,
kadının vazife-i ailevîsi olan sadakat ve emniyeti
bozsa, aynen askeriyedeki itaatin bozulması gibi, o aile
hayatının fabrikası zîr ü zeber olur. Belki o kadın,
elinden geldiği kadar kocasının kusurunu ıslaha çalışmalıdır
ki, ebedî arkadaşını kurtarsın. Yoksa, o da kendini
açıklık ve saçıklıkla başkalara göstermeye ve
sevdirmeye çalışsa, her cihetle zarar eder. Çünkü
hakikî sadakati bırakan, dünyada da cezasını görür.
Çünkü nâmahremlerin nazarından fıtratı korkar,
sıkılır, çekilir. Nâmahrem yirmi erkeğin on
sekizinin nazarından istiskal eder. Erkek ise, nâmahrem
yüz kadından, ancak birisinden istiskal eder,
bakmasından sıkılır. Kadın o cihette azap çektiği
gibi, sadakatsizlik ithamı altına girer, zaafiyetiyle
beraber; hukukunu muhafaza edemez.
Elhasıl: Nasıl ki kadınlar kahramanlıkta, ihlâsta,
şefkat itibarıyla erkeklere benzemedikleri gibi,
erkekler de o kahramanlıkta onlara yetişemiyorlar.
Öyle de, o mâsum hanımlar dahi, sefahette hiçbir
vecihle erkeklere yetişemezler. Onun için, fıtratlarıyla
ve zayıf hilkatleriyle nâmahremlerden şiddetli
korkarlar ve çarşaf altında saklanmaya kendilerini
mecbur bilirler. Çünkü, erkek sekiz dakika zevk ve
lezzet için sefahete girse, ancak sekiz lira kadar birey
zarar eder. Fakat kadın sekiz dakika sefahetteki zevkin
cezası olarak, dünyada dahi sekiz ay ağır bir yükü
karnında taşır ve sekiz sene de o hâmisiz çocuğun
terbiyesinin meşakkatine girdiği için, sefahette
erkeklere yetişemez, yüz derece fazla cezasını
çeker.
Az olmayan bu nevi vukuat da gösteriyor ki, mübarek
taife-i nisâiye, fıtraten yüksek ahlâka menşe
olduğu gibi, fısk ve sefahatte dünya zevki için
kabiliyetleri yok hükmündedir. Demek onlar daire-i
terbiye-i İslâmiye içinde mesut bir aile hayatını geçirmeye
mahsus bir nevi mübarek mahlûkturlar. Bu mübarekleri
ifsad eden komiteler kahrolsunlar! Allah, bu hemşirelerimi
de bu serserilerin şerlerinden muhafaza eylesin. Âmin.
Hemşirelerim, mahremce bu sözümü size söylüyorum:
Maişet derdi için, serseri, ahlâksız, frenkmeşrep
bir kocanın tahakkümü altına girmektense,
fıtratınızdaki iktisat ve kanaatle, köylü mâsum kadınların
nafakalarını kendileri çıkarmak için çalışmaları
nevinden kendinizi idareye çalışınız, satmaya çalışmayınız.
Şayet size münasip olmayan bir erkek kısmet olsa, siz
kısmetinize razı olunuz ve kanaat ediniz. İnşaallah,
rızanız ve kanaatinizle o da ıslah olur. Yoksa,
şimdiki işittiğim gibi, mahkemelere boşanmak için
müracaat edeceksiniz. Bu da, haysiyet-i İslâmiye ve
şeref-i milliyemize yakışmaz.
ÜÇÜNCÜ NÜKTE
Aziz hemşirelerim, katiyen biliniz ki, daire-i
meşruanın haricindeki zevklerde, lezzetlerde, on derece
onlardan ziyade elemler ve zahmetler bulunduğunu,
Risale-i Nur yüzer kuvvetli delillerle, hadisatlarla
ispat etmiştir. Uzun tafsilâtını Risale-i Nur’da
bulabilirsiniz.
Ezcümle, Küçük Sözler’den Altıncı, Yedinci,
Sekizinci Sözler ve Gençlik Rehberi benim bedelime
sizlere tam bu hakikati gösterecek. Onun için, daire-i
meşruadaki keyfe iktifâ ediniz ve kanaat getiriniz.
Sizin hanenizdeki mâsum evlâtlarınızla mâsûmâne
sohbet, yüzer sinemadan daha ziyade zevklidir.
Hem katiyen biliniz ki, bu hayat-ı dünyeviyede hakikî
lezzet iman dairesindedir ve imandadır. Ve amâl-i
salihanın herbirisinde bir mânevî lezzet var. Ve
dalâlet ve sefahatte, bu dünyada dahi gayet acı ve
çirkin elemler bulunduğunu Risale-i Nur yüzer katî
delillerle ispat etmiştir. Adeta imanda bir Cennet
çekirdeği ve dalâlette ve sefahatte bir Cehennem
çekirdeği bulunduğunu, ben kendim çok tecrübelerle
ve hadiselerle aynelyakin görmüşüm ve Risale-i Nur’da
bu hakikat tekrar ile yazılmış. En şedit muannid ve
muterizlerin eline girip, hem resmî ehl-i vukuflar ve
mahkemeler o hakikati cerh edememişler. Şimdi sizin
gibi mübarek ve mâsum hemşirelerime ve evlâtlarım hükmünde
küçüklerinize, başta Tesettür Risalesi ve Gençlik
Rehberi ve Küçük Sözler benim bedelime sizlere ders
versin.
Ben işittim ki, benim size camide ders vermekliğimi
arzu ediyorsunuz. Fakat benim perişaniyetimle beraber
hastalığım ve çok esbab, bu vaziyete müsaade
etmiyor. Ben de sizin için yazdığım bu dersimi okuyan
ve kabul eden bütün hemşirelerimi, bütün mânevî
kazançlarıma ve dualarıma Nur şakirtleri gibi dahil
etmeye karar verdim. Eğer siz benim bedelime Risale-i
Nur’u kısmen elde edip okusanız veya dinleseniz, o
vakit, kaidemiz mûcibince, bütün kardeşleriniz olan
Nur şakirtlerinin mânevî kazançlarına ve dualarına
da hissedar oluyorsunuz.
Ben şimdi daha ziyade yazacaktım. Fakat çok hasta ve
çok zayıf ve çok ihtiyar ve tashihat gibi çok
vazifelerim bulunduğundan, şimdilik bu kadarla iktifâ
ettim.
El-Bâkî Hüve’l-Bâkî
Duanıza muhtaç kardeşiniz
Said Nursî
[Mahremdir. Şimdilik Medresetü’z-Zehra
erkânlarına mahsustur.]
İhtiyar kadınlara ehemmiyetli bir müjde
ve bekâr ve mücerret kalmak isteyen genç kızlara bir
ihtar.
Hadîs-i şerifte gösteriyor
ki âhir zamanda kuvvetli iman, ihtiyar kadınlarda
bulunur ki, "Dindar ihtiyar kadınların dinine tâbi
olunuz" diye hadis-i şerif ferman etmiş. Hem
Risale-i Nur’un dört esasından bir esası şefkattir.
Ve kadınlar şefkat kahramanı bulunmasından, hattâ en
korkağı da kahramancasına ruhunu yavrusuna feda eder.
Ve bu zamanda o kıymettar valideler ve hemşireler, büyük
bir hâdise ile karşılaşıyorlar. Mahremce ve ifşâsı
münasip olmayan bir hakikat-i fıtriyesini, Nur
şakirtlerinden mücerred kalmak isteyen veya mecbur
kalan kızlar kısmına beyan etmek lâzım gelir diye
ruhuma ihtar edildi. Ben de derim ki:
Kızlarım, hemşirelerim,
Bu zaman, eski zamana benzemiyor. Terbiye-i İslâmiye
yerine terbiye-i medeniye, yarım asra yakın hayat-ı içtimaiyemize
yerleştiği için, bir erkek bir kadını ebedî bir
refika-i hayat ve saadet-i hayat-ı dünyeviyeye medar ve
sair günahlardan kendini muhafaza etmek için almak lâzım
gelirken; o biçare zaifeyi daim tahakküm altında,
yalnız dünyevi, muvakkat gençliğinde sever. Ona
verdiği rahatın bazı on misli onu zahmetlere sokar.
Eğer şer’an "küfüv" tâbir edilen
birbirine denk olmazsa, hukuk-u şer’iye nazara
alınmadığından, hayatı daima azap içinde geçer. Kıskançlık
da müdahale ederse daha berbat olur.
İşte bu izdivaca sevk eden üç sebep var:
Birisi: Tenasülün devamı için, hikmet-i İlâhiyece o
fıtrî hizmete bir ücret olarak bir fıtrî meyil ve
şevk vermiş. Halbuki o zevk, on dakikada bir lezzet
verse de, eğer meşru ise, erkek bir saat meşakkat
çekebilir. Fakat kadın, on dakikalık o zevk için
Keşfü’l-Hafâ, 2:70
on ay çocuğu kendi vücudunda zahmetini
çekmekle on sene çocuğun hayatına yardımla meşakkat
çeker. Demek, o on dakikalık fıtrî meyil, bu uzun meşakkatlere
sevk ettiği için, ehemmiyeti kalmaz. His ve nefis,
onunla onu izdivaca tahrik etmemeli.
İkincisi: Fıtraten kadın, zaafı için maişet
noktasında bir yardımcıya muhtaçtır. O ihtiyaç
için şimdiki terbiye-i İslâmiyeden ders almayan,
serseriliğe, tahakküme alışanlardan o küçük bir iaşesi
hatırı için tahakkümler altına girip riyakârâne
kocasının rızasını tahsil etmek yolunda hayat-ı dünyeviye
ve uhreviyesinin medarı olan ubudiyetini ve ahlâkını
bozmak bedeline, köy kadınları gibi kendi nafakasını
kendi çalışmasıyla kazanmak, on defa daha kolaydır.
Rezzak-ı Hakikî çocukların rızkını sütle verdiği
gibi, onların da rızkını o Hâlık-ı Rahîm veriyor.
O rızık hatırı için namazsız ve ahlâkını
kaybetmiş bir zevci aramak, riyakârâne çalışıp
tahakkümü altına girmek, elbette Nur talebesinin kârı
değil.
Üçüncüsü: Kadınlığın fıtratında çocuk okşamak
ve sevmek meyelânı var. Ve bir evlâdının dünyada
ona hizmeti ve âhirette de şefaati ve validesi
öldükten sonra ona hasenatıyla yardımı, o meyl-i
fıtrîyi kuvvetlendirip evlendirmeye sevk etmiş.
Halbuki şimdi terbiye-i İslâmiye yerine terbiye-i
medeniye ile on taneden bir iki hakikî evlât, kendi
validesinin şefkatine mukabil fedakârâne hizmet ve
dindârâne dualarıyla ve hasenatlarıyla validesinin
defter-i a’mâline haseneler yazdırmak ve âhirette
salih ise validesinin şefaat etmek ihtimaline mukabil,
ondan sekizi o hâleti göstermediğinden, bu fıtrî
meyil ve nefsânî şevkle o biçare zaifeler böyle ağır
bir hayata kat’î mecbur olmadan girmemek gerektir.
İşte bu işaret ettiğimiz hakikate binaen, bekâr
kalmak isteyen Nur şakirtlerinden olan kızlara derim
ki:
Tam muvafık ve dindar ve ahlâklı bir zevc bulmadan,
kendilerini açık saçıklıkla satmasınlar. Eğer
bulunmadı; Nurun bir kısım fedakâr şakirtleri gibi mücerret
kalıp tâ ona lâyık ve ebedî bir arkadaş olacak ve
terbiye-i İslâmiyeyi almış vicdanlı bir müşteri
ona çıksın. Ve saadet-i ebediyesi, muvakkat bir keyf-i
dünyevî için bozulmasın. Ve medeniyetin seyyiatı içinde
boğulmasın.
Said Nursî
• • •
Genç Nurcu kızlara ait mektuba ek
- Vaktiyle size gönderilen bir mektuptan parçadır.
Bugünlerde iki hatıradan iki ihtar:
Birincisi: Bu şehirde Risale-i Nur’a intisap eden
ihtiyar hanımlar sebat ettiklerini ve başkalar gibi
sarsılmadıklarını düşündüm. Birden bu hadis-i
şerif ihtar edildi. *. yâni,
"Âhirzamanda, kadınların samimi dinlerine ve
kuvvetli itikadlarına tabi olunuz."
Evet, ihtiyare kadınlar fıtraten zaife ve hassase ve
şefkatli olmalarından, herkesten ziyade dindeki teselli
ve nura muhtaç olduğu gibi, herkesten ziyade
fıtratlarında
* İmam-ı Gazâli, İhyâu Ulûmi’d-Dîn,
3:75.
fedakarâne şefkat cihetiyle, dinde
bulduğu nihayetsiz şefkatperverâne bir nur-u teselli
ve iltifat-ı merhamet-i Rahman ve nokta-i istinat ve
nokta-i istimdada ihtiyacı var. Tam sebat etmek,
fıtratlarının muktezasıdır. Onun için, bu zamanda o
hâcâtı tam yerine getiren Risale-i Nur, herşeyden
ziyade onların ruhlarına hoş geliyor ve kalblerine
yapışıyor.
Bu şehirde Risale-i Nur'a intisap eden ihtiyar
hanımlar sebat ettiklerini ve başkalar gibi
sarsılmadıklarını düşündüm. Birden bu hadis-i
şerif ihtar edildi. yâni, "Âhirzamanda, kadınların
samimî dinlerine ve kuvvetli itikatlarına tâbi
olunuz."
Evet, ihtiyare kadınlar fıtraten zaife ve hassase ve
şefkatli olmalarından, herkesten ziyade dindeki tesellî
ve nura muhtaç olduğu gibi, herkesten ziyade
fıtratlarında fedakârâne şefkat cihetiyle, dinde
bulduğu nihayetsiz şefkatperverâne bir nur-u tesellî
ve iltifat-ı merhamet-i Rahmân ve nokta-i istinat ve
nokta-i istimdada ihtiyacı var. Tam sebat etmek,
fıtratlarının muktezasıdır. Onun için, bu zamanda o
hâcâtı tam yerine getiren Risale-i Nur, herşeyden
ziyade onların ruhlarına hoş geliyor ve kalblerine
yapışıyor.
Gayet ehemmiyetli bir hakikata gayet
kısa bir işaret
Bazı ehâdîs-i şerife ile işaret var ki; "Âhirzamanda
kadınlar tâifesinde hakaik-ı imâniye ziyade bir
derece inkişaf edecek. O zamanın dalâlet
tehlikelerinden bir derece mahfuz kalacaktır." Bir
hadîs-i şerif ferman eder ki: Yani "Âhirzamanda
ihtiyar kadınların dinlerine iktida ediniz." Demek
şefkat kahramanları olan kadınlar, o seciye-i
şefkatten çıkan samimiyet ve ihlâs ile o zamanın
riyakârane dalâlet tehlikelerinden kurtulmaya vesile
olur. İslâmiyetini muhafaza ederler.
Hem bir hadîs-i şerif ferman ediyor ki: Yani:
"Kızların babasının rızkına bereket düşer."
Demek kız çocukları âhirzamanda çoğalır. Hem mübarek
ve rızıkları bereketli olur. Ben çok zaman evvel bu
nevi hadislerin sırrını bilmiyordum. Cenab-ı Hakka şükür
ki, bu âhirde bir derece o sırrı anladım. Gayet
kısaca bir işaret edeceğiz:
Nev-i beşerde yavrular, sâir hayvanlar gibi çabuk
kendi kendine mâlik olmadığından, yaşamakta
hayvanın iki-üç ay yerine, on sene, belki daha ziyade
şefkatli bir himayete muhtaç olduklarından, bu sır için
cins-i hayvana muhalif olarak insandaki veledlerine karşı
şefkat, bir seciye-i fıtrî olarak devam etmek lâzım
gelmiş. Hem iktidarsız yavrulara ve zayıf vâlidelerine
tam yardım ve himaye etmek hikmetiyle erkeklerde de
haysiyet, nâmus seciyesi fıtratında dercedilmiş. Bu nâmusta
hâlis ve ücretsiz, mukabelesiz, samimî bir kahramanlık
dercedilmiş. Fakat o seciye bazı esbap ile bir derece
bozulduğu için samimî ve hâlis kahramanlık seciyesi
ekseriyette zayıflamış. Fakat kadınlarda o seciye-i
fıtriye olan şefkat kahramanlığı bozulmamış. Bu
seciye-i fıtrî ehl-i İslâmda, âhirzamanda büyük
bir hizmet ve hayat-ı içtimaiyede, İslâmiyet
dairesinde bir esas olacağına o gibi hadis-i şerifler
işaret edip remzen haber veriyorlar.
Said Nursî
Başka hariç memlekette mühim yerlerde ceridelerle
sorulan "Neden sünnet-i seniyyeye muhalif olarak
mücerret kaldın?" sualine bir cevaptır.
Evvelâ: Mektubunuzu gayet hasta olan Üstadımıza
okuduk. Üstadımız ise; "Ben şiddetli hasta
olmasa idim, bu çok kıymettar ve müdakkik ve mübarek
kardeşlerime tafsilâtlı bir cevap yazacaktım. Fakat
bu şiddetli vaziyetim müsaade etmediğinden gayet
kısa, birkaç noktayı o mübarek ve samimî kardeşlerime
ve hizmet-i Kur'âniyede arkadaşlarıma
yazarsınız" dedi.
Birincisi: Kırk seneden beri gayet dehşetli
bir zındıka hücumu karşısında, herşeyini feda
edecek hakikî fedakârlar lâzım geldiği bir zamanda,
Kur'ân-ı Hakîmin hakikatına, değil dünya saadetimi
belki lüzum olsa âhiret saadetimi dahi feda etmeye
karar verdim. Değil bir sünnet olan muvakkat dünya
zevcelerini almak, belki bu dünyada on huri de bana
verilse idi, bırakmaya mecburdum ki; ihlâs-ı hakikî
ile hakikat-ı Kur'âniyeye hizmet edebileyim. Çünkü,
bu dehşetli dinsizlik komiteleri, öyle dehşetli hücumları
ve desiseleri yapıyorlardı ki, bunlara karşı gelmek için
âzamî fedakârlık yapmak ve harekât-ı dîniyesini rızâ-i
İlâhîden başka hiç bir şeye âlet yapmamak lâzım
geliyordu.
Bîçare bir kısım âlimler ve ehl-i takvâ
insanlar, çoluk-çocuğunun maîşet derdi için
bid'alara fetva verdiler veya taraftar göründüler.
Hususan din derslerini kaldırıp Ezan-ı Muhammedîyi
kaldırmak gibi dehşetli hücumlara karşı, âzamî
fedakârlık ve âzamî sebat ve metanet ve herşeyden
istiğna etmek lüzumu karşısında ben bir sünnet-i
seniyye olan evlenmek âdetini terk ettim ki, tâ çok
haramlara girmeyeyim. Ve çok vacipleri ve farzları
yapabileyim. Bir sünnet yüzünden yüz günaha
girilmez. Çünkü o kırk sene zarfında birtek sünneti
yerine getiren bâzı hocalar on kebaire ve haramlara
girmeye, bir kısım sünnet ve farzları bırakmaya
kendilerini mecbur bildiler.
Sâniyen: Âyet-i kerîmede: 1
ve hadîs-i şerifteki 2 gibi emirler emr-i daimî
ve vücûbî değildirler. Belki istihbabî ve sünnet
emirleridir. Hem şartlara bağlıdır. Hem de herkes için
her vakit değildir.
Hem de, "Ruhbaniyet İslâmiyette yoktur"
mânası, ruhbanîler gibi tecerrüt merduttur, hakikatsızdır,
haramdır demek değildir. Belki, 3
hadîsinin sırrı ile hayat-ı içtimaiyeye hizmet etmek
için, içtimaî bir âdet-i İslâmiyeye terviçtir.
Yoksa selef-i sâlihînden binlerle ehl-i hakikat
inzivaya, mağaralara muvakkaten girmişler. Dünyanın fâni
müzeyyenatından istiğna ve tecerrüt etmişler, tâ
ki, hayat-ı ebediyelerine tam hizmet etsinler.
Mâdem şahsî ve hususî kemalât-ı bâkıyesi için
dünyayı terk edenler, selef-i sâlihînden çok var.
Elbette hususî değil, küllî ve umumî olarak çok
bîçarelerin saadet-i bâkıyeleri için ve dalâlete
düşmemeleri ve îmânlarını takviye edip
kurtarmaları için ve hakikat-ı Kur'âniye ve
îmâniyeye tam hizmet etmek ve hariçten gelen, dahilde
çıkan dinsizlere karşı dayanmak için, zail ve fânî
dünyasını terk etmek, elbette sünnet-i seniyeye
muhalefet değil; belki hakikat-ı sünnete mutabakattır.
Ve Sıddîk-ı Ekber'in: "Cehennemde vücudum
büyüsün, tâ ehl-i îmâna yer bulunmasın" diye
fedakârlıkta âzamî sadakatın bir zerresini kazanmak
fikriyle, bîçare Said bütün ömründe tecerrüdü,
istiğnayı ihtiyar etmiş.
Salisen: Risale-i Nur'un Talebelerine:
"Başkaları evleniyorlar, siz tezevvüçten vaz
geçiniz" denilmemiş, denilmez. Fakat talebeler
birkaç tabakadır. Bir tabakanın hakikî ihlâsı
kaybetmemek ve hakikî fedakârlık ve âzamî bir
sadakat taşımak için, dünya ihtiyaçlarına mümkün
olduğu kadar ömrünün muvakkat bir kısmında
bağlanmaması bu zamanda lâzım geliyor.
Eğer hizmet-i Kur'âniye ve îmâniyede yardımcı
bir hanım bulsa alır. Hizmetine zarar vermez. Lillâhilhamd
bu neviden çok Nur Talebeleri var, zevceleri onlardan
geri kalmıyorlar. Belki, kadınlardaki şefkatten gelen
ücretsiz fıtrî kahramanlık ve hakikî ihlâs
cihetiyle zevcinden daha ileri gidebilir. Nur
Talebelerinin yetişmiş kısımlarından ekserisi
evlenmişler, bu sünneti yerine getirmişlerdir.
Risale-i Nur onlara der ki: Haneniz bir küçük
Medrese-i Nuriye, bir mekteb-i irfan olsun ki, bu sünnet
tam yerine gelsin. Sünnet-i seniyenin meyvesi olan
çocuklar âhirete size şefaatçı olsunlar. Dünyada da
îmân dersini alıp size hakikî evlât olsunlar. Yoksa
bu otuz senede kısmen olduğu gibi o çocuklara yalnız
terbiye-i medeniye verilse, bir cihette o çocuklar
dünyada faydasız ve âhirette dâvacı olarak "Ne
için imanımı kurtarmadınız?" diyeceklerinden
peder ve vâlidelerini mahzun etmek, sünnet-i seniyenin
hikmetine münâfi olur.
[Yirmi Altıncı Lem'adan]
- Hanımların Rehberinde iki-üç defa zikredilen 4
hadis-i şerifinin sırrı münasebetiyle İhtiyarlar
Risalesi'nden Yedi Rica ona zeyledildi.
BİRİNCİ RİCA
Ey sinn-i kemâle gelen muhterem ihtiyar kardeşler
ve ihtiyare hemşireler! Ben de sizin gibi
ihtiyarım. İhtiyarlık zamanında ara sıra
bulduğum ricaları ve o ricalardaki teselli
nuruna sizi de teşrik etmek arzusuyla,
başımdan geçen bazı hâlâtı yazacağım. Gördüğüm
ziya ve rast geldiğim rica kapıları, elbette
benim nâkıs ve müşevveş istidadıma göre
görülmüş, açılmış. İnşaallah sizlerin sâfi
ve hâlis istidatlarınız, gördüğüm ziyayı
parlattıracak, bulduğum ricayı daha ziyade
kuvvetleştirecek.
İşte, gelecek o ricaların ve ziyaların
menbaı, madeni, çeşmesi, imandır.
İKİNCİ RİCA
İhtiyarlığa girdiğim zaman, birgün güz
mevsiminde, ikindi vaktinde, yüksek bir dağda dünyaya
baktım. Birden, gayet rikkatli ve hazîn ve bir
cihette karanlıklı bir hâlet bana geldi.
Gördüm ki, ben ihtiyarlandım, gündüz de
ihtiyarlanmış, sene de ihtiyarlanmış, dünya
da ihtiyarlanmış. Bu ihtiyarlıklar içinde
dünyadan firak ve sevdiklerimden iftirak zamanı
yakınlaştığından, ihtiyarlık beni ziyade
sarstı.
Birden, rahmet-i İlâhiye öyle bir surette inkişaf
etti ki, o rikkatli hüzün ve firâkı, kuvvetli
bir rica ve parlak bir teselli nuruna çevirdi.
Evet, ey benim gibi ihtiyarlar! Kur’ân-ı Hakîmde
yüz yerde "er-Rahmânü’r-Rahîm" sıfatlarıyla
kendini bizlere takdim eden ve daima zeminin yüzünde
merhamet isteyen zîhayatların imdadına
rahmetini gönderen ve gaybdan her sene baharı
hadsiz nimet ve hediyeleriyle doldurup rızka
muhtaç bizlere yetiştiren ve zaaf ve acz
derecesi nisbetinde rahmetinin cilvesini ziyade gösteren
bir Hâlık-ı Rahîmimizin rahmeti, bu ihtiyarlığımızda
en büyük bir rica ve en kuvvetli bir ziyadır.
Bu rahmeti bulmak, iman ile o Rahmân’a intisap
etmek ve ferâizi kılmakla Ona itaat etmektir.
ÜÇÜNCÜ RİCA
Bir zaman gençlik gecesinin uykusundan ihtiyarlık
sabahıyla uyandığım vakit kendime baktım, vücudum
kabir tarafına bir inişten koşar gibi gidiyor.
Niyazi-i Mısrî’nin
Günde bir taşı bina-yı ömrümün düştü
yere,
Can yatar gafil, binası oldu viran bîhaber
dediği gibi, ruhumun hanesi olan cismimin de
hergün bir taşı düşmekle yıpranıyor. Ve dünya
ile beni kuvvetli bağlayan ümitlerim, emellerim
kopmaya başladılar. Hadsiz dostlarımdan ve
sevdiklerimden mufarakat zamanının
yakınlaştığını hissettim. O mânevî ve
çok derin ve devâsız görünen yaranın
merhemini aradım, bulamadım. Yine Niyazi-i
Mısrî gibi dedim ki:
Dil bekası, Hak fenâsı istedi mülk-ü
tenim,
Bir devâsız derde düştüm, ah ki Lokman
bîhaber. HAŞİYE
O vakit birden merhamet-i İlâhiyenin lisanı,
misali, timsali, dellâlı, mümessili olan
Peygamber-i Zîşan Aleyhissalâtü Vesselâmın
nuru ve şefaati ve beşere getirdiği hediye-i
hidayeti, o dermansız, hadsiz zannettiğim
yaraya güzel bir merhem ve tiryak oldu. Karanlıklı
ye’simi, nurlu bir ricaya çevirdi.
Evet, ey benim gibi ihtiyarlığını hisseden
muhterem ihtiyar ve ihtiyareler! Biz gidiyoruz,
aldanmakta fayda yok. Gözümüzü kapamakla bizi
burada durdurmazlar; sevkiyat var. Fakat
gafletten ve kısmen de ehl-i dalâletten gelen
zulümat evhamlarıyla bize firaklı ve
karanlıklı görünen berzah memleketi, ahbapların
mecmaıdır. Başta şefîimiz olan Habibullah
Aleyhissalâtü Vesselâm ile bütün dostlarımıza
kavuşmak âlemidir.
Evet, bin üç yüz elli senede, her sene üç
yüz elli milyon insanların sultanı ve onların
ruhlarının mürebbîsi ve akıllarının
muallimi ve kalblerinin mahbubu ve her günde,
es-sebebü ke’l-fâil sırrınca, bütün o
ümmetinin işlediği hasenâtın bir misli,
sahife-i hasenâtına ilâve edilen ve şu kâinattaki
makasıd-ı âliye-i İlâhiyenin medarı ve
mevcudatın kıymetlerinin teâlîsinin sebebi
olan o zât-ı Ahmediye Aleyhissalâtü
Vesselâm, dünyaya geldiği dakikada "Ümmetî,
ümmetî" rivayet-i sahiha ile ve keşf-i
sadıkla dediği gibi, mahşerde herkes
"Nefsî, nefsî" dediği zaman, yine
"Ümmetî, ümmetî" diyerek en kudsî
ve en yüksek bir fedakârlıkla, yine
şefaatiyle ümmetinin imdadına koşan bir zâtın
gittiği âleme gidiyoruz. Ve o güneşin
etrafında hadsiz asfiya ve evliya
yıldızlarıyla ışıklanan öyle bir âleme
gidiyoruz.
İşte o zâtın şefaati altına girip ve
nurundan istifade etmenin ve zulümat-ı
berzahiyeden kurtulmanın çaresi, sünnet-i
seniyyesine ittibâdır.
DÖRDÜNCÜ RİCA
Bir zaman ihtiyarlığa ayak bastığımdan,
gafleti idame ettiren sıhhat-i bedenim de
bozulmuştu. İhtiyarlıkla hastalık müttefikan
bana hücum etti. Başıma vura vura uykumu kaçırdılar.
Çoluk çocuk, mal gibi beni dünya ile bağlayacak
alâkalar da yoktu. Gençlik sersemliğiyle zayi
ettiğim sermaye-i ömrümün meyvelerini,
bütün günahlar, hatîatlar gördüm. Niyazi-i
Mısrî gibi feryad eyleyerek dedim:
Bir ticaret yapmadım, nakd-i ömür oldu hebâ,
Yola geldim, lâkin göçmüş cümle kervan
bîhaber.
Ağlayıp, nâlân edip, düştüm yola tenhâ,
garip,
Dîde giryan, sîne biryan, akıl hayran, bîhaber.
HAŞİYE
Yani, benim kalbim bütün kuvvetiyle beka istediği
halde, hikmet-i İlâhiye cesedimin harabiyetini
iktiza ediyor. Hekîm-i Lokman da çaresini
bulamadığı, dermansız bir derde düştüm.
O vakit gurbetteydim. Me’yûsâne
bir hüzün ve nedametkârâne bir teessüf ve
istimdatkârâne bir hasret hissettim.
Birden, Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan imdada
yetişti. Bana o kadar kuvvetli bir rica
kapısını açtı ve öyle hakikî bir teselli
ziyasını verdi ki, o vaziyetimin yüz derece
fevkindeki ye’si dahi izale eder ve o karanlıkları
dağıtabilirdi.
Evet, ey benim gibi dünya ile alâkaları
kesilmeye başlayan ve dünya ile bağlanan
ipleri kopmaya yüz tutan muhterem ihtiyar ve
ihtiyareler! Bu dünyayı en mükemmel ve
muntazam bir şehir, bir saray hükmünde halk
eden bir Sâni-i Zülcelâl, mümkün müdür ki,
o şehirde, o sarayda, en ehemmiyetli
misafirleriyle ve dostlarıyla konuşmasın, görüşmesin?
Madem bilerek bu sarayı yapmış ve irade ve
ihtiyar ile tanzim ve tezyin etmiş; elbette
nasıl ki yapan bilir, öyle de bilen konuşur.
Madem bu sarayı, bu şehri bize güzel bir
misafirhane ve ticaretgâh yapmış; elbette bize
karşı münasebâtını ve bizden arzularını gösterecek
bir defteri, bir kitabı bulunacaktır.
İşte o kudsî defterin en mükemmeli, kırk
vecihle mucize ve her dakikada hiç olmazsa yüz
milyonun dillerinde gezen, nur serpen ve herbir
harfinde asgarî olarak on sevap ve on hasene ve
bazen on bin ve bazen da-Leyle-i Kadir sırrıyla-bir
harfine otuz bin hasene ve meyve-i Cennet ve
nur-u berzah veren Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyandır.
Bu makamda ona rekabet edecek, kâinatta hiçbir
kitap yoktur ve hiçbir kimse gösteremez. Madem
bu elimizdeki Kur’ân, semâvat ve arzın Hâlık-ı
Zülcelâlinin rububiyet-i mutlakası
noktasından ve azamet-i ulûhiyeti cihetinden ve
ihata-i rahmeti cânibinden gelen kelâmıdır,
fermanıdır, bir maden-i rahmetidir. Ona
yapış; her derde bir deva, her zulmete bir
ziya, her ye’se bir rica, içinde vardır.
İşte bu ebedî hazinenin anahtarı imandır ve
teslimdir ve onu dinleyip kabul etmektir ve
okumaktır.
BEŞİNCİ RİCA
Bir zaman, ihtiyarlığımın mebdeinde, bir
inzivâ arzusuyla, İstanbul’un Boğaz
tarafındaki Yûşâ Tepesinde, yalnızlıkla
ruhum bir istirahat aradı. Birgün o yüksek
tepede, daire-i ufka, etrafa baktım. Gayet hazîn
ve rikkatli bir levha-i zeval ve firâkı,
ihtiyarlığın ihtarıyla gördüm. Şecere-i
ömrümün kırk beşinci senesi olan kırk
beşinci dalındaki yüksek makamından, tâ
hayatımın aşağı tabakalarına nazar
gezdirdim. Gördüm ki, o aşağıda, herbir
dalında, herbir senenin zarfında sevdiklerimden
ve alâkadarlarımdan ve tanıştıklarımdan
hadsiz cenazeler var. Ve o firak ve iftiraktan
gelen gayet rikkatli bir mânevî teessürat
içinde, Fuzûlî-i Bağdâdî gibi mufarakat
eden dostları düşünerek enîn edip,
Vaslını yâd eyledikçe ağlarım,
Tâ nefes varsa kuru cismimde feryad eylerim
diyerek bir teselli, bir nur, bir rica kapısını
aradım. Birden, âhirete iman nuru imdada yetişti;
hiç sönmez bir nur, hiç kırılmaz bir rica
verdi.
Evet, ey benim gibi ihtiyar
kardeşler ve ihtiyare hemşireler! Madem âhiret
var ve madem bâkidir ve madem dünyadan daha
güzeldir. Ve madem bizi yaratan Zat hem Hakîm,
hem Rahîmdir. İhtiyarlıktan şekvâ ve
teessüf etmemeliyiz. Bilâkis, ihtiyarlık, iman
ile ibadet içinde sinn-i kemâle gelip, vazife-i
hayattan terhis ve âlem-i rahmete istirahat
için gitmeye bir alâmet olduğu cihetle, ondan
memnun olmalıyız.
Evet, nass-ı hadisle, nev-i beşerin en mümtaz
şahsiyetleri olan yüz yirmi dört bin enbiyanın
icmâ ve tevatürle, kısmen şuhuda ve kısmen
hakkalyakine istinaden, müttefikan âhiretin
vücudundan ve insanların oraya sevk
edileceğinden ve bu kâinatın Hâlıkının katî
vaad ettiği âhireti getireceğinden haber
verdikleri gibi; onların verdikleri haberi
keşif ve şuhud ile, ilmelyakin suretinde tasdik
eden yüz yirmi dört milyon evliyanın o
âhiretin vücuduna şehadetleriyle ve bu kâinatın
Sâni-i Hakîminin bütün esmâsı bu dünyada
gösterdikleri cilveleriyle bir âlem-i bekayı
bilbedâhe iktiza ettiklerinden, yine âhiretin
vücuduna delâletiyle; ve her sene, baharda,
rû-yi zeminde ayakta duran had ve hesaba gelmez
ölmüş ağaçların cenazelerini emr-i kün
feyekûn ile ihyâ edip ba’sü ba’delmevte
mazhar eden ve haşir ve neşrin yüz binler
numunesi olarak nebâtat taifelerinden ve
hayvânat milletlerinden üç yüz bin nevileri
haşir ve neşreden hadsiz bir kudret-i ezeliye
ve hesapsız ve israfsız bir hikmet-i ebediye ve
rızka muhtaç bütün zîruhları kemâl-i
şefkatle gayet harika bir tarzda iaşe ettiren
ve her baharda az bir zamanda had ve hesaba
gelmez envâ-ı ziynet ve mehâsini gösteren bir
rahmet-i bâkiye ve bir inâyet-i daimenin
bilbedâhe âhiretin vücudunu istilzam ile ve
şu kâinatın en mükemmel meyvesi ve Hâlık-ı
Kâinatın en sevdiği masnuu ve kâinatın
mevcudatıyla en ziyade alâkadar olan insandaki
şedit, sarsılmaz, daimi olan aşk-ı beka ve
şevk-i ebediyet ve âmâl-i sermediyet,
bilbedâhe işaret ve delâletiyle, bu âlem-i
fâniden sonra bir âlem-i bâki ve bir dâr-ı
âhiret ve bir dâr-ı saadet bulunduğunu o
derece katî bir surette ispat ederler ki,
dünyanın vücudu kadar, bilbedâhe âhiretin
vücudunu kabul etmeyi istilzam ederler. HAŞİYE
Madem Kur’ân-ı Hakîmin bize verdiği en mühim
bir ders, iman-ı bil’âhirettir; ve o iman da
bu derece kuvvetlidir; ve o imanda öyle bir rica
ve bir teselli var ki, yüz
Bak:
Mektubat: 84/1. Müsned, 5:266; Veliyyüddin
Tebrizî, Mişkâtü’l-Mesâbîh, 3:122; İbnü’l-Kayyım
el-Cevzî, Zâdü’l-Meâd, (tahkik:
el-Arnavud), 1:43-44.
HAŞİYE
Evet, sübutî bir emri ihbar etmenin kolaylığı
ve inkâr ve nefyetmenin gayet müşkül olduğu
bu temsilden görünür. Şöyle ki:
Biri dese, "Meyveleri süt konserveleri olan
gayet harika bir bahçe küre-i arz üzerinde
vardır"; diğeri dese, "Yoktur."
ispat eden, yalnız onun yerini veyahut bazı
meyvelerini göstermekle, kolayca dâvâsını
ispat eder. İnkâr eden adam, nefyini ispat
etmek için bütün küre-i arzı görmek ve
göstermekle dâvâsını ispat edebilir.
Aynen öyle de, Cenneti ihbar edenler, yüz
binler tereşşuhâtını, meyvelerini, âsârını
gösterdiklerinden kat-ı nazar, iki şahid-i
sadıkın sübutuna şehadetleri kâfi gelirken;
onu inkâr eden, hadsiz bir kâinatı, hadsiz
ebedî zamanı temâşâ etmek ve görmek ve
eledikten sonra inkârını ispat edebilir,
ademini gösterebilir.
İşte, ey ihtiyar kardeşler, iman-ı âhiretin
ne kadar kuvvetli olduğunu anlayınız.
bin ihtiyarlık birtek şahsa
gelse, bu imandan gelen teselli mukabil
gelebilir. Elbette biz ihtiyarlar "Elhamdü
lillâhi alâ kemâli’l-îmân" deyip
ihtiyarlığımıza sevinmeliyiz.
ALTINCI RİCA
Bir zaman, elîm bir esaretimde, insanlardan
tevahhuş edip Barla Yaylasında, Çam dağının
tepesinde yalnız kaldım. Yalnızlıkta bir nur
arıyordum. Bir gece, o yüksek tepenin başındaki
yüksek bir çam ağacının üstündeki üstü
açık odacıkta idim. Üç dört gurbeti birbiri
içinde ihtiyarlık bana ihtar etti. Altıncı
Mektupta izah edildiği gibi, o gece, ıssız,
sessiz, yalnız, ağaçların
hışırtılarından ve hemhemelerinden gelen hazîn
bir sadâ, bir ses, rikkatime, ihtiyarlığıma,
gurbetime ziyade dokundu. İhtiyarlık bana ihtar
etti ki: Gündüz nasıl şu siyah bir kabre
tebeddül etti, dünya siyah kefenini giydi;
öyle de, senin ömrünün gündüzü de geceye
ve dünya gündüzü de berzah gecesine ve hayatın
yazı dahi ölümün kış gecesine inkılâp
edeceğini kalbimin kulağına söyledi. Nefsim
bilmecburiye dedi:
Evet, ben vatanımdan garip olduğum gibi, bu
elli sene zarfındaki ömrümde zeval bulan
sevdiklerimden ayrı düştüğümden ve arkalarında
onlara ağlayarak kaldığımdan, bu vatan
gurbetinden daha ziyade hazîn ve elîm bir
gurbettir. Ve bu gece ve dağın garibâne
vaziyetindeki hazîn gurbetten daha ziyade hazîn
ve elîm bir gurbete yakınlaşıyorum ki, bütün
dünyadan birden mufarakat zamanı
yakınlaştığını ihtiyarlık bana haber
veriyor. Bu gurbet gurbet içinde ve bu hüzün
hüzün içindeki vaziyetten bir rica, bir nur
aradım. Birden, iman-ı billâh imdada yetişti.
Öyle bir ünsiyet verdi ki, bulunduğum muzaaf
vahşet bin defa tezâuf etseydi, yine o teselli
kâfi gelirdi.
Evet, ey ihtiyar ve ihtiyareler! Madem Rahîm bir
Hâlıkımız var; bizim için gurbet olamaz.
Madem O var; bizim için herşey var. Madem O
var; melâikeleri de var. Öyleyse bu dünya boş
değil; hâli dağlar, boş sahrâlar Cenâb-ı
Hakkın ibâdıyla doludur. Zîşuur ibâdından
başka, Onun nuruyla, Onun hesabıyla taşı da,
ağacı da birer mûnis arkadaş hükmüne
geçer, lisan-ı halle bizimle konuşabilirler ve
eğlendirirler.
Evet, bu kâinatın mevcudatı adedince ve bu büyük
kitab-ı âlemin harfleri sayısınca, vücuduna
şehadet eden; ve zîruhların medar-ı şefkat
ve rahmet ve inâyet olabilen cihazatı ve mat’ûmâtı
ve nimetleri adedince rahmetini gösteren
deliller, şahitler, bize Rahîm, Kerîm, Enîs,
Vedûd olan Hâlıkımızın, Sâniimizin,
Hâmîmizin dergâhını gösteriyorlar. O
dergâhta en makbul bir şefaatçi, acz ve zaaftır.
Ve acz ve zaafın tam zamanı da ihtiyarlıktır.
Böyle bir dergâha makbul bir şefaatçi olan
ihtiyarlıktan küsmek değil, sevmek lâzımdır.
YEDİNCİ RİCA
Bir zaman, ihtiyarlığın başlangıcında, Eski
Said’in gülmeleri Yeni Said’in ağlamalarına
inkılâp ettiği hengâmda, Ankara’daki ehl-i
dünya beni Eski Said zannedip oraya istediler,
gittim. Güz mevsiminin âhirlerinde Ankara’nın
benden çok ziyade ihtiyarlanmış, yıpranmış,
eskimiş kalesinin başına çıktım. O kale,
tahaccür etmiş hâdisât-ı tarihiye suretinde
bana göründü. Senenin ihtiyarlık mevsimiyle
benim ihtiyarlığım, kalenin ihtiyarlığı,
beşerin ihtiyarlığı, şanlı Osmanlı
Devletinin ihtiyarlığı ve Hilâfet Saltanatının
vefatı ve dünyanın ihtiyarlığı, bana gayet
hazîn ve rikkatli ve firkatli bir hâlet
içinde, o yüksek kalede geçmiş zamanın
derelerine ve gelecek zamanın dağlarına
baktırdı ve baktım. Birbiri içinde beni ihata
eden dört beş ihtiyarlık karanlıkları içinde,
Ankara’da en kara bir hâlet-i ruhiye hissettiğimden,
HAŞİYE bir nur,
bir teselli, bir rica aradım.
Sağa, yani, mazi olan geçmiş zamana bakıp
teselli ararken, bana mazi, pederimin ve
ecdadımın ve nevimin bir mezar-ı ekberi
suretinde göründü. Teselli yerine vahşet
verdi.
Sol tarafım olan istikbale, derman ararken
baktım. Gördüm ki, benim ve emsalimin ve
nesl-i âtinin büyük ve karanlıklı bir kabri
suretinde göründü, ünsiyet yerine dehşet
verdi.
Sağ ile soldan tevahhuş edip hazır günüme
baktım. O gafletli ve tarihvâri nazarıma o
hazır gün, yarım ölmekte ve hareket-i
mezbûhânedeki ıztırap çeken cismimin
cenazesini taşıyan bir tabut suretinde göründü.
Sonra bu cihetten dahi meyus olunca, başımı
kaldırıp, ömrümün ağacının başına
baktım. Gördüm ki, o ağacın tek bir meyvesi
var; o da benim cenazemdir, o ağaç üstünde
duruyor, bana bakıyor.
O cihetten dahi tevahhuş edip başımı
aşağıya eğdim, o ömür ağacının
aşağısına, köküne baktım. Gördüm ki, o aşağıda
olan toprak, kemiklerimin toprağıyla mebde-i
hilkatimin toprağı birbirine karışmış bir
surette, ayaklar altında çiğneniyor gördüm.
O da derman değil, belki derdime dert kattı.
Sonra mecburiyetle arkama baktım. Gördüm ki,
esassız, fâni olan dünya, hiçlik derelerinde
ve yokluk zulümatında yuvarlanıp gidiyor.
Derdime merhem ararken, zehir ilâve etti.
O cihette dahi hayır göremediğimden, ön tarafıma
baktım, ileriye nazarımı gönderdim. Gördüm
ki, kabir kapısı tam yolumun üstünde açık görünüp,
ağzını açmış, bana bakıyor. Onun
arkasında, ebed tarafına giden cadde ve o
caddede giden kafileler uzaktan uzağa nazara
çarpıyor.
HAŞİYE
O zaman bu hâlet-i ruhiye Fârisî bir münâcat
suretinde kalbe geldi, yazdım. Ankara’da Hubab
risalesinde tab edilmiştir.
Ve bu altı cihetten gelen
dehşetlere karşı bana nokta-i istinad ve silâh-ı
müdafaa olacak, cüz’î bir cüz-ü
ihtiyarîden başka birey elimde yok. O hadsiz a’dâ
ve hesapsız muzır şeylere karşı tek bir silâh-ı
insanî olan o cüz-ü ihtiyarî, hem nâkıs,
hem kısa, hem âciz, hem icadsız olduğundan,
kesbden başka birey elinden gelmez. Ne geçmiş
zamana geçebilir, tâ ondan bana gelen
hüzünleri sustursun; ve ne de istikbale hulûl
edebilir, tâ ondan gelen korkuları men etsin.
Geçmiş ve geleceklere ait emellerime ve
elemlerime faydası olmadığını gördüm.
Bu altı cihetten gelen dehşet ve vahşet ve
karanlık ve meyusiyet içinde çırpındığım
hengâmda, birden Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyânın
semâsında parlayan iman nurları imdada
yetişti. O altı ciheti o kadar tenvir edip
ışıklandırdı ki, gördüğüm o vahşetler
ve karanlıklar yüz derece tezauf etseydi, yine
o nur onlara karşı kâfi ve vâfi idi. Bütün
o dehşetleri birer birer teselliye ve o
vahşetleri birer birer ünsiyete çevirdi. Şöyle
ki:
İman, o vahşetli geçmiş zamanın mezar-ı
ekber suretini yırtıp, ünsiyetli bir meclis-i
münevver ve bir mecma-i ahbap olduğunu
biaynilyakîn, bihakkılyakîn gösterdi.
Hem iman, bir kabr-i ekber suretinde nazar-ı
gaflete görünen gelecek zamanı, sevimli saadet
saraylarında bir ziyafet-i Rahmâniye meclisi
suretinde biilmilyakîn gösterdi.
Hem iman, nazar-ı gaflete bir tabut vaziyetinde
görünen hazır zamanı ve o hazır günün
tabutiyet şeklini kırıp, o hazır gün uhrevî
bir ticaretgâh dükkânı ve şâşaalı bir
misafirhane-i Rahmânî suretinde bilmüşahede gösterdi.
Hem iman, nazar-ı gaflete ömür ağacının
başında cenaze şeklinde görünen tek meyvesi
cenaze olmadığını, belki ebedî bir hayata
mazhar ve ebedî bir saadete namzet olan ruhumun,
eskimiş yuvasından, yıldızlarda gezmek için
çıktığını biilmilyakîn gösterdi.
Hem iman, kemiklerimle mebde-i hilkatimin toprağı,
ayak altında ehemmiyetsiz mahvolmuş kemikler
olmadığını, belki o toprak, rahmet kapısı
ve Cennet salonunun bir perdesi olduğunu
sırr-ı imanla gösterdi.
Hem iman, nazar-ı gafletle arkamda, hiçlikte,
yokluk karanlığında yuvarlanan dünyanın
vaziyetini sırr-ı Kur’ân’la gösterdi ki,
o zâhirî zulümatta yuvarlanan dünya ise,
vazifesi bitmiş, mânâsını ifade etmiş,
neticelerini kendine bedel vücutta bırakmış
bir kısım mektubat-ı Samedâniye ve sahâif-i
nukuş-u Sübhâniye olduğunu gösterdi. Dünyanın
mahiyeti ne olduğunu biilmilyakîn bildirdi.
Hem iman, ileride gözünü açıp bana bakan
kabri ve kabrin arkasında ebede giden caddeyi,
nur-u Kur’ân ile gösterdi ki, o kabir, kuyu
kapısı değil, belki âlem-i nurun kapısıdır.
Ve o yol ise, hiçliğe ve ademistana değil,
belki vücuda, nuristana ve
saadet-i ebediyeye giden yol olduğunu,
tam kanaat verecek bir derecede gösterdiğinden,
dertlerime hem derman, hem merhem oldu.
Hem iman, o elinde pek cüz’î bir kesb bulunan
cüz’î bir cüz-ü ihtiyarî yerine, o hadsiz
düşman ve zulmetlere karşı, gayr-ı mütenâhi
bir kudrete istinad etmek ve hadsiz bir rahmete
intisap etmek için o cüz-ü ihtiyarînin eline
bir vesika veriyor; belki de iman, o cüz-ü
ihtiyarînin elinde bir vesika oluyor. Hem o
cüz-ü ihtiyarî olan silâh-ı insanî, gerçi
zâtında hem kısa, hem âciz, hem noksandır.
Fakat, nasıl ki bir asker, cüz’î kuvvetini
devlet hesabına istimal ettiği vakit, binler
derece kuvvetinden fazla işler görür; öyle
de, sırr-ı imanla o cüz’î cüz-ü
ihtiyarî, Cenâb-ı Hak namına, Onun yolunda
istimal edilse, beş yüz sene genişliğinde bir
Cenneti dahi kazanabilir.
Hem iman, geçmiş ve gelecek zamana nüfuz
edemeyen o cüz-ü ihtiyarînin dizginini cismin
elinden alıp kalbe ve ruha teslim eder. Ruh ve
kalbin daire-i hayatı ise cisim gibi hazır
zamana münhasır olmadığından, pek çok
seneler maziden, pek çok seneler istikbalden
daire-i hayatına dahil olduğundan; o cüz-ü
ihtiyarî, cüz’iyetten çıkıp külliyet kesb
eder. Zaman-ı mazinin en derin derelerine
kuvvet-i imanla girebildiği ve hüzünlerin
zulmetlerini def edebildiği gibi, nur-u imanla
istikbalin en uzak dağlarına kadar çıkar,
korkuları izale eder.
İşte, ey benim gibi ihtiyarlık zahmetini
çeken ihtiyar ve hemşire ihtiyareler! Madem,
elhamdü lillâh, biz ehl-i imanız; ve madem
imanda bu kadar nurlu, lezzetli, sevimli, şirin
defineler var; ve madem ihtiyarlığımız bizi
bu definenin içine daha ziyade sevk ediyor.
Elbette imanlı ihtiyarlıktan şekvâ değil,
belki binler teşekkür etmeliyiz.
YİRMİ DÖRDÜNCÜ LEM’A
Tesettür hakkındadır
On Beşinci Notanın İkinci ve Üçüncü
Meseleleri iken, ehemmiyetine binaen Yirmi
Dördüncü Lem’a olmuştur.
(ilâ âhir) âyeti, tesettürü emrediyor.
Medeniyet-i sefihe ise, Kur’ân’ın bu hükmüne
karşı muhalif gidiyor. Tesettürü fıtrî
görmüyor, bir esarettir diyor. HAŞİYE
Elcevap: Kur’ân-ı Hakîmin bu hükmü tam fıtrî
olduğuna ve muhalifi gayr-ı fıtrî olduğuna
delâlet eden çok hikmetlerinden yalnız dört
hikmetini beyan ederiz.
BİRİNCİ HİKMET
Tesettür, kadınlar için fıtrîdir ve fıtratları
iktiza ediyor. Çünkü kadınlar hilkaten zayıf
ve nazik olduklarından, kendilerini ve
hayatından ziyade sevdiği yavrularını himaye
edecek bir erkeğin himaye ve yardımına muhtaç
bulunduğundan, kendini sevdirmek ve nefret
ettirmemek ve istiskale mâruz kalmamak için fıtrî
bir meyli var.
"Ey Peygamber! Hanımlarına,
kızlarına ve mü’minlerin hanımlarına söyle,
evlerinden çıktıklarında dış örtülerini
üzerlerine alsınlar." Ahzâb Sûresi,
33:59.
HAŞİYE
Mahkemeye karşı ve mahkemeyi susturan Lâyiha-i
Temyizin müdafaatından bir parça:
"Ben de Adliyenin mahkemesine derim ki: Bin
üçyüz elli senede ve her asırda üç yüz
elli milyon insanların hayat-ı içtimaiyesinde
en kudsî ve hakikatlı bir düstûr-u İlâhîyi,
üç yüz elli bin tefsirin tasdiklerine ve
ittifaklarına istinaden ve bin üçyüz elli
sene zarfından geçmiş ecdadımızın
itikadlarına iktidâen tefsir eden bir adamı
mahkûm eden haksız bir kararı, elbette rûy-i
zeminde adalet varsa, o kararı red ve bu hükmü
nakzedecektir."
Hem kadınların on adetten altı
yedisi, ya ihtiyardır, ya çirkindir ki,
ihtiyarlığını ve çirkinliğini herkese göstermek
istemezler. Ya kıskançtır, kendinden daha güzellere
nisbeten çirkin düşmemek veya tecavüzden ve
ittihamdan korkar; taarruza mâruz kalmamak ve
kocası nazarında hıyanetle müttehem olmamak
için, fıtraten tesettür isterler. Hattâ
dikkat edilse, en ziyade kendini saklayan,
ihtiyarlardır. Ve on adetten ancak iki üç
tanesi bulunabilir ki, hem genç olsun, hem
güzel olsun, hem kendini göstermekten sıkılmasın.
Malûmdur ki, insan sevmediği ve istiskal
ettiği adamların nazarından sıkılır, müteessir
olur. Elbette açık saçıklık kıyafetine
giren güzel bir kadın, bakmasına
hoşlandığı nâmahrem erkeklerden onda iki
üçü varsa, yedi sekizinden istiskal eder. Hem
tefahhuş ve tefessüh etmeyen bir güzel kadın,
nazik ve serîü’t-teessür olduğundan,
maddeten tesiri tecrübe edilen, belki
semlendiren pis nazarlardan elbette sıkılır.
Hattâ işitiyoruz, açık saçıklık yeri olan
Avrupa’da çok kadınlar, bu dikkat-i nazardan
sıkılarak, "Bu alçaklar bizi göz hapsine
alıp sıkıyorlar" diye polislere şekvâ
ediyorlar. Demek, medeniyetin ref-i tesettürü
hilâf-ı fıtrattır. Kur’ân’ın tesettür
emri fıtrî olmakla beraber, o maden-i şefkat
ve kıymettar birer refika-i ebediye olabilen
kadınları, tesettür ile sukuttan, zilletten ve
mânevî esaretten ve sefaletten kurtarıyor.
Hem kadınlarda ecnebî erkeklere karşı,
fıtraten korkaklık, tahavvüf var. Tahavvüf
ise, fıtraten, tesettürü iktiza ediyor.
Çünkü, sekiz dokuz dakika bir zevki cidden acılaştıracak
sekiz dokuz ay ağır bir veled yükünü
zahmetle çekmekle beraber, hâmisiz bir veledin
terbiyesiyle, sekiz dokuz sene, o sekiz dokuz
dakika gayr-ı meşru zevkin belâsını çekmek
ihtimali var. Ve kesretle vâki olduğundan,
cidden şiddetle nâmahremlerden fıtratı korkar
ve cibilliyeti sakınmak ister. Ve tesettürle,
nâmahremin iştahını açmamak ve tecavüzüne
meydan vermemek, zayıf hilkati emreder ve
kuvvetli ihtar eder. Ve bir siperi ve kalesi,
çarşafı olduğunu gösteriyor. Mesmûâtıma göre,
merkez ve payitaht-ı hükümette, çarşı içinde,
gündüzde, ahalinin gözleri önünde, gayet
âdi bir kundura boyacısı, dünyaca rütbeten
büyük bir adamın açık bacaklı karısına
bilfiil sarkıntılık etmesi, tesettür
aleyhinde olanların hayâsız yüzlerine bir
şamar vuruyor!
İKİNCİ HİKMET
Kadın ve erkek ortasında gayet esaslı ve
şiddetli münasebet, muhabbet ve alâka, yalnız
dünyevî hayatın ihtiyacından ileri gelmiyor.
Evet, bir kadın, kocasına yalnız hayat-ı dünyeviyeye
mahsus bir refika-i hayat değildir. Belki
hayat-ı ebediyede dahi bir refika-i hayattır.
Madem hayat-ı ebediyede dahi kocasına refika-i
hayattır; elbette, ebedî arkadaşı ve dostu
olan kocasının nazarından gayrı,
başkasının nazarını kendi mehâsinine celb
etmemek ve onu darıltmamak ve kıskandırmamak lâzım
gelir. Madem mü’min olan kocası, sırr-ı
imana binaen, onunla alâkası hayat-ı dünyeviyeye
münhasır ve yalnız hayvânî ve
güzellik vaktine mahsus, muvakkat bir muhabbet
değil, belki hayat-ı ebediyede dahi bir
refika-i hayat noktasında esaslı ve ciddî bir
muhabbetle, bir hürmetle alâkadardır. Hem
yalnız gençliğinde ve güzellik zamanında
değil, belki ihtiyarlık ve çirkinlik vaktinde
dahi o ciddî hürmet ve muhabbeti taşıyor.
Elbette ona mukabil, o da kendi mehâsinini onun
nazarına tahsis ve muhabbetini ona hasretmesi,
mukteza-yı insaniyettir. Yoksa pek az kazanır,
fakat pek çok kaybeder.
Şer’an koca, karıya küfüv olmalı, yani,
birbirine münasip olmalı. Bu küfüv ve denk
olmak, en mühimi, diyanet noktasındadır.
Ne mutlu o kocaya ki, kadınının diyanetine
bakıp taklit eder; refikasını hayat-ı
ebediyede kaybetmemek için mütedeyyin olur.
Bahtiyardır o kadın ki, kocasının diyanetine
bakıp "Ebedî arkadaşımı
kaybetmeyeyim" diye takvâya girer.
Veyl o erkeğe ki, saliha kadınını ebedî
kaybettirecek olan sefahete girer.
Ne bedbahttır o kadın ki, müttakî kocasını
taklit etmez, o mübarek ebedî arkadaşını
kaybeder.
Binler veyl o iki bedbaht zevc ve zevceye ki,
birbirinin fıskını ve sefahetini taklit
ediyorlar, birbirine ateşe atılmasında yardım
ediyorlar.
ÜÇÜNCÜ HİKMET
Bir ailenin saadet-i hayatiyesi, koca ve karı mâbeyninde
bir emniyet-i mütekabile ve samimî bir hürmet
ve muhabbetle devam eder. Tesettürsüzlük ve
açık saçıklık, o emniyeti bozar, o mütekabil
hürmet ve muhabbeti de kırar. Çünkü, açık
saçıklık kılığına giren on kadından ancak
bir tanesi bulunur ki, kocasından daha güzeli
görmediğinden, kendini ecnebîye sevdirmeye
çalışmaz. Dokuzu, kocasından daha iyisini görür.
Ve yirmi adamdan ancak bir tanesi, karısından
daha güzelini görmüyor. O vakit o samimî
muhabbet ve hürmet-i mütekabile gitmekle
beraber, gayet çirkin ve gayet alçakça bir his
uyandırmaya sebebiyet verebilir. Şöyle ki:
İnsan, hemşire misilli mahremlerine karşı
fıtraten şehvânî his taşıyamıyor. Çünkü
mahremlerin simaları, karâbet ve mahremiyet
cihetindeki şefkat ve muhabbet-i meşruayı
ihsas ettiği cihetle, nefsî, şehvânî
temâyülâtı kırar. Fakat bacaklar gibi şer’an
mahremlere de göstermesi caiz olmayan yerlerini
açık saçık bırakmak, süflî nefislere
göre, gayet çirkin bir hissin uyanmasına
sebebiyet verebilir. Çünkü mahremin siması
mahremiyetten haber verir ve nâmahreme benzemez.
Fakat meselâ açık bacak, mahremin gayrıyla müsavidir.
Mahremiyeti haber verecek bir alâmet-i farikası
olmadığından, hayvânî bir nazar-ı hevesi,
bir kısım süflî mahremlerde uyandırmak mümkündür.
Böyle nazar ise, tüyleri ürpertecek bir
sukut-u insaniyettir!
DÖRDÜNCÜ HİKMET
Malûmdur ki, kesret-i nesil, herkesçe
matluptur. Hiçbir millet ve hükümet yoktur ki,
kesret-i tenasüle taraftar olmasın. Hattâ
Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman
etmiş: (ev
kemâ kàl.) Yani, "İzdivaç ediniz, çoğalınız.
Ben kıyamette sizin kesretinizle iftihar
edeceğim."
Halbuki tesettürün ref’i, izdivacı teksir
etmeyip çok azaltıyor. Çünkü, en serseri ve
asrî bir genç dahi refika-i hayatını namuslu
ister. Kendi gibi asrî, yani açık saçık
olmasını istemediğinden bekâr kalır, belki
de fuhşa sülûk eder.
Kadın öyle değil; o derece kocasını inhisar
altına alamaz. Çünkü kadının-aile
hayatında müdir-i dahilî olmak haysiyetiyle
kocasının bütün malına, evlâdına ve
herşeyine muhafaza memuru olduğundan-en esaslı
hasleti sadakattir, emniyettir. Açık saçıklık
ise, bu sadakati kırar, kocası nazarında
emniyeti kaybeder, ona vicdan azâbı çektirir.
Hattâ erkeklerde iki güzel haslet olan cesaret
ve sehâvet kadınlarda bulunsa, bu emniyete ve
sadakate zarar olduğu için, ahlâk-ı
seyyiedendir, kötü haslet sayılırlar. Fakat
kocasının vazifesi, ona hazinedarlık ve
sadakat değil, belki himâyet ve merhamet ve
hürmettir. Onun için, o erkek inhisar altına
alınmaz, başka kadınları da nikâh edebilir.
Memleketimiz Avrupa’ya kıyas edilmez. Çünkü
orada, düello gibi çok şiddetli vasıtalarla,
açık saçıklık içinde namus bir derece
muhafaza edilir. İzzet-i nefis sahibi birisinin
karısına pis nazarla bakan, boynuna kefenini
takar, sonra bakar. Hem memâlik-i bâride olan
Avrupa’daki tabiatlar, o memleket gibi bârid
ve câmiddirler. Bu Asya, yani âlem-i İslâm kıtas¨,
ona nispeten memâlik-i harredir. Malûmdur ki,
muhitin, insanın ahlâkı üzerinde tesiri vardır.
O bârid memlekette, soğuk insanlarda hevesât-ı
hayvâniyeyi tahrik etmek ve iştahı açmak
için açık saçıklık belki çok sû-i
istimâlâta ve isrâfâta medar olmaz. Fakat
seriütteessür ve hassas olan memâlik-i
harredeki insanların hevesât-ı nefsâniyesini
mütemadiyen tehyiç edecek açık saçıklık,
elbette çok sû-i istimâlâta ve isrâfâta ve
neslin zaafiyetine ve sukut-u kuvvete sebeptir.
Bir ayda veya yirmi günde ihtiyac-ı fıtrîye
mukabil, her birkaç günde kendini bir israfa
mecbur zanneder. O vakit, her ayda on beş gün
kadar hayız gibi arızalar münasebetiyle kadından
tecennüp etmeye mecbur olduğundan, nefsine
mağlûp ise fuhşiyata da meyleder.
Şehirliler, köylülere, bedevîlere bakıp
tesettürü kaldıramaz. Çünkü köylerde,
bedevîlerde, derd-i maişet meşgalesiyle ve
bedenen çalışmak ve yorulmak münasebetiyle,
hem şehirlilere nispeten nazar-ı dikkati az
celb eden, mâsûme işçi ve bir derece kaba kadınların
kısmen açık olmaları, hevesât-ı nefsâniyeyi
tehyice medar olmadığı gibi, serseri ve işsiz
adamlar az bulunduğundan, şehirdeki mefâsidin
onda biri onlarda bulunmaz Öyleyse onlara kıyas
edilmez.
el-Münâvî, Feyzü’l-Kadîr,
3:269, no: 3366; el-Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ,
1021; Süyûtî, Câmiu’s-Sağîr, no: 3366.
Ehl-i iman âhiret hemşirelerim
olan kadınlar taifesi ile bir muhaveredir
Bazı vilâyetlerde taife-i nisâdan samimî ve
hararetli bir surette Nurlara karşı alâkalarını
gördüğüm ve haddimden pek ziyade, onların
Nurlara ait derslerime itimadlarını bildiğim
sıralarda, mübarek Isparta’ya ve mânevî
Medresetü’z-Zehrâya üçüncü defa geldiğim
zaman işittim ki, o mübarek âhiret hemşirelerim
olan taife-i nisâ, benden bir ders bekliyorlarmış.
Güya vaaz suretinde camilerde onlara bir dersim
olacak. Halbuki, ben dört beş vecihle
hastayım. Ve hem perişan, hattâ konuşmaya ve
düşünmeye iktidarsız bulunduğum halde, bu
gece şiddetli bir ihtarla kalbime geldi ki:
"Madem on beş sene evvel gençlerin
istemeleriyle Gençlik Rehberi’ni onlar için
yazdın ve pek çok istifade edildi. Halbuki hanımlar
taifesi, gençlerden daha ziyade bu zamanda öyle
bir rehbere muhtaçtırlar."
Ben de bu ihtara karşı gayet perişan ve zaaf
ve aczimle beraber, Üç Nükte ile, gayet
muhtasar bazı lüzumlu maddeleri, o mübarek hemşirelerime
ve mânevî genç evlâtlarıma beyan ediyorum.
BİRİNCİ NÜKTE
Risale-i Nur’un en mühim bir esası şefkat
olmasından, nisâ taifesi şefkat kahramanları
bulunmaları cihetiyle daha ziyade Risale-i Nur’la
fıtraten alâkadardırlar. Ve lillâhilhamd bu fıtrî
alâkadarlık çok yerlerde hissediliyor. Bu
şefkatteki fedakârlık, hakikî bir ihlâsı ve
mukabelesiz bir fedakârlık mânâsını ifade
ettiğinden, şimdi bu zamanda pek çok
ehemmiyeti var.
Evet, bir valide veledini tehlikeden kurtarmak
için hiçbir ücret istemeden ruhunu feda etmesi
ve hakikî bir ihlâs ile vazife-i fıtriyesi
itibarıyla kendini evlâdına kurban etmesi gösteriyor
ki, hanımlarda gayet yüksek bir kahramanlık
var. Bu kahramanlığın inkişafı ile hem
hayat-ı dünyeviyesini, hem hayat-ı ebediyesini
onunla kurtarabilir. Fakat bazı fena
cereyanlarla, o kuvvetli ve kıymettar seciye
inkişaf etmez. Veyahut sû-i istimal edilir.
Yüzer nümunelerinden bir küçük numunesi
şudur:
O şefkatli valide, çocuğunun hayat-ı dünyeviyede
tehlikeye girmemesi, istifade ve fayda görmesi
için her fedakârlığı nazara alır, onu öyle
terbiye eder. "Oğlum paşa olsun" diye
bütün malını verir, hafız mektebinden alır,
Avrupa’ya gönderir. Fakat o çocuğun hayat-ı
ebediyesi tehlikeye girdiğini düşünmüyor. Ve
dünya hapsinden kurtarmaya çalışıyor;
Cehennem hapsine düşmemesini nazara almıyor.
Fıtrî
şefkatin tam zıddı olarak, o mâsum
çocuğunu, âhirette şefaatçi olmak lâzım
gelirken dâvâcı ediyor. O çocuk, "Niçin
benim imanımı takviye etmeden bu helâketime
sebebiyet verdin?" diye şekvâ edecek.
Dünyada da, terbiye-i İslâmiyeyi tam almadığı
için, validesinin harika şefkatinin hakkına
karşı lâyıkıyla mukabele edemez, belki de
çok kusur eder.
Eğer hakikî şefkat sû-i istimal edilmeyerek,
biçare veledini haps-i ebedî olan Cehennemden
ve idam-ı ebedî olan dalâlet içinde ölmekten
kurtarmaya o şefkat sırrıyla çalışsa, o
veledin bütün ettiği hasenâtının bir misli,
validesinin defter-i amâline geçeceğinden,
validesinin vefatından sonra her vakit
hasenatlarıyla ruhuna nurlar yetiştirdiği
gibi, âhirette de, değil dâvâcı olmak, bütün
ruh u canıyla şefaatçi olup ebedî hayatta ona
mübarek bir evlât olur.
Evet, insanın en birinci üstadı ve tesirli
muallimi, onun validesidir. Bu münasebetle, ben
kendi şahsımda katî ve daima hissettiğim bu mânâyı
beyan ediyorum:
Ben bu seksen sene ömrümde, seksen bin
zatlardan ders aldığım halde, kasem ediyorum
ki, en esaslı ve sarsılmaz ve her vakit bana
dersini tazeler gibi, merhum validemden
aldığım telkinat ve mânevî derslerdir ki, o
dersler fıtratımda, adeta maddî vücudumda
çekirdekler hükmünde yerleşmiş. Sair
derslerimin o çekirdekler üzerine bina edildiğini
aynen görüyorum. Demek, bir yaşımdaki
fıtratıma ve ruhuma merhum validemin ders ve
telkinâtını, şimdi bu seksen yaşımdaki gördüğüm
büyük hakikatler içinde birer çekirdek-i
esasiye müşahede ediyorum.
Ezcümle: Meslek ve meşrebimin dört esasından
en mühimi olan şefkat etmek ve Risale-i Nur’un
da en büyük hakikati olan acımak ve merhamet
etmeyi, o validemin şefkatli fiil ve halinden ve
o mânevî derslerinden aldığımı yakînen
görüyorum.
Evet, bu hakikî ihlâs ile hakikî bir fedakârlık
taşıyan validelik şefkati sû-i istimal
edilip, mâsum çocuğunun elmas hazinesi hükmünde
olan âhiretini düşünmeyerek, muvakkat fâni
şişeler hükmünde olan dünyaya o çocuğun mâsum
yüzünü çevirmek ve bu şekilde ona şefkat göstermek,
o şefkati sû-i istimal etmektir.
Evet, kadınların şefkat cihetiyle bu
kahramanlıklarını hiçbir ücret ve hiçbir
mukabele istemeyerek, hiçbir faide-i şahsiye,
hiçbir gösteriş mânâsı olmayarak ruhunu
feda ettiklerine, o şefkatin küçücük bir
numunesini taşıyan bir tavuğun yavrusunu
kurtarmak için arslana saldırması ve ruhunu
feda etmesi ispat ediyor.
Şimdi terbiye-i İslâmiyeden ve amâl-i
uhreviyeden en kıymetli ve en lüzumlu esas,
ihlâstır. Bu çeşit şefkatteki kahramanlıkta
o hakikî ihlâs bulunuyor. Eğer bu iki nokta o
mübarek taifede inkişafa başlasa, daire-i İslâmiyede
pek büyük bir saadete medar olur. Halbuki
erkeklerin kahramanlıkları mukabelesiz
olamıyor; belki yüz cihette mukabele
istiyorlar. Hiç olmazsa şan ve şeref
istiyorlar. Fakat maattessüf biçare mübarek
taife-i nisâiye, zalim erkeklerinin şerlerinden
ve tahakkümlerinden kurtulmak için, başka bir
tarzda, zaafiyetten ve aczden gelen başka bir
nevide riyâkârlığa giriyorlar.
İKİNCİ NÜKTE
Bu sene inzivâda iken ve hayat-ı içtimaiyeden
çekildiğim halde, bazı Nurcu kardeşlerimin ve
hemşirelerimin hatırları için dünyaya baktım.
Benimle görüşen ekserî dostlardan, kendi
ailevî hayatlarından şekvâlar işittim.
"Eyvah!" dedim. "İnsanın,
hususan Müslümanın tahassungâhı ve bir nevi
cenneti ve küçük bir dünyası aile
hayatıdır. Bu da mı bozulmaya
başlamış?" dedim. Sebebini aradım.
Bildim ki, nasıl İslâmiyetin hayat-ı içtimaiyesine
ve dolayısıyla din-i İslâma zarar vermek
için, gençleri yoldan çıkarmak ve gençlik
hevesâtıyla sefahete sevk etmek için bir iki
komite çalışıyormuş. Aynen öyle de, biçare
nisâ taifesinin gafil kısmını dahi yanlış
yollara sevk etmek için bir iki komitenin
tesirli bir surette perde altında çalıştığını
hissettim. Ve bildim ki, bu millet-i İslâma bir
dehşetli darbe, o cihetten geliyor. Ben de siz
hemşirelerime ve gençleriniz olan mânevî
evlâtlarıma katiyen beyan ediyorum ki:
Kadınların saadet-i uhreviyesi gibi saadet-i dünyeviyeleri
de ve fıtratlarındaki ulvî seciyeleri de,
bozulmaktan kurtulmanın çare-i yegânesi,
daire-i İslâmiyedeki terbiye-i diniyeden başka
yoktur. Rusya’da o biçare taifenin ne hale
girdiğini işitiyorsunuz. Risale-i Nur’un bir
parçasında denilmiş ki:
Aklı başında olan bir adam, refikasına
muhabbetini ve sevgisini, beş on senelik fâni
ve zâhirî hüsn-ü cemâline bina etmez. Belki,
kadınların hüsn-ü cemâlinin en güzeli ve
daimîsi, onun şefkatine ve kadınlığa mahsus
hüsn-ü sîretine sevgisini bina etmeli-tâ ki,
o biçare ihtiyarladıkça, kocasının muhabbeti
ona devam etsin. Çünkü onun refikası, yalnız
dünya hayatındaki muvakkat bir yardımcı
refika değil, belki hayat-ı ebediyesinde ebedî
ve sevimli bir refika-i hayat olduğundan,
ihtiyarlandıkça daha ziyade hürmet ve
merhametle birbirine muhabbet etmek lâzım
geliyor. Şimdiki terbiye-i medeniye perdesi
altındaki hayvancasına muvakkat bir refakatten
sonra ebedî bir mufarakate mâruz kalan o aile
hayatı, esasıyla bozuluyor.
Hem Risale-i Nur’un bir cüz’ünde denilmiş
ki: Bahtiyardır o adam ki, refika-i ebediyesini
kaybetmemek için saliha zevcesini taklit eder, o
da salih olur. Hem bahtiyardır o kadın ki,
kocasını mütedeyyin görür, ebedî dostunu ve
arkadaşını kaybetmemek için o da tam
mütedeyyin olur, saadet-i dünyeviyesi içinde
saadet-i uhreviyesini kazanır. Bedbahttır o
adam ki, sefahete girmiş zevcesine ittibâ eder,
vazgeçirmeye çalışmaz, kendisi de iştirak
eder. Bedbahttır o kadın ki, zevcinin fıskına
bakar, onu başka bir surette taklit eder. Veyl o
zevc ve zevceye ki, birbirini ateşe atmakta
yardım eder. Yani, medeniyet fantaziyelerine
birbirini teşvik eder.
İşte, Risale-i Nur’un bu mealdeki cümlelerinin
mânâsı budur ki:
Bu zamanda aile hayatının ve dünyevî
ve uhrevî saadetinin ve kadınlarda ulvî
seciyelerin inkişafının sebebi, yalnız
daire-i şeriattaki âdâb-ı İslâmiyetle
olabilir. Şimdi aile hayatında en mühim nokta
budur ki, kadın, kocasında fenalık ve
sadakatsizlik görse, o da kocasının inadına,
kadının vazife-i ailevîsi olan sadakat ve
emniyeti bozsa, aynen askeriyedeki itaatin
bozulması gibi, o aile hayatının fabrikası zîr
ü zeber olur. Belki o kadın, elinden geldiği
kadar kocasının kusurunu ıslaha çalışmalıdır
ki, ebedî arkadaşını kurtarsın. Yoksa, o da
kendini açıklık ve saçıklıkla başkalara göstermeye
ve sevdirmeye çalışsa, her cihetle zarar eder.
Çünkü hakikî sadakati bırakan, dünyada da
cezasını görür. Çünkü nâmahremlerin nazarından
fıtratı korkar, sıkılır, çekilir. Nâmahrem
yirmi erkeğin on sekizinin nazarından istiskal
eder. Erkek ise, nâmahrem yüz kadından, ancak
birisinden istiskal eder, bakmasından
sıkılır. Kadın o cihette azap çektiği gibi,
sadakatsizlik ithamı altına girer, zaafiyetiyle
beraber; hukukunu muhafaza edemez.
Elhasıl: Nasıl ki kadınlar kahramanlıkta, ihlâsta,
şefkat itibarıyla erkeklere benzemedikleri
gibi, erkekler de o kahramanlıkta onlara
yetişemiyorlar. Öyle de, o mâsum hanımlar
dahi, sefahette hiçbir vecihle erkeklere yetişemezler.
Onun için, fıtratlarıyla ve zayıf
hilkatleriyle nâmahremlerden şiddetli korkarlar
ve çarşaf altında saklanmaya kendilerini
mecbur bilirler. Çünkü, erkek sekiz dakika
zevk ve lezzet için sefahete girse, ancak sekiz
lira kadar birey zarar eder. Fakat kadın sekiz
dakika sefahetteki zevkin cezası olarak, dünyada
dahi sekiz ay ağır bir yükü karnında taşır
ve sekiz sene de o hâmisiz çocuğun
terbiyesinin meşakkatine girdiği için,
sefahette erkeklere yetişemez, yüz derece fazla
cezasını çeker.
Az olmayan bu nevi vukuat da gösteriyor ki,
mübarek taife-i nisâiye, fıtraten yüksek
ahlâka menşe olduğu gibi, fısk ve sefahatte dünya
zevki için kabiliyetleri yok hükmündedir.
Demek onlar daire-i terbiye-i İslâmiye içinde
mesut bir aile hayatını geçirmeye mahsus bir
nevi mübarek mahlûkturlar. Bu mübarekleri
ifsad eden komiteler kahrolsunlar! Allah, bu hemşirelerimi
de bu serserilerin şerlerinden muhafaza eylesin.
Âmin.
Hemşirelerim, mahremce bu sözümü size
söylüyorum: Maişet derdi için, serseri,
ahlâksız, frenkmeşrep bir kocanın tahakkümü
altına girmektense, fıtratınızdaki iktisat ve
kanaatle, köylü mâsum kadınların
nafakalarını kendileri çıkarmak için çalışmaları
nevinden kendinizi idareye çalışınız,
satmaya çalışmayınız. Şayet size münasip
olmayan bir erkek kısmet olsa, siz kısmetinize
razı olunuz ve kanaat ediniz. İnşaallah,
rızanız ve kanaatinizle o da ıslah olur.
Yoksa, şimdiki işittiğim gibi, mahkemelere
boşanmak için müracaat edeceksiniz. Bu da,
haysiyet-i İslâmiye ve şeref-i milliyemize
yakışmaz.
ÜÇÜNCÜ NÜKTE
Aziz hemşirelerim, katiyen biliniz ki, daire-i
meşruanın haricindeki zevklerde, lezzetlerde,
on derece onlardan ziyade elemler ve zahmetler
bulunduğunu, Risale-i Nur yüzer kuvvetli
delillerle, hadisatlarla ispat etmiştir. Uzun
tafsilâtını Risale-i Nur’da bulabilirsiniz.
Ezcümle, Küçük Sözler’den Altıncı,
Yedinci, Sekizinci Sözler ve Gençlik Rehberi
benim bedelime sizlere tam bu hakikati
gösterecek. Onun için, daire-i meşruadaki
keyfe iktifâ ediniz ve kanaat getiriniz. Sizin
hanenizdeki mâsum evlâtlarınızla mâsûmâne
sohbet, yüzer sinemadan daha ziyade zevklidir.
Hem katiyen biliniz ki, bu hayat-ı dünyeviyede
hakikî lezzet iman dairesindedir ve imandadır.
Ve amâl-i salihanın herbirisinde bir mânevî
lezzet var. Ve dalâlet ve sefahatte, bu dünyada
dahi gayet acı ve çirkin elemler bulunduğunu
Risale-i Nur yüzer katî delillerle ispat etmiştir.
Adeta imanda bir Cennet çekirdeği ve dalâlette
ve sefahatte bir Cehennem çekirdeği
bulunduğunu, ben kendim çok tecrübelerle ve
hadiselerle aynelyakin görmüşüm ve Risale-i
Nur’da bu hakikat tekrar ile yazılmış. En
şedit muannid ve muterizlerin eline girip, hem
resmî ehl-i vukuflar ve mahkemeler o hakikati
cerh edememişler. Şimdi sizin gibi mübarek ve
mâsum hemşirelerime ve evlâtlarım hükmünde
küçüklerinize, başta Tesettür Risalesi ve
Gençlik Rehberi ve Küçük Sözler benim
bedelime sizlere ders versin.
Ben işittim ki, benim size camide ders
vermekliğimi arzu ediyorsunuz. Fakat benim
perişaniyetimle beraber hastalığım ve çok
esbab, bu vaziyete müsaade etmiyor. Ben de sizin
için yazdığım bu dersimi okuyan ve kabul eden
bütün hemşirelerimi, bütün mânevî
kazançlarıma ve dualarıma Nur şakirtleri gibi
dahil etmeye karar verdim. Eğer siz benim
bedelime Risale-i Nur’u kısmen elde edip
okusanız veya dinleseniz, o vakit, kaidemiz mûcibince,
bütün kardeşleriniz olan Nur şakirtlerinin mânevî
kazançlarına ve dualarına da hissedar
oluyorsunuz.
Ben şimdi daha ziyade yazacaktım. Fakat çok
hasta ve çok zayıf ve çok ihtiyar ve tashihat
gibi çok vazifelerim bulunduğundan, şimdilik
bu kadarla iktifâ ettim.
El-Bâkî Hüve’l-Bâkî
Duanıza muhtaç kardeşiniz
Said Nursî
YEDİNCİ MEKTUP
-1-
-2-
Aziz kardeşlerim,
Bana söylemek üzere Şamlı Hâfıza iki şey
demişsiniz:
Birincisi : "Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü
Vesselâmın Zeyneb’i tezevvücünü, eski
zaman münafıkları gibi yeni zamanın ehl-i dalâleti
dahi medar-ı tenkit buluyorlar; nefsanî, şehevânî
telâkki ediyorlar" diyorsunuz.
Elcevap : Yüz bin defa hâşâ ve kellâ! O
dâmen-i muallâya şöyle pest şübehâtın eli
yetişmez. Evet, on beş yaşından kırk
yaşına kadar, hararet-i gariziyenin galeyanı
hengâmında ve hevesât-ı nefsaniyenin
iltihabı zamanında, dost ve düşmanın
ittifakıyla kemâl-i iffet ve tamam-ı ismetle
Haticetü’l-Kübrâ (r.a.) gibi ihtiyarca
birtek kadınla iktifa ve kanaat eden bir zâtın,
kırktan sonra, yani hararet-i gariziye tevakkufu
hengâmında ve hevesât-ı nefsâniyenin
sükûneti zamanında kesret-i izdivaç ve
tezevvücâtı, bizzarure ve bilbedâhe, nefsanî
olmadığını ve başka ehemmiyetli hikmetlere müstenit
olduğunu, zerre kadar insafı olana ispat eder
bir hüccettir.
O hikmetlerden birisi şudur ki: Zât-ı
Risaletin akvâli gibi, ef’al ve ahvâli ve
etvar ve harekâtı dahi menâbi-i din ve
şeriattır ve ahkâmın mehazlarıdır.
Şıkk-ı zâhirîsine Sahabeler hamele oldukları
gibi, hususî dairesindeki mahfî ahvâlâtından
tezahür eden esrar-ı din ve ahkâm-ı
şeriatın hameleleri ve râvileri de ezvâc-ı tâhirattır
ve bilfiil o vazifeyi ifa etmişlerdir.
1 Onun adıyla. O her kusurdan münezzehtir.
Hiçbir şey yoktur ki, Onu hamd ile tesbih
etmesin.
2 Allah’ın selâmı, rahmeti ve
bereketi ebediyen üzerinize olsun.
Esrar ve ahkâm-ı dinin hemen
yarısı, belki onlardan geliyor. Demek bu azîm
vazifeye, birçok ve meşrepçe muhtelif ezvâc-ı
tâhirat lâzımdır.
Gelelim Hazret-i Zeyneb’in tezevvücüne: Yirmi
Beşinci Sözün Birinci Şulesinin Üçüncü
Şuaının misallerinden olan -1-
âyetine dair şöyle yazılmış ki:
İnsanların tabakatına göre birtek âyet,
müteaddit vücuhlarla, herbir tabakanın fehmine
göre bir mânâ ifade ediyor. Bir tabakanın şu
âyetten hisse-i fehmi şudur ki:
Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın
hizmetkârı veya "Oğlum" hitabına
mazhar olan Zeyd (r.a.), rivayet-i sahiha ile
itirafına binaen, izzetli zevcesini kendine mânen
küfüv bulmadığı için tatlik etmiş. Yani,
Hazret-i Zeyneb, başka yüksek bir ahlâkta
yaratılmış ve bir peygambere zevce olacak
fıtratta olduğunu, Zeyd ferâsetle hissetmiş.
Ve kendisini ona zevc olacak fıtratta kendine küfüv
bulmadığından, mânevî imtizaçsızlığa
sebebiyet verdiği için tatlik etmiştir. Allah’ın
emriyle Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm
almış. Yani, -2-
nın işaretiyle, o nikâh bir akd-i semâvî
olduğuna delâletiyle, harikulâde ve örf ve
muâmelât-ı zâhiriye fevkinde, sırf kaderin hükmüyledir
ki, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm o
hükm-ü kadere inkıyad göstermiştir ve mecbur
olmuştur; nefis arzusuyla değildir.
Şu kader hükmünün de ehemmiyetli bir hükm-ü
şer’î ve mühim bir hikmet-i âmmeyi ve şümullü
bir maslahat-ı umumiyeyi tazammun eden -3-
âyet-i kerimesinin işaretiyle, büyüklerin
küçüklere "oğlum" demeleri, zıhar
meseleleri gibi, yani karısına "Anam
gibisin" dese haram olduğu gibi değildir
ki, ahkâm onunla değişsin. Hem büyüklerin
raiyetlerine ve peygamberlerin ümmetlerine
pederâne nazar ve hitapları, vazife-i risalet
itibarıyladır; şahsiyet-i insaniye itibarıyla
değildir ki, onlardan zevce almak uygun düşmesin.
İkinci bir tabakanın hisse-i fehmi şudur ki:
Bir büyük âmir, raiyetine pederâne bir
şefkatle bakar. Eğer o âmir, zâhirî ve bâtınî
bir padişah-ı ruhanî olsa, merhameti pederin
yüz defa şefkatinden ileri gittiği için,
raiyetinin efradı, onun hakikî
1 "Muhammed, erkeklerinizden
hiçbirinin babası değildir; o Allah’ın
Resulüdür ve peygamberlerin sonuncusudur."
Ahzâb Sûresi, 33:40.
2 "Biz onu sana nikâhladık."
Ahzâb Sûresi, 33:37.
3"Tâ ki, evlâtlıklarının
boşadığı hanımlarla evlenmekte mü’minler
için bir günah olmadığı anlaşılsın."
Ahzâb Sûresi, 33:37.
evlâdı gibi, ona peder
nazarıyla bakarlar. Peder nazarı ise, zevc
nazarına inkılâp edemediğinden ve kız
nazarı da zevce nazarına kolayca
değişmediğinden; efkâr-ı âmmede,
Peygamberin, mü’minlerin kızlarını alması
şu sırra uygun gelmediği için, Kur’ân o
vehmi def maksadıyla der:
"Peygamber, rahmet-i İlâhiye hesabıyla
size şefkat eder, pederâne muamele eder. Ve
risalet namına siz onun evlâdı gibisiniz.
Fakat şahsiyet-i insaniye itibarıyla pederiniz
değildir ki, sizden zevce alması münasip düşmesin.
Ve sizlere ’Oğlum’ dese, ahkâm-ı şeriat
itibarıyla siz onun evlâdı
olamazsınız."
Said Nursî
Baki olan yalnız Allah’tır.
- Münazarat namındaki risalenin bir parçasıdır.
Sual: Haşiye36 Taaddüd-ü
zevcat ve esir ve köle gibi bazı mesâili, bazı
ecnebîler serrişte ederek, medeniyet nokta-i
nazarında şeriata bazı evham ve şübehâtı
irad diyorlar.
Haşiye36
Bir Arnavut tarafından vuku bulan sualdir.
Cevap: Şimdilik mücmelen bir
kaide söyleyeceğim. Tafsilini müstakil bir
risale ile beyan etmek fikrindeyim.
İşte, İslâmiyetin ahkâmı iki kısımdır:
Birisi: şeriat ona müessestir, bu ise hüsn-ü
hakikî ve hayr-ı mahzdır.
İkincisi: Şeriat-ı muaddildir. Yani, gayet
vahşî ve gaddar bir suretten çıkarıp,
ehven-i şer ve muaddel ve tabiat-ı beşere
tatbiki mümkün ve tamamen hüsn-ü hakikîye
geçebilmek için zaman ve zeminden alınmış
bir surete ifrağ etmiştir. Çünkü, birden
tabiat-ı beşerde umumen hükümferma olan bir
emri birden ref etmek, bir tabiat-birden kalb
etmek iktiza eder. Binaenaleyh, şeriat vâzı-ı
esaret değildir; belki en vahşî suretten ı
beşeri böyle tamamen hürriyete yol açacak ve
geçebilecek surete indirmiştir, tâdil etmiştir.
Hem de, dörde kadar taaddüd-ü zevcat tabiata,
akla, hikmete muvafık olmakla beraber; şeriat
bir taneden dörde çıkarmamış, belki
sekiz-dokuzdan dörde indirmiştir. Bâhusus
taaddütte öyle şerait koymuştur ki, ona müraat
etmekle hiçbir mazarrata müeddî olmaz. Bazı
noktada şer olsa da ehven-i şerdir. Ehven-i
şer
ise bir adalet-i izafiyedir. Heyhât!
Âlemin her halinde hayr-ı mahz olamaz.
İkinci Noktanın İkinci Mebhası
Ehl-i dalâletin vekili, tutunacak ve dalâletini
ona binâ edecek hiçbir şey bulamadığı ve mülzem
kaldığı zaman şöyle diyor ki: "Ben,
saadet-i dünyayı ve lezzet-i hayatı ve
terakkiyât-ı medeniyeti ve kemâl-i san’atı,
kendimce, âhireti düşünmemekte ve Allah’ı
tanımamakta ve hubb-u dünyada ve hürriyette ve
kendine güvenmekte gördüğüm için, insanın
ekserîsini bu yola şeytanın himmetiyle sevk
ettim ve ediyorum."
Elcevap: Biz dahi Kur’ân nâmına diyoruz ki:
Ey bîçare insan! Aklını başına al, ehl-i
dalâletin vekilini dinleme. Eğer onu dinlersen,
hasâretin o kadar büyük olur ki, tasavvurundan
ruh, akıl ve kalb ürperir.
Senin önünde iki yol var: Birisi, ehl-i
dalâletin vekilinin gösterdiği şekàvetli
yoldur; diğeri, Kur’ân-ı Hakîmin tarif ettiği
saadetli yoldur. İşte o iki yolun pekçok
muvâzenelerini, çok Sözlerde, hususan Küçük
Sözlerde gördün ve anladın. Şimdi, makam münâsebetiyle,
binde bir muvâzenelerini yine gör, anla. Şöyle
ki:
Şirk ve dalâletin ve fısk ve sefâhetin yolu,
insanı nihayet derecede sukut ettiriyor. Hadsiz
elemler içinde nihayetsiz ağır bir yükü zayıf
ve âciz beline yükletir. Çünkü insan,
Cenâb-ı Hakkı tanımazsa ve Ona tevekkül
etmezse, o vakit insan, gayet derecede âciz ve
zayıf, nihayet derecede muhtaç, fakir, hadsiz
musîbetlere mâruz, elemli, kederli bir fânî
hayvan hükmünde olup, bütün sevdiği ve alâka
peydâ ettiği bütün eşyadan mütemâdiyen
firâk elemini çeke çeke, nihayette bakî kalan
bütün ahbabını bir firâk-ı elîm içinde bırakıp,
kabrin zulümâtına yalnız olarak gider. Hem, müddet-i
hayatında gayet cüz’î bir ihtiyar ve
küçük bir iktidar ve kısacık bir hayat ve az
bir ömür ve sönük bir fikir ile nihayetsiz
elemler ile ve emeller ile
1 O herşeyi hakkıyla bilir; O
her şeye hakkıyla kàdirdir. (Rum Sûresi: 54.)
2 Çok bağışlayıcı ve çok
merhamet edici olan da ancak Odur. (Yûnus
Sûresi: 107.)
3 Onun kuvveti her şeye gàliptir
ve O herşeyi hikmetle yapar. (İbrâhim Sûresi:
4.)
faydasız çarpışır. Ve hadsiz
arzuların ve makàsıdın tahsiline semeresiz
boşu boşuna çalışır. Hem, kendi vücudunu
yükleyemediği halde, koca dünya yükünü
bîçare beline ve kafasına yüklenir. Daha
Cehenneme gitmeden Cehennem azabını çeker.
Evet, şu elîm elemi ve dehşetli mânevî azabı
hissetmemek için, ehl-i dalâlet, iptal-i his
nevinden, gaflet sarhoşluğuyla muvakkaten
hissetmez. Fakat, hissedeceği zaman, yani kabre
yakın olduğu vakit birden hisseder. Çünkü,
Cenâb-ı Hakka hakiki abd olmazsa, kendi kendine
mâlik zannedecek. Halbuki, o cüz’î ihtiyar,
o küçük iktidarı ile şu fırtınalı dünyada
vücudunu idare edemiyor. Hayatına muzır
mikroptan tut, tâ zelzeleye kadar binler tâife
düşmanları, hayatına karşı tehâcüm
vaziyetinde görür. Elîm bir korku dehşeti içinde,
her vakit kendine müthiş görünen kabir kapısına
bakıyor.
Hem, bu vaziyette iken, insaniyet itibâriyle,
nev-i insanî ile ve dünya ile alâkadar olduğu
halde, dünyayı ve insanı bir Hakîm, Alîm,
Kadîr, Rahîm, Kerîm bir Zâtın tasarrufunda
tasavvur etmediği ve onları tesadüf ve tabiata
havale ettiği için, dünyanın ehvâli ve insanın
ahvâli onu dâimâ iz’âc eder. Kendi elemiyle
beraber insanların elemini de çeker. Dünyanın
zelzelesi, tâunu, tûfanı, kaht ü galâsı,
fenâ ve zevâli, ona gayet müz’ic ve karanlıklı
birer musîbet sûretinde, onu tâzib eder.
Hem, şu haldeki insan merhamet ve şefkate lâyık
değildir. Çünkü, kendi kendine bu dehşetli
vaziyeti veriyor. Sekizinci Sözde, kuyuya girmiş
iki kardeşin muvâzene-i halinde denildiği
gibi, nasıl bir adam güzel bir bahçede, güzel
bir ziyâfette, güzel ahbablar içinde
nezâhetli, tatlı, nâmuslu, hoş, meşrû bir
lezzet ve eğlenceye kanaat etmeyip, gayr-i meşrû
ve mülevves bir lezzet için çirkin ve necis
bir şarabı içse, sarhoş olup kendini kış
ortasında, pis bir yerde ve hattâ canavarlar
içinde tahayyül etse, titreyip bağırıp çağırsa,
nasıl merhamete lâyık değil. Çünkü, ehl-i
nâmus ve mübârek arkadaşlarını canavar
tasavvur eder, onlara karşı hakàret eder; hem,
ziyâfetteki leziz taamları ve temiz kapları, mülevves,
pis taşlar tasavvur eder, kırmaya başlar; hem,
mecliste muhterem kitapları ve mânidar
mektupları mânâsız ve âdi nakışlar
tasavvur eder, yırtarak ayak altına atar, ve hâkezâ.
Böyle bir şahıs, nasıl merhamete müstehak değildir,
belki tokata müstehaktır; öyle de, sû-i
ihtiyârından neş’et eden küfür sarhoşluğu
ile ve dalâlet divâneliğiyle Sâni-i Hakîmin
şu misafirhâne-i dünyasını tesadüf ve
tabiat oyuncağı olduğunu tevehhüm edip ve
cilve-i esmâ-i İlâhiyeyi tazelendiren masnuâtın,
zamanın geçmesiyle vazifelerinin bittiğinden
âlem-i gayba geçmelerini adem ile idâm
tasavvur ederek ve tesbihât sadâlarını zevâl
ve firâk-ı ebedî vâveylâsı olduklarını
tahayyül ettiğinden ve mektubât-ı Samedâniye
olan şu mevcudât sayfalarını mânâsız,
karma karışık tasavvur ettiğinden ve âlem-i
rahmete yol açan kabir kapısını zulümât-ı
adem ağzı tasavvur ettiğinden ve eceli ise
hakiki ahbablara visâl dâveti olduğu halde, bütün
ahbablardan firâk nöbeti tasavvur ettiğinden,
hem kendini dehşetli bir azab-ı elîmde bırakıyor,
hem mevcudâtı, hem Cenâb-ı Hakkın esmâsını,
hem mektubâtını inkâr ve tezyif ve
tahkir ettiğinden merhamete ve
şefkate lâyık olmadığı gibi, şiddetli bir
azaba da müstehaktır; hiçbir cihette merhamete
lâyık değildir.
İşte, ey bedbaht ehl-i dalâlet ve sefâhet!
Şu dehşetli sukùta karşı ve ezici me’yusiyete
mukabil, hangi tekemmülünüz, hangi
fünûnunuz, hangi kemâliniz, hangi
medeniyetiniz, hangi terakkiyâtınız karşı
gelebilir? ruh-u beşerin eşedd-i ihtiyaç ile
muhtaç olduğu hakiki teselliyi nerede
bulabilirsiniz? Hem, güvendiğiniz ve bel
bağladığınız ve âsâr-ı İlâhiyeyi ve
ihsanât-ı Rabbâniyeyi onlara isnad ettiğiniz
hangi tabiatınız, hangi esbâbınız, hangi
şerikiniz, hangi keşfiyâtınız, hangi
milletiniz, hangi bâtıl ma’budunuz sizi,
sizce idâm-ı ebedî olan mevtin zulümâtından
kurtarıp kabir hududundan, berzah hududundan,
mahşer hududundan, Sırat Köprüsünden
hâkimâne geçirebilir, saadet-i ebediyeye
mazhar edebilir? Halbuki, kabir kapısını
kapamadığınız için, siz katî olarak bu
yolun yolcususunuz. Böyle bir yolcu, öyle
birisine dayanır ki, bütün bu daire-i azîme
ve bu geniş hududlar onun taht-ı emrinde ve
tasarrufundadır.
Hem dahi, ey bedbaht ehl-i dalâlet ve gaflet!
"Gayr-i meşrû bir muhabbetin neticesi,
merhametsiz azab çekmektir" kaidesi sırrınca,
siz, fıtratınızdaki Cenâb-ı Hakkın zât ve
sıfat ve esmâsına sarf edilecek muhabbet ve mârifet
istidadını ve şükür ve ibâdât cihazâtını
nefsinize ve dünyaya gayr-i meşrû bir sûrette
sarf ettiğinizden, bilistihkak cezasını
çekiyorsunuz. Çünkü, Cenâb-ı Hakka âit
muhabbeti nefsinize verdiniz; mahbubunuz olan
nefsinizin hadsiz belâsını çekiyorsunuz.
Çünkü, hakiki bir rahatı, o mahbubunuza
vermiyorsunuz. Hem onu, hakiki mahbub olan Kadîr-i
Mutlaka tevekkül ile teslim etmiyorsunuz,
dâimâ elem çekiyorsunuz. Hem, Cenâb-ı
Hakkın esmâ ve sıfatına âit muhabbeti
dünyaya verdiniz ve âsâr-ı san’atını
âlemin esbâbına taksim ettiniz; belâsını
çekiyorsunuz. Çünkü, o hadsiz mahbublarınızın
bir kısmı size Allahaısmarladık demeyip, size
arkasını çevirip, bırakıp gidiyor. Bir
kısmı sizi hiç tanımıyor, tanısa da sizi
sevmiyor, sevse de size bir fayda vermiyor; dâimâ
hadsiz firâklardan ve ümitsiz dönmemek üzere
zevâllerden azab çekiyorsunuz.
İşte, ehl-i dalâletin saadet-i hayatiye ve
tekemmülât-ı insaniye ve mehâsin-i medeniyet
ve lezzet-i hürriyet dedikleri şeylerin içyüzleri
ve mahiyetleri budur. Sefâhet ve sarhoşluk bir
perdedir, muvakkaten hissettirmez. "Tuh
onların aklına!" de.
Ammâ, Kur’ân’ın cadde-i nurâniyesi ise,
bütün ehl-i dalâletin çektiği yaraları hakàik-ı
imâniye ile tedâvi eder, bütün evvelki
yoldaki zulümâtı dağıtır, bütün dalâlet
ve helâket kapılarını kapatır. Şöyle ki:
İnsanın zaaf ve aczini ve fakr ve ihtiyacını,
bir Kadîr-i Rahîme tevekkül ile tedâvi eder.
Hayat ve vücudun yükünü, Onun kudretine,
rahmetine teslim edip, kendine yüklemeyip, belki
kendisi o hayatına ve nefsine biner hükmünde
bir rahat makam bulur. Kendisinin nâtık bir
hayvan değil, belki hakiki bir insan ve makbul
bir misafir-i Rahmân olduğunu bildirir.
Dünyayı bir misafirhâne-i
Rahmân olduğunu göstermekle ve dünyadaki
mevcudât ise, esmâ-i İlâhiyenin aynaları
olduklarını ve masnuâtı ise, her vakit
tazelenen mektubât-ı Samedâniye olduklarını
bildirmekle, insanın fenâ-i dünyadan ve
zevâl-i eşyadan ve hubb-u fâniyâttan gelen
yaralarını güzelce tedâvi eder ve evhâmın
zulümâtından kurtarır.
Hem, mevt ve eceli âlem-i berzaha giden ve
âlem-i bekàda olan ahbablara visâl ve
mülâkàt mukaddimesi olarak gösterir. Ehl-i
dalâletin nazarında bütün ahbabından bir firâk-ı
ebedî telâkkî ettiği ölüm yaralarını böylece
tedâvi eder. Ve o firâk, ayn-ı likà olduğunu
ispat eder.
Hem, kabrin âlem-i rahmete ve dâr-ı saadete ve
bâğistân-ı Cinâna ve nuristân-ı Rahmâna
açılan bir kapı olduğunu ispat etmekle,
beşerin en müthiş korkusunu izâle edip, en
elîm ve kasâvetli ve sıkıntılı olan berzah
seyahatini, en leziz ve ünsiyetli ve ferahlı
bir seyahat olduğunu gösterir. Kabir ile
ejderha ağzını kapatır, güzel bir bahçeye
kapı açar. Yani, kabir ejderha ağzı
olmadığını, belki bâğistân-ı rahmete açılan
bir kapı olduğunu gösterir.
Hem, mü’mine der: İhtiyârın cüz’î ise,
kendi Mâlikinin irâde-i külliyesine işini
bırak. İktidarın küçük ise, Kadîr-i Mutlakın
kudretine itimad et. Hayatın az ise, hayat-ı bâkiyeyi
düşün. Ömrün kısa ise, ebedî bir ömrün
var; merak etme. Fikrin sönük ise, Kur’ân’ın
güneşi altına gir. İmânın nuruyla bak ki,
yıldız böceği olan fikrin yerine herbir
âyet-i Kur’ân, birer yıldız misillü sana
ışık verir. Hem hadsiz emellerin, elemlerin
varsa, nihayetsiz bir sevap ve hadsiz bir rahmet
seni bekliyor. Hem hadsiz arzuların, makàsıdın
varsa, onları düşünüp muztarip olma; onlar
bu dünyaya sığışmaz, onların yerleri başka
diyardır ve onları veren de başkadır.
Hem der: Ey insan! Sen kendine mâlik değilsin.
Sen, kudreti nihayetsiz bir Kadîr, rahmeti
hadsiz bir Rahîm-i Zât-ı Zülcelâlin
memlûküsün. Öyle ise sen, kendi hayatını
kendine yükleyip zahmet çekme; çünkü, hayatı
veren Odur, idare eden de Odur. Hem, dünya
sahipsiz değil ki, sen kendi kafana dünya
yükünü yüklettirerek ehvâlini düşünüp
merak etme. Çünkü, onun sahibi Hakîm’dir,
Alîm’dir; sen de misafirsin, fuzûlî olarak
karışma, karıştırma.
Hem insanlar, hayvanlar gibi mevcudât başıboş
değiller; belki vazifedar memurdurlar, bir Hakîm-i
Rahîmin nazarındadırlar. Onların âlâm ve meşakkatlerini
düşünüp, ruhuna elem çektirme. Ve onların Hàlık-ı
Rahîminin rahmetinden daha ileri şefkatini sürme.
Hem, sana düşmanlık vaziyetini alan mikroptan
tâ tâun ve tûfan ve kaht ve zelzeleye kadar
bütün eşyanın dizginleri o Rahîm-i Hakîmin
elindedirler. O Hakîm’dir, abes iş yapmaz;
Rahîm’dir, rahîmiyeti çoktur. Yaptığı her
işinde bir nevi lütuf var.
Hem der: Şu âlem, çendan, fânîdir; fakat
ebedî bir âlemin levâzımâtını
yetiştiriyor. Çendan, zâildir, geçicidir;
fakat bâkî meyveler veriyor, bâkî bir Zâtın
bâkî esmâsının cilvelerini gösteriyor. Ve
çendan, lezzetleri az, elemleri çoktur; fakat
Rahmân-ı Rahîmin iltifatâtı, zevâlsiz,
hakiki lezzetlerdir. Elemler ise, sevap
cihetiyle mânevî lezzet yetiştiriyor.
Mâdem meşrû daire, ruh ve kalb ve nefsin
bütün lezzetlerine, safâlarına, keyiflerine kâfidir;
gayr-i meşrû daireye girme. Çünkü, o
dairedeki bir lezzetin bâzan bin elemi var. Hem
hakiki ve dâimî lezzet olan iltifatât-ı Rahmâniyeyi
kaybetmeye sebeptir.
Hem, dalâletin yolunda sâbıkan beyân edildiği
gibi, esfel-i sâfilîne insanı öyle bir sukut
ettiriyor ki, hiçbir medeniyet, hiçbir felsefe
ona çare bulamadıkları ve o derin zulümât
kuyusundan hiçbir terakkiyât-ı beşeriye, hiçbir
kemâlât-ı fenniye insanı çıkaramadığı
halde, Kur’ân-ı Hakîm, imân ve amel-i
sâlih ile o esfel-i sâfilîne sukuttan insanı
âlâ-yı illiyyîne çıkarır. Ve delâil-i
katiye ile çıkarmasını ispat ediyor. Ve o
derin kuyuyu terakkiyât-ı mâneviyenin
basamaklarıyla ve tekemmülât-ı ruhiyenin
cihazâtıyla dolduruyor.
Hem, beşerin uzun ve fırtınalı ve
dağdağalı olan ebed tarafındaki yolculuğunu
gayet derecede teshîl eder ve kolaylaştırır;
bin, belki elli bin senelik mesafeyi bir günde
kestirecek vesâiti gösterir.
Hem, Sultan-ı Ezel ve Ebed olan Zât-ı Zülcelâli
tanıttırmakla, insana, Ona bir memur abd ve bir
vazifedar misafir vaziyetini verir. Hem dünya
misafirhânesinde, hem berzahî ve uhrevî
menzillerde kemâl-i rahatla seyahatini temin
eder. Nasıl ki, bir padişahın müstakîm bir
memuru, onun daire-i memleketinde, hem her
vilâyetin hududlarından suhûletle ve tayyâre,
gemi, şimendifer gibi süratli vâsıta-i
seyahatle gezer, geçer; öyle de, Sultan-ı Ezelîye
imân ile intisab eden ve amel-i sâlih ile itaat
eden bir insan, şu misafirhâne-i dünya
menzillerinden ve âlem-i berzah ve âlem-i mahşer
dairelerinden ve hâkezâ, kabirden sonraki
bütün âlemlerin geniş hududlarından berk ve
burak süratinde geçer; tâ saadet-i ebediyeyi
bulur ve şu hakikati katî ispat eder ve asfiyâ
ve evliyâya gösterir.
Hem de, Kur’ân’ın hakikati der ki: Ey mü’min!
Sendeki nihayetsiz muhabbet kabiliyetini çirkin
ve noksan ve şerûr ve sana muzır olan nefs-i
emmârene verme. Onu mahbub ve onun hevâsını
kendine ma’bud ittihaz etme. Belki, sendeki o
nihayetsiz muhabbet kabiliyetini, nihayetsiz bir
muhabbete lâyık, hem nihayetsiz sana ihsan
edebilen, hem istikbâlde seni nihayetsiz mes’ud
eden, hem bütün alâkadar olduğun ve onların
saadetleriyle mes’ud olduğun bütün zâtları
ihsanâtıyla mes’ud eden, hem nihayetsiz kemâlâtı
bulunan ve nihayetsiz derecede kudsî, ulvî,
münezzeh, kusursuz, noksansız, zevâlsiz cemâl
sahibi olan ve bütün esmâsı nihayet derecede
güzel olan ve her isminde pekçok envar-ı hüsün
ve cemâl bulunan ve Cennet, bütün
güzellikleriyle ve ni’metleriyle Onun cemâl-i
rahmetini ve rahmet-i cemâlini gösteren ve
sevimli ve sevilen bütün kâinattaki bütün
hüsün ve cemâl ve mehâsin ve kemâlât, Onun
cemâline ve kemâline işaret eden ve delâlet
eden ve emâre olan bir Zâtı mahbub ve ma’bud
ittihaz et.
Hem der: Ey insan! Onun esmâ ve sıfatına âit
istidad-ı muhabbetini sâir bekàsız mevcudâta
verme, faydasız mahlûkata dağıtma. Çünkü,
âsâr ve mahlûkat
fânîdirler. Fakat, o âsârda ve
o masnuâtta nakışları, cilveleri görünen
Esmâ-i Hüsnâ, bâkîdirler, dâimîdirler. Ve
esmâ ve sıfatın herbirisinde binler merâtib-i
ihsan ve cemâl ve binler tabakàt-ı kemâl ve
muhabbet var. Sen yalnız Rahmân ismine bak ki,
Cennet bir cilvesi ve saadet-i ebediye bir lem’ası
ve dünyadaki bütün rızk ve ni’met, bir
katresidir.
İşte, şu muvâzene, ehl-i dalâletle ehl-i
imânın hayat ve vazife cihetindeki
mahiyetlerine işaret eden
-1-
|