| Risale Oku [Üçüncü medrese-i Yusufiyenin tek bir
dersinin üçüncü kısmı]
Mukaddime
Namazdaki
Fatihanın manevi emriyle -2-
feyziyle ikinci kısım yazıldığı gibi, namazdaki
teşehhüdde dahi -3-
cümlesinin diliyle, manevi ihtarıyla ve Sure-i Fethin
ahirinde
ilh.
-4- beş mucize-i gaybiyeyi gösteren büyük ayetin
nuruyla üçüncü kısmını yazmaya, şimdi beyanına
iznim olmayan üç sebep için mecbur oldum. Tafsilatını,
izahatını, senedli hüccetlerini risalet-i
Muhammediyeye (a.s.m.) dair Zülfıkar, Mucizat-ı
Ahmediye (a.s.m.) ve Arabi Hizb-i Nuriye havale edip,
yalnız gayet muhtasar, kısacık üç işaret ile Arabi
Hizb-i Nurinin hülâsasının bir hülâsası ve
tesbihatta tekrar ettiğim Kelime-i Tevhid ile daimi
virdim bir tefekkür-ü Arabi olarak burada yazılan
risaleciğinin -5-
şehadetine dair parçanın bir nevi tercümesi, İkinci
ve Üçüncü işarette yazılacak.
BİRİNCİ
İŞARET: Bu Kâinat Sahibinin tezahür-ü
rububiyetine ve sermedi uluhiyetine ve nihayetsiz ihsanatına
külli bir ubudiyet ve tanıttırmakla mukabele
1 Rahman ve Rahim olan Allah’ın
adıyla. • Ve sadece ondan yardım dileriz.
2 Şahadet ederim ki, Allah’tan başka
hiçbir ilah yoktur.
3 Ve yine şahadet ederim ki, Muhammed
(a.s.m.) Allah’ın Resulüdür.
4 Bütün dinlere üstün kılmak üzere
Resulünü hidayet ve hak din ile gönderen Odur. Buna
şahit olarak Allah yeter. • Muhammed Allah’ın Resulüdür.
Onunla beraber olanlar da kafirlere karşı şiddetli,
kendi aralarında ise pek merhametlidirler. (Fetih
Suresi: 28-29. )
5 Muhammed Allah’ın Resülüdür.
(Fetih Suresi: 28-29. )
eden Muhammed Aleyhissalatü Vesselam, bu
kâinatta güneşin lüzumu gibi elzemdir ki, nev-i beşerin
üstad-ı ekberi ve büyük peygamberi (a.s.m.) ve Fahr-i
Alem ve -1- hitabına
mazhar ve hakikat-i Muhammediye (a.s.m.) hem sebeb-i
hilkat-i alem, hem neticesi ve en mükemmel meyvesi olduğu
gibi, bu kâinatın hakiki kemalatı ve sermedi Cemil-i Zülcelalin
baki ayineleri ve sıfatlarının cilveleri ve hikmetli
ef’alinin vazifedar eserleri ve çok manidar mektupları
olması ve baki bir alemi taşıması ve bütün zişuurların
müştak oldukları bir dar-ı saadet ve ahireti netice
vermesi gibi hakikatleri, hakikat-i Muhammediye (a.s.m.)
ve risalet-i Ahmediye (a.s.m.) ile tahakkuk ettiğinden,
nasıl bu kâinat onun risaletine gayet kuvvetli ve kati
şahadet eder; öyle de, başta alem-i İslam, bütün beşer
ve bütün zişuur, Cehennemden daha acı ve korkunç
olan ademden, hiçlikten, idam-ı ebediden, fena-i
mutlaktan kurtulmak için, daimi aşk ve şevkle her
zamanda ve cami mahiyetinin bütün kuvvetleriyle,
bütün istidadat lisanları ile, bütün dualar ve
ibadetler ve ricalarının dilleriyle istedikleri
hayat-ı bakiyeyi kuvvetli ve kati beşaret veren
risalet-i Ahmediye (a.s.m.) ve hakikat-i Muhammediye
(a.s.m.) şahadet edip nev-i beşerin medar-ı iftiharı
ve eşref-i mahlukat olduğuna imza bastığı gibi, her
zamanda üç yüz elli milyon ehl-i imanın -2-
sırrınca, hergün işledikleri bütün hasenatlar ve
hayırların bir misli Muhammed Aleyhissalatü Vesselamın
defter-i hasenatına gitmesi ve o tek şahsiyet-i
Muhammediye (a.s.m.), yüzer milyon, belki milyarlar
abid-i muhsin kadar külli bir ubudiyete ve füyüzata
mazhar bir makam kazanması, o Zatın (a.s.m.) risaletine
pek kuvvetli şahadet edip imza basar.
İKİNCİ
IŞARET: Benim virdimde her vakit tefekkürle baktığım
yirmiden ziyade şehadetlere işaret eden:
-3-
1 Sen olmasaydın [ya Muhammed], sen
olmasaydın kainatı yaratmazdım. (Hadis-i kudsi: Keşfül-
Hafa, 2:164; hadis no: 2123. )
2 Bir şeye sebep olan yapan gibidir.
3 Ümmi olduğu halde en mükemmel bir din
ve (İslamiyet ve şeriatla ve en kavi bir iman ve itikat
ve ibadetle ve en yüksek bir davet ve münacat ve dua
ile ve umumi bir tebliğ ve emsalsiz, harika ve en
faydalı, en mükemmel bir metanetle, birden ortaya çıkmasının
şahadetiyle, SadıkuI Vadil-Emin olan Muhammed (a.s.m.)
Allah’ın Resulüdür.
Kısa bir nevi tercümesi ve meali:
• Yani, Muhammedin (a.s.m.) risaletine şahadet eden
birincisi:
On bir halatından çıkan bir hüccet-i risalettir.
Evet, okumak ve yazmak öğrenmediği ve ümmi olduğu
halde, on dört asrın ukalasını, feylesoflarını
hayrette bırakan ve edyan-ı semaviyede birinciliği
kazanan bir din ile birden, tecrübesiz ve defaten
meydana çıkması emsal kabul etmez bir halet olduğu
gibi, sözlerinden, fiillerinden, hallerinden çıkan
İslamiyet, her zamanda üç yüz elli milyon insanın
ruhlarına, nefislerine, akıllarına terbiyekarane ders
vermesi ve manevi terakkiyata sevk etmesi, emsalsiz bir
halettir.
Hem, öyle bir şeriatla meydana gelmiş ki, adilane
kanunlarıyla nev-i beşerin beşten birisini on dört asırda
maddi ve manevi terakki içinde idare etmesi misilsiz bir
halet olduğu gibi, o Zat (a.s.m.) öyle bir iman ve
itikadla meydana çıktı ki, bütün ehl-i hakikat, her
zaman onun mertebe-i imanından feyiz almalarıyla
beraber en yüksek ve en kuvvetli bir derecededir diye
müttefikan tasdikleri ve o zamanda hadsiz muarızlarının
ona muhalefeti zerre kadar bir telaş, bir vesvese, bir
şüphe vermemesi gösteriyor ki, kuvvet-i imaniyede dahi
onun emsali yok ve o külli yüksek imanı misilsizdir.
Hem, öyle bir ubudiyet ve ibadet gösterdi ki, iptida ve
intihayı birleştirip hiç kimseyi taklit etmeyerek,
ibadetin en ince esrarını görüp müraat ederek en dağdağalı
zamanlarda dahi tam tamına ubudiyeti yapması emsalsiz
bir halet olması gibi, Halıkına karşı öyle daavat
ve münacat ve ricalar yapmış ki, bu zamana kadar
telahuk-u efkarla beraber o mertebeye yetişilmemiş.
Mesela, Cevşenü’l-Kebir münacatında bin bir esma-i
İlahiyeyi şefaatçi ederek Halıkını öyle bir tarzda
tavsif ve tarif eder ki, emsali yok. Ve marifetullahta
kimse ona yetişememesi, misilsiz bir halettir.
Hem, öyle bir metanetle insanları dine davet ve öyle
bir cüretle risaletini tebliğ etmiş ki, kavmi ve
amcası ve dünyanın büyük devletleri ve eski dinlerin
etbaları ona muarız ve düşman oldukları halde, zerre
kadar korkmayarak, çekinmeyerek umumuna meydan okuması
ve başa da çıkarması emsalsiz bir halettir.
İşte, onun sıdkına ve nübüvvetine bu harika,
emsalsiz sekiz haletin mecmuu gayet kuvvetli bir
şehadettir. Ve bu haletler, o zatın (a.s.m.) nihayet
derecede ciddiyetine ve itminanına ve kemal-i sıdkına
ve hakkaniyetine kati kanaatı var olduğunu gösteriyor.
Alem-i İslam, her günde, her teşehhüdde milyonlar
lisanla der. Ve
onun memuriyetine
Allah’ın selamı, rahmeti ve bereketi
üzerine olsun ey Peygamber!
teslimiyetini ve getirdiği saadet-i
ebediye beşaretini tasdik ettiğini ve beşeriyetin
derin bir aşkla ve fıtri ve istidadi pek kuvvetli bir
iştiyakla aradığı hayat-ı bakiyeye sağlam bir yol açtığına
karşı alem-i İslam, minnettarane, müteşekkirane - ile bir
manevi ziyaret ve görüşmek ve üç yüz elli milyon,
belki milyarlar namına onu tebrik eder.
Yirmi külli şehadetlerden ve çok şehadetleri ihtiva
eden ikinci şahadet:
Yani, "Îmanın altı rükünlerinin hakikatleri ve
tahakkukları ve hakkaniyetleri, Muhammedin (a.s.m.)
risaletine ve hakkaniyetine kati şahadet eder. "
Çünkü, onun risalet hayatının şahsiyet-i maneviyesi
ve bütün davalarının esası ve mahiyet-i nübüvveti,
o altı rükündür. Öyle ise, rükünlerin tahakkuklarına
delalet eden bütün deliller, Muhammedin (a.s.m.)
risaletinin hak olduğuna ve onun sadıkıyetine dahi
delalet ederler. Hem ahiretin tahakkukuna sair rükünlerinin
delaletini Meyve Risalesi ve Onuncu Sözün zeyilleri
beyan ettikleri gibi; öyle de, her bir rükün,
hüccetleriyle beraber onun risaletine bir hüccettir .
Binler şehadetleri ihtiva eden üçüncü külli
şahadet:
Yani, "O zat (a.s.m.), güneş gibi kendi kendine
delildir. Binler mu’cizât ve kemalat ve yüksek,
güzel ahlakıyla risaletine ve sadıkıyetine pek
kuvvetli şahadet eder. "
Evet, "Mucizat-ı Ahmediye" risale-i harikada
üç yüzden ziyade nakl-i sahih ile ispat ettiği gibi,
o zatın (a.s.) ve
sarahatıyla, avucunun bir parmağıyla Kamer iki parça
olması ve nakl-i sahih ve tevatürle; aynı elin beş
parmağından beş çeşme su akması ve susuz kalan bütün
ordusu o sudan içmesi ve şahit olması ve bu acib
harika iki defa başka yerde de vuku bulması; ve aynı
avuç ile bir parça toprağı hücum eden düşman
ordusuna atarak, herbirisinin gözüne bir avuç toprak
girmesiyle, hücumda iken kaçmaları; ve aynı avuçta
küçük taşlar, insanlar gibi tesbih edip "Sübhanallah"
demeleri gibi nakl-i sahih ile ve bir kısmı tevatürle
tarihlerde katiyen vukua gelen yüzer ve ehl-i
1 Allah’ın selamı üzerine olsun ey
Peygamber!
2 Ay yarıldı. (Kamer Suresi:1 )
3 Attığın zaman sen atmadın. Ancak
Allah attı. (Enfal Süresi:17. )
tahkikin yanında bine kadar mu’cizât,
elinde zuhuru; ve dost ve düşmanlann ittifakıyla, onda
güzel hasletlerin ve ahlak-ı hasenenin en yüksek
derecesindeHaşiye bulnnması ve arkasında tebaiyetle sülûk
edip kemalata erişen ve hakikate aynelyakin yetişen bütün
ehl-i tahkik, ittifakla kemalat-ı Muhammediye (a.s.m.)
en yüksek derecede bulunduğuna hakkalyakin tasdikleri
ve onun dininden gelen alem-i İslamın füyüzatı ve
koca İslamiyetin hakikatleri onun harika kemalatına
delalet eder. Elbette o zat (a.s.m.), bizzat kendi
risaletine gayet parlak ve külli, geniş şahadet eder
demektir.
• Pekçok kuvvetli şehadetleri ihtiva eden dördüncü
şahadet:
Yani, "Kur’an-ı Mucizü’l-Beyan, hadsiz
hakikatler ve hüccetleriyle risaletine, sadıkıyetine
şahadet eder."
Evet, kırk vecihle mucize olduğu Zülfıkar
mecmuasında ispat edilen; ve on dört asrı
nurlandıran; ve nev-i beşerin beşten birisini tebeddül
etmeyen kanunlarıyla idare eden; ve o zamandan şimdiye
kadar bütün ınuarızlara meydan okuyan; hiç kimse,
hatta bir suresinin mislini getirmeye cesaret etmeyen; ve
Âyetü’I-Kübrada ispat edildiği gibi, altı ciheti
nurani, şüpheler giremeyen ve altı makam-ı kübra
hakkaniyetine imza basan ve sarsılmaz altı hakikatlere
dayanan; ve her zamanda yüzer milyon lisanlarla şevk ve
hürmetle okunan ve her dakikada milyonlar hafızların
kalblerinde kudsiyetle yazılan; ve alem-i İslamın bütün
şehadetleri ve imanları onun şehadetlerinden
tereşşuh eden; ve bütün ulum-u imaniye ve İslamiye
onun menbaından akan; ve o, eski semavi kitapları
tasdik ettiği gibi, bütün kütüb ve suhuf-u
semaviyenin manevi tasdiklerine mazhar bulunan Kur’an-ı
Azimüşşan, bütün hakikatleriyle ve hakkaniyetini
ispat eden bütün hücccetleriyle, Muhammed
Aleyhissalatü Vesselamın sıdkına ve risaletine
şahadet eder demektir.
• Beşinci, altıncı, yedinci, sekizinci külli
şehadetler:
Haşiye: Hatta şecaat kahramanı Hazret-i Ali
(radıyallahü anh) diyor:
"Harbde biz korktuğumuz zaman, Peygamberin (a.s.m.)
arkasına saklanır, tahassun ederdik. " Şecaat
gibi her haslette faik olduğunu o zaman düşmanları
dahi tasdik ettiklerini tarihler naklediyorlar.
İşaretlerinin kudsiyetiyle Cevşenin,
delillerinin kuvvetiyle Risale-i Nurun, tevatür
kuvvetindeki irhasatlarıyla mazinin, binler hadise ve
mucizesinin tasdikiyle istikbalin şahadetiyle. . .
Yani, bin bir esma-i İlahiyeye sarihan ve
işareten bakan ve bir cihette Kur’andan çıkan bir
harika münacat olan ve marifetullahta terakki eden
bütün ariflerin münacatlarının fevkınde bulunan ve
bir gazvede "Zırhı çıkar onun yerine bu Cevşeni
oku" 1 diye Cebrail
vahiy getiren Cevşenü’l-Kebir münacatı içindeki
hakikatler ve tam tamına Rabbine karşı tavsifler,
Muhammedin (a.s.m.) risaletine ve hakkaniyetine şahadet
ettiği gibi, Kur’an dan tereşşuh eden ve bir cihette
Cevşenden feyiz alan ve tevellüd eden Resailin-Nuriye,
yüz otuz parçasıyla risalet-i Muhammediyeye (a.s.m.)
birtek hüccet ve risaletinin bütün hakikatlerini aklen
ve mantıken ispatıyla, hatta felsefenin nazarında
akıldan pek uzak meselelerini göz önünde gibi gayet
kolay ve makul bir tarzda ders vermesiyle Muhammedin
(a.s.m.) sadıkıyetine ve risaletine külli bir surette
şahadet eder.
Hem, zaman-ı mazi dahi risaletine bir külli şahittir
ki, irhasat denilen nübüvvetten evvel zuhur eden ve
gelecek peygamberlerin mu’cizâtı sayılan harikalar,
tarihlerde ve siyer kitaplarında kati tevatür tarzında
nakledilen pekçok vakıalar, gayet sağlam bir surette
risaletine şahadet eder ve çok nevileri var. Bir kısmı,
gelecek Şehadetlerde beyan edilecek, bir kısmı da Zülfıkarda
ve tarih kitaplarında sahih bir surette nakledilmiş.
Mesela, veladet-i Peygamberiyeye (a.s.m.) yakın bir
vakitte Kabeyi tahrip etmeye gelen Ebrehe askerinin
başlarına ebabil kuşlarının elleriyle taşların
yağması ve veladet gecesinde Kabedeki sanemlerin baş
aşağı düşmesi ve Kisra-i Fars sarayının harap
olması ve ateşperest Mecusilerin bin seneden beri
yanması devam eden ateşi o gece sönmesi ve Bahira-i
Rahip ve Halime-i Sadiyenin kati ihbarlarıyla, bulutlar
başına gölge etmesi gibi çok hadiseler,
nübüvvetinden evvel nübüvvetini haber vermişler.
Hem, istikbal, yani vefatından sonra onun haber verdiği
hadiseler pekçoktur ve çok nevileri var. Birisi, Al-i
Beytine ve Ashabına ve fütuhat-ı İslamiyeye ait
ihbarat-ı gaybiyesidir ki, Zülfıkarda Mucizat-ı
Ahmediye (a.s.m.) kısmında nakl-i sahih ile seksen
vakıanın aynen haber verdiği gibi çıkması, mesela
Hz. Osman (r.a.) mushaf okurken, Hz. Hüseyin (r.a.)
Kerbelada şehid edilmeleri ve Şam ve İran ve
İstanbulun fetihleri ve Abbasi Devletinin zuhuru ve
Cengiz ve Hülagü onu mağlup ve mahvetmesi gibi seksen
ihbar-ı gaybi mu’cizâtı, nakl-i sahih ile ve tarih
ve siyer kitaplarına istinaden tafsilen yazması gibi,
ihbar-ı gaybinin sair nevileriyle ve Muhammedin (a.s.m.)
hakkaniyetine delalet eden pekçok vakıat-ı istikbaliye
ile zaman-ı istikbal dahi kuvvetli ve külli bir surette
risalet-i Muhammediyeye (a.s.m.) ve sadıkıyetine
şahadet eder demektir.
• Dokuzuncu, onuncu, on birinci, on ikinci şehadetlere
işaret eden,
-2-
1 Mecmuatül-Ahzab,l:231.
2 Hakkalyakin derecesindeki tasdikleriyle
ve kuvvetli yakinleriyle Alinin, aynelyakin derecesindeki
tasdikleriyle ve kemal-i imanlarıyla Ashabının,
ilmelyakin derecesindeki tasdikleriyle ve kuvvetli
tahkikatlarıyla Asfiyanın ve kati keşfiyat ve müşahedeleriyle
onun risaletinde ittifak eden aktabın şahadetiyle. . .
Yani; Muhammedin (a.s.m.) sadıkıyetine
ve hakkaniyetine külli şehadetlerden,
Dokuzuncusu: sırrına
mazhar ve salavatlarda A1-i İbrahim Aleylisselama
mukabil olan A1-i Muhammed Aleyhissalatü Vesselamın içindeki
büyük evliya (r.a.) ve Ali (r.a.) ve Hasan (r.a.) ve
Hüseyin (r.a.) ve Ehl-i Beytin on iki imamı ve Gavs-ı
Azam (k.s.) ve Ahmed-i Rüfai (k.s.), Ahmed-i Bedevi
(k.s.), İbrahim-i Dessuki (k.s.), Ebü1-Hasan-ı Şazeli
gibi aktablar ve imamlar; ittifakla, hakkalyakin bir
itikadla ve keşfiyat ve müşahedatla ve ümmette
gösterdikleri harika irşadat ve kerametlerle, risalet
ve hakkaniyet ve sadıkıyet-i Muhammediyeye (a.s.m.)
imanları ve şehadetleri ile imza basıyorlar.
Onuncusu: Enbiyadan sonra en muhterem ve en yüksek
taife, bedevi oldukları halde az bir zamanda nur-u
Muhammedi (a.s.m.) ile şarktan garba kadar adilane idare
edip, cihangir devletleri mağlup ederek müterakki,
fenli, medeni, siyasi milletlere üstad, muallim,
diplomat, hakim-i adil olarak o asn bir asr-ı saadet hükmüne
getiren Sahabeler, Muhammedin (a.s.m.) her halini tetkik
ve taharriden sonra, gözleriyle gördükleri çok mu’cizâtın
kuvvetiyle, eski düşmanlıklarını ve ecdadlarının
meleklerini ve çokları (Halid İbn-i Velid ve İkrime
İbn-i Ebi Cehil gibi) pederlerinin taraftarlıklannı,
kavim ve kabilelerini tamamıyla bırakıp bütün ruh u
canlarıyla, gayet fedakarane bir surette İslamiyete
girerek aynelyakin derecesinde Muhammedin (a.s.m.)
sadıkıyetine ve risaletine imanları, sarsılmaz külli
bir şehadettir.
On birincisi: Asfiya ve sıddikin denilen müçtehidler,
imamlar, allameler, İbn-i Sina, İbn-i Rüşd gibi dahi
feylosoflar misillü binler ehl-i tahkik, akli ve mantıki
bir tarzda, herbiri ayn bir meslekte şüphesiz binler
hüccetlere ve kati bürhanlara istinaden ilmelyakin
derecesinde Muhammedin (a.s.m.) risaletine ve
hakkaniyetine imanları öyle külli bir şehadettir ki,
onların umumu kadar bir zekası bulunmayan,
karşılarına çıkamaz.
Ümmetimin alimleri beni İsraillin
peygamberleri gibidir. (Hadis-i şerif: Keşfül-Hafa,
2:64. )
İşte o hadsiz şahitlerden birisi, bu
zamanda Risale-i Nurdur ki, münkirler ona karşı hiçbir
çare bulamadıklarından, zabıta ve adliyeyi aldatıp
mahkeme eliyle susturmasına çalışıyorlar.
On ikincisi: Alem-i İslamda herbiri ümmetin ehemmiyetli
bir kısmını daire-i dersine alıp, harika irşad ve
kerametlerle manevi terakki ettiren ve hüccetler yerinde
müşahedata, keşfiyata dayanan ve aktab denilen en
derin ehl-i tahkik ve hakikat, ruhani terakkilerinde
Muhammedin (a.s.m.) risaletini ve sadıkıyetini ve en yüksek
mertebe-i hakkaniyette bulunduğunu keşfen ve şuhuden görüp
müttefikan ve mütetabıkan nübüvvetine şehadetleri
öyle bir imzadır ki, onların umumu kadar bir yüksek
mertebe-i kemalatı kazanmayan, o imzayı bozamaz.
On üçüncü şahadet: Dört külli ve çok geniş ve
kati hüccetlerden ibarettir:
Bu fıkranın kısaca bir meali burada beyan edilecek ve
izahatı ve senedleri Zülfıkarın Mucizat-ı Ahmediye
(a.s.m.) kısmının ahirinde mükemmel var.
Yani, geçmiş zamanlarda nev-i beşerin meşahir ve
namdarlarından başta enbiya olarak arifler, kahinler,
hatifler müttefikan Muhammedin (a. s. m. } risaletine ve
geleceğine irhasat nevinden gayet sarihan ve mükerrer
haber verdiklerini nakl-i sahih ve bir kısmını tevatürle
tarih ve siyer ve hadis kitaplarında kayıt ve kabul
edilmesine ve mu’cizât-ı Ahmediye (a.s.m.)
risalesinde o binler ihbaratın enkuvvetli ve kati
kısmını tafsilen beyanına binaen ona havale edip
gayet kısa bir işaretle deriz ki:
Enbiyalar, mukaddes, semavi kitaplarda Muhammedin
(a.s.m.) nübüvvetine dair Tevrat, İncil, Zebur’un yüzer
ayetlerinde sarahate yakın kısmından yirmi ayetleri On
Dokuzuncu Mektubda yazılmış. Hıristiyan ve Yahudiler
tarafından çok tahrifatıyla beraber, yine nübüvvet-i
Ahmediyeyi (a.s.m.) haber veren yüz ayeti, Hüseyn-i
Cisri kitabında yazmış.
Kahinler ise, başta meşhur Şık ve Satih olarak,
ruhani ve cin vasıtasıyla gaibden haber veren ve şimdi
medyum denilen tevatür bir nakl-i sahih ile Peygamberin
(a.s.m.) geleceğine ve Fars devletini kaldıracağına
sarih bir surette haber verdikleri ve şüphe kaldırmaz
bir tarzda yakında bir Peygamber Hicazda zuhurunu mükerrer
söyledikleri gibi, arif-i billah kısmından Peygamberin
(a.s.m.) cedlerinden
Geçmiş devirlerdeki kahinler, hatifler
ve ariflerden tevatürle nakledilen müjdelerin
şahadetiyle, semavi kitaplarda görülen enbiya ve
resullerin müjdelerinin müşahedesiyle; ve o
peygamberlerin (aleyhimüsselam) mukaddes kitaplarında
Muhammed Aleyhissalatü Vesselamın risaletinin müjde ve
şahadetleriyle.
Kab İbn-i Lüeyy ve Yemen ve Habeş
padişahlarından Seyf İbn-i Ziyezen ve Tübba gibi çok
arifler, o zaman evliyaları pek sarih bir surette
Muhammedin (a.s.m.) risaletinden haber verip şürlerle
ilan etmişler. On Dokuzuncu Mektubda ehemmiyetli ve kati
bir kısmı yazılmış. Hatta, o pardişahlardan birisi,
demiş: "Ben, Muhammede (a.s.m.) hizmetkar
olmasını bu saltanata tercih ederim." Birisi de
demiş: "Ah ben ona yetişse idim, onun ammizadesi
olurdum." Yani, Hazret-i Ali gibi fedai bir
hizmetkarı ve veziri olurdum. Her ne ise, tarih ve siyer
kitapları bu haberleri tamamen neşr ile, bu arifler,
risalet-i Muhammediyeye (a.s.m.) kuvvetli ve külli sadıkıyetine
imza basıyorlar.
Hem, o arifler ve kahinler gibi risalet-i Muhammediyeyi
(a.s.m.) gaybi haber veren ve sözleri işitilen ve
şahısları görünmeyen hatif denilen ruhaniler, pek
sarih bir surette Muhammedin (a.s.m.) nübüvvetinden
haber verdikleri gibi, çok muhbirler, hatta saneme
kesilen kurbanlar ve sanemler ve mezar taşları nübüvvetinden
haber vermeleriyle onun risaletine ve hakkaniyetine imza
basıp tarih lisanıyla şahadet etmişler.
• On dördüncü şehadet:
Kâinatın kuvvetli şehadetine işaret eden bu Arabi
fıkra:
Kainat, gayeleri ve onda tezahür eden
makasıd-ı İlahiye ile Muhammedin (a.s.m.) cami
risaletine şahadet eder. Çünkü, kainatın
yaratılış gayelerinin ve ondaki makasıd-ı
İlahiyenin, mevcudatın vazifelerinin ve kıymetinin
anlaşılması, hüsün ve kemalinin tebarüz etmesi,
hakikatlerindeki hikmetlerin tahakkuk etmesi, insanlar
içinde peygamberlerin gönderilmesine, bilhassa da
risalet-i Muhanımediyeye (a.s.m.) bağlıdır. Zira, bütün
makasıd-ı İlahiyeyi en açık olarak gösteren ve bu
gayelerin en etmem medarı risalet-i Muhammediyedir.
Şayet o olmasaydı, bu sermedi manalar taşıyan büyük
bir kitap hükmündeki mükemmel kainat, hebaen mensur
gider, manasız kalır ve kemalatı sukut ederdi. Bu ise
pek çok vücuh ve cihetlerle muhaldir.
Âyetü’I-Kübra, bu Arabi fıkranın
mealine dair demiş: Bu kâinat, nasıl ki kendini icad
ve idare ve tertip eden ve tasvir ve takdir ve tedbir ile
bir saray, bir kitap gibi, bir sergi, bir temaşagah gibi
tasarruf eden Saniine ve Katibine ve Nakkaşına delalèt
eder; öyle de, kâinatın hilkatindeki makasıd-ı
İlahiyeyi bilecek, bildirecek ve tahavvülatındaki
Rabbani hikmetlerini talim edecek ve vazifedarane
harekatındaki neticeleri ders verecek ve mahiyetindeki
kıymetini ve içindeki mevcudatın kemalatını ilan
edecek ve "Nereden geliyorlar? Ve nereye gidecekler?
Ve ne için buraya geliyorlar ve çok durmuyorlar,
gidiyorlar?" diye dehşetli suallere cevap verecek
ve o kitab-ı kebirin manalarını ve ayat-ı
tekviniyesinin hikmetlerini tefsir edecek bir yüksek
dellal, bir doğru keşşaf, bir muhakkik üstad, bir sadık
muallim istediği ve iktiza ettiği ve herhalde
bulunmasına delalet ettiği cihetle, elbette bu
vazifeleri herkesten ziyade yapan Muhammed Aleyhissalatü
Vesselamın hakkaniyetine ve bu kâinat halıkının en yüksek
ve sadık bir memuru olduğunu kavvetli ve külli
şahadet edip -1- der.
Evet, Muhammedin (a.s.m.) getirdiği Nur ile kâinatın
mahiyeti, kıymeti, kemalatı ve içindeki mevcudatın
vazifeleri ve neticeleri ve memuriyetleri ve kıymetleri
bilinir, tahakkuk eder. Ve kâinat, baştan başa gayet
manidar mektubat-ı İlahiye ve mücessem bir Kur’an-ı
Rabbani ve muhteşem bir meşher-i asar-ı Sübhaniye
olur. Yoksa, adem ve hiçlik ve zeval ve fena karanlıklarında
yuvarlanan karma karışık vahşetli bir virane ve
dehşetli bir matemhane mahiyetine düşer. Bu hakikate
binaen, kâinatın kemalatı ve hikmetli tahavvülatı ve
sermedi manalan, kuvvetli bir tarzda "Neşhedü Enne
Muhammeden Resulullah" der.
• On beşinci şahadet: Pekçok kudsi şehadetleri
ihtiva eden, bu kâinatta tasarruf ederek zerrattan
seyyerata kadar bütün tahavvülat ve harekat ve sekenat
ve hayat ve memat gibi bütün tasarrufat emriyle,
iradesiyle, kuvvetli bulunan Zat-ı Vacibü’l-Vücudun
icraat-ı rububiyeti ve ef’al-i Rahmaniyeti cihetinde
risalet-i Muhammediyeye (a.s.m.) mukaddes şehadetine
işaret eden, bu gelen Arabi fıkradır:
-2-
1 Şahadet ederim ki, Muhammed (a.s.m.)
Allah’ın Resulüdür.
2 Kainat Sahibi ve Halıkı ve
Mutasarrıfının Rahmaniyet efali ve rububiyet icraatı,
risalet-i Muhammediyeye şahadet eder. Kuran-ı MucizüI-Beyanı
ona indirmek ve enva-ı mucizatı onun eliyle izhar etmek
ve her türlü halinde onu himaye ve muvaffak kılarak
dinini bütün hakikatleriyle beraber devam ettirmek ve
onun hürmet ve şeref makamlarını yüceltmek ve
bütün. mahlukatın üzerinde bir makam vermek gibi ap
açık görülen Rahmaniyet fiilleri; ve keza, onun
risaletini kainatın üzerinde manevi bir güneş yapmak
ve dinini kullarının kemalatına bir fihriste yapmak ve
onun hakikatini uluhiyetinin tecellilerine cami bir ayine
yapmak ve kainattaki mahlukatın vücudu için rahmet ve
hikmet ve adaletin lüzumu ve gıda ve su ve hava ve
ışığın zanireti derecesinde zaruri vazifelerle onu
tavzif etmek gibi rububiyet fiilleriyle, bu Kainat
Sahibi, onun hakkaniyetine şahadet eder.
Bu pek kati ve çok geniş ve kudsi
şehadetin tafsilatını Risale-i Nura havale edip, gayet
kısacık bir işaretle meal-i icmalisine bakacağız:
Evet, bu kâinatta gözümüz önünde bu muntazam
tasarrufatı içinde adalet ve hikmet ile ve rahmet ve
inayet ve himayet ile her zaman iyileri himaye ve fenalan
ve yalancıları tokatlamak, rububiyetin bir adeti
olmasından, ef’al-i Rahmaniyet muktezasıyla bir Kur’an-ı
Mucizü’l-Beyanı, Muhammed (a.s.m.) eline vermesi; ve
bine yakın mucizelerin pekçok envaını ona vermesi; ve
bütün halatında ve en tehlikeli vaziyetlerinde
şefkatkarane himaye ve hatta güvercin ve örümcekle
muhafaza etmesi; ve büyük vazifelerinde onu tam
muvaffak etmesi; ve İslamiyetini zeminin ve nev-i
beşerin başına geçirmesi; ve bütün mahlukat
üstünde bir makam-ı şeref ve meşahir-i insaniyenin
fevkınde daimi bir rütbe-i makbuliyet ve dost ve düşmanın
ittifakıyla en yüksek hasletleri taşıyan bir
şahsiyeti vermekle, beşerin beşten birisini ona ümmet
etmesi gayet kati bir tarzda sadıkıyetine ve risaletine
şahadet ettiği gibi; ef’al-i rububiyet cihetinde dahi
görüyoruz ki, bu alemin Mutasarrıfı ve Müdebbiri,
Muhammedin (a.s.m.) risaletini bu kâinata bir manevi
güneş yapıp, Nur Risalelerinde ispat edildiği gibi,
onun ile bütün karanlıklan izale ve nurani
hakikatlerini gösterip ve bütün zişuuru, belki kâinatı
hayat-ı bakiye müjdesiyle sevindirdiği gibi; dinini
dahi bütün makbul ehl-i ibadetin fihriste-i kemalatı
ve harekat-ı ubudiyete sağlam bir program yapması gibi
Muhammedin (a.s.m.) şahsiyet-i maneviyesi olan
hakikatini, Kur’anın ve Cevşenin delaletiyle
tecelliyat-ı uluhiyetine bir ayine-i camia yapması ve
sabıkan işaret ettiğimiz hakikatlerin ve on dört asırda
her gün ümmetinin bütün hasenatlarının bir mislini
kazanmasının ve hayat-ı içtimaiye ve maneviye ve beşeriyedeki
asarının delaletiyle,
nev-i beşe en yüksek reis ve üstad
yapması; ve onu büyük ve kudsi vazifelerle beşerin
imdadına gönderip rahmet, hikmet, adalet, gıda, hava,
ma, ziya derecesinde insanları onun dinine, şeriatına,
İslamiyetteki hakikatlerine muhtaçHaşiye yapması ile
on iki külli ve kati hüccetlerle risalet-i
Muhammediyeye (a.s.m.) kudsi şahadet ettiği halde,
acaba hiç mümkün müdür ki sinek kanadının ve bir
çiçeğin tanziminden lakayd kalmayan bu kâinat
Sahibinin bu derece külli ve geniş şehadetlerine
mazhar olan risalet-i Muhammediye (a.s.m.), kâinatın
manevi bir güneşi olmasın?
İşte bu on beş külli şehadetler, herbiri pekçok
şehadetleri, hatta İkinci şahadet mu’cizât lisanıyla
bin şehadeti ihtiva edip öyle bir katiyetle ve kuvvetle
-1-
olan davayı ispat ve tahakkukunu ve kıymetini ve
ehemmiyetini ilan etmiş ki, hergün beş defa, alem-i
İslam, yüzer milyon lisanlar ile teşehhüdde o davayı
kâinata ilan ettiği gibi; o davanın esası olan
hakikat-i Muhammediye (a.s.m.) kâinatın çekirdek-i
aslisi, bir sebeb-i hilkati ve en mükemmel meyvesi olduğunu,
milyarlar ehl-i iman, tereddütsüz tasdik ederek kabul
etmişler. Ve bu kâinatın Sahibi (celle celalühü) o
şahsiyet-i maneviye-i Muhammediyeyi (a.s.m.) saltanat-ı
rububiyetine bir yüksek dellalı ve kâinat tılsımının
ve hilkat muammasının bir doğru keşşafı ve lütuf
ve rahmetinin bir parlak misali ve şefkat ve
muhabbetinin bir beliğ lisanı ve alem-i bakideki
hayat-ı daime ve saadet-i ebediyenin en kuvvetli müjdecisi
ve elçilerinin en son ve büyüğü bir resul eylemiş.
Acaba bu mahiyetteki bir hakikate kanaat etmeyen veya
ehemmiyet vermeyen, ne derece hasaret ve hata ve belahet
ve cinayet ettiğini kıyas eylesin!
İşte, namazdaki Fatiha, nasıl İkinci Kısımda
işaratıyle, teşehhüdde -2- ’taki
hakikat-i Tevhid davasına kati hüccetleri gösterir,
hadsiz imzalar basar; bu Üçüncü Kısımda dahi yine
teşehhüdde ’ta
hakikat-i risalet davasına kuvvetli şahitleri getirip
nihayetsiz tasdik imzalarını bastırır.
Haşiye: Ben bu ihtiyarlığım ve perişaniyetim içinde,
zat-ı Muhammediyenin (a.s.m.) getirdiği erzak-ı
maneviyenin milyondan birisini hissettim. Elimden gelse
idi, milyonlar lisanla salavatlarla ona teşekkür
edecektim. Şöyle ki:
Ben, firaktan, zevalden çok inciniyorum. Halbuki, sevdiğim
dünya ve dünyeviler, müfarakatla beni bırakıp
gidiyorlar. Ben de gideceğimi biliyorum. Bu pek elim ve
canhıraş meyusiyete karşı, birden saadet-i ebediye ve
hayat-ı bakiye müjdesini zat-ı Ahmediyeden (a.s.m.)
işitmekle kurtuluyorum ve tam teselli buluyorum. Hatta,
teşehhüdde e0007 dediğimde, ona hem biat, hem
memuriyetine teslim ve itaat, hem vazifesini tebrik, hem
bir nevi şükür ve saadet-i ebediye müjdesine bir
mukabeledir ki: Müslümanlar, her gün beş defa bu
selamı yaparlar.
1 Şahadet ederim ki, Muhammed (a.s.m.)
Allah’ın Resulüdür.
2 Şahadet ederim ki, Allah’tan başka
hiçbir ilah yoktur.
Ya Erhamerrahimin, bu Resul-i Ekremin
(a.s.m.) hürmetine, bizi, onun şefaati- ne mazhar ve sünnetinin
ittibaına muvaffak ve dar-ı saadette onun A1 ve
Ashabına komşu eyle! Amin, amin, amin.
-1- -2-
1 Allah’ım, okunan ve yazılan Kuranın
harfleri adedince ona, Aline ve Ashabına salat ve selam
eyle. Amin.
2 Seni her türlü noksandan tenzih
ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bizim hiçbir
bilgimiz yoktur. Sen her şeyi hakkıyla bilir, her işi
hikmetle yaparsın. (Bakara Suresi: 32. )
Elhüccetüz-Zehranın İkinci Makamı
-1-
Fatihanın ahirinde, ehl-i hidayet ve istikamet ve ehl-i
dalalet ve tuğyanın muvazenesine işaret eden ve
Risale-i Nurun bütün muvazenelerinin menbaı olan
ayetin bir hakikatini Sure-i Nurdan -2- (ila
ahir) ayeti ve arkasında -3- (ila
ahir) ayetiyle bareber pek acib bir tarzda o muvazeneyi
mucizane ifade ederler.
Birinci ayet-i nur, Birinci Şuada ispat edilmiş ki, on
işaretle Risale-i Nura bakıyor; mucizane, Kur’anın o
tefsirinden gaybi haber veriyor. Ve Risale-i Nur’a Nur
namı verilmesine en birinci sebep olmasından, Yirmi
Dokuzuncu Mektubun bir kısmında bir seyahat-i hayaliye
temsilinde, bu acib ayetin nur kelimesinde nun-u nabüdü
mucizesi gibi bir manevi mucizesinin beyanına binaen,
Âyetü’l Kübra risalesinde dünya seyyahı,
Halıkını aramak, bulmak, tanımak için bütün
kâinattan ve enva-ı mevcudatından sorduğu ve otuz
üç yol ile ve kati bürhanlarla Halıkını ilmelyakin
ve aynelyakin bildiği gibi; o aynı seyyah, asırlarda
ve arz ve semavat tabakalarında aklıyla, kalbiyle,
hayaliyle gezen yorulmaz, tok olmaz, bütün dünyayı
bir şehir gibi görüp teftiş ederek, kah Kur’an
hikmetine, kah felsefe hikmetine aklını bindirip geniş
hayal dürbünüyle en uzak tabakalara bakarak,
hakikatleri vakide olduğu gibi görmüş, bizlere
Âyetü’I-Kübrada kısmen haber vermiş.
1 Rahman ve Rahim olan Allah’ın
adıyla. • Ve ancak Ondan yardım dileriz.
2 İllah göklerin ve yerin nurudur. Onun
nurunun misali, bir lamba yuvası gibidir ki, onda bir
kandil vardır. Kandil de cam fanus içindedir. Cam fanus
ise, inci gibi parlayan bir yıldıza benzer ki, ne
doğuya, ne de batıya ait olmayan mübarek bir ağacın
yakıtından tutuşturulur. (Nur Suresi: 35. )
3 Yahut derin bir denizin karanlıklarına
benzer ki, o denizi üst üste dalgalar kaplamış,
dalgaları da [bulutlar] örtmüştür. (Nur Suresi: 40.
)
İşte şimdi biz, o ayn-ı hakikat ve bir
temsil manasında olan seyahat-i hayaliyesiyle girdiği
pekçok alemler ve tabakalardan nümune için yalnız
üç tabakasını, Fatiha ahirindeki muvazenenin yalnız
kuvve-i akliye cihetinde bir misalini gayet muhtasar
beyan edeceğiz. Sair meşhudatını ve muvazenelerini,
Risale-i Nurun muvazenelerine havale ederiz.
• Birinci nümune şöyle: O, dünyaya sırf Halıkını
tanımak, bulmak için gelen seyyah, aklına dedi:
"Biz, herşeyden Halıkımızı sorduk; güzel, tam
cevap aldık. Şimdi, `Güneşi güneşten sormak lazım
darb-ı meseli gibi, biz dahi Halıkımızı, ilim ve
irade ve kudret gibi kudsi sıfatlarının tecellileriyle
ve meşhud eserleriyle ve isimlerinin cilveleriyle
tanımak, bulmak için bir seyahat daha yapacağız"
diye dünyaya girdi.
Ve ikinci bir cerayan olan ehl-i dalalet gibi, birden
küre-i arz sefinesine bindi. Hikmet-i Kur’aniyeye tabi
olmayan fen ve felsefe gözlüğünü taktı. Ve Kur’an
okumayan coğrafya fenninin programıyla baktı, gördü
ki: Nihayetsiz bir boşlukta, bir senede yirmi bin
senelik bir dairede, top güllesinden yetmiş defa süratli
bir hareketle gezer. Yüz binler nevi biçare, aciz
zihayatlan içine almış. Eğer bir dakika yolunu
şaşırsa veya bir serseri yıldız çarpsa,
parçalanarak hadsiz fezada sukut ile, bütün o biçare
zihayatları ademe, hiçliğe boşaltacak, dökecek diye
anladı. -1-
cereyanının dehşetli manevi musibetini -2-’in
boğucu karanlığını hissederek, "Eyvah! Ne
yaptık? Bu dehşetli gemiye neden bindik? Bundan
kurtulmak çaresi nedir?" diye o kör felsefenin
gözlüğünü kırdı, -3- in
cereyanına girdi. Birden hikmet-i Kur’aniye imdadına
geldi, tam hakikatini gösteren bir dürbün aklına
verdi, "Şimdi bak" dedi. Baktı, gördü ki: -4- ismi, -5-
burcunda bir güneş gibi tulu etti. Zemini gayet
muntazam ve selametli bir gemi ve zihayatları
rızıklarıyla beraber içine doldurmuş, kâinat
denizinde çok hikmetler ve
1 Gazabına uğrayanların ve sapıtmış
olanların yoluna değil. (Fatiha Süresi: 7.)
2 Yahut derin bir denizin karanlıklarına
benzer. . . (Nur Suresi: 40. )
3 Kendilerine nimet ve ihsanda bulunduğu
peygamberlerinin ve onlara tabi olan salih kullarının
yoluna. . . (Fatiha Suresi: 7. )
4 Göklerin ve yerin Rabbi. (Rad Suresi:
35. )
5 Üzerinde gezin ve Allah’ın verdiği
rızıktan yiyin diye, yeryüzünü sizin emrinize veren
Odur. (Mülk Süresi:15.)
menfaatler için seyahatle güneş
etrafında gezdirip mevsimlerin mahsülatını erzak
isteyenlere getirir ve Sevr ve Hut namlarında iki
meleği o sefineye kaptan yapılmış, gayet güzel ve
muhteşem memleket-i Rabbaniyede Halık-ı Zülcelalin
mahlukat ve misafirlerini keyiflendirmek için
gezdiriyor. Ve onun ile, -1-
hakikatini gösterir, Halıkını bu ismin cilvesiyle
tanıttırır diye anladı. Bütün ruh u canıyla -2- dedi. -3-
taifesine girdi.
•O seyyahın, alemlerdeki seyahatinde gördüğü
nümunelerden
İkinci nümunesi: O seyyah, küre-i arz gemisinden çıkıp
hayvanat ve insanlar alemine girdi. Dinden ruh almayan
hikmet-i tabiiye gözlüğü ile o aleme baktı, gördü
ki: O hadsiz zihayatların hadsiz ihtiyaçları ve
onları inciten ve hırpalayan hadsiz muzır düşmanları
ve merhametsiz hadiseleri varken, o ihtiyaçlara karşı
sermayeleri binden, belki yüz binden ancak bir olabilir.
Ve o muzır şeylere mukabil iktidarları, milyondan
ancak birdir. Bu çok dehşetli ve acınacak vaziyette,
rikkat-i cinsiye ve şefkat-i neviye ve akıl
alakadarlığı ile onların haline o derece acıdı ve
mahzun ve meyus ve Cehennem azabı gibi elemler alırken
ve o perişan aleme girdiğine bin pişmaş olurken,
birden hikmet-i Kur’aniye imdadına yetişti, dürbününü
verdi. "Bak" dedi. Baktı, gördü ki:
tecellisiyle Rahman, Rahim, Rezzak, Münim, Kerim, Hafız
gibi çok esma-i İlahiyyenin her biri, birer güneş
gibi.
-4-, gibi
ayetlerin burçlarında tulu ettiler. O insan ve hayvan dünyasını
rahmetle, ihsanlar doldurup bir nevi muvakkat cennete
çevirdiler. Ve bu şayan-ı temaşa, güzel,
1 Allah göklerin ve yerin nurudur. (Nur
Suresi: 35, Rad Suresi:16. )
2 Ezelden ebede her türlü hamd ve
övgü, şükür ve minnet, Alemlerin Rabbi olan Allah’a
mahsustur. (Fatiha Suresi:)
3 Kendilerine nimet ve ihsanda bulunduğu
peygamberlerinin ve onlara tabi olan salih kullarının
yoluna. . . (Fatiha Suresi: 7. )
4 Hiçbir canlı yoktur ki, Allah onu
alnından tutup kudretine boyun eğdirmiş olmasın. (Hud
Suresi: 56.)
Yeryüzünde yürüyen ve kendi rızkını yüklenemeyen
nice canlının ve sizin rızkınızı Allah verir. O her
şeyi işiten ve her şeyi bilendir. (Ankebut Suresi: 60.
)
And olsun ki Biz Ademoğullarına ikramda bulunduk.
(İsra Suresi: 70. )
ibretli misafirhanenin Mihmandar-ı
Kerimini tam bildiklerini bildi. Bin kere -1- dedi.
• Seyahatindeki yüzer müşahedatından
Üçüncü nümunesi: Halıkını, isimlerinin ve
sıfatlarının tecelli ve cilveleriyle tanımak isteyen
o dünya seyyahı, akıl ve hayaline dedi ki:
"Haydi! Ruhlar ve melekler gibi biz dahi cesedimizi
yerde bırakıp göklere çıkacağız. Halıkımızı
semavattakilerden soracağız. Ruh hayale ve akıl fikre
bindiler, semaya çıktılar. Kozmoğrafya fennini
kendilerine rehber ettiler. Dini dinlemeyen bir felsefe
nazarıyla -2- . . . cereyanıyla
baktılar.
Gördü ki: Küre-i arzdan bin defa büyük, top
güllesinden yüz defa çabuk hareket edenler içlerinde
bulunan binler kütleler, ateş saçan yıldızlar;
şuursuz, camid, serseri gibi birbiri içinde süratle
gezerler. Bir dakika bir tesadüfle biri yolunu
şaşırsa, o boş ve hudutsuz ve hadsiz nihayetsiz
alemde bir şuursuz küre ile çarpmak suretinde kıyamet
gibi bir herc ü merce sebep olur.
O seyyah, hangi tarafa baktı ise, dehşet ve vahşet ve
hayret ve korkmak aldı, göğe çıktığına bin
pişman oldu. Akıl ve hayal, bütün bütün bozuldular.
"Bizim vazifemiz güzel hakikatleri görmek ve
göstermek iken, böyle Cehennem gibi çirkin ve azaplı
manaları bilmek, müşahede etmek vazifesinden istifa
ediyoruz ve istemiyoruz" derken, birden -3-
tecellisiyle -4- ve -5- ve -6- gibi
çok isimler, herbiri birer güneş gibi -7- ve -8- ve -9- gibi
ayetlerin burçlarında tulu ettiler. Bütün semavatı
nurla, meleklerle doldurdular, bir büyük camie ve
mescide ve
1 Ezelden ebede her türlü hamd ve
övgü, şükür ve minnet, Älemlerin Rabbi olan Allah’a
mahsustur. (Fatiha Suresi: 2. )
2 Sapıtmış olanlar . . . gazaba
uğrayanlar.
3 Allah göklerin ve yerin nurudur. (Nur
Suresi: 35, Rad Suresi:16. )
4 Arz ve Semavatın Halıkı.
5 Güneş ve Ayı Musahhar Eden.
6 Alemlerin Rabbi.
7 And olsun ki, dünya semasını Biz
kandillerle süsledik. (Mülk Suresi: 5)
8 Üstlerindeki göğe bakmazlar mı, onu
nasıl bina edip süsledik.(Kaf Suresi:6.)
9 Bundan başka, semaya da iradesini yöneltti
ve gökleri yedi tabaka olarak tanzim etti. (Bakara
Suresi: 29. )
ordugaha çevirdiler. O seyyah -1- cereyanına,
girdi. Dallinden, -2-’den
kurtuldu. Birden, Cennet gibi muntazam, güzel, muhteşem
bir memleket gördü. Her tarafta Halık-ı Zülcelali
bildiriyorlar bir vaziyeti müşahedesiyle, akıl ve
hayalin kıymetleri ve vazifeleri bin derece terakki
etti.
İşte o seyyahın kâinattaki seyahatinin yüzer
nümunesinden bu mezkur üç numuneye kıyasen sair müşahedatını
ve isimlerin cilveleriyle Vacibü’l-Vücudun marifetini
Risale-i Nura havale edip, bu pek kısa işarete
iktifaen, bu pek uzun kıssayı kısa keserek
Halıkımızı bildiren kudsi sıfatlardan ve sıfat-ı
sebasından yalnız ilim ve irade ve kudret gibi üç
mühim eserleriyle, tecellileriyle ve tahakkuklarının hüccetleriyle
Kâinat Halıkını tanımağa o dünya seyyahı gibi
gayet kısa işaretlerle çalışacağız. Tafsilatını
Risale-i Nur’a havale ederiz.
İşte, Arabi Hizb-i Nurinin hülâsatül-hülâsasından
daimi, tefekküri bir virdim ve Allahü Ekber cümlesinin
otu züç mertebesinden üç mertebeyi beyan eden bu
gelen Arabi fıkranın birnevi tercümesi içinde kısa
işaretlerle ulema-i ilm-i kelamı ve akide ulemasını
pekçok meşgul eden ilim ve irade ve kudret-i
İlahiyenin kâinattaki cilveleriyle, onları aynelyakin
iman ile tasdik ve onlarla Vacibü’l-Vücudun bedahetle
mevcudiyetine ve vahdaniyetine ilmelyakin tasdik ile tam
iman etmeye yol açan bu Arabi fıkradır:
-3-
1 Kendilerine nimet ve ihsanda bulunduğu
peygamberlerinin ve onlara tabi olan salih kullarının
yoluna. . . (Fatiha Suresi: 7. )
2 Yahut derin bir denizin karanlıklarına
benzer. . . (Nur Suresi: 40. )
3 De ki: Hamd olsun o Allah’a ki, evlat
edinmekten münezzehtir, mülkünde ortağı bulunmaz ve
hiçbir şeyden de aciz değildir ki yardımcıya
ihtiyacı olsun. Ve hürmet ve tazim ile Onun yüceliğini
an. (İsra Suresi:111. )
Gayet kısa bir nevi tercümesi içinde ilm-i İlahiye,
bu pek ehemmiyetli hakikat-i imaniyeye kısacık
işaretler edip, tafsilatını Risale-i Nura havale ile
deriz: Haşiye
İlim ve kudretiyle, Allah her şeyden büyüktür,
yücedir. Zira O, zatının lazımı olan muhit ilmiyle
her şeyi bilir. Zatının lazımı olan öyle bir
ilimden hiçbir şeyin gizlenmesi mümkün değildir.
Çünkü O, ilminin varlığı ve nur-u ilminin bütün
alem-i vücudu ihatası sırrınca, her yerde vardır,
hazır ve nazırdır; her şeyi ihata eder ve her şeyi görür,
müşahede eder nuraniyet sahibidir.
Evet, mevcudatta müşahede edilen mizanlı intizamlar ve
nizamlı ittizanlar, kasti hikmet-i amme ve mahsus
inayat-ı şamile, muntazam kazalar ve müsmir kaderler,
muayyen eceller ve mukannen erzaklar, düsturlarının
sağlamlığıyla kainattaki fenleri netice veren itkanat
ve her şeyi süslendiren ihtimamat ile sühület-i
mutlaka içindeki kemal-i intizam ve insicam ve ittisak
ve ittikan ve ittizan ve imtiyaz-ı mutlaka, her şeyi
bilen bir Allamü’I-Guyubun ihata-i ilmiyesine delalet
eder.
"Yaratan bilmez olur mu hiç? Onun ilmi her şeyin
inceliklerine nüfuz eder O her şeyden halkıyla
haberdardır. " (Mülk Süresi:14. )
İnsanın hüsnü-ü sanatının, onun şuuruna delaleti
ile hilkat-i insanın ilm-i Halıka delaleti arasındaki
nispet, karanlık gecedeki yıldız böceğinin ışıkçığının,
günün ortasında yeryüzünde parlayan güneşin
şaşaasına nispeti gibidir.
Evet, nasıl ki, rahmet rızk-ı acaibiyle
güneş gibi kendini gösterip perde-i gaybda bir Rahman-ı
Rahimi katiyetle ispat ediyor; öyle de, yüzer ayat-ı
Kur’aniyede mevki alan ve kudsi yedi sıfattan bir
cihette en birincisi olan "ilim" dahi, nizam ve
mizanın hikmetleri ve meyveleriyle, güneş ziyası
misillü kendini gösterdiği gibi, bir Alim-i Küll-i
Şeyin mevcudiyetini katiyetle bildirir.
Evet, insanın şuuruna, ilmine delalet eden düzgün,
ölçülü sanatı ile insanın Halıkının ilmine,
hikmetine delalet eden hüsn-ü hilkat-i insan
muvazenesi, aynen yıldız böceğinin geceki
ışığının lemacığının, gündüzle güneşin
ihatalı ziyasına nisbeti gibidir.
Şimdi ilm-i İlahinin delillerini beyan etmeden evvel, o
kudsi sıfatın kâinatın envaındaki tecellileriyle
Zat-ı Akdesi pek zahir bir tarzda göstermesine delalet
ve şahadet eden Mirac-ı Muhammedi (a.s.m.) gecesinde
huzur ve hitab-ı İlahiye mazhar olduğu zaman, birden * diyerek,
bütün zihayat ve enva-ı mahlukat namına bir mebus ve
elçi olmasından, bütün onların sıfat-ı ilmin
cilveleriyle Rablerini bildirdikleri tarzda, selam
yerinde umum zişuur bedeline, Halıkına umum zihayatın
hediyelerini takdim eder. Yani, dört
kelimeler ile umum zihayatın dört taifesinin ezeli,
ebedi ilmin cilveleriyle Allamü’l-Guyuba karşı
tahiyyelerini, tebriklerini, ubudiyetlerini, güzel
marifetlerini gösterdiğinden, bu kudsi mükaleme-i
Miraciyeyi geniş manasıyla okumak, teşehhüdde umum
İslamın farz bir vazifesi olmuş. O kudsi mükalemenin
izahatını Risale-i Nura havale edip, gayet kısa dört
işaretle bir manasını beyan edeceğiz.
Birincisi ’tır.
Kısacık meali şudur: Nasıl bir usta, pek harika bir
makineyi derin ilmi ve mucizekar zekasıyla yapsa, o acib
makineyi gören herkes, o ustayı takdirkarane tebrik
edip alkışar ve tahsinkarane medihlerle ve ihsanlarla
ona maddi, manevi hediyeler, tahiyyeler verir; o makine.
dahi, o ustanın istediği tarzda, tam tamına, gayet mükemmel
olarak arzulannı ve harika ince sanatını ve maharet-i
ilmiyesini göstermesiyle, kendi ustasını lisan-ı hal
ile alkışlar, tebrik eder, manevi tahiyyeler, hediyeler
verir; aynen öyle de, kâinatta bütün zihayat
taifeleri, herbiri ve her bir ferdi, her taraf mucizeli
birer harika makinedir ki,
* Bütün canlıların manevi selam ve
hediyeleri, fıtri ibadetleri, bereket ve tebrike sebep
olan canlıların hulasası olan bütün mahluk, tohum,
çekirdek, dane ve yumurtaların kullukları;
canlıların hulasası olan ruh sahiplerinin hususi
ibadetleri ve ruh sahiplerinin en mükemmelleri olan
kamil insan ve Allah’a yakın meleklerin nurani ve yüksek
ibadetleri Allah’a mahsustur. (Buhari, Ezan:148,150;
Müslim, Salat: 56, 60, 62; Ebü Davud Salat:178. ;. . .
)
ustasının herşeyin herşeyle münasebetini
gören ve herşeyin hayatına lazım bütün şeyleri görüp
tam yerinde ona yetiştiren ihatalı ilminin derin ve
ince cilveleri ile kendini tanıttıran Sani-i Zülcelalini
hayatlarının lisan-ı halleriyle, ins ve cin ve melek
olan zişuurların kal dilleri gibi tahiyyelerle
alkışlar ve tebriklerle derler.
Ve hayatlarının fiyatını doğrudan doğruya bütün
mahlukatı bütün ahvaliyle bilen Halıklarına
ubudiyetkarane takdim ediyorlar ki, Mirac Gecesinde bütün
zihayat namına Muhammed Aleyhissalatü Vesselam, Vacibü’l-Vücudun
huzurunda, selam yerinde deyip
bütün zihayat taifelerinin tahiyye ve hediye ve manevi
selamlarını takdim etmiş.
Evet, adi bir muntazam makine, intizam ve mizanlı
heyetiyle şeksiz bir mahir ve dikkatli ustayı gösterdiği
gibi, kâinatı dolduran hadsiz zihayat makineler de,
herbirisi bin bir mu’cizât-ı ilmiyeyi gösteriyorlar.
Elbette yıldız böceğinin ışığına nisbeten güneşin
ziyası derecesinde ilmin cilveleri ile o zihayatlar,
Usta ve sermedi Sanatkarlarının vücub-u vücuduna ve
mabudiyetine pek parlak şahadet ederler.
İkinci kudsi kelime-i Miraciye, ’dür.
Madem hadisçe namaz, müminin miracıdır ve Mirac-ı
Ekberin cilvesine mazhardır; ve madem dünya seyyahı,
her alemde, ilim sıfatıyla Allamü’l-Guyub Halıkını
bulmuş; biz dahi o seyyahla beraber, mübareklerin ve
görenlere "Barekallah" dedirtenlerin ve ’nün
geniş alemine girip bütün ziruhun masum, mübarek
yavrulanlarını ve bütün zihayatın mukadderat ve
programlarının kutucukları olan tohum ve çekirdekleri
başta olarak, o mübarekat alemini temaşa ve mütalaa
ile kudsi sıfat-ı ilmin mu’cizâtlı, ince
cilveleriyle Halıkımızı ilmelyakin ile bilmeye o
seyyah gibi çalışacağız.
Evet, gözümüzle görüyoruz ki, bütün o masum
yavrucuklar ve o mübarek mahzencikler, sandıkçıklar;
bir Alim-i Hakîmin ilmiyle hem umumu, hem her bir ferdi,
birden bir uyanmak ve gaye-i hilkatine yürümek için
bir hareket alırlar. Hakikat nazarıyla bakanlara
"Bin barekallah, yüz bin maşaallah!"
dedirtirler.
Evet, mesela nutfeler, yumurtalar, tohumlar,
çekirdekler, herbiri birden ilimden gelen bir ince nizam
ve o nizam, maharetten gelen tam bir mizan içinde; o
mizan, yeni bir tanzim, o ise taze bir ölçü ve tevzin
içinde; o dahi bir temyiz ve terbiye ve müteşabih
emsalinden kasti farika alametleri içinde; o da sanatlı
bir tezyin ve süslenmek içinde; bu dahi hakimane, layık,
mükemmel cihazat ve tasvir içinde; bu ise kerimane, rızık
isteyenlerin zevklerini memnun etmek için, o mahlukların
ve meyvelerin etleri ve yenilen kısımlan ihtilaf içinde;
bu ise alimane, mucizane, ayrı
ayrı nakışlar, zinetler içinde; bu da
ayn ayrı güzel, hoş kokular ve lezzetli tatlar içinde;
ki kemal-i intizam içinde, birbirinden mütemayiz, ayn
iken, kesret ve sürat ve vüsat-i mutlaka içinde,
sehivsiz, hatasız, bütün onlann suretlerinin inkişafları
ve her mevsimde o harika halin devamı içinde, bütün o
mübareklerin herbiri ve beraber, bu mezkur on beş dil
ile ustalannın harika maharetini ve mu’cizâtlı
ilmini göze gösterip Allamü’l-Guyub, Vacibü’l-Vücud
Sanilerini güneş gibi bildiriyorlar. İşte bu pek
geniş ve parlak şehadetleri ve Sanini tebrikleri içindir
ki, Mirac Gecesinde bütün mahlukat hesabına konuşan
zat-ı Muhammediye (a.s.m.) kelimesini
selam yerinde demiş.
Üçüncü kelime , ’dür ki,
hem umumi Mirac-ı Ekber-i Muhammedide (a.s.m.), hem her
müminin hususi miracı olan namaz teşehhüdünde,
hergün hiç olmazsa on defa, yüz milyonlar ehl-i iman,
o kudsi kelimeyi, Peygamberin (a.s.m.) tebaiyetiyle
dergah-ı İlahiye takdim edip kâinatta ilan ederler.
Miraca dair Otuz Birinci Söz, Miracın bütün
hakikatlerini, bir muhatap ittihaz ettiği muannid, mülhid,
münkirlere karşı dahi gayet kati ve kuvvetli bir
surette ispat ettiğine binaen, tafsilatını ve hüccetlerini
ona havale ederek, gayet muhtasar bir işaretle bu
üçüncü kelime-i Miraciyenin geniş manasını gösteren
ziruh, zişuur taifelerinin acib alemine bakıp, ilm-i
ezelinin cilveleriyle Halıkımızın vahdet ve
mevcudiyeti içinde kemal-i rahmaniyetini ve rahimiyetini
ve azamet-i kudret ve şümul-ü iradetini bilmeye çalışacağız:
Evet, bu alemde görüyoıuz ki: Bu ziruhlar, şuuren ve
aklen olmasa da hissen, fıtraten hissediyorlar ki,
herbiri, hadsiz bir acz ve zaaf içinde, hadsiz düşmanları
ve incitenleri var. Ve hadsiz bir fakr ve ihtiyaç
içinde, hadsiz hacatı ve matlubları var. İktidarı ve
sermayesi binden birine kafi gelmediğinden, bütün
kuvvetiyle bağınr ve ağlar, manen, fıtraten
yalvarır, kendine mahsus sesiyle, lisanıyla dualar,
niyazlar, bir nevi namazlar, salavatlar ile bir Alim-i
Kadir dergahına iltica ederken, birden göıüyoruz ki,
o bağıranların her işini, her ihtiyacını bilen ve
her derdini ve zarannı anlayıp yalvarmasını, fıtri
duasını işiten Alim-i Mutlak bir Kadir-i Hakim,
imdatlarına yetişir, bütün istediklerini yapar. Ağlamalannı
gülmeye, bağırmalarını teşekkürlere çevirir. Bu
hakimane, alimane, rahimane yardım, pek parlak bir
tarzda ilim ve rahmetin cilveleriyle bir Mucib-i Muğis,
bir Rahim-i Kerimi bildirip o zinzh aleminin bütün
salavat ve ubudiyetlerini Ona takdim ve tahsis eder manasıyla,
Mirac-ı Ekberde Muhammed Aleyhissalatü Vesselam ve
mirac-ı asgar olan namazlarda onun ümmeti, der.
Dördüncü kelime-i kudsiye, ’dir.
Risale-i Nurun çok hakikatleri namaz tesbihatında ihtar
edilmesi hikmetiyle, hem Fatihanın, hem teşehhüdün
kelimelerinin hakikatlerini kısa işaretlerle beyan
etmeye adeta ihtiyarsız sevk edildim.
İşte, Mirac-ı Muhammedide (a.s.m.) denilen kelime-i
kudsiyesi, ehl-i marifet ve iman ve külli şuur sahibi
olan ins ve cin ve melek ve ruhanilerin, kâinatı güzel
tayyibeleri ve haseneleri ve ubudiyetleriyle güzelleştiren
ve güzellerin alemine bakan ve sermedi Cemil-i Mutlakın
hadsiz cemal ve güzelliklerini ve kâinatı süslendiren
isiınlerinin daimi güzelliklerini tam bilen ve aşk ve
şevkle külli ubudiyetler ile mukabele eden ve parlak
iman ve geniş marifetler ve medh ü senaların revaih-i
tayyibe ve hoş kokularıyla Halıklarına karşı o
hadsiz tayyibatlar manasıyla Miracda söylenmiş
sırrıyla, teşehhüdde bütün ümmet, hergün
usanmadan o kudsi kelime-i tayyibeyi tekrar ederler.
Evet, bu kâinat, nihayetsiz bir hüsün ve cemal-i seımedinin
ayinesidir. Ve cilveleri ve kâinattaki bütün cemal ve
kemal ve güzellikler, o sermedi hüsünden gelir ve ona
intisapla güzelleşir, kıymeti yükselir. Yoksa, karma
karışık bir virane, bir hüzüngah olur. Ve o intisap
ise, saltanat-ı uluhiyetin dellalları ve ilancıları
olan ins ve melek ve ruhanilerin marifet ve tasdikleriyle
anlaşılır. Hatta o dellalların güzel ve tatlı
hamdlerini ve senalarını ve Mabuduna medihlerini ve
onlann kelimelerini her tarafa neşir ve Arş-ı Azamın
canibine sevk etmek için, hava unsurunun zerreleri
emirber neferler, küçücük diller ve kulaklar gibi o
güzel kelimeleri dergah-ı Uluhiyete takdim etmek için
o pek harika vaziyet-i acibe havaya verildiğine kuvvetli
bir ihtimal var diye kalbime geldi.
İşte, ins ve melek, nasıl ki imanları ve
ubudiyetleriyle Mabud-u Zülcelali bildiriyorlar; öyle
de, o Hakim-i Zülcelal dahi, o ilancılara verdiği çok
cami istidatlarla, pek harika cihazlarla ve dekaik-ı
ilmiyeleriyle herbirisini bütün kâinatla alakadar bir
küçük kâinat hükmüne getirmekle, Kendini pek parlak
bir tarzda bildiriyor. Mesela, insanın küçücük kafasında
ceviz kadar bir yerde kuvve-i hafıza, kuvve-i hayaliye,
kuvve-i müfekkire gibi müteaddit, acib makineleri
yaratmak ve kuvve-i hafızayı bir büyük kütüphane
hükmüne getirmekle, ilm-i ezelinin cilvesiyle, güneş
gibi Kendini gösteriyor " Haşiye
Şimdi, sabıkan zikredilen ve ilm-i muhitin külli
hüccetlerine işaret eden ve bir geniş hüccet olarak
hadsiz bürhanları ihtiva eden ve on beş delil ile
ilm-i muhiti gösteren Arabi parçanın gayet kısa bir
mealine ve bir nevi tercümesine işaret ederiz:
Haşiye: Pek şiddetli hastalığım müsaade
etmiyor; Hüsrev’in tercüme vazifesine yalnız bir
mehaz ve yardımdır.
On beş delilden BİRİNCİSİ:
Yani, bütün mahlukatta müşahede edilen ölçülü
düzgünlük, mizanlı intizam, ihatalı bir ilme
şahadet eder.
Evet, muntazam bir saray gibi kâinattan ve Manzume-i
Şemsiyeden ve kelimeler ve seslerin neşrinden zerreleri
medar-ı hayret bir intizam gösteren hava sahifesinden
ve üç yüz bin ayrı ayrı nevileri her baharda bir
intizam-ı ekmel içinde yetiştiren zemin yüzünden
tut, ta her bir zihayatın vücudundaki aza ve cihazat ve
hüceyrat ve zerrelere kadar derin, ihatalı, şaşırmaz
bir ilmin eseri olan mizani düzgünlük ve tam intizam
bulunması, gayet zahir ve kati bir surette, ihatalı bir
ilme delalet ve şahadet eder demektir.
İKİNCİ DELİL: ’dir.
Yani, bütün kâinattaki masnuatta, cüz’i-külli,
seyyarattan ta kandaki küreyvat-ı hamra ve beyzaya
kadar herşeyde gayet düzgün bir ölçü, mütenasip
bir mizan bulunması, bedahetle muhit bir ilme delalet ve
kati şahadet eder.
Evet, görüyoruz ki, mesela bir sineğin, bir insanın
azaları ve cihazatı, hatta cesedinin hüceyratı ve
kanındaki kırmızı ve beyaz kürecikleri o derece
hassas bir mizan ve ince bir ölçü ile yerleştirilmiş
ve o derece birbirine münasip ve uygun ve cesedin sair
azalannda öyle muntazam bir tenasüp var ki, nihayetsiz
bir ilme malik olmayan, o vaziyeti onlara vermesi hiçbir
cihette iınkanı yok.
İşte, aynen bütün zihayat ve enva-ı mahlukat,
zerrattan ta Manzume-i Şemsiyedeki seyyarata kadar,
öyle tam bir muvazene ve zeıre kadar şaşımıaz bir düzgün
ölçü hükmetmesi, ihatalı bir ilme kati delalet ve
parlak şahadet eder. Demek, ilmin her delili, Zat-ı
Alimin mevcudiyetine dahi delildir. Sıfat mevsufsuz
olması muhal ve imkansız olmasından, bütün
hüccetleri Alim-i Ezelinin vücub-u vücuduna kuvvetli
ve gayet kati bir hüccet-i kübradır.
ÜÇÜNCÜ DELİL: ’dir.
Yani, bütün kâinattaki hallakıyet ve faaliyette ve
tebeddülat ve ihya ve tavzifat ve terhisatta, bütün
masnuattın herbiri ve her bir taifenin tesadüf imkanı
olmayan öyle kasti ve bilerek takılan hikmetleri ve
faideleri ve vazifeleri var ve göıüyoruz ki, ihatalı
bir ilmi bulunmayan, hiçbir cihette, hiçbirisine icad
noktasında sahip çıkamaz. Mesela, hadsiz zihayattan
bir insanın yüz cihazatından birtek cihazı olan
lisanı, bir et parçası iken, iki büyük vazifesiyle
yüzer hikmetlere, neticelere, meyvelere, faidelere alet
oluyor. Taamların zevkindeki vazifesi, ayrı ayrı bütün
tatları bilerek cesede, mideye haber vermek ve rahmet-i
İlahiyenin matbahlarına dikkatli bir
müfettiş olmak; ve kelimeler vazifesinde
kalbe ve ruha ve dimağa tam bir tercüman ve santral
olmak, elbette gayet parlak ve kati bir surette ihatalı
ilme delalet ve şahadet eder. Birtek dil, hikmetleri ve
meyveleriyle böyle delalet etse, hadsiz lisanlar ve
hadsiz zihayatlar, nihayetsiz masnuat, güneş zuhurunda
ve gündüz katiyetinde, nihayetsiz bir ilme delalet ve
şahadet ve Allamü’l-Guyubun daire-i ilminden ve
hikmetinden ve meşietinden hariç hiçbir şey yoktur
diye ilan ederler.
DÖRDÜNCÜ DELİL: ’dir.
Yani, bütün zihayat, zişuur aleminde, her neve ve her
ferde, hususi ve ona münasip ve umuma şamil inayetler,
şefkatler, himayetler, bedahet derecesinde ihatalı bir
ilme delalet ve o inayetlere mazhar olanları ve ihtiyaçlarını
bilen bir Alim-i İnayetkarın vücub-u vücuduna hadsiz
şehadetler eder, demektir.
İHTAR: Risale-i Nurun hülâsatü’1-hülasasının zübdesi
olan Arabi fıkradaki kelimelerin izahı ise, Kur’andan
tereşşuh eden Risale-i Nurun ayat-ı Kur’aniyenin
lemeatından aldığı hakikatlere, hususan ilim ve
iradeye ve kudrete dair delillere ve hüccetlere işarettir
ki, bu Arabi kelimelerin işaret ettikleri o ilmi
deliller, ehemmiyetle tefsir ediliyor. Demek, herbiri
çok ayatın birer işaret ve birer nüktesini beyan
etmektedir. Yoksa, o Arabi kelimelerin tefsiri ve beyanı
ve tercümesi değildir. Sadede dönüyoruz.
Evet, gözümüzle görüyonzz ki, bizleri ve bütün
ziruhları bilir ve bilerek şefkatle himaye eder ve
ihtiyacını ve her derdini bilir ve bilerek inayetiyle
imdadına yetişir bir Alim-i Rahim var. Hadsiz
misallerinden birisi:
İnsanın rızık ve ilaç ve muhtaç olduğu madenler
cihetinde gelen hususi ve umumi inayetler, pek zahir bir
surette, bir ilm-i muhiti gösterir ve bir Rahman-ı
Rahime rızık, ilaç, madenlerin adedince şehadetler
ederler. Evet, insanın, hususan acizlerin ve yavruların
iaşeleri ve billıassa mide matbahından cesedin rızık
isteyen azalarına, hatta hüceyrelerine herbirine
münasip rızkını yetiştirmeleri ve dağlar bir
eczahane ve insana lazım bütün madenlerin bir anbarı
olmalan gibi hakimane işler, gayet ihatalı bir ilim ile
olabilir. Serseri tesadüf, kör kuvvet, sağır tabiat,
camid, şuursuz esbab, basit, istilacı unsurlar, hiçbir
cihette bu alimane, basirane, hakimane, merhametkarane,
inayetperverane olan iaşe ve idare ve himayet ve
tedbirlere karışamazlar. Yalnız, o zahiri esbab,
Alim-i Mutlakın emriyle, izniyle, ilim ve hikmeti
dairesinde bir perde-i izzet-i kudret-i İlahiye olarak
istimal ve istihdam edilmeleri var.
BEŞİNCİ ve ALTINCI DELİL: ’dir.
Yani, herşeyin, hususan nebatat ve eşcar ve hayvanat ve
insanların şekilleri ve miktarları, ilm-i ezelinin iki
nevi olan kaza ve kaderin düsturlarıyla sanatkarane
biçilmiş ve herbirinin kametine göre
tam münasip dikilmiş, mükemmel giydirilmiş, gayet
muntazam birer hikmetli şekil verilmiş. Onlar, herbiri
ve beraber, bir nihayetsiz ilme delalet ve bir Sani-i
Alime adetlerince şahadet ederler demektir.
Evet, mesela, numune olarak hadsiz misallerinden yalnız
tek bir ağaç ve bir ferd-i insana bakıyoruz, görüyoruz
ki: Bu meyveli ağaç, o çok cihazatlı insan, hiçbir
ressam tam taklidini yapamayacak derecede zahiri ve batını,
dış ve içi öyle bir gaybi pergarla ve ince bir ilmin
kalemiyle hudutları çizilmiş ve tam intizamla her
azasına münasip suret verilmiş ki, meyve ve
neticlerine ve vazife-i fıtratlarına yetişsin. Bu ise
nihayetsiz bir ilimle olabilmesi cihetiyle, herşeyin
herşeyle münasebetini bilip ve nazara alan ve bu ağaç
ve bu insanın bütün emsallerini ve nevilerini ilm-i
ezelisinin kaza ve kader pergar ve kalemiyle dış ve iç
miktarlarını ve suretlerini hakimane yapılmasını
bilerek işleyen bir Sani-i Musavvir, bir Alim-i
Mukaddirin hadsiz ilmine ve vücub-u vücuduna nebatat ve
hayvanat adedince şahadet ederler demektir.
YEDİNCİ, SEKİZİNCİ DELİL: ’dir.
Yani, ehemmiyetli bir hikmet için, zahir nazarda müphem
ve gayr-i muayyen tevehhüm edilen eceller ve rızıklar,
ipham perdesi altında kaza ve kader-i ezelinin
defterinde mukadderat-ı hayatiye sahifesinde her
zihayatcn eceli mukadder ve muayyendir, tekaddüm,
teahhur etmez. Ve her ziruhun rızkı tayin ve tahsis
edilip kaza ve kader levhasında yazıldığına hadsiz
deliller var. Mesela, koca bir ağacın ölmesi, onun bir
nevi ruhu olan çekirdeğini onun yerinde vazife görmek
için bırakması, bir Alim-i Hafizin hikmetli kanunuyla
olması ve yavrunun rızkı olan süt, memelerden gelmesi
ve kan ve fışkı içinden çıkıp hiç bulaşmadan
safı, temiz olarak ağzına akması, tesadüf ihtimalini
kati bir surette red ve bir Rezzak-ı Alim-i Rahimin
şefkatli düsturuyla olduğunu gayet kati gösteriyor.
Bu iki cüz’i misale bütün zihayat, ziruh kıyas
edilsin.
Demek, hakikatte hem ecel muayyen ve mukadderdir, hem
rızk herkese göre bir taayyün içinde mukadderat
defterinde kayıt edilmiştir. Fakat, gayet mühim bir
hikmet ipin hem ecel, hem rızık perde-i gaybda ve müphem
ve gayr-i muayyen ve zahiren tesadüfe bağlı gibi görünüyor.
Eğer ecel güneşin gurubu gibi muayyen olsa idi, yarı
ömür gaflet-i mutlakada ve ahirete çalışmamakla zayi
olup, yarı ömürden sonra hergün ölüm darağacı
tarafına bir ayak atmak gibi dehşetli bir korku alıp
eceldeki musibet yüz derece ziyadeleşmesi sırrıyla,
başa gelen musibetler ve hatta dünyanın eceli olan
Kıyamet perde-i gaybda merhameten bırakılmış.
Rızık ise, hayattan sonra nimetlerin en büyük bir
hazinesi ve şükür ve hamdin en zengin bir menbaı ve
ubudiyet ve dua ve ricaların en cemiyetli bir madeni
olmasından, suret-i zahirede müphem ve
tesadüfe bağlı gibi gösterilmiş. Ta her vakit
Rezzak-ı Kerimin dergahına iltica ve rica ve yalvarmak
ve hamd veşükürşefaatiyle rızık istemek kapısı
kapanmasın. Yoksa, muayyen olsa idi, mahiyeti bütün
bütün değişecekti. Şakirane, minnettarane ricalar,
dualar, belki mütezellilane ubudiyet kapıları
kapanırdı.
DOKUZUNCU, ONUNCU DELİL:
Yani, her masnuda, hususan bahar mevsiminde zemin yüzünde
sermedi bir hüsün ve cemalin cilvelerini gösteren
bütün güzel mahluklar, ezcümle çiçekler, meyveler
ve kuşçuklar ve sinekler ve bilhassa yaldızlı ve
yıldızlı kuşçukların hilkatlerinde ve suretlerinde
ve cihazatlannda öyle mucizane bir maharet ve dikkat ve
harika bir sanat, bir ittikan, bir mükemmeliyet ve
sanatkarlarının mu’cizâtlı hünerlerini gösteren
ayrı ayrı, çeşit çeşit tarzlarda şekiller,
makinecikler, gayet ihatalı bir ilme ve-tabirde hata
olmasın-gayet maharetli ve fünunlu bir meleke-i
ilmiyeye kati delalet ve serseri tesadüfün ve şuursuz
ve müşevveş esbabın müdahale etmesinin imkansız
olduğuna şahadet ettikleri gibi; ifadesiyle
o güzel masnularda o derece bir şirin süslemek ve tatlı
bir zinet ve cazibedar bir cemal-i sanat var ki,
nihayetsiz bir ilim ile iş görür ve herşeyin en güzel
tarzını bilir ve sanatkarlığın cemal-i kemalini ve
kemal-i cemalini zişuurlara göstermek ister ki, en cüz’i
bir çiçeği ve küçük bir sineği ihtimamkarane,
mahirane, sanatperverane ehemmiyetle tasvir ve icad eder.
Bu ihtimamkarane tezyin ve tahsin, bedahetle hadsiz ve
herşeye muhit bir ilme delalet ve o güzellerin
adedince, bir Sani-i Alim-i Zülcemalin vücub-u
vücuduna, şehadetler ederler demektir.
Beş külli delil ve hüccetlerini ihtiva eden ON BİRİNCİ
DELİL:
Bu delil, sabıkan zikredilen Arabi fıkranın ahirinde
yazılan delilin başka ve daha güzel bir tarzıdır.
Şiddetli hastalık sebebiyle, gayet kısa bir işaretle
bundaki beş altı geniş delilleri beyandır.
Evvela: Bütün zeminde görüyoruz: Tam
bilmekten ve maharetten gelen gayet suhulet ve kolaylıkla
acib zihayat makineler, defaten ve bir kısmı bir
dakikada düzgün, ölçülü, emsalinden farikalı
yapılmaları, nihayetsiz bir ilme delalet ve sanattaki
maharet-i ilmiyeden gelen suhulet ve kolaylık
derecesinde o ilmin kemaline şahadet eder.
Saniyen: Gayet kesret ve çokluk içinde şaşırmadan
gayet derecede sanatlı, mükemmel icadlar, nihayetsiz
bir kudret içinde hadsiz bir ilme delalet ve Alim ve
Kadir-i Mutlaka hadsiz şahadet eder.
Salisen: Sürat-i mutlaka ve gayet çabuk yapılmakla
beraber, gayet derece mizanlı, ölçülü icadları,
hadsiz bir ilme delalet ve adetlerince, bir Alim-i Mutlak
ve Kadir-i Mutlaka şahadet ederler.
Rabian: Gayet geniş bütün zemin yüzünde hadsiz
zihayatların vüsat-i mutlaka ile beraber gayet
sanatkarane, süslü, kemal-i hüsn-ü sanat ile yapılmaları
hiç şaşırmayan, her şeyi beraber gören, bir şeyi
bir şeye mani olmayan bir ihatalı ilme delalet ve bir
Alim-i Küll-i Şey ve Kadir-i Mutlakın masnuları
olduklarına herbiri ve beraber şahadet ederler.
Hamisen: Bud-u mutlak ve birbirinden gayet uzak bir nevin
efradı, biri şarkta ,biri garbda, biri şimalde, biri
cenubda, aynı zamanda, aynı tarzda birbirinin misli ve
birbirinden teşahhusça imtiyazlı bir surette vücuda
gelmeleri, ancak bir Alim-i Mutlak ve Kadir-i Mutlakın
kainatı idare eden hadsiz kudreti ve bütün mevcudatı
ahvaliyle ihata eden nihayetsiz ilmiyle olabilmesi
cihetiyle, muhit bir ilme delalet ve bir Allamü’1-Guyuba
hadsiz şahadet ederler.
Sadisen: İhtilat-ı mutlakla beraber hiç şaşırmadan
ve karıştırmadan herbirisi tam bir imtiyaz ve alamet-i
farika ile o karışık emsalinde ve karanlık yerlerde,
mesela toprak altındaki tohumlar gibi şaşıran
vaziyetlerde o çok kalabalıklı zihayat makinelerin
herbirisinin hiçbir cihazatını noksan bırakmayarak mu’cizatlı
bir surette yaratılmaları, güneş gibi ilm-i ezeliye
delalet ve gündüz gibi Kadir-i Mutlak ve Alim-i Mutlakın
hallakıyetine, rububiyetine şahadet ederler.
Risale-i Nur’daki tafsilata havale edip, bu pek uzun
kıssayı kısa kesiyoruz.
Şimdi Hulasatü’l-Hulasadaki "İrade"
meselesine başlıyoruz:
Bu fıkra, irade-i İlahiyenin delillerinden pekçok
külli hüccetleri ihtiva eden birtek külli ve uzun
delildir. Mealinin kısa bir tercümesi içinde irade ve
ihtiyar ve meşiet-i İlahiyyeyi gayet kati ispat eden
bir delili beyan ederiz. Hem, ilm-i İlahinin bütün
mezkur delilleri, aynen iradenin dahi delilidir.
Çünkü, her masnuda ilim ve iradenin beraber cilveleri,
eserleri görünüyor.
Bu Arabi fıkranın kısaca meali:
Yani, her şey onun irade ve meşietiyle olur. İstediği
olur, istemediği olmaz. Her ne isterse yapar.
İstemezse, hiçbirşey olmaz. Bir hüccet şudur:
Görüyoruz ki, bu masnuatın herbiri muayyen zatı,
mahsus sıfatı, ayrı hususi mahiyeti, mümtaz farikalı
sureti, hadsiz imkanat ve başka tarzlarda olabilir,
Teşvişçi ihtimalat içinde, neticesiz çok yollarda ve
sel gibi akan ve karıştıran ve birbirine zıt
unsurların müdahaleleri içinde ve sehiv ve iltibasa
sebebiyet veren ve birbirine benzeyen emsalleri içinde
bu karma karışık hallere karşı, o her bir masnuu
ince, tam, düzgün bir nizam altına almak ve hassas,
cessas, mükemmel bir ölçü ve mizanla her uzvunu ve
cihazını tartmak, takmak ve yüzüne süslü, düzgün
bir sima,
bir teşahhus vermek ve birbirine muhalif
azalarını basit, camid, ölü bir maddeden zihayat
olarak gayet sanatlı yaratmak, mesela insanı ayrı
ayrı yüz cihazatı ile bir katre sudan icad etmek ve
kuşu pekçok alat ve muhtelif cihazlarıyla bir basit
yumurtadan inşa edip mu’cizatlı suret giydirmek ve
ağacı dal, budak ve mütenevvi aza ve eczasıyla basit,
camid karbon, azot, müvellidülma, müvellidülhumuzadan
terekküp eden bir küçük çekirdekten çıkarmak,
muntazam, meyveli bir şekil giydirmek, elbette ve
elbette bedahetle, şüphesiz, katiyetle vücub ve
zaruret ve lüzum derecesinde ispat eder ki, o her bir
masnua bütün zerrat ve eczasıyla ve suret ve
mahiyetiyle bir Kadir-i Mutlakın irade ve meşietiyle ve
ihtiyar ve kastıyla o mahsus, mükemmel vaziyet
veriliyor. Ve herşeye şamil bir iradenin taht-ı hükmündedir.
Ve bu tek masnuun bu şüphesiz tarzda irade-i İlahiyeye
adetlerince delaleti gösteriyor ki, bütün masnuat,
hadsiz, nihayetsiz ve güneş ve gündüz gibi zahir bir
katiyette, herşeye şamil irade-i İlahiyeye,
adetlerince şehadetler ve bir Kadir-i Müridin vücub-u
vücuduna hadsiz hüccetlerdir.
Hem, ilm-i İlahinin sabıkan mezkur bütün delilleri,
aynen iradenin dahi delilleridir. Çünkü, ikisi
kudretle beraber iş görüyorlar. Biri birisiz olmaz.
her bir nevin ve cinsin efradı, aza-i neviye ve
cinsiyede tevafukları nasıl delalet eder ki Sanileri
birdir, vahiddir, ehaddir; öyle de, yüzlerinin simaları
hikmetli bir tarzda birbirinden farikalı ve ayrı
olması kati delalet eder ki, o Sani-i Vahid-i Ehad, bir
Fail-i Muhtardır, irade ve ihtiyar ve meşiet ve kast
ile her şeyi yaratır.
İşte iradeye dair tek ve külli bir delili beyan eden
mezkur Arabi fıkranın kısaca mealinin tercümesi
bitti. İradeye dair pekçok mühim nükteleri ilim
meselesi gibi yazmak niyet etmiştim. Fakat, semli
hastalık dimağıma tam yorgunluk verdiği için başka
vakte tehir edildi.
Kudrete dair Arabi fıkrası:
Bu pek azim mesele-i kudrete dair Arabi
fıkranın kısaca mealinin bir nevi tercümesinden
evvel, kalbe ihtar edilen bir hakikati beyan ederiz. Şöyle
ki:
Kudretin vücudu, kainatın vücudundan daha ziyade
katidir. Belki bütün mahlukat, herbiri, hem beraber, o
kudretin mücessem kelimatıdır, onun aynelyakin vücudunu
gösterirler. Onun mevsufu olan Kadir-i Mutlaka
adetlerince şehadetler ederler. Daha hüccetlerle o
kudretin ispatına ihtiyaç yoktur. Belki, imanda en
ehemmiyetli bir esas, haşir ve neşrin en kuvvetli bir
temel taşı ve çok mesail-i imaniye ve hakaik-ı Kur’aniyeye
en lüzumlu bir medar olan ve ayetinin
dava ettiği ve bütün akıllar ona yol
bulamadıklarından, hayrette, aczde, bir kısmı inkarda
kaldıkları kudrete ait bir dehşetli hakikatin ispatı
lazımdır.
İşte o esas, o temel, o medar, o dava, o hakikat ise
mezkur ayetin mealidir. Yani,
"Ey cin ve ins! Bütün sizlerin yaratılmanız,
icadınız ve haşirde ihyanız, diriltilmeniz, birtek
nefsin icadı gibi kudretime kolaydır. " Bir
baharı tek bir çiçek misillü suhuletle icad eder.
Cüzi, külli, küçük, büyük, az, çok, o kudrete
nisbeten farkları yoktur. Seyyareleri, zerreler gibi
kolay döndürür.
İşte, mezkur Arabi fıkra, yalnız bu dehşetli
meseleye Dokuz Basamak ile pek kati ve kuvvetli bir hücceti
beyan eder. Gayet kısa bir meali şudur:
Basamağın esasına işaret eden,
Yani, herşeye kadir öyle bir kudreti var ki, bütün eşyayı
ihata etmiş ve Zat-ı Vacibü1-Vücuda lüzum-u zati ile
ve fenn-i mantık tabirince "zaruriyet-i
naşie" ile lazımdır, vaciptir; infikaki muhaldir,
imkanı yoktur. Madem böyle bir lüzumla böyle bir
kudret Zat-ı Akdestedir; elbette onun zıddı olan acz,
hiçbir cihetle içine giremez, Zat-ı Kadire arız
olamaz. Madem birşeyde mertebelerin bulunması, onun
zıddı içine girmesiyledir. Mesela, hararetin derece ve
mertebeleri, soğuğun girmesi ve güzelliğin ise,
çirkinliğin müdahalesi ile olması ve bu zati kudrete
zıt olan acz, Ona yanaşması, hiçbir cihetle imkanı
yok. Elbette, o kudret-i mutlakada mertebeler
Sizin yaratılmanız da, diriltilmeniz de,
tek bir kişinin yaratılıp diriltilmesi gibidir.
(Lokman Suresi: 28. )
bulunmaz. Madem mertebeler onda bulunmaz;
elbette o kudrete nisbeten yıldızlar, zerreler müsavi
ve cüz ve küll ve bir ferd ve bütün nevi, o kudrete
karşı farkları yoktur. Ve bir çekirdek ve koca ağacı
ve kainatı ve insan ve bir nefsi diriltmesi ve haşirde
bütün ziruhların ihyası, o kudrete nisbeten müsavidirler
ve kolaydır. Büyük-küçük, az-çok farkı yoktur. Bu
hakikate kati şahit, hilkat-i eşyada gördüğümüz
kemal-i sanat, nizam, mizan, temyiz, kesret, sürat-i
mutlakada suhulet-i mutlaka ve tam kolaylıktır.
Birinci Basamak olan,
meali, bu mezkur hakikattir.
İkinciBasamak:
’dir.
Bunun izah ve tafsilatını, Onuncu Sözün ahirine ve
Yirmi Dokuzuncu Söze ve Yirminci Mektuba havale edip kısaca
bir işaret ederiz.
Evet, nasıl ki nuraniyet cihetiyle güneşin ziyası ve
aksi, kudret-i Rabbaniye ile deniz yüzüne ve bütün
kabarcıklarına girmesi, birtek cam parçasına girmesi
gibi kolaydır, ikisi müsavidir; öyle de, Zat-ı Nûrü’1-Envarın
nurani kudreti dahi gökleri, yıldızları yaratması, döndürmesi,
sineklerin, zerrelerin icadı ve döndürmesi gibi ona
kolaydır, ağır gelmez.
Hem nasıl ki şeffafiyet hassasıyla birtek ayinecikte
ve bir göz bebeğinde güneşin misali sureti kudret-i
İlahiye ile bulunur, aynı kolaylıkla bütün parlak
şeylere ve katrelere ve şeffaf zerreciklere ve deniz yüzlerine
o aksi ve ışığı emr-i İlahi ile verilir; aynen
öyle de, masnuatın melekutiyet ve mahiyet yüzleri
şeffaf ve parlak olmasından, kudret-i mutlakanın
cilvesi, tesiri birtek nefsin icadında bulunması
kolaylığı derecesinde bütün hayvanatı yaratır. Az-çok,
büyük-küçük, fark yok.
Hem nasıl ki dağlan tartacak derecede gayet büyük ve
tam hassas bir teraziye iki ceviz konulsa, bir küçük
çekirdek bir cevize ilave edilse, terazinin bir gözü
dağ başına, bir gözü de derin dereye indirmesi
kolaylığı derecesinde, o iki ceviz yerine iki müsavi
dağ mizanın iki gözüne konulsa, birisine bir ceviz
ilavesiyle bir dağı göklere kaldırır, bir dağı
derelere indirir; aynen öyle de, ilm-i kelamın
tabirince, "imkan, müsaviüt-tarafeyn"dir.
Yani, vacip ve mümteni olmayan, belki mümkün ve
muhtemel olan şeylerin vücud ve ademleri, bir sebep
bulunmazsa müsavidir, farkları yoktur. Bu imkan ve müsavatta
az-çok, büyük-küçük birdirler.
İşte, mahlukat, mümkindirler ve imkan
dairesinde vücud ve ademleri müsavi olmasından, Vacibü’1-Vücudun
hadsiz kudret-i ezeliyesi birtek mümkine vücut vermesi
kolaylığında, bütün mümkinatın vücudu, ademin
muvazenesini bozar, herşeye layık bir vücudu giydirir.
Ve vazifesi bitmiş ise, zahiri vücut libasını çıkarıyor,
suretâ ademe, belki daire-i ilimdeki manevi vücuda
gönderir. Demek eşya, Kadir-i Mutlaka verilse, bahar
bir çiçek kadar, bütün insanların haşirde ihyaları
bir nefis kadar kolay olur. Eğer esbaba isnad edilse,
bir çiçek bir bahar kadar ve bir sinek bütün hayvanat
kadar müşkülatlı olur.
Hem nasıl ki intizam sırrıyla, bir koca sefıne veya
tayyareyi bir parmağı düğmesine dokunmakla harekete
getirmesi, bir saatin zembereğine anahtarla parmak
dokunmasıyla harekete girmesi derecesinde kolay ve
rahattır; aynen öyle de, ilm-i ezelinin düsturlarıyla
ve hikmet-i sermediyenin kanunlarıyla ve irade-i
Rabbaniyenin külli cilveleri ve muayyen usulleriyle herşeye
külli ve cüz i, büyük-küçük, azçok bir manevi kalıp,
bir hususi miktar, bir halis hudut verildiğinden, tam
intizam-ı ilmi ve irade kanunu içindedirler. Elbette
Kadir-i Mutlak hadsiz kudretiyle Manzume-i Şemsiyeyi
çevirmesi ve arz sefınesini medar-ı senevisinde
gezdirmesi, bir cesedde kanı ve kandaki küreyvat-ı
hamra ve beyzayı ve o küreciklerdeki zerreleri nizamlı,
hikmetli çevirmesi derecesinde, suhuletli ve kolaydır
ki, bir insanı kainat sisteminde harika cihazlarıyla,
bir katre sudan, birden, zahmetsiz yaratır. Demek, o
ezeli ve hadsiz kudrete isnad edilse, bu kainatın
icadı, bir insanın icadı kadar suhulet peyda eder,
kolay olur. Eğer ona verilmezse, birtek insanı, acib
cihazları ve duygularıyla yaratmak, kainat kadar müşkülatlı
olur.
Hem nasıl ki itaat ve imtisal ve emir dinlemek
sırrıyla, bir kumandan, bir "Arş!" emriyle
bir neferi hücuma sevk ettiği gibi, aynı emirle koca
bir muti orduyu dahi kolayca hücuma tahrik eder; aynen
öyle de, irade-i İlahi kanunlarına kemal-i itaate ve
tekvini emr-i Rabbaninin işaretine emirber nefer ve emir
kulu misillü fıtri meyil. ve şevk içinde ve ilm-i
ezeli ve hikmetin tayin ettikleri halt-ı hareket düsturları
dairesinde ve ordu neferlerinden bin derece ziyade
itaatli ve emir dinler ve emir kulu hükmünde olan
masnuat, husufsan zihayatlardan birtek ferdi,
"Ademden haydi vücuda çık, vazife başına
gir!" diye emr-i Rabbani ile ve ilmin tayin ettiği
tarzda ve iradenin tahsis eylediği surette, kudret ona
mahsus bir vücud giydirip, elini tutup, meydana çıkarmak
kolaylığında, bahardaki zihayatın ordusunu aynı
kuvvet ve kudretle icad eder, vazifeler verir. Demek,
herşey o kudrete isnad edilse, bütün zerrat ordusunun
ve yıldızlar fırkalarının icadı, bir zerre, birtek
yıldız kadar kolay ve suhuletli olur. Eğer esbaba
isnad edilse, bir zihayatın gözbebeğinde ve
dimağındaki zerrenin acib vazifelerini yerine getirecek
bir kabiliyetle yaratılması, hayvanat ordusu kadar müşkülatlı
ve zahmetli olur.
Üçüncü Basamak: ’dir. Kısacık
işaretlerle mealine bakacağız.
Yani, nasıl ki bir padişah ve
kumandan-ı azam, hakimiyetinin vahidiyeti ve bütün
raiyeti yalnız onun emirlerine göre hareketi cihetiyle,
o hakim-i azam, koca memleketi ve büyük milleti idare
etmesi, bir köy ehlini idare etmek kadar kolay olur.
Çünkü, hükmünde vahidiyet itibariyle, efrad-ı
millet aynen asker neferatı gibi teshilata vesile olup,
kolayca emirler, kanunlar tatbik edilir. Eğer muhtelif
hakimlere bırakılsa, çok keşmekeşe düşmesiyle
beraber, birtek köyün, belki bir hanenin o memleket
kadar idaresi müşkül olur. Hem o itaatli millet,
birtek kumandana bağlanması haysiyetiyle, her bir
ferd-i nefer gibi, o kumandanın kuvvetine ve cihazat
depolarına ve ordusuna dayandığı bir kuvvetle bir
şahı esir edebilir, bin derece şahsi kuvvetinden
ziyade iş görebilir. Onun o padişaha intisabı hadsiz
bir kuvveti ve iktidarı olup pek büyük işler yapar.
Eğer o intisap kesilse, o büyük kuvvet gider, kendi
bileğindeki cüz’i kuvvetiyle ve belindeki az cephane
ve fişekleri miktarınca iş görebilir. Yoksa, intisap
kuvvetine dayanan mezkur askerin gördüğü bütün işler
ondan istenilse, bileğinde bir ordu kuvveti ve belinde
padişahın cephaneler ambarı bulunmak gerekir.
Aynen öyle de, Sultan-ı Ezel ve Ebed, Sani-i Kadir,
vahidiyet-i saltanat ve hakimiyet-i mutlaka cihetiyle,
kainatı bir şehir kolaylığında ve bir baharı bir
bahçe suhuletinde ve haşirde bütün ölmüşleri ihya
etmek, o bahçe ağaçlarının yaprak, çiçek,
meyvelerini gelen baharda yaratmak kolaylığında yapar.
Ve kolayca bir sineği koca kartal kuşu sisteminde
yaratır. Ve suhuletle bir insanı bir küçük kainat
hükmüne getirir. Eğer esbaba verilse, bir mikrop bin
gergedan, bir meyve bir büyük ağaç kadar müşkülatlı
olur. Ve belki, zihayatın bedeninde acib vazifeleri gören
her bir zerreye her şeyi görecek bir göz ve her şeyi
bilecek bir ilim verilmek lazımdır ki, o ince ve mükemmel
vazife-i hayatiyeyi yapabilsin.
Hem, vahdette yüsr ve suhulet ve kolaylık o dereceye
gelir. Nasıl ki bir ordu teçhizatı birtek elden,
birtek fabrikadan gelmesiyle, birtek neferin teçhizat-ı
askeriyesi gibi kolaylaşır. Eğer ayrı ayrı eller
karışsa ve muhtelif cihazat herbiri başka fabrikadan
alınsa, o vakit birtek nefer teçhizatı, kemiyet
noktasında bin müşkülatla tedarik edebilir,
müteaddit amir ve zabitler karıştığı cihetiyle bin
nefer kadar suubet peyda eder. Hem bin neferin idaresi ve
kumandanlığı birtek zabite verilse, bir cihette bir
nefer kadar kolay olur, eğer on zabite veya neferlere
bırakılsa, pek karışık ve müşkül düşer. Aynen
öyle de, herşey Vahid-i Ehade verilse, birtek şey gibi
kolay olur. Eğer esbaba isnad edilse, birtek zihayat,
zemin kadar müşkül, belki imkansız olur. Demek
vahdette kolaylık, vücub ve lüzum derecesine gelir. Ve
kesretli eller karışmakla suubet, imkansız derecesine
düşer.
Risale-i Nur Mektubatında denildiği gibi, eğer gece-gündüzdeki
tebeddülatı ve yıldızların harekatı ve senedeki güz,
kış, bahar, yaz gibi mevsimlerin tahavvülatı birtek Müdebbire
ve Amire bırakılsa, o Kumandan-ı Azam, bir neferi olan
küre-i arza emreder ki: "Kalk, dön, gez!" O
da, o iltifat ve emrin neşe ve sevincinden meczub
Mevlevi gibi iki hareketiyle yevmi ve senevi tahavvülata
ve
yıldızların zahiri ve hayali
hareketlerine gayet kolayca bir vesile olup, vahdetteki
tam suhulet ve gayet kolaylığı gösterir. Eğer o tek
Amire değil, belki esbaba ve yıldızların keyiflerine
bırakılsa ve arza "Sen dur, gezme!" denilse,
o halde, arzdan binler derece büyük binler yıldızlar
ve güneşler, her gece ve her sene milyonlar ve
milyarlar senelik mesafeleri kesmek ve gezmekle mevsimler
ve gece, gündüz gibi o vaziyet-i arziye ve semaviye
husul bulabilir. Ve imkansızlık ve muhaliyet
derecesinde müşkül ve suubetli düşer. . .
Üçüncü Basamaktaki kelimesi,
pek büyük ve çok ince ve derin ve gayet geniş bir
hakikate işaret eder. Onun izah ve ispatını Risale-i
Nura havale edip, gayet kısa bir temsil ile birtek nüktesini
beyan edeceğiz.
Evet, nasıl ki güneş, ziyasıyla umum zemini
ışıklandırıp vahidiyete bir misal olduğu gibi,
ayine gibi mukabilindeki her şeffaf şeyde, timsali ve
aksi ve yedi renkli ziyasıyla ve zatının suretiyle
bulunup, ehadiyete dahi bir misal teşkil eder. Eğer güneşin
ilmi ve kudreti ve ihtiyarı olsaydı ve cam parçalarının
ve içinde güneşçikler görünen katrelerin ve kabarcıkların
kabiliyetleri bulunsa idi, irade-i İlahiyenin kanunuyla
herbirisinde ve yanında timsaliyle ve sıfatlarıyla tam
bir güneş bulunup, sair yerlerde bulunması onun
tasarrufatına hiç noksan vermeyerek kudret-i
Rabbaniyenin emriyle, tesiriyle, hükmüyle pek büyük
zuhurata sebep olarak, ehadiyetteki fevkalade kolaylık
ve suhuleti gösterir. Aynen öyle de, Sani-i Zülcelal,
vahidiyet itibarıyle bütün eşyayı ihata eden ilim ve
iradesi ve kudretiyle bakar ve hazır ve nazır olduğu
gibi, ehadiyet cihetiyle ve tecellisiyle herşeyin,
husufsan zihayatın yanında isimleri ve sıfatlarıyla
bulunur ki, kolayca, bir anda sineği kartal sisteminde,
bir insanı küçük bir kainat sisteminde icad eder. Ve
zihayatı öyle mu’cizatlı bir şekilde yaratır ki,
eğer bütün esbab toplansa, bir bülbülü, bir sineği
yapamazlar. Ve bir bülbülü yaratan, bütün kuşları
yaratan olabilir. Ve bir insanı halk eden, ancak
kainatı icad eden Zattır.
Dördüncü ve Beşinci Basamak:
Bu
iki basamağın hakikatini umuma ifade etmek çok müşkül
olmasından, yalnız kısacık bir iki nüktesi ve
muhtasar meali beyan edilecek.
Yani, vücud mertebelerinin en kuvvetli ve sarsılmaz
olan vücub mertebesinde ve ezeli ve ebedi derecesinde
bir vücud sahibi ve maddiyattan münezzeh ve mücerred
ve bütün mahiyetlere mübayin bir mahiyet-i mukaddeseyi
taşıyan bir Kadir-i
Mutlakın kudretine nisbeten, yıldızlar
zerreler gibi ve haşir bir bahar misillü ve haşirde bütün
insanları diriltmesi bir nefsin ihyası derecesinde
kolaydır. Çünkü, vücud tabakalarından kuvvetli bir
nevin bir tırnağı, hafif bir tabakanın bir dağını
eline alır, çevirir. Mesela, kuvvetli vücud-u
hariciden bir ayine ve kuvve-i hafıza, zaif ve hafif
olan vücud-u misali ve maneviden yüz dağı ve bin
kitabı içine alırlar ve çevirebilirler. İşte vücud-u
misali ne derece kuvvetçe vücud-u hariciden aşağı
ise, mümkinatın hâdis ve arızî vücudları dahi
ezeli, sermedi, vacip bir vücuddan binler derece daha aşağı
ve hafiftir ki, o mukaddes vücud, bir zerre
tecellisiyle, mümkinatın bir alemini çevirir.
Maatteessüf, şimdilik semli hastalık gibi üç
ehemmiyetli sebep müsaade etmediklerinden, bu pek uzun
hakikati ve nüktelerini Risale-i Nura ve başka zamana
havale ederiz.
Altıncı Basamak:
Yani,
nasıl ki fennin tabirince ukde-i hayatiye namında bir
cilve-i irade-i İlahiyenin ve emr-i tekvininin bir
kanunuyla ve o emir ve iradenin teveccühleriyle koca bir
ağacın şuursuz dal ve sert budakları, meyvelerine ve
yaprak ve çiçeklerine zembereği ve midesi hükmündeki
o ukde-i hayatiyeden onlara gidecek lüzumlu maddeler ve
erzaklara avaik ve mevani ve sed olmazlar, belki
teshilata vesile oluyorlar; aynen öyle de, kainat ve
bütün mahlukatın icadında bütün maniler bir cilve-i
irade ve teveccüh-ü emr-i Rabbaniye karşı mümanaatı
bırakıp kolaylığa alet olmasından, kudret-i
sermediye, o tek ağacı icad kolaylığında, kainatı
ve zemindeki enva-ı mahlukatı icad eder, hiçbir şey
ona ağır gelmez. Eğer bütün icadlar o kudrete
verilmezse, o vakit o tek ağacın inşa ve idaresi, bütün
ağaçlar, belki zeminin icadı ve idaresi kadar müşkül
olacak. Çünkü, o zaman herşey mani ve sed olur. O
halde bütün esbab toplansa, bir ağacın emirden,
iradeden gelen ukde-i hayatiye midesinden, zembereğinden
intizamla meyve, yaprak, dal ve budaklara lazım erzak ve
cihazatı gönderemezler. İlla ki, ağacın her bir cüzüne,
hatta her bir zerresine bütün ağacı ve eczasını ve
zerratını görecek ve bilecek ve yardım edecek bir göz,
bir ihatalı ilim, bir harika kudret verilsin.
İşte bu beş adet basamaklardan çık, bak. Küfür ve
şirkte ne derece müşkülat, belki muhalat bulunduğunu
ve ne kadar akıldan, mantıktan uzak ve mümteni olduğunu,
imanda ve Kur’an yolunda ne kadar suhulet ve vücub
derecesinde kolaylık ve ne kadar makul ve makbul ve lüzum
derecesinde kati ve rahat bir hak ve hakikat bulunduğunu
gör, bil, de.
İman nimetinden dolayı Allah’a hamd
olsun.
Rahatsızlık ve sıkıntılar, bu
ehemmiyetli basamağın baki kısmını tehire sebep
oldular.
Yedinci Basamak:
Bir ihtar: Bu dokuz basamakların hakikatlerinin esası
ve madeni ve güneşi, Sure-i İhlastan
ayetleridir. Sırr-ı ehadiyet ve samediyet cilvesinden
gelen lem’alara kısa işaretlerdir. Bu yedincinin
mealine bir-iki nükte ile gayet muhtasar bakıp
tafsilini Risale-i Nura havale ederiz.
Yani, göz ve beyindeki acib vazifeleri gören bir zerre,
bir yıldızdan; ve bir cüz, küll mecmuundan; mesela
dimağ ve göz, insanın tamamından ve cüz’i bir
ferd, hüsn-ü sanatça ve garabet-i hilkatçe umum bir
neviden; ve bir insan, acib cihazlarıyla külli cins
hayvandan; ve bir fihriste ve program ve kuvve-i hafıza
hükmünde olan bir çekirdek, mükemmel masnuiyeti ve
mahzeniyetçe koca ağacından; ve bir küçük kainat
olan bir insan, kemal-i hilkati ve cemiyetli harika
cihazlarının binler acib vazifeleri görecek bir tarzda
mahlukiyeti kainattan aşağı değiller.
Demek zerreyi icad eden, yıldızın icadından aciz
kalamaz. Ve lisan gibi bir uzvu halk eden, elbette
insanı kolayca halk eder. Ve birtek insanı böyle
mükemmel yaratan, herhalde bütün hayvanatı kemal-i
suhuletle yaratabilecek ve gözümüz önünde yaratıyor.
Ve çekirdeği bir liste, bir fihriste, bir defter-i
kavanin-i emriye, bir ukde-i hayatiye mahiyetinde
yaratan, elbette bütün ağaçların Halıkı olabilir.
Ve alemin bir nevi manevi çekirdeği ve cemiyetli
meyvesi olan insanı halk edip bütün esma-i İlahiyeye
mazhar ve ayine ve bütün kainatla alakadar ve zeminin
halifesi yapan Zatın, elbette ve elbette öyle bir
kudreti var ki, koca kainatı, insan icadının
kolaylığı ve suhuleti derecesinde halk edip tanzim
eder. Öyle ise, zerrenin ve cüz ve cüz i ve çekirdek
ve bir insanin Halıkı, Sanii, Rabbi kim ise, elbette,
bedahetle yıldızların ve nevilerin ve küll ve
külliyatların ve ağaçların ve bütün kainatın
Halıkı, Sanii, Rabbi aynen odur. Başka olması muhal
ve mümtenidir.
Sekizinci Basamak:
De ki: O Allah birdir. • O Allah’tır,
Sameddir her şey Ona muhtaçtır, o ise hiçbir şeye
muhtaç değildir. (İhlas Suresi:1-2. )
Yani, ihata edilen cüz’iyat ve küll ve
külliyatın içinde bulunan ferdler ve tohumlar ve
çekirdeklerin, ihata eden büyük külliyata nispetleri,
güya küçücük numune ve gayet ince yazı ile çok
küçük kıtada yazılmış aynı küll ve külliyatın
misalleridir. Öyle ise, ihata eden külliyat, o cüz’iyat
Halıkının kabzasında ve tamamen tasarrufunda bulunmak
lazımdır. Ta, ilminin mizanlarıyla ve ince
kalemleriyle o büyük muhitin kitabını, o küçücük
yüzer kıtalarda, defterlerde derc edebilsin. Hem ihata
edilen ecza ve cüz’iyatın muhit ile nispetleri,
temsilleri, güya süt gibi muhitlikten. sağılmış
katreler; veya biri o muhiti sıkmış, o noktalar ondan
akmış. Mesela, kavun çekirdeği, onun umum etrafından
sağılmış bir katre veya o kitap tamamen içinde yazılmış
bir noktadır ki, fihristesini, listesini, programını
taşıyor.
Madem böyledir, elbette o cüz’iyat ve katreler ve
noktalar ve fertler Saniinin elinde, o muhit küll ve
külliyat bulunmak elzemdir. Ta, hikmetinin hassas
düsturlarıyla o fertleri, katreleri, noktaları ondan
sağsın.
Demek birtek tohumu, birtek ferdi yaratan, elbette o büyük
küll ve külliyat ve onları ihata eden ve onlardan çok
büyük olan diğer külliyatları ve cinsleri yaratan
yine Odur, başka olamaz. Öyle ise, birtek nefsi
yaratan, bütün insanları yaratabilir. Ve birtek
ölüyü dirilten, haşirde bütün cin ve ins
ölülerini diriltebilir ve diriltecek.
İşte, ayetinin hükmü
ve davası gayet kati parlak bir surette hak ve ayn-ı
hakikat olduğunu gör.
Dokuzuncu Basamak:
Sizin yaratılmanız da, diriltilmeniz de,
tek bir kişinin yaratılıp diriltilmesi gibidir.
(Lokman Süresi: 28. )
Bu son basamağın uzun bir beyanla
mealini söylemek isterdim. Fakat, maatteessüf keyfı
tahakküm ve tazyiklerden gelen şiddetli sıkıntılar
ve tesemmümden gelen zaafıyet ve elim hastalıklar mani
olmasından, mealine yalnız pek kısa bir işaretle
iktifaya mecbur oldum.
Yani, nasıl ki, faraza kabil-i inkısam olmayan ve ilm-i
kelam ve felsefedede cevher-i ferd namını alan bir
zerrede, ondan daha küçücük olan madde-i esiriye
zerreleriyle bir Kur’an-ı Azimüşşan yazılsa ve
semavat sahifelerinde dahi yıldızlar ve güneşlerle
diğer bir Kur’an-ı Kebir yazılsa, ikisi muvazene
edilse, elbette cevher-i ferd zerresinden yazılan
hurdebini Kur’an, gökler yüzlerini yaldızlayan Kur’an-ı
Azim ve Kebirden acaipçe ve sanatın icazında geri
değil, belki bir cihette ileri olduğu gibi; aynen öyle
de, Halık-ı Kainatın kudretine nisbeten
masnuiyetindeki garabet ve cezalet noktasında zühre
çiçeği, zühre yıldızından geri değil ve karınca,
filden aşağı olmaz ve mikrop, gergedandan hilkatçe
daha acib ve arı sineği, hurma ağacından fıtrat-ı
acibesiyle daha ileridir. Demek bir arıyı yaratan, bütün
hayvanları yaratabilir. Bir nefsi dirilten, haşirde bütün
insanları ihya edip haşir meydanına toplayabilir ve
toplayacak. Hiçbir şey ona ağır gelmez ki, gözümüz
önünde gayet çabuk ve kolaylıkla her baharda haşrin
yüz bin numunelerini yaratıyor.
Son cümle-i Arabiyenin gayet kısacık meali şudur:
Yani, ehl-i dalalet, mezkur basamakların sarsılmaz
hakikatlerini bilmediklerinden ve gayet çabuk ve gayet
kolaylıkla, birden, mahlukat vücuda geldiklerinden, teşkili
ve bir Saniin hadsiz kudretiyle icadı, teşekkül ve
kendi kendilerine vücut bulmak tevehhüm edip hiçbir
zihin, hatta vehim dahi kabul etmediği ve her cihetle
muhal ve imkansız hurafelerin kapısını kendilerine açmışlar.
Mesela, o halde zihayatın her bir zerresine hadsiz bir
kudret, bir ilim, her şeyi görecek bir göz ve her
sanatı yapabilecek bir iktidar vermek lazım gelir.
Birtek İlahı kabul etmemekle, zerreler adedince
ilaheleri mezheplerince kabul etmeye mecbur olarak
Cehennemin esfel-i safilinine girmeye müstehak düşerler.
Amma ehl-i hidayet ise, geçen
basamaklardaki kuvvetli hakikatler ve sarsılmaz hüccetler,
selim kalblerine ve müstakim akıllarına gayet kati
kanaat ve kuvvetli iman ve aynelyakin bir tasdik vermiş
ki, şüphesiz ve vesvesesiz itminan-ı kalb ve itikad
ederler ki, yıldızlar, zerreler, en küçük, en
büyük, kudret-i İlahiye nisbeten farkları yoktur ki,
gözümüz önünde bu acaipler oluyor. Ve her bir
acibe-i sanat ayetinin
davasını tasdik ve hükmü ayn-ı hak ve hakikat
olduğuna şahadet ederler, lisan-ı hal ile Allahü
ekber derler. Biz dahi onların adedince Allahü ekber
deriz. Ve şu ayetin davasını bütün kuvvet ve
kanaatimizle tasdik ve hükmü, ayn-ı hak ve nefs-i
hakikat olduğuna hadsiz hüccetlerle şahadet ederiz. Haşiye
1 Sizin yaratılmanız da, diriltilmeniz
de, tek bir kişinin yaratılıp diriltilmesi gibidir.
(Lokman Süresi: 28. )
2 Seni her türlü noksandan tenzih
ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bizim hiçbir
bilgimiz yoktur. Sen her şeyi hakkıyla bilir, her işi
hikmetle yaparsın. (Bakara Suresi: 32. )
3 Allah’ım, alemlere rahmet olarak gönderdiği
zata salat ve selam eyle. Hamd Alemlerin Rabbi olan Allah’a
mahsustur.
["Risale-i
Nur nedir ve hakikatler muvacehesinde Risale-i Nur ve
tercümanı ne mahiyettedirler?" diye bir
takriznamedir.]
Her asır başında hadisçe geleceği tebşir edilen
dinin yüksek hadimleri, emr-i dinde müptedi değil, müttebidirler.
Yani, kendilerinden ve yeniden birşey ihdas etmezler,
yeni ahkam getirmezler. Esasat ve ahkam-ı diniyeye ve sünen-i
Muhammediyeye (a.s.m.) harfiyen ittiba yoluyla dini
takvim ve tahkim ve dinin hakikat ve asliyetini izhar ve
ona karıştırılmak istenilen ebâtılı ref ve iptal
ve dine vaki tecavüzleri red ve imha ve evamir-i
Rabbaniyeyi ikame ve ahkam-ı İlahiyenin şerafet ve
ulviyetini izhar ve ilan ederler. Ancak tavr-ı esasiyi
bozmadan ve ruh-u asliyi rencide etmeden, yeni izah
tarzlarıyla, zamanın fehmine uygun yeni ikna
usulleriyle ve yeni tevcihat ve tafsilat ile ifa-i vazife
ederler.
Bu memurin-i Rabbaniye, fiiliyatlarıyla ve amelleriyle
de memuriyetlerinin musaddıkı olurlar. Salabet-i
imaniyelerinin ve ihlaslarının ayinedarlığını
bizzat ifa ederler. Mertebe-i imanlarını fiilen izhar
ederler. Ve ahlak-ı Muhammediyenin (a.s.m.) tam amili ve
mişvar-ı Ahmediyenin (a.s.m.) ve hilye-i Nebeviyenin
(a.s.m.) hakiki labisi olduklarını gösterirler.
Hulasa, amel ve ahlak bakımından ve sünnet-i
Nebeviyeye (a.s.m.) ittiba ve temessük cihetinden
ümmet-i Muhammed’ed’e (a.s.m.) tam bir hüsn-ü
misal olurlar ve numune-i iktida teşkil ederler.
Bunların, Kitabullahın tefsiri ve ahkam-ı diniyenin
izahı ve zamanın fehmine ve mertebe-i ilmine göre
tarz-ı tevcihi sadedinde yazdıkları eserler, kendi
tilka-i nefislerinin ve kariha-i ulviyelerinin mahsülü
değildir, kendi zeka ve irfanlarının neticesi
değildir. Bunlar, doğrudan doğruya memba-ı vahy olan
Zat-ı Pak-i Risaletin (a.s.m.) manevi ilham ve
telkinatıdır. Celcelutiye ve Mesnevi-i Şerif ve Fütuhul-Gayb
ve emsali asar hep bu nevidendir. Bu asar-ı kudsiyeye o
zevat-ı alişan ancak tercüman hükmündedirler. Bu
zevat-ı mukaddesenin, o asar-ı bergüzidenin tanziminde
ve tarz-ı bey |