Risale Oku

[Üçüncü medrese-i Yusufiyenin tek bir dersinin üçüncü kısmı]

Mukaddime

Namazdaki Fatihanın manevi emriyle -2- feyziyle ikinci kısım yazıldığı gibi, namazdaki teşehhüdde dahi -3- cümlesinin diliyle, manevi ihtarıyla ve Sure-i Fethin ahirinde
ilh. -4- beş mucize-i gaybiyeyi gösteren büyük ayetin nuruyla üçüncü kısmını yazmaya, şimdi beyanına iznim olmayan üç sebep için mecbur oldum. Tafsilatını, izahatını, senedli hüccetlerini risalet-i Muhammediyeye (a.s.m.) dair Zülfıkar, Mucizat-ı Ahmediye (a.s.m.) ve Arabi Hizb-i Nuriye havale edip, yalnız gayet muhtasar, kısacık üç işaret ile Arabi Hizb-i Nurinin hülâsasının bir hülâsası ve tesbihatta tekrar ettiğim Kelime-i Tevhid ile daimi virdim bir tefekkür-ü Arabi olarak burada yazılan risaleciğinin -5- şehadetine dair parçanın bir nevi tercümesi, İkinci ve Üçüncü işarette yazılacak.

BİRİNCİ İŞARET: Bu Kâinat Sahibinin tezahür-ü rububiyetine ve sermedi uluhiyetine ve nihayetsiz ihsanatına külli bir ubudiyet ve tanıttırmakla mukabele

1 Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla. • Ve sadece ondan yardım dileriz.

2 Şahadet ederim ki, Allah’tan başka hiçbir ilah yoktur.

3 Ve yine şahadet ederim ki, Muhammed (a.s.m.) Allah’ın Resulüdür.

4 Bütün dinlere üstün kılmak üzere Resulünü hidayet ve hak din ile gönderen Odur. Buna şahit olarak Allah yeter. • Muhammed Allah’ın Resulüdür. Onunla beraber olanlar da kafirlere karşı şiddetli, kendi aralarında ise pek merhametlidirler. (Fetih Suresi: 28-29. )

5 Muhammed Allah’ın Resülüdür. (Fetih Suresi: 28-29. )

eden Muhammed Aleyhissalatü Vesselam, bu kâinatta güneşin lüzumu gibi elzemdir ki, nev-i beşerin üstad-ı ekberi ve büyük peygamberi (a.s.m.) ve Fahr-i Alem ve -1- hitabına mazhar ve hakikat-i Muhammediye (a.s.m.) hem sebeb-i hilkat-i alem, hem neticesi ve en mükemmel meyvesi olduğu gibi, bu kâinatın hakiki kemalatı ve sermedi Cemil-i Zülcelalin baki ayineleri ve sıfatlarının cilveleri ve hikmetli ef’alinin vazifedar eserleri ve çok manidar mektupları olması ve baki bir alemi taşıması ve bütün zişuurların müştak oldukları bir dar-ı saadet ve ahireti netice vermesi gibi hakikatleri, hakikat-i Muhammediye (a.s.m.) ve risalet-i Ahmediye (a.s.m.) ile tahakkuk ettiğinden, nasıl bu kâinat onun risaletine gayet kuvvetli ve kati şahadet eder; öyle de, başta alem-i İslam, bütün beşer ve bütün zişuur, Cehennemden daha acı ve korkunç olan ademden, hiçlikten, idam-ı ebediden, fena-i mutlaktan kurtulmak için, daimi aşk ve şevkle her zamanda ve cami mahiyetinin bütün kuvvetleriyle, bütün istidadat lisanları ile, bütün dualar ve ibadetler ve ricalarının dilleriyle istedikleri hayat-ı bakiyeyi kuvvetli ve kati beşaret veren risalet-i Ahmediye (a.s.m.) ve hakikat-i Muhammediye (a.s.m.) şahadet edip nev-i beşerin medar-ı iftiharı ve eşref-i mahlukat olduğuna imza bastığı gibi, her zamanda üç yüz elli milyon ehl-i imanın -2- sırrınca, hergün işledikleri bütün hasenatlar ve hayırların bir misli Muhammed Aleyhissalatü Vesselamın defter-i hasenatına gitmesi ve o tek şahsiyet-i Muhammediye (a.s.m.), yüzer milyon, belki milyarlar abid-i muhsin kadar külli bir ubudiyete ve füyüzata mazhar bir makam kazanması, o Zatın (a.s.m.) risaletine pek kuvvetli şahadet edip imza basar.

İKİNCİ IŞARET: Benim virdimde her vakit tefekkürle baktığım yirmiden ziyade şehadetlere işaret eden:
-3-

1 Sen olmasaydın [ya Muhammed], sen olmasaydın kainatı yaratmazdım. (Hadis-i kudsi: Keşfül- Hafa, 2:164; hadis no: 2123. )

2 Bir şeye sebep olan yapan gibidir.

3 Ümmi olduğu halde en mükemmel bir din ve (İslamiyet ve şeriatla ve en kavi bir iman ve itikat ve ibadetle ve en yüksek bir davet ve münacat ve dua ile ve umumi bir tebliğ ve emsalsiz, harika ve en faydalı, en mükemmel bir metanetle, birden ortaya çıkmasının şahadetiyle, SadıkuI Vadil-Emin olan Muhammed (a.s.m.) Allah’ın Resulüdür.

Kısa bir nevi tercümesi ve meali:
• Yani, Muhammedin (a.s.m.) risaletine şahadet eden birincisi:
On bir halatından çıkan bir hüccet-i risalettir. Evet, okumak ve yazmak öğrenmediği ve ümmi olduğu halde, on dört asrın ukalasını, feylesoflarını hayrette bırakan ve edyan-ı semaviyede birinciliği kazanan bir din ile birden, tecrübesiz ve defaten meydana çıkması emsal kabul etmez bir halet olduğu gibi, sözlerinden, fiillerinden, hallerinden çıkan İslamiyet, her zamanda üç yüz elli milyon insanın ruhlarına, nefislerine, akıllarına terbiyekarane ders vermesi ve manevi terakkiyata sevk etmesi, emsalsiz bir halettir.
Hem, öyle bir şeriatla meydana gelmiş ki, adilane kanunlarıyla nev-i beşerin beşten birisini on dört asırda maddi ve manevi terakki içinde idare etmesi misilsiz bir halet olduğu gibi, o Zat (a.s.m.) öyle bir iman ve itikadla meydana çıktı ki, bütün ehl-i hakikat, her zaman onun mertebe-i imanından feyiz almalarıyla beraber en yüksek ve en kuvvetli bir derecededir diye müttefikan tasdikleri ve o zamanda hadsiz muarızlarının ona muhalefeti zerre kadar bir telaş, bir vesvese, bir şüphe vermemesi gösteriyor ki, kuvvet-i imaniyede dahi onun emsali yok ve o külli yüksek imanı misilsizdir.
Hem, öyle bir ubudiyet ve ibadet gösterdi ki, iptida ve intihayı birleştirip hiç kimseyi taklit etmeyerek, ibadetin en ince esrarını görüp müraat ederek en dağdağalı zamanlarda dahi tam tamına ubudiyeti yapması emsalsiz bir halet olması gibi, Halıkına karşı öyle daavat ve münacat ve ricalar yapmış ki, bu zamana kadar telahuk-u efkarla beraber o mertebeye yetişilmemiş. Mesela, Cevşenü’l-Kebir münacatında bin bir esma-i İlahiyeyi şefaatçi ederek Halıkını öyle bir tarzda tavsif ve tarif eder ki, emsali yok. Ve marifetullahta kimse ona yetişememesi, misilsiz bir halettir.
Hem, öyle bir metanetle insanları dine davet ve öyle bir cüretle risaletini tebliğ etmiş ki, kavmi ve amcası ve dünyanın büyük devletleri ve eski dinlerin etbaları ona muarız ve düşman oldukları halde, zerre kadar korkmayarak, çekinmeyerek umumuna meydan okuması ve başa da çıkarması emsalsiz bir halettir.
İşte, onun sıdkına ve nübüvvetine bu harika, emsalsiz sekiz haletin mecmuu gayet kuvvetli bir şehadettir. Ve bu haletler, o zatın (a.s.m.) nihayet derecede ciddiyetine ve itminanına ve kemal-i sıdkına ve hakkaniyetine kati kanaatı var olduğunu gösteriyor. Alem-i İslam, her günde, her teşehhüdde milyonlar lisanla der. Ve onun memuriyetine

Allah’ın selamı, rahmeti ve bereketi üzerine olsun ey Peygamber!

teslimiyetini ve getirdiği saadet-i ebediye beşaretini tasdik ettiğini ve beşeriyetin derin bir aşkla ve fıtri ve istidadi pek kuvvetli bir iştiyakla aradığı hayat-ı bakiyeye sağlam bir yol açtığına karşı alem-i İslam, minnettarane, müteşekkirane - ile bir manevi ziyaret ve görüşmek ve üç yüz elli milyon, belki milyarlar namına onu tebrik eder.
Yirmi külli şehadetlerden ve çok şehadetleri ihtiva eden ikinci şahadet:

Yani, "Îmanın altı rükünlerinin hakikatleri ve tahakkukları ve hakkaniyetleri, Muhammedin (a.s.m.) risaletine ve hakkaniyetine kati şahadet eder. " Çünkü, onun risalet hayatının şahsiyet-i maneviyesi ve bütün davalarının esası ve mahiyet-i nübüvveti, o altı rükündür. Öyle ise, rükünlerin tahakkuklarına delalet eden bütün deliller, Muhammedin (a.s.m.) risaletinin hak olduğuna ve onun sadıkıyetine dahi delalet ederler. Hem ahiretin tahakkukuna sair rükünlerinin delaletini Meyve Risalesi ve Onuncu Sözün zeyilleri beyan ettikleri gibi; öyle de, her bir rükün, hüccetleriyle beraber onun risaletine bir hüccettir .
Binler şehadetleri ihtiva eden üçüncü külli şahadet:

Yani, "O zat (a.s.m.), güneş gibi kendi kendine delildir. Binler mu’cizât ve kemalat ve yüksek, güzel ahlakıyla risaletine ve sadıkıyetine pek kuvvetli şahadet eder. "
Evet, "Mucizat-ı Ahmediye" risale-i harikada üç yüzden ziyade nakl-i sahih ile ispat ettiği gibi, o zatın (a.s.) ve sarahatıyla, avucunun bir parmağıyla Kamer iki parça olması ve nakl-i sahih ve tevatürle; aynı elin beş parmağından beş çeşme su akması ve susuz kalan bütün ordusu o sudan içmesi ve şahit olması ve bu acib harika iki defa başka yerde de vuku bulması; ve aynı avuç ile bir parça toprağı hücum eden düşman ordusuna atarak, herbirisinin gözüne bir avuç toprak girmesiyle, hücumda iken kaçmaları; ve aynı avuçta küçük taşlar, insanlar gibi tesbih edip "Sübhanallah" demeleri gibi nakl-i sahih ile ve bir kısmı tevatürle tarihlerde katiyen vukua gelen yüzer ve ehl-i



1 Allah’ın selamı üzerine olsun ey Peygamber!

2 Ay yarıldı. (Kamer Suresi:1 )

3 Attığın zaman sen atmadın. Ancak Allah attı. (Enfal Süresi:17. )

tahkikin yanında bine kadar mu’cizât, elinde zuhuru; ve dost ve düşmanlann ittifakıyla, onda güzel hasletlerin ve ahlak-ı hasenenin en yüksek derecesindeHaşiye bulnnması ve arkasında tebaiyetle sülûk edip kemalata erişen ve hakikate aynelyakin yetişen bütün ehl-i tahkik, ittifakla kemalat-ı Muhammediye (a.s.m.) en yüksek derecede bulunduğuna hakkalyakin tasdikleri ve onun dininden gelen alem-i İslamın füyüzatı ve koca İslamiyetin hakikatleri onun harika kemalatına delalet eder. Elbette o zat (a.s.m.), bizzat kendi risaletine gayet parlak ve külli, geniş şahadet eder demektir.

• Pekçok kuvvetli şehadetleri ihtiva eden dördüncü şahadet:

Yani, "Kur’an-ı Mucizü’l-Beyan, hadsiz hakikatler ve hüccetleriyle risaletine, sadıkıyetine şahadet eder."
Evet, kırk vecihle mucize olduğu Zülfıkar mecmuasında ispat edilen; ve on dört asrı nurlandıran; ve nev-i beşerin beşten birisini tebeddül etmeyen kanunlarıyla idare eden; ve o zamandan şimdiye kadar bütün ınuarızlara meydan okuyan; hiç kimse, hatta bir suresinin mislini getirmeye cesaret etmeyen; ve Âyetü’I-Kübrada ispat edildiği gibi, altı ciheti nurani, şüpheler giremeyen ve altı makam-ı kübra hakkaniyetine imza basan ve sarsılmaz altı hakikatlere dayanan; ve her zamanda yüzer milyon lisanlarla şevk ve hürmetle okunan ve her dakikada milyonlar hafızların kalblerinde kudsiyetle yazılan; ve alem-i İslamın bütün şehadetleri ve imanları onun şehadetlerinden tereşşuh eden; ve bütün ulum-u imaniye ve İslamiye onun menbaından akan; ve o, eski semavi kitapları tasdik ettiği gibi, bütün kütüb ve suhuf-u semaviyenin manevi tasdiklerine mazhar bulunan Kur’an-ı Azimüşşan, bütün hakikatleriyle ve hakkaniyetini ispat eden bütün hücccetleriyle, Muhammed Aleyhissalatü Vesselamın sıdkına ve risaletine şahadet eder demektir.

• Beşinci, altıncı, yedinci, sekizinci külli şehadetler:


Haşiye: Hatta şecaat kahramanı Hazret-i Ali (radıyallahü anh) diyor:
"Harbde biz korktuğumuz zaman, Peygamberin (a.s.m.) arkasına saklanır, tahassun ederdik. " Şecaat gibi her haslette faik olduğunu o zaman düşmanları dahi tasdik ettiklerini tarihler naklediyorlar.

İşaretlerinin kudsiyetiyle Cevşenin, delillerinin kuvvetiyle Risale-i Nurun, tevatür kuvvetindeki irhasatlarıyla mazinin, binler hadise ve mucizesinin tasdikiyle istikbalin şahadetiyle. . .

Yani, bin bir esma-i İlahiyeye sarihan ve işareten bakan ve bir cihette Kur’andan çıkan bir harika münacat olan ve marifetullahta terakki eden bütün ariflerin münacatlarının fevkınde bulunan ve bir gazvede "Zırhı çıkar onun yerine bu Cevşeni oku" 1 diye Cebrail vahiy getiren Cevşenü’l-Kebir münacatı içindeki hakikatler ve tam tamına Rabbine karşı tavsifler, Muhammedin (a.s.m.) risaletine ve hakkaniyetine şahadet ettiği gibi, Kur’an dan tereşşuh eden ve bir cihette Cevşenden feyiz alan ve tevellüd eden Resailin-Nuriye, yüz otuz parçasıyla risalet-i Muhammediyeye (a.s.m.) birtek hüccet ve risaletinin bütün hakikatlerini aklen ve mantıken ispatıyla, hatta felsefenin nazarında akıldan pek uzak meselelerini göz önünde gibi gayet kolay ve makul bir tarzda ders vermesiyle Muhammedin (a.s.m.) sadıkıyetine ve risaletine külli bir surette şahadet eder.
Hem, zaman-ı mazi dahi risaletine bir külli şahittir ki, irhasat denilen nübüvvetten evvel zuhur eden ve gelecek peygamberlerin mu’cizâtı sayılan harikalar, tarihlerde ve siyer kitaplarında kati tevatür tarzında nakledilen pekçok vakıalar, gayet sağlam bir surette risaletine şahadet eder ve çok nevileri var. Bir kısmı, gelecek Şehadetlerde beyan edilecek, bir kısmı da Zülfıkarda ve tarih kitaplarında sahih bir surette nakledilmiş. Mesela, veladet-i Peygamberiyeye (a.s.m.) yakın bir vakitte Kabeyi tahrip etmeye gelen Ebrehe askerinin başlarına ebabil kuşlarının elleriyle taşların yağması ve veladet gecesinde Kabedeki sanemlerin baş aşağı düşmesi ve Kisra-i Fars sarayının harap olması ve ateşperest Mecusilerin bin seneden beri yanması devam eden ateşi o gece sönmesi ve Bahira-i Rahip ve Halime-i Sadiyenin kati ihbarlarıyla, bulutlar başına gölge etmesi gibi çok hadiseler, nübüvvetinden evvel nübüvvetini haber vermişler.
Hem, istikbal, yani vefatından sonra onun haber verdiği hadiseler pekçoktur ve çok nevileri var. Birisi, Al-i Beytine ve Ashabına ve fütuhat-ı İslamiyeye ait ihbarat-ı gaybiyesidir ki, Zülfıkarda Mucizat-ı Ahmediye (a.s.m.) kısmında nakl-i sahih ile seksen vakıanın aynen haber verdiği gibi çıkması, mesela Hz. Osman (r.a.) mushaf okurken, Hz. Hüseyin (r.a.) Kerbelada şehid edilmeleri ve Şam ve İran ve İstanbulun fetihleri ve Abbasi Devletinin zuhuru ve Cengiz ve Hülagü onu mağlup ve mahvetmesi gibi seksen ihbar-ı gaybi mu’cizâtı, nakl-i sahih ile ve tarih ve siyer kitaplarına istinaden tafsilen yazması gibi, ihbar-ı gaybinin sair nevileriyle ve Muhammedin (a.s.m.) hakkaniyetine delalet eden pekçok vakıat-ı istikbaliye ile zaman-ı istikbal dahi kuvvetli ve külli bir surette risalet-i Muhammediyeye (a.s.m.) ve sadıkıyetine şahadet eder demektir.

• Dokuzuncu, onuncu, on birinci, on ikinci şehadetlere işaret eden,
-2-


1 Mecmuatül-Ahzab,l:231.

2 Hakkalyakin derecesindeki tasdikleriyle ve kuvvetli yakinleriyle Alinin, aynelyakin derecesindeki tasdikleriyle ve kemal-i imanlarıyla Ashabının, ilmelyakin derecesindeki tasdikleriyle ve kuvvetli tahkikatlarıyla Asfiyanın ve kati keşfiyat ve müşahedeleriyle onun risaletinde ittifak eden aktabın şahadetiyle. . .

Yani; Muhammedin (a.s.m.) sadıkıyetine ve hakkaniyetine külli şehadetlerden,

Dokuzuncusu: sırrına mazhar ve salavatlarda A1-i İbrahim Aleylisselama mukabil olan A1-i Muhammed Aleyhissalatü Vesselamın içindeki büyük evliya (r.a.) ve Ali (r.a.) ve Hasan (r.a.) ve Hüseyin (r.a.) ve Ehl-i Beytin on iki imamı ve Gavs-ı Azam (k.s.) ve Ahmed-i Rüfai (k.s.), Ahmed-i Bedevi (k.s.), İbrahim-i Dessuki (k.s.), Ebü1-Hasan-ı Şazeli gibi aktablar ve imamlar; ittifakla, hakkalyakin bir itikadla ve keşfiyat ve müşahedatla ve ümmette gösterdikleri harika irşadat ve kerametlerle, risalet ve hakkaniyet ve sadıkıyet-i Muhammediyeye (a.s.m.) imanları ve şehadetleri ile imza basıyorlar.
Onuncusu: Enbiyadan sonra en muhterem ve en yüksek taife, bedevi oldukları halde az bir zamanda nur-u Muhammedi (a.s.m.) ile şarktan garba kadar adilane idare edip, cihangir devletleri mağlup ederek müterakki, fenli, medeni, siyasi milletlere üstad, muallim, diplomat, hakim-i adil olarak o asn bir asr-ı saadet hükmüne getiren Sahabeler, Muhammedin (a.s.m.) her halini tetkik ve taharriden sonra, gözleriyle gördükleri çok mu’cizâtın kuvvetiyle, eski düşmanlıklarını ve ecdadlarının meleklerini ve çokları (Halid İbn-i Velid ve İkrime İbn-i Ebi Cehil gibi) pederlerinin taraftarlıklannı, kavim ve kabilelerini tamamıyla bırakıp bütün ruh u canlarıyla, gayet fedakarane bir surette İslamiyete girerek aynelyakin derecesinde Muhammedin (a.s.m.) sadıkıyetine ve risaletine imanları, sarsılmaz külli bir şehadettir.
On birincisi: Asfiya ve sıddikin denilen müçtehidler, imamlar, allameler, İbn-i Sina, İbn-i Rüşd gibi dahi feylosoflar misillü binler ehl-i tahkik, akli ve mantıki bir tarzda, herbiri ayn bir meslekte şüphesiz binler hüccetlere ve kati bürhanlara istinaden ilmelyakin derecesinde Muhammedin (a.s.m.) risaletine ve hakkaniyetine imanları öyle külli bir şehadettir ki, onların umumu kadar bir zekası bulunmayan, karşılarına çıkamaz.


Ümmetimin alimleri beni İsraillin peygamberleri gibidir. (Hadis-i şerif: Keşfül-Hafa, 2:64. )

İşte o hadsiz şahitlerden birisi, bu zamanda Risale-i Nurdur ki, münkirler ona karşı hiçbir çare bulamadıklarından, zabıta ve adliyeyi aldatıp mahkeme eliyle susturmasına çalışıyorlar.
On ikincisi: Alem-i İslamda herbiri ümmetin ehemmiyetli bir kısmını daire-i dersine alıp, harika irşad ve kerametlerle manevi terakki ettiren ve hüccetler yerinde müşahedata, keşfiyata dayanan ve aktab denilen en derin ehl-i tahkik ve hakikat, ruhani terakkilerinde Muhammedin (a.s.m.) risaletini ve sadıkıyetini ve en yüksek mertebe-i hakkaniyette bulunduğunu keşfen ve şuhuden görüp müttefikan ve mütetabıkan nübüvvetine şehadetleri öyle bir imzadır ki, onların umumu kadar bir yüksek mertebe-i kemalatı kazanmayan, o imzayı bozamaz.

On üçüncü şahadet: Dört külli ve çok geniş ve kati hüccetlerden ibarettir:

Bu fıkranın kısaca bir meali burada beyan edilecek ve izahatı ve senedleri Zülfıkarın Mucizat-ı Ahmediye (a.s.m.) kısmının ahirinde mükemmel var.
Yani, geçmiş zamanlarda nev-i beşerin meşahir ve namdarlarından başta enbiya olarak arifler, kahinler, hatifler müttefikan Muhammedin (a. s. m. } risaletine ve geleceğine irhasat nevinden gayet sarihan ve mükerrer haber verdiklerini nakl-i sahih ve bir kısmını tevatürle tarih ve siyer ve hadis kitaplarında kayıt ve kabul edilmesine ve mu’cizât-ı Ahmediye (a.s.m.) risalesinde o binler ihbaratın enkuvvetli ve kati kısmını tafsilen beyanına binaen ona havale edip gayet kısa bir işaretle deriz ki:
Enbiyalar, mukaddes, semavi kitaplarda Muhammedin (a.s.m.) nübüvvetine dair Tevrat, İncil, Zebur’un yüzer ayetlerinde sarahate yakın kısmından yirmi ayetleri On Dokuzuncu Mektubda yazılmış. Hıristiyan ve Yahudiler tarafından çok tahrifatıyla beraber, yine nübüvvet-i Ahmediyeyi (a.s.m.) haber veren yüz ayeti, Hüseyn-i Cisri kitabında yazmış.
Kahinler ise, başta meşhur Şık ve Satih olarak, ruhani ve cin vasıtasıyla gaibden haber veren ve şimdi medyum denilen tevatür bir nakl-i sahih ile Peygamberin (a.s.m.) geleceğine ve Fars devletini kaldıracağına sarih bir surette haber verdikleri ve şüphe kaldırmaz bir tarzda yakında bir Peygamber Hicazda zuhurunu mükerrer söyledikleri gibi, arif-i billah kısmından Peygamberin (a.s.m.) cedlerinden

Geçmiş devirlerdeki kahinler, hatifler ve ariflerden tevatürle nakledilen müjdelerin şahadetiyle, semavi kitaplarda görülen enbiya ve resullerin müjdelerinin müşahedesiyle; ve o peygamberlerin (aleyhimüsselam) mukaddes kitaplarında Muhammed Aleyhissalatü Vesselamın risaletinin müjde ve şahadetleriyle.

Kab İbn-i Lüeyy ve Yemen ve Habeş padişahlarından Seyf İbn-i Ziyezen ve Tübba gibi çok arifler, o zaman evliyaları pek sarih bir surette Muhammedin (a.s.m.) risaletinden haber verip şürlerle ilan etmişler. On Dokuzuncu Mektubda ehemmiyetli ve kati bir kısmı yazılmış. Hatta, o pardişahlardan birisi, demiş: "Ben, Muhammede (a.s.m.) hizmetkar olmasını bu saltanata tercih ederim." Birisi de demiş: "Ah ben ona yetişse idim, onun ammizadesi olurdum." Yani, Hazret-i Ali gibi fedai bir hizmetkarı ve veziri olurdum. Her ne ise, tarih ve siyer kitapları bu haberleri tamamen neşr ile, bu arifler, risalet-i Muhammediyeye (a.s.m.) kuvvetli ve külli sadıkıyetine imza basıyorlar.
Hem, o arifler ve kahinler gibi risalet-i Muhammediyeyi (a.s.m.) gaybi haber veren ve sözleri işitilen ve şahısları görünmeyen hatif denilen ruhaniler, pek sarih bir surette Muhammedin (a.s.m.) nübüvvetinden haber verdikleri gibi, çok muhbirler, hatta saneme kesilen kurbanlar ve sanemler ve mezar taşları nübüvvetinden haber vermeleriyle onun risaletine ve hakkaniyetine imza basıp tarih lisanıyla şahadet etmişler.

• On dördüncü şehadet:
Kâinatın kuvvetli şehadetine işaret eden bu Arabi fıkra:


Kainat, gayeleri ve onda tezahür eden makasıd-ı İlahiye ile Muhammedin (a.s.m.) cami risaletine şahadet eder. Çünkü, kainatın yaratılış gayelerinin ve ondaki makasıd-ı İlahiyenin, mevcudatın vazifelerinin ve kıymetinin anlaşılması, hüsün ve kemalinin tebarüz etmesi, hakikatlerindeki hikmetlerin tahakkuk etmesi, insanlar içinde peygamberlerin gönderilmesine, bilhassa da risalet-i Muhanımediyeye (a.s.m.) bağlıdır. Zira, bütün makasıd-ı İlahiyeyi en açık olarak gösteren ve bu gayelerin en etmem medarı risalet-i Muhammediyedir. Şayet o olmasaydı, bu sermedi manalar taşıyan büyük bir kitap hükmündeki mükemmel kainat, hebaen mensur gider, manasız kalır ve kemalatı sukut ederdi. Bu ise pek çok vücuh ve cihetlerle muhaldir.

Âyetü’I-Kübra, bu Arabi fıkranın mealine dair demiş: Bu kâinat, nasıl ki kendini icad ve idare ve tertip eden ve tasvir ve takdir ve tedbir ile bir saray, bir kitap gibi, bir sergi, bir temaşagah gibi tasarruf eden Saniine ve Katibine ve Nakkaşına delalèt eder; öyle de, kâinatın hilkatindeki makasıd-ı İlahiyeyi bilecek, bildirecek ve tahavvülatındaki Rabbani hikmetlerini talim edecek ve vazifedarane harekatındaki neticeleri ders verecek ve mahiyetindeki kıymetini ve içindeki mevcudatın kemalatını ilan edecek ve "Nereden geliyorlar? Ve nereye gidecekler? Ve ne için buraya geliyorlar ve çok durmuyorlar, gidiyorlar?" diye dehşetli suallere cevap verecek ve o kitab-ı kebirin manalarını ve ayat-ı tekviniyesinin hikmetlerini tefsir edecek bir yüksek dellal, bir doğru keşşaf, bir muhakkik üstad, bir sadık muallim istediği ve iktiza ettiği ve herhalde bulunmasına delalet ettiği cihetle, elbette bu vazifeleri herkesten ziyade yapan Muhammed Aleyhissalatü Vesselamın hakkaniyetine ve bu kâinat halıkının en yüksek ve sadık bir memuru olduğunu kavvetli ve külli şahadet edip -1- der.
Evet, Muhammedin (a.s.m.) getirdiği Nur ile kâinatın mahiyeti, kıymeti, kemalatı ve içindeki mevcudatın vazifeleri ve neticeleri ve memuriyetleri ve kıymetleri bilinir, tahakkuk eder. Ve kâinat, baştan başa gayet manidar mektubat-ı İlahiye ve mücessem bir Kur’an-ı Rabbani ve muhteşem bir meşher-i asar-ı Sübhaniye olur. Yoksa, adem ve hiçlik ve zeval ve fena karanlıklarında yuvarlanan karma karışık vahşetli bir virane ve dehşetli bir matemhane mahiyetine düşer. Bu hakikate binaen, kâinatın kemalatı ve hikmetli tahavvülatı ve sermedi manalan, kuvvetli bir tarzda "Neşhedü Enne Muhammeden Resulullah" der.

• On beşinci şahadet: Pekçok kudsi şehadetleri ihtiva eden, bu kâinatta tasarruf ederek zerrattan seyyerata kadar bütün tahavvülat ve harekat ve sekenat ve hayat ve memat gibi bütün tasarrufat emriyle, iradesiyle, kuvvetli bulunan Zat-ı Vacibü’l-Vücudun icraat-ı rububiyeti ve ef’al-i Rahmaniyeti cihetinde risalet-i Muhammediyeye (a.s.m.) mukaddes şehadetine işaret eden, bu gelen Arabi fıkradır:
-2-

1 Şahadet ederim ki, Muhammed (a.s.m.) Allah’ın Resulüdür.

2 Kainat Sahibi ve Halıkı ve Mutasarrıfının Rahmaniyet efali ve rububiyet icraatı, risalet-i Muhammediyeye şahadet eder. Kuran-ı MucizüI-Beyanı ona indirmek ve enva-ı mucizatı onun eliyle izhar etmek ve her türlü halinde onu himaye ve muvaffak kılarak dinini bütün hakikatleriyle beraber devam ettirmek ve onun hürmet ve şeref makamlarını yüceltmek ve bütün. mahlukatın üzerinde bir makam vermek gibi ap açık görülen Rahmaniyet fiilleri; ve keza, onun risaletini kainatın üzerinde manevi bir güneş yapmak ve dinini kullarının kemalatına bir fihriste yapmak ve onun hakikatini uluhiyetinin tecellilerine cami bir ayine yapmak ve kainattaki mahlukatın vücudu için rahmet ve hikmet ve adaletin lüzumu ve gıda ve su ve hava ve ışığın zanireti derecesinde zaruri vazifelerle onu tavzif etmek gibi rububiyet fiilleriyle, bu Kainat Sahibi, onun hakkaniyetine şahadet eder.

Bu pek kati ve çok geniş ve kudsi şehadetin tafsilatını Risale-i Nura havale edip, gayet kısacık bir işaretle meal-i icmalisine bakacağız:
Evet, bu kâinatta gözümüz önünde bu muntazam tasarrufatı içinde adalet ve hikmet ile ve rahmet ve inayet ve himayet ile her zaman iyileri himaye ve fenalan ve yalancıları tokatlamak, rububiyetin bir adeti olmasından, ef’al-i Rahmaniyet muktezasıyla bir Kur’an-ı Mucizü’l-Beyanı, Muhammed (a.s.m.) eline vermesi; ve bine yakın mucizelerin pekçok envaını ona vermesi; ve bütün halatında ve en tehlikeli vaziyetlerinde şefkatkarane himaye ve hatta güvercin ve örümcekle muhafaza etmesi; ve büyük vazifelerinde onu tam muvaffak etmesi; ve İslamiyetini zeminin ve nev-i beşerin başına geçirmesi; ve bütün mahlukat üstünde bir makam-ı şeref ve meşahir-i insaniyenin fevkınde daimi bir rütbe-i makbuliyet ve dost ve düşmanın ittifakıyla en yüksek hasletleri taşıyan bir şahsiyeti vermekle, beşerin beşten birisini ona ümmet etmesi gayet kati bir tarzda sadıkıyetine ve risaletine şahadet ettiği gibi; ef’al-i rububiyet cihetinde dahi görüyoruz ki, bu alemin Mutasarrıfı ve Müdebbiri, Muhammedin (a.s.m.) risaletini bu kâinata bir manevi güneş yapıp, Nur Risalelerinde ispat edildiği gibi, onun ile bütün karanlıklan izale ve nurani hakikatlerini gösterip ve bütün zişuuru, belki kâinatı hayat-ı bakiye müjdesiyle sevindirdiği gibi; dinini dahi bütün makbul ehl-i ibadetin fihriste-i kemalatı ve harekat-ı ubudiyete sağlam bir program yapması gibi Muhammedin (a.s.m.) şahsiyet-i maneviyesi olan hakikatini, Kur’anın ve Cevşenin delaletiyle tecelliyat-ı uluhiyetine bir ayine-i camia yapması ve sabıkan işaret ettiğimiz hakikatlerin ve on dört asırda her gün ümmetinin bütün hasenatlarının bir mislini kazanmasının ve hayat-ı içtimaiye ve maneviye ve beşeriyedeki asarının delaletiyle,

nev-i beşe en yüksek reis ve üstad yapması; ve onu büyük ve kudsi vazifelerle beşerin imdadına gönderip rahmet, hikmet, adalet, gıda, hava, ma, ziya derecesinde insanları onun dinine, şeriatına, İslamiyetteki hakikatlerine muhtaçHaşiye yapması ile on iki külli ve kati hüccetlerle risalet-i Muhammediyeye (a.s.m.) kudsi şahadet ettiği halde, acaba hiç mümkün müdür ki sinek kanadının ve bir çiçeğin tanziminden lakayd kalmayan bu kâinat Sahibinin bu derece külli ve geniş şehadetlerine mazhar olan risalet-i Muhammediye (a.s.m.), kâinatın manevi bir güneşi olmasın?
İşte bu on beş külli şehadetler, herbiri pekçok şehadetleri, hatta İkinci şahadet mu’cizât lisanıyla bin şehadeti ihtiva edip öyle bir katiyetle ve kuvvetle -1- olan davayı ispat ve tahakkukunu ve kıymetini ve ehemmiyetini ilan etmiş ki, hergün beş defa, alem-i İslam, yüzer milyon lisanlar ile teşehhüdde o davayı kâinata ilan ettiği gibi; o davanın esası olan hakikat-i Muhammediye (a.s.m.) kâinatın çekirdek-i aslisi, bir sebeb-i hilkati ve en mükemmel meyvesi olduğunu, milyarlar ehl-i iman, tereddütsüz tasdik ederek kabul etmişler. Ve bu kâinatın Sahibi (celle celalühü) o şahsiyet-i maneviye-i Muhammediyeyi (a.s.m.) saltanat-ı rububiyetine bir yüksek dellalı ve kâinat tılsımının ve hilkat muammasının bir doğru keşşafı ve lütuf ve rahmetinin bir parlak misali ve şefkat ve muhabbetinin bir beliğ lisanı ve alem-i bakideki hayat-ı daime ve saadet-i ebediyenin en kuvvetli müjdecisi ve elçilerinin en son ve büyüğü bir resul eylemiş. Acaba bu mahiyetteki bir hakikate kanaat etmeyen veya ehemmiyet vermeyen, ne derece hasaret ve hata ve belahet ve cinayet ettiğini kıyas eylesin!
İşte, namazdaki Fatiha, nasıl İkinci Kısımda işaratıyle, teşehhüdde -2- ’taki hakikat-i Tevhid davasına kati hüccetleri gösterir, hadsiz imzalar basar; bu Üçüncü Kısımda dahi yine teşehhüdde ’ta hakikat-i risalet davasına kuvvetli şahitleri getirip nihayetsiz tasdik imzalarını bastırır.

Haşiye: Ben bu ihtiyarlığım ve perişaniyetim içinde, zat-ı Muhammediyenin (a.s.m.) getirdiği erzak-ı maneviyenin milyondan birisini hissettim. Elimden gelse idi, milyonlar lisanla salavatlarla ona teşekkür edecektim. Şöyle ki:
Ben, firaktan, zevalden çok inciniyorum. Halbuki, sevdiğim dünya ve dünyeviler, müfarakatla beni bırakıp gidiyorlar. Ben de gideceğimi biliyorum. Bu pek elim ve canhıraş meyusiyete karşı, birden saadet-i ebediye ve hayat-ı bakiye müjdesini zat-ı Ahmediyeden (a.s.m.) işitmekle kurtuluyorum ve tam teselli buluyorum. Hatta, teşehhüdde e0007 dediğimde, ona hem biat, hem memuriyetine teslim ve itaat, hem vazifesini tebrik, hem bir nevi şükür ve saadet-i ebediye müjdesine bir mukabeledir ki: Müslümanlar, her gün beş defa bu selamı yaparlar.


1 Şahadet ederim ki, Muhammed (a.s.m.) Allah’ın Resulüdür.

2 Şahadet ederim ki, Allah’tan başka hiçbir ilah yoktur.

Ya Erhamerrahimin, bu Resul-i Ekremin (a.s.m.) hürmetine, bizi, onun şefaati- ne mazhar ve sünnetinin ittibaına muvaffak ve dar-ı saadette onun A1 ve Ashabına komşu eyle! Amin, amin, amin.
-1- -2-

1 Allah’ım, okunan ve yazılan Kuranın harfleri adedince ona, Aline ve Ashabına salat ve selam eyle. Amin.

2 Seni her türlü noksandan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bizim hiçbir bilgimiz yoktur. Sen her şeyi hakkıyla bilir, her işi hikmetle yaparsın. (Bakara Suresi: 32. )

Elhüccetüz-Zehranın İkinci Makamı

-1-

Fatihanın ahirinde, ehl-i hidayet ve istikamet ve ehl-i dalalet ve tuğyanın muvazenesine işaret eden ve Risale-i Nurun bütün muvazenelerinin menbaı olan ayetin bir hakikatini Sure-i Nurdan -2- (ila ahir) ayeti ve arkasında -3- (ila ahir) ayetiyle bareber pek acib bir tarzda o muvazeneyi mucizane ifade ederler.
Birinci ayet-i nur, Birinci Şuada ispat edilmiş ki, on işaretle Risale-i Nura bakıyor; mucizane, Kur’anın o tefsirinden gaybi haber veriyor. Ve Risale-i Nur’a Nur namı verilmesine en birinci sebep olmasından, Yirmi Dokuzuncu Mektubun bir kısmında bir seyahat-i hayaliye temsilinde, bu acib ayetin nur kelimesinde nun-u nabüdü mucizesi gibi bir manevi mucizesinin beyanına binaen, Âyetü’l Kübra risalesinde dünya seyyahı, Halıkını aramak, bulmak, tanımak için bütün kâinattan ve enva-ı mevcudatından sorduğu ve otuz üç yol ile ve kati bürhanlarla Halıkını ilmelyakin ve aynelyakin bildiği gibi; o aynı seyyah, asırlarda ve arz ve semavat tabakalarında aklıyla, kalbiyle, hayaliyle gezen yorulmaz, tok olmaz, bütün dünyayı bir şehir gibi görüp teftiş ederek, kah Kur’an hikmetine, kah felsefe hikmetine aklını bindirip geniş hayal dürbünüyle en uzak tabakalara bakarak, hakikatleri vakide olduğu gibi görmüş, bizlere Âyetü’I-Kübrada kısmen haber vermiş.




1 Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla. • Ve ancak Ondan yardım dileriz.

2 İllah göklerin ve yerin nurudur. Onun nurunun misali, bir lamba yuvası gibidir ki, onda bir kandil vardır. Kandil de cam fanus içindedir. Cam fanus ise, inci gibi parlayan bir yıldıza benzer ki, ne doğuya, ne de batıya ait olmayan mübarek bir ağacın yakıtından tutuşturulur. (Nur Suresi: 35. )

3 Yahut derin bir denizin karanlıklarına benzer ki, o denizi üst üste dalgalar kaplamış, dalgaları da [bulutlar] örtmüştür. (Nur Suresi: 40. )

İşte şimdi biz, o ayn-ı hakikat ve bir temsil manasında olan seyahat-i hayaliyesiyle girdiği pekçok alemler ve tabakalardan nümune için yalnız üç tabakasını, Fatiha ahirindeki muvazenenin yalnız kuvve-i akliye cihetinde bir misalini gayet muhtasar beyan edeceğiz. Sair meşhudatını ve muvazenelerini, Risale-i Nurun muvazenelerine havale ederiz.
• Birinci nümune şöyle: O, dünyaya sırf Halıkını tanımak, bulmak için gelen seyyah, aklına dedi: "Biz, herşeyden Halıkımızı sorduk; güzel, tam cevap aldık. Şimdi, `Güneşi güneşten sormak lazım darb-ı meseli gibi, biz dahi Halıkımızı, ilim ve irade ve kudret gibi kudsi sıfatlarının tecellileriyle ve meşhud eserleriyle ve isimlerinin cilveleriyle tanımak, bulmak için bir seyahat daha yapacağız" diye dünyaya girdi.

Ve ikinci bir cerayan olan ehl-i dalalet gibi, birden küre-i arz sefinesine bindi. Hikmet-i Kur’aniyeye tabi olmayan fen ve felsefe gözlüğünü taktı. Ve Kur’an okumayan coğrafya fenninin programıyla baktı, gördü ki: Nihayetsiz bir boşlukta, bir senede yirmi bin senelik bir dairede, top güllesinden yetmiş defa süratli bir hareketle gezer. Yüz binler nevi biçare, aciz zihayatlan içine almış. Eğer bir dakika yolunu şaşırsa veya bir serseri yıldız çarpsa, parçalanarak hadsiz fezada sukut ile, bütün o biçare zihayatları ademe, hiçliğe boşaltacak, dökecek diye anladı. -1- cereyanının dehşetli manevi musibetini -2-’in boğucu karanlığını hissederek, "Eyvah! Ne yaptık? Bu dehşetli gemiye neden bindik? Bundan kurtulmak çaresi nedir?" diye o kör felsefenin gözlüğünü kırdı, -3- in cereyanına girdi. Birden hikmet-i Kur’aniye imdadına geldi, tam hakikatini gösteren bir dürbün aklına verdi, "Şimdi bak" dedi. Baktı, gördü ki: -4- ismi, -5- burcunda bir güneş gibi tulu etti. Zemini gayet muntazam ve selametli bir gemi ve zihayatları rızıklarıyla beraber içine doldurmuş, kâinat denizinde çok hikmetler ve





1 Gazabına uğrayanların ve sapıtmış olanların yoluna değil. (Fatiha Süresi: 7.)

2 Yahut derin bir denizin karanlıklarına benzer. . . (Nur Suresi: 40. )

3 Kendilerine nimet ve ihsanda bulunduğu peygamberlerinin ve onlara tabi olan salih kullarının yoluna. . . (Fatiha Suresi: 7. )

4 Göklerin ve yerin Rabbi. (Rad Suresi: 35. )

5 Üzerinde gezin ve Allah’ın verdiği rızıktan yiyin diye, yeryüzünü sizin emrinize veren Odur. (Mülk Süresi:15.)

menfaatler için seyahatle güneş etrafında gezdirip mevsimlerin mahsülatını erzak isteyenlere getirir ve Sevr ve Hut namlarında iki meleği o sefineye kaptan yapılmış, gayet güzel ve muhteşem memleket-i Rabbaniyede Halık-ı Zülcelalin mahlukat ve misafirlerini keyiflendirmek için gezdiriyor. Ve onun ile, -1- hakikatini gösterir, Halıkını bu ismin cilvesiyle tanıttırır diye anladı. Bütün ruh u canıyla -2- dedi. -3- taifesine girdi.

•O seyyahın, alemlerdeki seyahatinde gördüğü nümunelerden
İkinci nümunesi: O seyyah, küre-i arz gemisinden çıkıp hayvanat ve insanlar alemine girdi. Dinden ruh almayan hikmet-i tabiiye gözlüğü ile o aleme baktı, gördü ki: O hadsiz zihayatların hadsiz ihtiyaçları ve onları inciten ve hırpalayan hadsiz muzır düşmanları ve merhametsiz hadiseleri varken, o ihtiyaçlara karşı sermayeleri binden, belki yüz binden ancak bir olabilir. Ve o muzır şeylere mukabil iktidarları, milyondan ancak birdir. Bu çok dehşetli ve acınacak vaziyette, rikkat-i cinsiye ve şefkat-i neviye ve akıl alakadarlığı ile onların haline o derece acıdı ve mahzun ve meyus ve Cehennem azabı gibi elemler alırken ve o perişan aleme girdiğine bin pişmaş olurken, birden hikmet-i Kur’aniye imdadına yetişti, dürbününü verdi. "Bak" dedi. Baktı, gördü ki: tecellisiyle Rahman, Rahim, Rezzak, Münim, Kerim, Hafız gibi çok esma-i İlahiyyenin her biri, birer güneş gibi.
-4-, gibi ayetlerin burçlarında tulu ettiler. O insan ve hayvan dünyasını rahmetle, ihsanlar doldurup bir nevi muvakkat cennete çevirdiler. Ve bu şayan-ı temaşa, güzel,

1 Allah göklerin ve yerin nurudur. (Nur Suresi: 35, Rad Suresi:16. )

2 Ezelden ebede her türlü hamd ve övgü, şükür ve minnet, Alemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur. (Fatiha Suresi:)

3 Kendilerine nimet ve ihsanda bulunduğu peygamberlerinin ve onlara tabi olan salih kullarının yoluna. . . (Fatiha Suresi: 7. )

4 Hiçbir canlı yoktur ki, Allah onu alnından tutup kudretine boyun eğdirmiş olmasın. (Hud Suresi: 56.)
Yeryüzünde yürüyen ve kendi rızkını yüklenemeyen nice canlının ve sizin rızkınızı Allah verir. O her şeyi işiten ve her şeyi bilendir. (Ankebut Suresi: 60. )
And olsun ki Biz Ademoğullarına ikramda bulunduk. (İsra Suresi: 70. )

ibretli misafirhanenin Mihmandar-ı Kerimini tam bildiklerini bildi. Bin kere -1- dedi.

• Seyahatindeki yüzer müşahedatından
Üçüncü nümunesi: Halıkını, isimlerinin ve sıfatlarının tecelli ve cilveleriyle tanımak isteyen o dünya seyyahı, akıl ve hayaline dedi ki: "Haydi! Ruhlar ve melekler gibi biz dahi cesedimizi yerde bırakıp göklere çıkacağız. Halıkımızı semavattakilerden soracağız. Ruh hayale ve akıl fikre bindiler, semaya çıktılar. Kozmoğrafya fennini kendilerine rehber ettiler. Dini dinlemeyen bir felsefe nazarıyla -2-
. . . cereyanıyla baktılar.
Gördü ki: Küre-i arzdan bin defa büyük, top güllesinden yüz defa çabuk hareket edenler içlerinde bulunan binler kütleler, ateş saçan yıldızlar; şuursuz, camid, serseri gibi birbiri içinde süratle gezerler. Bir dakika bir tesadüfle biri yolunu şaşırsa, o boş ve hudutsuz ve hadsiz nihayetsiz alemde bir şuursuz küre ile çarpmak suretinde kıyamet gibi bir herc ü merce sebep olur.
O seyyah, hangi tarafa baktı ise, dehşet ve vahşet ve hayret ve korkmak aldı, göğe çıktığına bin pişman oldu. Akıl ve hayal, bütün bütün bozuldular. "Bizim vazifemiz güzel hakikatleri görmek ve göstermek iken, böyle Cehennem gibi çirkin ve azaplı manaları bilmek, müşahede etmek vazifesinden istifa ediyoruz ve istemiyoruz" derken, birden -3- tecellisiyle -4- ve -5- ve -6- gibi çok isimler, herbiri birer güneş gibi -7- ve -8- ve -9- gibi ayetlerin burçlarında tulu ettiler. Bütün semavatı nurla, meleklerle doldurdular, bir büyük camie ve mescide ve

1 Ezelden ebede her türlü hamd ve övgü, şükür ve minnet, Älemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur. (Fatiha Suresi: 2. )

2 Sapıtmış olanlar . . . gazaba uğrayanlar.

3 Allah göklerin ve yerin nurudur. (Nur Suresi: 35, Rad Suresi:16. )

4 Arz ve Semavatın Halıkı.

5 Güneş ve Ayı Musahhar Eden.

6 Alemlerin Rabbi.

7 And olsun ki, dünya semasını Biz kandillerle süsledik. (Mülk Suresi: 5)

8 Üstlerindeki göğe bakmazlar mı, onu nasıl bina edip süsledik.(Kaf Suresi:6.)

9 Bundan başka, semaya da iradesini yöneltti ve gökleri yedi tabaka olarak tanzim etti. (Bakara Suresi: 29. )

ordugaha çevirdiler. O seyyah -1- cereyanına, girdi. Dallinden, -2-’den kurtuldu. Birden, Cennet gibi muntazam, güzel, muhteşem bir memleket gördü. Her tarafta Halık-ı Zülcelali bildiriyorlar bir vaziyeti müşahedesiyle, akıl ve hayalin kıymetleri ve vazifeleri bin derece terakki etti.
İşte o seyyahın kâinattaki seyahatinin yüzer nümunesinden bu mezkur üç numuneye kıyasen sair müşahedatını ve isimlerin cilveleriyle Vacibü’l-Vücudun marifetini Risale-i Nura havale edip, bu pek kısa işarete iktifaen, bu pek uzun kıssayı kısa keserek Halıkımızı bildiren kudsi sıfatlardan ve sıfat-ı sebasından yalnız ilim ve irade ve kudret gibi üç mühim eserleriyle, tecellileriyle ve tahakkuklarının hüccetleriyle Kâinat Halıkını tanımağa o dünya seyyahı gibi gayet kısa işaretlerle çalışacağız. Tafsilatını Risale-i Nur’a havale ederiz.
İşte, Arabi Hizb-i Nurinin hülâsatül-hülâsasından daimi, tefekküri bir virdim ve Allahü Ekber cümlesinin otu züç mertebesinden üç mertebeyi beyan eden bu gelen Arabi fıkranın birnevi tercümesi içinde kısa işaretlerle ulema-i ilm-i kelamı ve akide ulemasını pekçok meşgul eden ilim ve irade ve kudret-i İlahiyenin kâinattaki cilveleriyle, onları aynelyakin iman ile tasdik ve onlarla Vacibü’l-Vücudun bedahetle mevcudiyetine ve vahdaniyetine ilmelyakin tasdik ile tam iman etmeye yol açan bu Arabi fıkradır:


-3-




1 Kendilerine nimet ve ihsanda bulunduğu peygamberlerinin ve onlara tabi olan salih kullarının yoluna. . . (Fatiha Suresi: 7. )

2 Yahut derin bir denizin karanlıklarına benzer. . . (Nur Suresi: 40. )

3 De ki: Hamd olsun o Allah’a ki, evlat edinmekten münezzehtir, mülkünde ortağı bulunmaz ve hiçbir şeyden de aciz değildir ki yardımcıya ihtiyacı olsun. Ve hürmet ve tazim ile Onun yüceliğini an. (İsra Suresi:111. )













Gayet kısa bir nevi tercümesi içinde ilm-i İlahiye, bu pek ehemmiyetli hakikat-i imaniyeye kısacık işaretler edip, tafsilatını Risale-i Nura havale ile deriz:
Haşiye

İlim ve kudretiyle, Allah her şeyden büyüktür, yücedir. Zira O, zatının lazımı olan muhit ilmiyle her şeyi bilir. Zatının lazımı olan öyle bir ilimden hiçbir şeyin gizlenmesi mümkün değildir. Çünkü O, ilminin varlığı ve nur-u ilminin bütün alem-i vücudu ihatası sırrınca, her yerde vardır, hazır ve nazırdır; her şeyi ihata eder ve her şeyi görür, müşahede eder nuraniyet sahibidir.
Evet, mevcudatta müşahede edilen mizanlı intizamlar ve nizamlı ittizanlar, kasti hikmet-i amme ve mahsus inayat-ı şamile, muntazam kazalar ve müsmir kaderler, muayyen eceller ve mukannen erzaklar, düsturlarının sağlamlığıyla kainattaki fenleri netice veren itkanat ve her şeyi süslendiren ihtimamat ile sühület-i mutlaka içindeki kemal-i intizam ve insicam ve ittisak ve ittikan ve ittizan ve imtiyaz-ı mutlaka, her şeyi bilen bir Allamü’I-Guyubun ihata-i ilmiyesine delalet eder.
"Yaratan bilmez olur mu hiç? Onun ilmi her şeyin inceliklerine nüfuz eder O her şeyden halkıyla haberdardır. " (Mülk Süresi:14. )
İnsanın hüsnü-ü sanatının, onun şuuruna delaleti ile hilkat-i insanın ilm-i Halıka delaleti arasındaki nispet, karanlık gecedeki yıldız böceğinin ışıkçığının, günün ortasında yeryüzünde parlayan güneşin şaşaasına nispeti gibidir.

Evet, nasıl ki, rahmet rızk-ı acaibiyle güneş gibi kendini gösterip perde-i gaybda bir Rahman-ı Rahimi katiyetle ispat ediyor; öyle de, yüzer ayat-ı Kur’aniyede mevki alan ve kudsi yedi sıfattan bir cihette en birincisi olan "ilim" dahi, nizam ve mizanın hikmetleri ve meyveleriyle, güneş ziyası misillü kendini gösterdiği gibi, bir Alim-i Küll-i Şeyin mevcudiyetini katiyetle bildirir.
Evet, insanın şuuruna, ilmine delalet eden düzgün, ölçülü sanatı ile insanın Halıkının ilmine, hikmetine delalet eden hüsn-ü hilkat-i insan muvazenesi, aynen yıldız böceğinin geceki ışığının lemacığının, gündüzle güneşin ihatalı ziyasına nisbeti gibidir.
Şimdi ilm-i İlahinin delillerini beyan etmeden evvel, o kudsi sıfatın kâinatın envaındaki tecellileriyle Zat-ı Akdesi pek zahir bir tarzda göstermesine delalet ve şahadet eden Mirac-ı Muhammedi (a.s.m.) gecesinde huzur ve hitab-ı İlahiye mazhar olduğu zaman, birden * diyerek, bütün zihayat ve enva-ı mahlukat namına bir mebus ve elçi olmasından, bütün onların sıfat-ı ilmin cilveleriyle Rablerini bildirdikleri tarzda, selam yerinde umum zişuur bedeline, Halıkına umum zihayatın hediyelerini takdim eder. Yani, dört kelimeler ile umum zihayatın dört taifesinin ezeli, ebedi ilmin cilveleriyle Allamü’l-Guyuba karşı tahiyyelerini, tebriklerini, ubudiyetlerini, güzel marifetlerini gösterdiğinden, bu kudsi mükaleme-i Miraciyeyi geniş manasıyla okumak, teşehhüdde umum İslamın farz bir vazifesi olmuş. O kudsi mükalemenin izahatını Risale-i Nura havale edip, gayet kısa dört işaretle bir manasını beyan edeceğiz.
Birincisi ’tır. Kısacık meali şudur: Nasıl bir usta, pek harika bir makineyi derin ilmi ve mucizekar zekasıyla yapsa, o acib makineyi gören herkes, o ustayı takdirkarane tebrik edip alkışar ve tahsinkarane medihlerle ve ihsanlarla ona maddi, manevi hediyeler, tahiyyeler verir; o makine. dahi, o ustanın istediği tarzda, tam tamına, gayet mükemmel olarak arzulannı ve harika ince sanatını ve maharet-i ilmiyesini göstermesiyle, kendi ustasını lisan-ı hal ile alkışlar, tebrik eder, manevi tahiyyeler, hediyeler verir; aynen öyle de, kâinatta bütün zihayat taifeleri, herbiri ve her bir ferdi, her taraf mucizeli birer harika makinedir ki,

* Bütün canlıların manevi selam ve hediyeleri, fıtri ibadetleri, bereket ve tebrike sebep olan canlıların hulasası olan bütün mahluk, tohum, çekirdek, dane ve yumurtaların kullukları; canlıların hulasası olan ruh sahiplerinin hususi ibadetleri ve ruh sahiplerinin en mükemmelleri olan kamil insan ve Allah’a yakın meleklerin nurani ve yüksek ibadetleri Allah’a mahsustur. (Buhari, Ezan:148,150; Müslim, Salat: 56, 60, 62; Ebü Davud Salat:178. ;. . . )

ustasının herşeyin herşeyle münasebetini gören ve herşeyin hayatına lazım bütün şeyleri görüp tam yerinde ona yetiştiren ihatalı ilminin derin ve ince cilveleri ile kendini tanıttıran Sani-i Zülcelalini hayatlarının lisan-ı halleriyle, ins ve cin ve melek olan zişuurların kal dilleri gibi tahiyyelerle alkışlar ve tebriklerle derler.
Ve hayatlarının fiyatını doğrudan doğruya bütün mahlukatı bütün ahvaliyle bilen Halıklarına ubudiyetkarane takdim ediyorlar ki, Mirac Gecesinde bütün zihayat namına Muhammed Aleyhissalatü Vesselam, Vacibü’l-Vücudun huzurunda, selam yerinde deyip bütün zihayat taifelerinin tahiyye ve hediye ve manevi selamlarını takdim etmiş.
Evet, adi bir muntazam makine, intizam ve mizanlı heyetiyle şeksiz bir mahir ve dikkatli ustayı gösterdiği gibi, kâinatı dolduran hadsiz zihayat makineler de, herbirisi bin bir mu’cizât-ı ilmiyeyi gösteriyorlar. Elbette yıldız böceğinin ışığına nisbeten güneşin ziyası derecesinde ilmin cilveleri ile o zihayatlar, Usta ve sermedi Sanatkarlarının vücub-u vücuduna ve mabudiyetine pek parlak şahadet ederler.

İkinci kudsi kelime-i Miraciye, ’dür. Madem hadisçe namaz, müminin miracıdır ve Mirac-ı Ekberin cilvesine mazhardır; ve madem dünya seyyahı, her alemde, ilim sıfatıyla Allamü’l-Guyub Halıkını bulmuş; biz dahi o seyyahla beraber, mübareklerin ve görenlere "Barekallah" dedirtenlerin ve ’nün geniş alemine girip bütün ziruhun masum, mübarek yavrulanlarını ve bütün zihayatın mukadderat ve programlarının kutucukları olan tohum ve çekirdekleri başta olarak, o mübarekat alemini temaşa ve mütalaa ile kudsi sıfat-ı ilmin mu’cizâtlı, ince cilveleriyle Halıkımızı ilmelyakin ile bilmeye o seyyah gibi çalışacağız.
Evet, gözümüzle görüyoruz ki, bütün o masum yavrucuklar ve o mübarek mahzencikler, sandıkçıklar; bir Alim-i Hakîmin ilmiyle hem umumu, hem her bir ferdi, birden bir uyanmak ve gaye-i hilkatine yürümek için bir hareket alırlar. Hakikat nazarıyla bakanlara "Bin barekallah, yüz bin maşaallah!" dedirtirler.
Evet, mesela nutfeler, yumurtalar, tohumlar, çekirdekler, herbiri birden ilimden gelen bir ince nizam ve o nizam, maharetten gelen tam bir mizan içinde; o mizan, yeni bir tanzim, o ise taze bir ölçü ve tevzin içinde; o dahi bir temyiz ve terbiye ve müteşabih emsalinden kasti farika alametleri içinde; o da sanatlı bir tezyin ve süslenmek içinde; bu dahi hakimane, layık, mükemmel cihazat ve tasvir içinde; bu ise kerimane, rızık isteyenlerin zevklerini memnun etmek için, o mahlukların ve meyvelerin etleri ve yenilen kısımlan ihtilaf içinde; bu ise alimane, mucizane, ayrı

ayrı nakışlar, zinetler içinde; bu da ayn ayrı güzel, hoş kokular ve lezzetli tatlar içinde; ki kemal-i intizam içinde, birbirinden mütemayiz, ayn iken, kesret ve sürat ve vüsat-i mutlaka içinde, sehivsiz, hatasız, bütün onlann suretlerinin inkişafları ve her mevsimde o harika halin devamı içinde, bütün o mübareklerin herbiri ve beraber, bu mezkur on beş dil ile ustalannın harika maharetini ve mu’cizâtlı ilmini göze gösterip Allamü’l-Guyub, Vacibü’l-Vücud Sanilerini güneş gibi bildiriyorlar. İşte bu pek geniş ve parlak şehadetleri ve Sanini tebrikleri içindir ki, Mirac Gecesinde bütün mahlukat hesabına konuşan zat-ı Muhammediye (a.s.m.) kelimesini selam yerinde demiş.

Üçüncü kelime , ’dür ki, hem umumi Mirac-ı Ekber-i Muhammedide (a.s.m.), hem her müminin hususi miracı olan namaz teşehhüdünde, hergün hiç olmazsa on defa, yüz milyonlar ehl-i iman, o kudsi kelimeyi, Peygamberin (a.s.m.) tebaiyetiyle dergah-ı İlahiye takdim edip kâinatta ilan ederler. Miraca dair Otuz Birinci Söz, Miracın bütün hakikatlerini, bir muhatap ittihaz ettiği muannid, mülhid, münkirlere karşı dahi gayet kati ve kuvvetli bir surette ispat ettiğine binaen, tafsilatını ve hüccetlerini ona havale ederek, gayet muhtasar bir işaretle bu üçüncü kelime-i Miraciyenin geniş manasını gösteren ziruh, zişuur taifelerinin acib alemine bakıp, ilm-i ezelinin cilveleriyle Halıkımızın vahdet ve mevcudiyeti içinde kemal-i rahmaniyetini ve rahimiyetini ve azamet-i kudret ve şümul-ü iradetini bilmeye çalışacağız:
Evet, bu alemde görüyoıuz ki: Bu ziruhlar, şuuren ve aklen olmasa da hissen, fıtraten hissediyorlar ki, herbiri, hadsiz bir acz ve zaaf içinde, hadsiz düşmanları ve incitenleri var. Ve hadsiz bir fakr ve ihtiyaç içinde, hadsiz hacatı ve matlubları var. İktidarı ve sermayesi binden birine kafi gelmediğinden, bütün kuvvetiyle bağınr ve ağlar, manen, fıtraten yalvarır, kendine mahsus sesiyle, lisanıyla dualar, niyazlar, bir nevi namazlar, salavatlar ile bir Alim-i Kadir dergahına iltica ederken, birden göıüyoruz ki, o bağıranların her işini, her ihtiyacını bilen ve her derdini ve zarannı anlayıp yalvarmasını, fıtri duasını işiten Alim-i Mutlak bir Kadir-i Hakim, imdatlarına yetişir, bütün istediklerini yapar. Ağlamalannı gülmeye, bağırmalarını teşekkürlere çevirir. Bu hakimane, alimane, rahimane yardım, pek parlak bir tarzda ilim ve rahmetin cilveleriyle bir Mucib-i Muğis, bir Rahim-i Kerimi bildirip o zinzh aleminin bütün salavat ve ubudiyetlerini Ona takdim ve tahsis eder manasıyla, Mirac-ı Ekberde Muhammed Aleyhissalatü Vesselam ve mirac-ı asgar olan namazlarda onun ümmeti, der.


Dördüncü kelime-i kudsiye, ’dir. Risale-i Nurun çok hakikatleri namaz tesbihatında ihtar edilmesi hikmetiyle, hem Fatihanın, hem teşehhüdün kelimelerinin hakikatlerini kısa işaretlerle beyan etmeye adeta ihtiyarsız sevk edildim.
İşte, Mirac-ı Muhammedide (a.s.m.) denilen kelime-i kudsiyesi, ehl-i marifet ve iman ve külli şuur sahibi olan ins ve cin ve melek ve ruhanilerin, kâinatı güzel tayyibeleri ve haseneleri ve ubudiyetleriyle güzelleştiren ve güzellerin alemine bakan ve sermedi Cemil-i Mutlakın hadsiz cemal ve güzelliklerini ve kâinatı süslendiren isiınlerinin daimi güzelliklerini tam bilen ve aşk ve şevkle külli ubudiyetler ile mukabele eden ve parlak iman ve geniş marifetler ve medh ü senaların revaih-i tayyibe ve hoş kokularıyla Halıklarına karşı o hadsiz tayyibatlar manasıyla Miracda söylenmiş sırrıyla, teşehhüdde bütün ümmet, hergün usanmadan o kudsi kelime-i tayyibeyi tekrar ederler. Evet, bu kâinat, nihayetsiz bir hüsün ve cemal-i seımedinin ayinesidir. Ve cilveleri ve kâinattaki bütün cemal ve kemal ve güzellikler, o sermedi hüsünden gelir ve ona intisapla güzelleşir, kıymeti yükselir. Yoksa, karma karışık bir virane, bir hüzüngah olur. Ve o intisap ise, saltanat-ı uluhiyetin dellalları ve ilancıları olan ins ve melek ve ruhanilerin marifet ve tasdikleriyle anlaşılır. Hatta o dellalların güzel ve tatlı hamdlerini ve senalarını ve Mabuduna medihlerini ve onlann kelimelerini her tarafa neşir ve Arş-ı Azamın canibine sevk etmek için, hava unsurunun zerreleri emirber neferler, küçücük diller ve kulaklar gibi o güzel kelimeleri dergah-ı Uluhiyete takdim etmek için o pek harika vaziyet-i acibe havaya verildiğine kuvvetli bir ihtimal var diye kalbime geldi.
İşte, ins ve melek, nasıl ki imanları ve ubudiyetleriyle Mabud-u Zülcelali bildiriyorlar; öyle de, o Hakim-i Zülcelal dahi, o ilancılara verdiği çok cami istidatlarla, pek harika cihazlarla ve dekaik-ı ilmiyeleriyle herbirisini bütün kâinatla alakadar bir küçük kâinat hükmüne getirmekle, Kendini pek parlak bir tarzda bildiriyor. Mesela, insanın küçücük kafasında ceviz kadar bir yerde kuvve-i hafıza, kuvve-i hayaliye, kuvve-i müfekkire gibi müteaddit, acib makineleri yaratmak ve kuvve-i hafızayı bir büyük kütüphane hükmüne getirmekle, ilm-i ezelinin cilvesiyle, güneş gibi Kendini gösteriyor "
Haşiye
Şimdi, sabıkan zikredilen ve ilm-i muhitin külli hüccetlerine işaret eden ve bir geniş hüccet olarak hadsiz bürhanları ihtiva eden ve on beş delil ile ilm-i muhiti gösteren Arabi parçanın gayet kısa bir mealine ve bir nevi tercümesine işaret ederiz:

Haşiye: Pek şiddetli hastalığım müsaade etmiyor; Hüsrev’in tercüme vazifesine yalnız bir mehaz ve yardımdır.

On beş delilden BİRİNCİSİ:
Yani, bütün mahlukatta müşahede edilen ölçülü düzgünlük, mizanlı intizam, ihatalı bir ilme şahadet eder.
Evet, muntazam bir saray gibi kâinattan ve Manzume-i Şemsiyeden ve kelimeler ve seslerin neşrinden zerreleri medar-ı hayret bir intizam gösteren hava sahifesinden ve üç yüz bin ayrı ayrı nevileri her baharda bir intizam-ı ekmel içinde yetiştiren zemin yüzünden tut, ta her bir zihayatın vücudundaki aza ve cihazat ve hüceyrat ve zerrelere kadar derin, ihatalı, şaşırmaz bir ilmin eseri olan mizani düzgünlük ve tam intizam bulunması, gayet zahir ve kati bir surette, ihatalı bir ilme delalet ve şahadet eder demektir.
İKİNCİ DELİL: ’dir.
Yani, bütün kâinattaki masnuatta, cüz’i-külli, seyyarattan ta kandaki küreyvat-ı hamra ve beyzaya kadar herşeyde gayet düzgün bir ölçü, mütenasip bir mizan bulunması, bedahetle muhit bir ilme delalet ve kati şahadet eder.
Evet, görüyoruz ki, mesela bir sineğin, bir insanın azaları ve cihazatı, hatta cesedinin hüceyratı ve kanındaki kırmızı ve beyaz kürecikleri o derece hassas bir mizan ve ince bir ölçü ile yerleştirilmiş ve o derece birbirine münasip ve uygun ve cesedin sair azalannda öyle muntazam bir tenasüp var ki, nihayetsiz bir ilme malik olmayan, o vaziyeti onlara vermesi hiçbir cihette iınkanı yok.
İşte, aynen bütün zihayat ve enva-ı mahlukat, zerrattan ta Manzume-i Şemsiyedeki seyyarata kadar, öyle tam bir muvazene ve zeıre kadar şaşımıaz bir düzgün ölçü hükmetmesi, ihatalı bir ilme kati delalet ve parlak şahadet eder. Demek, ilmin her delili, Zat-ı Alimin mevcudiyetine dahi delildir. Sıfat mevsufsuz olması muhal ve imkansız olmasından, bütün hüccetleri Alim-i Ezelinin vücub-u vücuduna kuvvetli ve gayet kati bir hüccet-i kübradır.

ÜÇÜNCÜ DELİL: ’dir.
Yani, bütün kâinattaki hallakıyet ve faaliyette ve tebeddülat ve ihya ve tavzifat ve terhisatta, bütün masnuattın herbiri ve her bir taifenin tesadüf imkanı olmayan öyle kasti ve bilerek takılan hikmetleri ve faideleri ve vazifeleri var ve göıüyoruz ki, ihatalı bir ilmi bulunmayan, hiçbir cihette, hiçbirisine icad noktasında sahip çıkamaz. Mesela, hadsiz zihayattan bir insanın yüz cihazatından birtek cihazı olan lisanı, bir et parçası iken, iki büyük vazifesiyle yüzer hikmetlere, neticelere, meyvelere, faidelere alet oluyor. Taamların zevkindeki vazifesi, ayrı ayrı bütün tatları bilerek cesede, mideye haber vermek ve rahmet-i İlahiyenin matbahlarına dikkatli bir

müfettiş olmak; ve kelimeler vazifesinde kalbe ve ruha ve dimağa tam bir tercüman ve santral olmak, elbette gayet parlak ve kati bir surette ihatalı ilme delalet ve şahadet eder. Birtek dil, hikmetleri ve meyveleriyle böyle delalet etse, hadsiz lisanlar ve hadsiz zihayatlar, nihayetsiz masnuat, güneş zuhurunda ve gündüz katiyetinde, nihayetsiz bir ilme delalet ve şahadet ve Allamü’l-Guyubun daire-i ilminden ve hikmetinden ve meşietinden hariç hiçbir şey yoktur diye ilan ederler.

DÖRDÜNCÜ DELİL: ’dir.
Yani, bütün zihayat, zişuur aleminde, her neve ve her ferde, hususi ve ona münasip ve umuma şamil inayetler, şefkatler, himayetler, bedahet derecesinde ihatalı bir ilme delalet ve o inayetlere mazhar olanları ve ihtiyaçlarını bilen bir Alim-i İnayetkarın vücub-u vücuduna hadsiz şehadetler eder, demektir.

İHTAR: Risale-i Nurun hülâsatü’1-hülasasının zübdesi olan Arabi fıkradaki kelimelerin izahı ise, Kur’andan tereşşuh eden Risale-i Nurun ayat-ı Kur’aniyenin lemeatından aldığı hakikatlere, hususan ilim ve iradeye ve kudrete dair delillere ve hüccetlere işarettir ki, bu Arabi kelimelerin işaret ettikleri o ilmi deliller, ehemmiyetle tefsir ediliyor. Demek, herbiri çok ayatın birer işaret ve birer nüktesini beyan etmektedir. Yoksa, o Arabi kelimelerin tefsiri ve beyanı ve tercümesi değildir. Sadede dönüyoruz.

Evet, gözümüzle görüyonzz ki, bizleri ve bütün ziruhları bilir ve bilerek şefkatle himaye eder ve ihtiyacını ve her derdini bilir ve bilerek inayetiyle imdadına yetişir bir Alim-i Rahim var. Hadsiz misallerinden birisi:
İnsanın rızık ve ilaç ve muhtaç olduğu madenler cihetinde gelen hususi ve umumi inayetler, pek zahir bir surette, bir ilm-i muhiti gösterir ve bir Rahman-ı Rahime rızık, ilaç, madenlerin adedince şehadetler ederler. Evet, insanın, hususan acizlerin ve yavruların iaşeleri ve billıassa mide matbahından cesedin rızık isteyen azalarına, hatta hüceyrelerine herbirine münasip rızkını yetiştirmeleri ve dağlar bir eczahane ve insana lazım bütün madenlerin bir anbarı olmalan gibi hakimane işler, gayet ihatalı bir ilim ile olabilir. Serseri tesadüf, kör kuvvet, sağır tabiat, camid, şuursuz esbab, basit, istilacı unsurlar, hiçbir cihette bu alimane, basirane, hakimane, merhametkarane, inayetperverane olan iaşe ve idare ve himayet ve tedbirlere karışamazlar. Yalnız, o zahiri esbab, Alim-i Mutlakın emriyle, izniyle, ilim ve hikmeti dairesinde bir perde-i izzet-i kudret-i İlahiye olarak istimal ve istihdam edilmeleri var.

BEŞİNCİ ve ALTINCI DELİL: ’dir.
Yani, herşeyin, hususan nebatat ve eşcar ve hayvanat ve insanların şekilleri ve miktarları, ilm-i ezelinin iki nevi olan kaza ve kaderin düsturlarıyla sanatkarane

biçilmiş ve herbirinin kametine göre tam münasip dikilmiş, mükemmel giydirilmiş, gayet muntazam birer hikmetli şekil verilmiş. Onlar, herbiri ve beraber, bir nihayetsiz ilme delalet ve bir Sani-i Alime adetlerince şahadet ederler demektir.
Evet, mesela, numune olarak hadsiz misallerinden yalnız tek bir ağaç ve bir ferd-i insana bakıyoruz, görüyoruz ki: Bu meyveli ağaç, o çok cihazatlı insan, hiçbir ressam tam taklidini yapamayacak derecede zahiri ve batını, dış ve içi öyle bir gaybi pergarla ve ince bir ilmin kalemiyle hudutları çizilmiş ve tam intizamla her azasına münasip suret verilmiş ki, meyve ve neticlerine ve vazife-i fıtratlarına yetişsin. Bu ise nihayetsiz bir ilimle olabilmesi cihetiyle, herşeyin herşeyle münasebetini bilip ve nazara alan ve bu ağaç ve bu insanın bütün emsallerini ve nevilerini ilm-i ezelisinin kaza ve kader pergar ve kalemiyle dış ve iç miktarlarını ve suretlerini hakimane yapılmasını bilerek işleyen bir Sani-i Musavvir, bir Alim-i Mukaddirin hadsiz ilmine ve vücub-u vücuduna nebatat ve hayvanat adedince şahadet ederler demektir.

YEDİNCİ, SEKİZİNCİ DELİL: ’dir.
Yani, ehemmiyetli bir hikmet için, zahir nazarda müphem ve gayr-i muayyen tevehhüm edilen eceller ve rızıklar, ipham perdesi altında kaza ve kader-i ezelinin defterinde mukadderat-ı hayatiye sahifesinde her zihayatcn eceli mukadder ve muayyendir, tekaddüm, teahhur etmez. Ve her ziruhun rızkı tayin ve tahsis edilip kaza ve kader levhasında yazıldığına hadsiz deliller var. Mesela, koca bir ağacın ölmesi, onun bir nevi ruhu olan çekirdeğini onun yerinde vazife görmek için bırakması, bir Alim-i Hafizin hikmetli kanunuyla olması ve yavrunun rızkı olan süt, memelerden gelmesi ve kan ve fışkı içinden çıkıp hiç bulaşmadan safı, temiz olarak ağzına akması, tesadüf ihtimalini kati bir surette red ve bir Rezzak-ı Alim-i Rahimin şefkatli düsturuyla olduğunu gayet kati gösteriyor. Bu iki cüz’i misale bütün zihayat, ziruh kıyas edilsin.
Demek, hakikatte hem ecel muayyen ve mukadderdir, hem rızk herkese göre bir taayyün içinde mukadderat defterinde kayıt edilmiştir. Fakat, gayet mühim bir hikmet ipin hem ecel, hem rızık perde-i gaybda ve müphem ve gayr-i muayyen ve zahiren tesadüfe bağlı gibi görünüyor.
Eğer ecel güneşin gurubu gibi muayyen olsa idi, yarı ömür gaflet-i mutlakada ve ahirete çalışmamakla zayi olup, yarı ömürden sonra hergün ölüm darağacı tarafına bir ayak atmak gibi dehşetli bir korku alıp eceldeki musibet yüz derece ziyadeleşmesi sırrıyla, başa gelen musibetler ve hatta dünyanın eceli olan Kıyamet perde-i gaybda merhameten bırakılmış.
Rızık ise, hayattan sonra nimetlerin en büyük bir hazinesi ve şükür ve hamdin en zengin bir menbaı ve ubudiyet ve dua ve ricaların en cemiyetli bir madeni

olmasından, suret-i zahirede müphem ve tesadüfe bağlı gibi gösterilmiş. Ta her vakit Rezzak-ı Kerimin dergahına iltica ve rica ve yalvarmak ve hamd veşükürşefaatiyle rızık istemek kapısı kapanmasın. Yoksa, muayyen olsa idi, mahiyeti bütün bütün değişecekti. Şakirane, minnettarane ricalar, dualar, belki mütezellilane ubudiyet kapıları kapanırdı.

DOKUZUNCU, ONUNCU DELİL:
Yani, her masnuda, hususan bahar mevsiminde zemin yüzünde sermedi bir hüsün ve cemalin cilvelerini gösteren bütün güzel mahluklar, ezcümle çiçekler, meyveler ve kuşçuklar ve sinekler ve bilhassa yaldızlı ve yıldızlı kuşçukların hilkatlerinde ve suretlerinde ve cihazatlannda öyle mucizane bir maharet ve dikkat ve harika bir sanat, bir ittikan, bir mükemmeliyet ve sanatkarlarının mu’cizâtlı hünerlerini gösteren ayrı ayrı, çeşit çeşit tarzlarda şekiller, makinecikler, gayet ihatalı bir ilme ve-tabirde hata olmasın-gayet maharetli ve fünunlu bir meleke-i ilmiyeye kati delalet ve serseri tesadüfün ve şuursuz ve müşevveş esbabın müdahale etmesinin imkansız olduğuna şahadet ettikleri gibi; ifadesiyle o güzel masnularda o derece bir şirin süslemek ve tatlı bir zinet ve cazibedar bir cemal-i sanat var ki, nihayetsiz bir ilim ile iş görür ve herşeyin en güzel tarzını bilir ve sanatkarlığın cemal-i kemalini ve kemal-i cemalini zişuurlara göstermek ister ki, en cüz’i bir çiçeği ve küçük bir sineği ihtimamkarane, mahirane, sanatperverane ehemmiyetle tasvir ve icad eder. Bu ihtimamkarane tezyin ve tahsin, bedahetle hadsiz ve herşeye muhit bir ilme delalet ve o güzellerin adedince, bir Sani-i Alim-i Zülcemalin vücub-u vücuduna, şehadetler ederler demektir.

Beş külli delil ve hüccetlerini ihtiva eden ON BİRİNCİ DELİL:

Bu delil, sabıkan zikredilen Arabi fıkranın ahirinde yazılan delilin başka ve daha güzel bir tarzıdır. Şiddetli hastalık sebebiyle, gayet kısa bir işaretle bundaki beş altı geniş delilleri beyandır.


Evvela: Bütün zeminde görüyoruz: Tam bilmekten ve maharetten gelen gayet suhulet ve kolaylıkla acib zihayat makineler, defaten ve bir kısmı bir dakikada düzgün, ölçülü, emsalinden farikalı yapılmaları, nihayetsiz bir ilme delalet ve sanattaki maharet-i ilmiyeden gelen suhulet ve kolaylık derecesinde o ilmin kemaline şahadet eder.
Saniyen: Gayet kesret ve çokluk içinde şaşırmadan gayet derecede sanatlı, mükemmel icadlar, nihayetsiz bir kudret içinde hadsiz bir ilme delalet ve Alim ve Kadir-i Mutlaka hadsiz şahadet eder.
Salisen: Sürat-i mutlaka ve gayet çabuk yapılmakla beraber, gayet derece mizanlı, ölçülü icadları, hadsiz bir ilme delalet ve adetlerince, bir Alim-i Mutlak ve Kadir-i Mutlaka şahadet ederler.
Rabian: Gayet geniş bütün zemin yüzünde hadsiz zihayatların vüsat-i mutlaka ile beraber gayet sanatkarane, süslü, kemal-i hüsn-ü sanat ile yapılmaları hiç şaşırmayan, her şeyi beraber gören, bir şeyi bir şeye mani olmayan bir ihatalı ilme delalet ve bir Alim-i Küll-i Şey ve Kadir-i Mutlakın masnuları olduklarına herbiri ve beraber şahadet ederler.
Hamisen: Bud-u mutlak ve birbirinden gayet uzak bir nevin efradı, biri şarkta ,biri garbda, biri şimalde, biri cenubda, aynı zamanda, aynı tarzda birbirinin misli ve birbirinden teşahhusça imtiyazlı bir surette vücuda gelmeleri, ancak bir Alim-i Mutlak ve Kadir-i Mutlakın kainatı idare eden hadsiz kudreti ve bütün mevcudatı ahvaliyle ihata eden nihayetsiz ilmiyle olabilmesi cihetiyle, muhit bir ilme delalet ve bir Allamü’1-Guyuba hadsiz şahadet ederler.
Sadisen: İhtilat-ı mutlakla beraber hiç şaşırmadan ve karıştırmadan herbirisi tam bir imtiyaz ve alamet-i farika ile o karışık emsalinde ve karanlık yerlerde, mesela toprak altındaki tohumlar gibi şaşıran vaziyetlerde o çok kalabalıklı zihayat makinelerin herbirisinin hiçbir cihazatını noksan bırakmayarak mu’cizatlı bir surette yaratılmaları, güneş gibi ilm-i ezeliye delalet ve gündüz gibi Kadir-i Mutlak ve Alim-i Mutlakın hallakıyetine, rububiyetine şahadet ederler.
Risale-i Nur’daki tafsilata havale edip, bu pek uzun kıssayı kısa kesiyoruz.
Şimdi Hulasatü’l-Hulasadaki "İrade" meselesine başlıyoruz:















Bu fıkra, irade-i İlahiyenin delillerinden pekçok külli hüccetleri ihtiva eden birtek külli ve uzun delildir. Mealinin kısa bir tercümesi içinde irade ve ihtiyar ve meşiet-i İlahiyyeyi gayet kati ispat eden bir delili beyan ederiz. Hem, ilm-i İlahinin bütün mezkur delilleri, aynen iradenin dahi delilidir. Çünkü, her masnuda ilim ve iradenin beraber cilveleri, eserleri görünüyor.

Bu Arabi fıkranın kısaca meali:
Yani, her şey onun irade ve meşietiyle olur. İstediği olur, istemediği olmaz. Her ne isterse yapar. İstemezse, hiçbirşey olmaz. Bir hüccet şudur:
Görüyoruz ki, bu masnuatın herbiri muayyen zatı, mahsus sıfatı, ayrı hususi mahiyeti, mümtaz farikalı sureti, hadsiz imkanat ve başka tarzlarda olabilir, Teşvişçi ihtimalat içinde, neticesiz çok yollarda ve sel gibi akan ve karıştıran ve birbirine zıt unsurların müdahaleleri içinde ve sehiv ve iltibasa sebebiyet veren ve birbirine benzeyen emsalleri içinde bu karma karışık hallere karşı, o her bir masnuu ince, tam, düzgün bir nizam altına almak ve hassas, cessas, mükemmel bir ölçü ve mizanla her uzvunu ve cihazını tartmak, takmak ve yüzüne süslü, düzgün bir sima,

bir teşahhus vermek ve birbirine muhalif azalarını basit, camid, ölü bir maddeden zihayat olarak gayet sanatlı yaratmak, mesela insanı ayrı ayrı yüz cihazatı ile bir katre sudan icad etmek ve kuşu pekçok alat ve muhtelif cihazlarıyla bir basit yumurtadan inşa edip mu’cizatlı suret giydirmek ve ağacı dal, budak ve mütenevvi aza ve eczasıyla basit, camid karbon, azot, müvellidülma, müvellidülhumuzadan terekküp eden bir küçük çekirdekten çıkarmak, muntazam, meyveli bir şekil giydirmek, elbette ve elbette bedahetle, şüphesiz, katiyetle vücub ve zaruret ve lüzum derecesinde ispat eder ki, o her bir masnua bütün zerrat ve eczasıyla ve suret ve mahiyetiyle bir Kadir-i Mutlakın irade ve meşietiyle ve ihtiyar ve kastıyla o mahsus, mükemmel vaziyet veriliyor. Ve herşeye şamil bir iradenin taht-ı hükmündedir. Ve bu tek masnuun bu şüphesiz tarzda irade-i İlahiyeye adetlerince delaleti gösteriyor ki, bütün masnuat, hadsiz, nihayetsiz ve güneş ve gündüz gibi zahir bir katiyette, herşeye şamil irade-i İlahiyeye, adetlerince şehadetler ve bir Kadir-i Müridin vücub-u vücuduna hadsiz hüccetlerdir.
Hem, ilm-i İlahinin sabıkan mezkur bütün delilleri, aynen iradenin dahi delilleridir. Çünkü, ikisi kudretle beraber iş görüyorlar. Biri birisiz olmaz. her bir nevin ve cinsin efradı, aza-i neviye ve cinsiyede tevafukları nasıl delalet eder ki Sanileri birdir, vahiddir, ehaddir; öyle de, yüzlerinin simaları hikmetli bir tarzda birbirinden farikalı ve ayrı olması kati delalet eder ki, o Sani-i Vahid-i Ehad, bir Fail-i Muhtardır, irade ve ihtiyar ve meşiet ve kast ile her şeyi yaratır.
İşte iradeye dair tek ve külli bir delili beyan eden mezkur Arabi fıkranın kısaca mealinin tercümesi bitti. İradeye dair pekçok mühim nükteleri ilim meselesi gibi yazmak niyet etmiştim. Fakat, semli hastalık dimağıma tam yorgunluk verdiği için başka vakte tehir edildi.

Kudrete dair Arabi fıkrası:













Bu pek azim mesele-i kudrete dair Arabi fıkranın kısaca mealinin bir nevi tercümesinden evvel, kalbe ihtar edilen bir hakikati beyan ederiz. Şöyle ki:
Kudretin vücudu, kainatın vücudundan daha ziyade katidir. Belki bütün mahlukat, herbiri, hem beraber, o kudretin mücessem kelimatıdır, onun aynelyakin vücudunu gösterirler. Onun mevsufu olan Kadir-i Mutlaka adetlerince şehadetler ederler. Daha hüccetlerle o kudretin ispatına ihtiyaç yoktur. Belki, imanda en ehemmiyetli bir esas, haşir ve neşrin en kuvvetli bir temel taşı ve çok mesail-i imaniye ve hakaik-ı Kur’aniyeye en lüzumlu bir medar olan ve ayetinin dava ettiği ve bütün akıllar ona yol bulamadıklarından, hayrette, aczde, bir kısmı inkarda kaldıkları kudrete ait bir dehşetli hakikatin ispatı lazımdır.
İşte o esas, o temel, o medar, o dava, o hakikat ise mezkur ayetin mealidir. Yani,
"Ey cin ve ins! Bütün sizlerin yaratılmanız, icadınız ve haşirde ihyanız, diriltilmeniz, birtek nefsin icadı gibi kudretime kolaydır. " Bir baharı tek bir çiçek misillü suhuletle icad eder. Cüzi, külli, küçük, büyük, az, çok, o kudrete nisbeten farkları yoktur. Seyyareleri, zerreler gibi kolay döndürür.
İşte, mezkur Arabi fıkra, yalnız bu dehşetli meseleye Dokuz Basamak ile pek kati ve kuvvetli bir hücceti beyan eder. Gayet kısa bir meali şudur:

Basamağın esasına işaret eden,


Yani, herşeye kadir öyle bir kudreti var ki, bütün eşyayı ihata etmiş ve Zat-ı Vacibü1-Vücuda lüzum-u zati ile ve fenn-i mantık tabirince "zaruriyet-i naşie" ile lazımdır, vaciptir; infikaki muhaldir, imkanı yoktur. Madem böyle bir lüzumla böyle bir kudret Zat-ı Akdestedir; elbette onun zıddı olan acz, hiçbir cihetle içine giremez, Zat-ı Kadire arız olamaz. Madem birşeyde mertebelerin bulunması, onun zıddı içine girmesiyledir. Mesela, hararetin derece ve mertebeleri, soğuğun girmesi ve güzelliğin ise, çirkinliğin müdahalesi ile olması ve bu zati kudrete zıt olan acz, Ona yanaşması, hiçbir cihetle imkanı yok. Elbette, o kudret-i mutlakada mertebeler

Sizin yaratılmanız da, diriltilmeniz de, tek bir kişinin yaratılıp diriltilmesi gibidir. (Lokman Suresi: 28. )

bulunmaz. Madem mertebeler onda bulunmaz; elbette o kudrete nisbeten yıldızlar, zerreler müsavi ve cüz ve küll ve bir ferd ve bütün nevi, o kudrete karşı farkları yoktur. Ve bir çekirdek ve koca ağacı ve kainatı ve insan ve bir nefsi diriltmesi ve haşirde bütün ziruhların ihyası, o kudrete nisbeten müsavidirler ve kolaydır. Büyük-küçük, az-çok farkı yoktur. Bu hakikate kati şahit, hilkat-i eşyada gördüğümüz kemal-i sanat, nizam, mizan, temyiz, kesret, sürat-i mutlakada suhulet-i mutlaka ve tam kolaylıktır.

Birinci Basamak olan,
meali, bu mezkur hakikattir.

İkinciBasamak:
’dir.
Bunun izah ve tafsilatını, Onuncu Sözün ahirine ve Yirmi Dokuzuncu Söze ve Yirminci Mektuba havale edip kısaca bir işaret ederiz.
Evet, nasıl ki nuraniyet cihetiyle güneşin ziyası ve aksi, kudret-i Rabbaniye ile deniz yüzüne ve bütün kabarcıklarına girmesi, birtek cam parçasına girmesi gibi kolaydır, ikisi müsavidir; öyle de, Zat-ı Nûrü’1-Envarın nurani kudreti dahi gökleri, yıldızları yaratması, döndürmesi, sineklerin, zerrelerin icadı ve döndürmesi gibi ona kolaydır, ağır gelmez.
Hem nasıl ki şeffafiyet hassasıyla birtek ayinecikte ve bir göz bebeğinde güneşin misali sureti kudret-i İlahiye ile bulunur, aynı kolaylıkla bütün parlak şeylere ve katrelere ve şeffaf zerreciklere ve deniz yüzlerine o aksi ve ışığı emr-i İlahi ile verilir; aynen öyle de, masnuatın melekutiyet ve mahiyet yüzleri şeffaf ve parlak olmasından, kudret-i mutlakanın cilvesi, tesiri birtek nefsin icadında bulunması kolaylığı derecesinde bütün hayvanatı yaratır. Az-çok, büyük-küçük, fark yok.
Hem nasıl ki dağlan tartacak derecede gayet büyük ve tam hassas bir teraziye iki ceviz konulsa, bir küçük çekirdek bir cevize ilave edilse, terazinin bir gözü dağ başına, bir gözü de derin dereye indirmesi kolaylığı derecesinde, o iki ceviz yerine iki müsavi dağ mizanın iki gözüne konulsa, birisine bir ceviz ilavesiyle bir dağı göklere kaldırır, bir dağı derelere indirir; aynen öyle de, ilm-i kelamın tabirince, "imkan, müsaviüt-tarafeyn"dir. Yani, vacip ve mümteni olmayan, belki mümkün ve muhtemel olan şeylerin vücud ve ademleri, bir sebep bulunmazsa müsavidir, farkları yoktur. Bu imkan ve müsavatta az-çok, büyük-küçük birdirler.

İşte, mahlukat, mümkindirler ve imkan dairesinde vücud ve ademleri müsavi olmasından, Vacibü’1-Vücudun hadsiz kudret-i ezeliyesi birtek mümkine vücut vermesi kolaylığında, bütün mümkinatın vücudu, ademin muvazenesini bozar, herşeye layık bir vücudu giydirir. Ve vazifesi bitmiş ise, zahiri vücut libasını çıkarıyor, suretâ ademe, belki daire-i ilimdeki manevi vücuda gönderir. Demek eşya, Kadir-i Mutlaka verilse, bahar bir çiçek kadar, bütün insanların haşirde ihyaları bir nefis kadar kolay olur. Eğer esbaba isnad edilse, bir çiçek bir bahar kadar ve bir sinek bütün hayvanat kadar müşkülatlı olur.
Hem nasıl ki intizam sırrıyla, bir koca sefıne veya tayyareyi bir parmağı düğmesine dokunmakla harekete getirmesi, bir saatin zembereğine anahtarla parmak dokunmasıyla harekete girmesi derecesinde kolay ve rahattır; aynen öyle de, ilm-i ezelinin düsturlarıyla ve hikmet-i sermediyenin kanunlarıyla ve irade-i Rabbaniyenin külli cilveleri ve muayyen usulleriyle herşeye külli ve cüz i, büyük-küçük, azçok bir manevi kalıp, bir hususi miktar, bir halis hudut verildiğinden, tam intizam-ı ilmi ve irade kanunu içindedirler. Elbette Kadir-i Mutlak hadsiz kudretiyle Manzume-i Şemsiyeyi çevirmesi ve arz sefınesini medar-ı senevisinde gezdirmesi, bir cesedde kanı ve kandaki küreyvat-ı hamra ve beyzayı ve o küreciklerdeki zerreleri nizamlı, hikmetli çevirmesi derecesinde, suhuletli ve kolaydır ki, bir insanı kainat sisteminde harika cihazlarıyla, bir katre sudan, birden, zahmetsiz yaratır. Demek, o ezeli ve hadsiz kudrete isnad edilse, bu kainatın icadı, bir insanın icadı kadar suhulet peyda eder, kolay olur. Eğer ona verilmezse, birtek insanı, acib cihazları ve duygularıyla yaratmak, kainat kadar müşkülatlı olur.
Hem nasıl ki itaat ve imtisal ve emir dinlemek sırrıyla, bir kumandan, bir "Arş!" emriyle bir neferi hücuma sevk ettiği gibi, aynı emirle koca bir muti orduyu dahi kolayca hücuma tahrik eder; aynen öyle de, irade-i İlahi kanunlarına kemal-i itaate ve tekvini emr-i Rabbaninin işaretine emirber nefer ve emir kulu misillü fıtri meyil. ve şevk içinde ve ilm-i ezeli ve hikmetin tayin ettikleri halt-ı hareket düsturları dairesinde ve ordu neferlerinden bin derece ziyade itaatli ve emir dinler ve emir kulu hükmünde olan masnuat, husufsan zihayatlardan birtek ferdi, "Ademden haydi vücuda çık, vazife başına gir!" diye emr-i Rabbani ile ve ilmin tayin ettiği tarzda ve iradenin tahsis eylediği surette, kudret ona mahsus bir vücud giydirip, elini tutup, meydana çıkarmak kolaylığında, bahardaki zihayatın ordusunu aynı kuvvet ve kudretle icad eder, vazifeler verir. Demek, herşey o kudrete isnad edilse, bütün zerrat ordusunun ve yıldızlar fırkalarının icadı, bir zerre, birtek yıldız kadar kolay ve suhuletli olur. Eğer esbaba isnad edilse, bir zihayatın gözbebeğinde ve dimağındaki zerrenin acib vazifelerini yerine getirecek bir kabiliyetle yaratılması, hayvanat ordusu kadar müşkülatlı ve zahmetli olur.
Üçüncü Basamak: ’dir. Kısacık işaretlerle mealine bakacağız.


Yani, nasıl ki bir padişah ve kumandan-ı azam, hakimiyetinin vahidiyeti ve bütün raiyeti yalnız onun emirlerine göre hareketi cihetiyle, o hakim-i azam, koca memleketi ve büyük milleti idare etmesi, bir köy ehlini idare etmek kadar kolay olur. Çünkü, hükmünde vahidiyet itibariyle, efrad-ı millet aynen asker neferatı gibi teshilata vesile olup, kolayca emirler, kanunlar tatbik edilir. Eğer muhtelif hakimlere bırakılsa, çok keşmekeşe düşmesiyle beraber, birtek köyün, belki bir hanenin o memleket kadar idaresi müşkül olur. Hem o itaatli millet, birtek kumandana bağlanması haysiyetiyle, her bir ferd-i nefer gibi, o kumandanın kuvvetine ve cihazat depolarına ve ordusuna dayandığı bir kuvvetle bir şahı esir edebilir, bin derece şahsi kuvvetinden ziyade iş görebilir. Onun o padişaha intisabı hadsiz bir kuvveti ve iktidarı olup pek büyük işler yapar. Eğer o intisap kesilse, o büyük kuvvet gider, kendi bileğindeki cüz’i kuvvetiyle ve belindeki az cephane ve fişekleri miktarınca iş görebilir. Yoksa, intisap kuvvetine dayanan mezkur askerin gördüğü bütün işler ondan istenilse, bileğinde bir ordu kuvveti ve belinde padişahın cephaneler ambarı bulunmak gerekir.
Aynen öyle de, Sultan-ı Ezel ve Ebed, Sani-i Kadir, vahidiyet-i saltanat ve hakimiyet-i mutlaka cihetiyle, kainatı bir şehir kolaylığında ve bir baharı bir bahçe suhuletinde ve haşirde bütün ölmüşleri ihya etmek, o bahçe ağaçlarının yaprak, çiçek, meyvelerini gelen baharda yaratmak kolaylığında yapar. Ve kolayca bir sineği koca kartal kuşu sisteminde yaratır. Ve suhuletle bir insanı bir küçük kainat hükmüne getirir. Eğer esbaba verilse, bir mikrop bin gergedan, bir meyve bir büyük ağaç kadar müşkülatlı olur. Ve belki, zihayatın bedeninde acib vazifeleri gören her bir zerreye her şeyi görecek bir göz ve her şeyi bilecek bir ilim verilmek lazımdır ki, o ince ve mükemmel vazife-i hayatiyeyi yapabilsin.
Hem, vahdette yüsr ve suhulet ve kolaylık o dereceye gelir. Nasıl ki bir ordu teçhizatı birtek elden, birtek fabrikadan gelmesiyle, birtek neferin teçhizat-ı askeriyesi gibi kolaylaşır. Eğer ayrı ayrı eller karışsa ve muhtelif cihazat herbiri başka fabrikadan alınsa, o vakit birtek nefer teçhizatı, kemiyet noktasında bin müşkülatla tedarik edebilir, müteaddit amir ve zabitler karıştığı cihetiyle bin nefer kadar suubet peyda eder. Hem bin neferin idaresi ve kumandanlığı birtek zabite verilse, bir cihette bir nefer kadar kolay olur, eğer on zabite veya neferlere bırakılsa, pek karışık ve müşkül düşer. Aynen öyle de, herşey Vahid-i Ehade verilse, birtek şey gibi kolay olur. Eğer esbaba isnad edilse, birtek zihayat, zemin kadar müşkül, belki imkansız olur. Demek vahdette kolaylık, vücub ve lüzum derecesine gelir. Ve kesretli eller karışmakla suubet, imkansız derecesine düşer.
Risale-i Nur Mektubatında denildiği gibi, eğer gece-gündüzdeki tebeddülatı ve yıldızların harekatı ve senedeki güz, kış, bahar, yaz gibi mevsimlerin tahavvülatı birtek Müdebbire ve Amire bırakılsa, o Kumandan-ı Azam, bir neferi olan küre-i arza emreder ki: "Kalk, dön, gez!" O da, o iltifat ve emrin neşe ve sevincinden meczub Mevlevi gibi iki hareketiyle yevmi ve senevi tahavvülata ve

yıldızların zahiri ve hayali hareketlerine gayet kolayca bir vesile olup, vahdetteki tam suhulet ve gayet kolaylığı gösterir. Eğer o tek Amire değil, belki esbaba ve yıldızların keyiflerine bırakılsa ve arza "Sen dur, gezme!" denilse, o halde, arzdan binler derece büyük binler yıldızlar ve güneşler, her gece ve her sene milyonlar ve milyarlar senelik mesafeleri kesmek ve gezmekle mevsimler ve gece, gündüz gibi o vaziyet-i arziye ve semaviye husul bulabilir. Ve imkansızlık ve muhaliyet derecesinde müşkül ve suubetli düşer. . .
Üçüncü Basamaktaki kelimesi, pek büyük ve çok ince ve derin ve gayet geniş bir hakikate işaret eder. Onun izah ve ispatını Risale-i Nura havale edip, gayet kısa bir temsil ile birtek nüktesini beyan edeceğiz.
Evet, nasıl ki güneş, ziyasıyla umum zemini ışıklandırıp vahidiyete bir misal olduğu gibi, ayine gibi mukabilindeki her şeffaf şeyde, timsali ve aksi ve yedi renkli ziyasıyla ve zatının suretiyle bulunup, ehadiyete dahi bir misal teşkil eder. Eğer güneşin ilmi ve kudreti ve ihtiyarı olsaydı ve cam parçalarının ve içinde güneşçikler görünen katrelerin ve kabarcıkların kabiliyetleri bulunsa idi, irade-i İlahiyenin kanunuyla herbirisinde ve yanında timsaliyle ve sıfatlarıyla tam bir güneş bulunup, sair yerlerde bulunması onun tasarrufatına hiç noksan vermeyerek kudret-i Rabbaniyenin emriyle, tesiriyle, hükmüyle pek büyük zuhurata sebep olarak, ehadiyetteki fevkalade kolaylık ve suhuleti gösterir. Aynen öyle de, Sani-i Zülcelal, vahidiyet itibarıyle bütün eşyayı ihata eden ilim ve iradesi ve kudretiyle bakar ve hazır ve nazır olduğu gibi, ehadiyet cihetiyle ve tecellisiyle herşeyin, husufsan zihayatın yanında isimleri ve sıfatlarıyla bulunur ki, kolayca, bir anda sineği kartal sisteminde, bir insanı küçük bir kainat sisteminde icad eder. Ve zihayatı öyle mu’cizatlı bir şekilde yaratır ki, eğer bütün esbab toplansa, bir bülbülü, bir sineği yapamazlar. Ve bir bülbülü yaratan, bütün kuşları yaratan olabilir. Ve bir insanı halk eden, ancak kainatı icad eden Zattır.
Dördüncü ve Beşinci Basamak:
Bu iki basamağın hakikatini umuma ifade etmek çok müşkül olmasından, yalnız kısacık bir iki nüktesi ve muhtasar meali beyan edilecek.
Yani, vücud mertebelerinin en kuvvetli ve sarsılmaz olan vücub mertebesinde ve ezeli ve ebedi derecesinde bir vücud sahibi ve maddiyattan münezzeh ve mücerred ve bütün mahiyetlere mübayin bir mahiyet-i mukaddeseyi taşıyan bir Kadir-i

Mutlakın kudretine nisbeten, yıldızlar zerreler gibi ve haşir bir bahar misillü ve haşirde bütün insanları diriltmesi bir nefsin ihyası derecesinde kolaydır. Çünkü, vücud tabakalarından kuvvetli bir nevin bir tırnağı, hafif bir tabakanın bir dağını eline alır, çevirir. Mesela, kuvvetli vücud-u hariciden bir ayine ve kuvve-i hafıza, zaif ve hafif olan vücud-u misali ve maneviden yüz dağı ve bin kitabı içine alırlar ve çevirebilirler. İşte vücud-u misali ne derece kuvvetçe vücud-u hariciden aşağı ise, mümkinatın hâdis ve arızî vücudları dahi ezeli, sermedi, vacip bir vücuddan binler derece daha aşağı ve hafiftir ki, o mukaddes vücud, bir zerre tecellisiyle, mümkinatın bir alemini çevirir.
Maatteessüf, şimdilik semli hastalık gibi üç ehemmiyetli sebep müsaade etmediklerinden, bu pek uzun hakikati ve nüktelerini Risale-i Nura ve başka zamana havale ederiz.
Altıncı Basamak:
Yani, nasıl ki fennin tabirince ukde-i hayatiye namında bir cilve-i irade-i İlahiyenin ve emr-i tekvininin bir kanunuyla ve o emir ve iradenin teveccühleriyle koca bir ağacın şuursuz dal ve sert budakları, meyvelerine ve yaprak ve çiçeklerine zembereği ve midesi hükmündeki o ukde-i hayatiyeden onlara gidecek lüzumlu maddeler ve erzaklara avaik ve mevani ve sed olmazlar, belki teshilata vesile oluyorlar; aynen öyle de, kainat ve bütün mahlukatın icadında bütün maniler bir cilve-i irade ve teveccüh-ü emr-i Rabbaniye karşı mümanaatı bırakıp kolaylığa alet olmasından, kudret-i sermediye, o tek ağacı icad kolaylığında, kainatı ve zemindeki enva-ı mahlukatı icad eder, hiçbir şey ona ağır gelmez. Eğer bütün icadlar o kudrete verilmezse, o vakit o tek ağacın inşa ve idaresi, bütün ağaçlar, belki zeminin icadı ve idaresi kadar müşkül olacak. Çünkü, o zaman herşey mani ve sed olur. O halde bütün esbab toplansa, bir ağacın emirden, iradeden gelen ukde-i hayatiye midesinden, zembereğinden intizamla meyve, yaprak, dal ve budaklara lazım erzak ve cihazatı gönderemezler. İlla ki, ağacın her bir cüzüne, hatta her bir zerresine bütün ağacı ve eczasını ve zerratını görecek ve bilecek ve yardım edecek bir göz, bir ihatalı ilim, bir harika kudret verilsin.
İşte bu beş adet basamaklardan çık, bak. Küfür ve şirkte ne derece müşkülat, belki muhalat bulunduğunu ve ne kadar akıldan, mantıktan uzak ve mümteni olduğunu, imanda ve Kur’an yolunda ne kadar suhulet ve vücub derecesinde kolaylık ve ne kadar makul ve makbul ve lüzum derecesinde kati ve rahat bir hak ve hakikat bulunduğunu gör, bil, de.


İman nimetinden dolayı Allah’a hamd olsun.

Rahatsızlık ve sıkıntılar, bu ehemmiyetli basamağın baki kısmını tehire sebep oldular.

Yedinci Basamak:


Bir ihtar: Bu dokuz basamakların hakikatlerinin esası ve madeni ve güneşi, Sure-i İhlastan ayetleridir. Sırr-ı ehadiyet ve samediyet cilvesinden gelen lem’alara kısa işaretlerdir. Bu yedincinin mealine bir-iki nükte ile gayet muhtasar bakıp tafsilini Risale-i Nura havale ederiz.
Yani, göz ve beyindeki acib vazifeleri gören bir zerre, bir yıldızdan; ve bir cüz, küll mecmuundan; mesela dimağ ve göz, insanın tamamından ve cüz’i bir ferd, hüsn-ü sanatça ve garabet-i hilkatçe umum bir neviden; ve bir insan, acib cihazlarıyla külli cins hayvandan; ve bir fihriste ve program ve kuvve-i hafıza hükmünde olan bir çekirdek, mükemmel masnuiyeti ve mahzeniyetçe koca ağacından; ve bir küçük kainat olan bir insan, kemal-i hilkati ve cemiyetli harika cihazlarının binler acib vazifeleri görecek bir tarzda mahlukiyeti kainattan aşağı değiller.
Demek zerreyi icad eden, yıldızın icadından aciz kalamaz. Ve lisan gibi bir uzvu halk eden, elbette insanı kolayca halk eder. Ve birtek insanı böyle mükemmel yaratan, herhalde bütün hayvanatı kemal-i suhuletle yaratabilecek ve gözümüz önünde yaratıyor. Ve çekirdeği bir liste, bir fihriste, bir defter-i kavanin-i emriye, bir ukde-i hayatiye mahiyetinde yaratan, elbette bütün ağaçların Halıkı olabilir. Ve alemin bir nevi manevi çekirdeği ve cemiyetli meyvesi olan insanı halk edip bütün esma-i İlahiyeye mazhar ve ayine ve bütün kainatla alakadar ve zeminin halifesi yapan Zatın, elbette ve elbette öyle bir kudreti var ki, koca kainatı, insan icadının kolaylığı ve suhuleti derecesinde halk edip tanzim eder. Öyle ise, zerrenin ve cüz ve cüz i ve çekirdek ve bir insanin Halıkı, Sanii, Rabbi kim ise, elbette, bedahetle yıldızların ve nevilerin ve küll ve külliyatların ve ağaçların ve bütün kainatın Halıkı, Sanii, Rabbi aynen odur. Başka olması muhal ve mümtenidir.

Sekizinci Basamak:



De ki: O Allah birdir. • O Allah’tır, Sameddir her şey Ona muhtaçtır, o ise hiçbir şeye muhtaç değildir. (İhlas Suresi:1-2. )

Yani, ihata edilen cüz’iyat ve küll ve külliyatın içinde bulunan ferdler ve tohumlar ve çekirdeklerin, ihata eden büyük külliyata nispetleri, güya küçücük numune ve gayet ince yazı ile çok küçük kıtada yazılmış aynı küll ve külliyatın misalleridir. Öyle ise, ihata eden külliyat, o cüz’iyat Halıkının kabzasında ve tamamen tasarrufunda bulunmak lazımdır. Ta, ilminin mizanlarıyla ve ince kalemleriyle o büyük muhitin kitabını, o küçücük yüzer kıtalarda, defterlerde derc edebilsin. Hem ihata edilen ecza ve cüz’iyatın muhit ile nispetleri, temsilleri, güya süt gibi muhitlikten. sağılmış katreler; veya biri o muhiti sıkmış, o noktalar ondan akmış. Mesela, kavun çekirdeği, onun umum etrafından sağılmış bir katre veya o kitap tamamen içinde yazılmış bir noktadır ki, fihristesini, listesini, programını taşıyor.
Madem böyledir, elbette o cüz’iyat ve katreler ve noktalar ve fertler Saniinin elinde, o muhit küll ve külliyat bulunmak elzemdir. Ta, hikmetinin hassas düsturlarıyla o fertleri, katreleri, noktaları ondan sağsın.
Demek birtek tohumu, birtek ferdi yaratan, elbette o büyük küll ve külliyat ve onları ihata eden ve onlardan çok büyük olan diğer külliyatları ve cinsleri yaratan yine Odur, başka olamaz. Öyle ise, birtek nefsi yaratan, bütün insanları yaratabilir. Ve birtek ölüyü dirilten, haşirde bütün cin ve ins ölülerini diriltebilir ve diriltecek.
İşte, ayetinin hükmü ve davası gayet kati parlak bir surette hak ve ayn-ı hakikat olduğunu gör.

Dokuzuncu Basamak:

Sizin yaratılmanız da, diriltilmeniz de, tek bir kişinin yaratılıp diriltilmesi gibidir. (Lokman Süresi: 28. )

Bu son basamağın uzun bir beyanla mealini söylemek isterdim. Fakat, maatteessüf keyfı tahakküm ve tazyiklerden gelen şiddetli sıkıntılar ve tesemmümden gelen zaafıyet ve elim hastalıklar mani olmasından, mealine yalnız pek kısa bir işaretle iktifaya mecbur oldum.
Yani, nasıl ki, faraza kabil-i inkısam olmayan ve ilm-i kelam ve felsefedede cevher-i ferd namını alan bir zerrede, ondan daha küçücük olan madde-i esiriye zerreleriyle bir Kur’an-ı Azimüşşan yazılsa ve semavat sahifelerinde dahi yıldızlar ve güneşlerle diğer bir Kur’an-ı Kebir yazılsa, ikisi muvazene edilse, elbette cevher-i ferd zerresinden yazılan hurdebini Kur’an, gökler yüzlerini yaldızlayan Kur’an-ı Azim ve Kebirden acaipçe ve sanatın icazında geri değil, belki bir cihette ileri olduğu gibi; aynen öyle de, Halık-ı Kainatın kudretine nisbeten masnuiyetindeki garabet ve cezalet noktasında zühre çiçeği, zühre yıldızından geri değil ve karınca, filden aşağı olmaz ve mikrop, gergedandan hilkatçe daha acib ve arı sineği, hurma ağacından fıtrat-ı acibesiyle daha ileridir. Demek bir arıyı yaratan, bütün hayvanları yaratabilir. Bir nefsi dirilten, haşirde bütün insanları ihya edip haşir meydanına toplayabilir ve toplayacak. Hiçbir şey ona ağır gelmez ki, gözümüz önünde gayet çabuk ve kolaylıkla her baharda haşrin yüz bin numunelerini yaratıyor.
Son cümle-i Arabiyenin gayet kısacık meali şudur:
Yani, ehl-i dalalet, mezkur basamakların sarsılmaz hakikatlerini bilmediklerinden ve gayet çabuk ve gayet kolaylıkla, birden, mahlukat vücuda geldiklerinden, teşkili ve bir Saniin hadsiz kudretiyle icadı, teşekkül ve kendi kendilerine vücut bulmak tevehhüm edip hiçbir zihin, hatta vehim dahi kabul etmediği ve her cihetle muhal ve imkansız hurafelerin kapısını kendilerine açmışlar. Mesela, o halde zihayatın her bir zerresine hadsiz bir kudret, bir ilim, her şeyi görecek bir göz ve her sanatı yapabilecek bir iktidar vermek lazım gelir. Birtek İlahı kabul etmemekle, zerreler adedince ilaheleri mezheplerince kabul etmeye mecbur olarak Cehennemin esfel-i safilinine girmeye müstehak düşerler.

Amma ehl-i hidayet ise, geçen basamaklardaki kuvvetli hakikatler ve sarsılmaz hüccetler, selim kalblerine ve müstakim akıllarına gayet kati kanaat ve kuvvetli iman ve aynelyakin bir tasdik vermiş ki, şüphesiz ve vesvesesiz itminan-ı kalb ve itikad ederler ki, yıldızlar, zerreler, en küçük, en büyük, kudret-i İlahiye nisbeten farkları yoktur ki, gözümüz önünde bu acaipler oluyor. Ve her bir acibe-i sanat ayetinin davasını tasdik ve hükmü ayn-ı hak ve hakikat olduğuna şahadet ederler, lisan-ı hal ile Allahü ekber derler. Biz dahi onların adedince Allahü ekber deriz. Ve şu ayetin davasını bütün kuvvet ve kanaatimizle tasdik ve hükmü, ayn-ı hak ve nefs-i hakikat olduğuna hadsiz hüccetlerle şahadet ederiz. Haşiye

1 Sizin yaratılmanız da, diriltilmeniz de, tek bir kişinin yaratılıp diriltilmesi gibidir. (Lokman Süresi: 28. )

2 Seni her türlü noksandan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bizim hiçbir bilgimiz yoktur. Sen her şeyi hakkıyla bilir, her işi hikmetle yaparsın. (Bakara Suresi: 32. )

3 Allah’ım, alemlere rahmet olarak gönderdiği zata salat ve selam eyle. Hamd Alemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur.
["Risale-i Nur nedir ve hakikatler muvacehesinde Risale-i Nur ve tercümanı ne mahiyettedirler?" diye bir takriznamedir.]

Her asır başında hadisçe geleceği tebşir edilen dinin yüksek hadimleri, emr-i dinde müptedi değil, müttebidirler. Yani, kendilerinden ve yeniden birşey ihdas etmezler, yeni ahkam getirmezler. Esasat ve ahkam-ı diniyeye ve sünen-i Muhammediyeye (a.s.m.) harfiyen ittiba yoluyla dini takvim ve tahkim ve dinin hakikat ve asliyetini izhar ve ona karıştırılmak istenilen ebâtılı ref ve iptal ve dine vaki tecavüzleri red ve imha ve evamir-i Rabbaniyeyi ikame ve ahkam-ı İlahiyenin şerafet ve ulviyetini izhar ve ilan ederler. Ancak tavr-ı esasiyi bozmadan ve ruh-u asliyi rencide etmeden, yeni izah tarzlarıyla, zamanın fehmine uygun yeni ikna usulleriyle ve yeni tevcihat ve tafsilat ile ifa-i vazife ederler.
Bu memurin-i Rabbaniye, fiiliyatlarıyla ve amelleriyle de memuriyetlerinin musaddıkı olurlar. Salabet-i imaniyelerinin ve ihlaslarının ayinedarlığını bizzat ifa ederler. Mertebe-i imanlarını fiilen izhar ederler. Ve ahlak-ı Muhammediyenin (a.s.m.) tam amili ve mişvar-ı Ahmediyenin (a.s.m.) ve hilye-i Nebeviyenin (a.s.m.) hakiki labisi olduklarını gösterirler. Hulasa, amel ve ahlak bakımından ve sünnet-i Nebeviyeye (a.s.m.) ittiba ve temessük cihetinden ümmet-i Muhammed’ed’e (a.s.m.) tam bir hüsn-ü misal olurlar ve numune-i iktida teşkil ederler. Bunların, Kitabullahın tefsiri ve ahkam-ı diniyenin izahı ve zamanın fehmine ve mertebe-i ilmine göre tarz-ı tevcihi sadedinde yazdıkları eserler, kendi tilka-i nefislerinin ve kariha-i ulviyelerinin mahsülü değildir, kendi zeka ve irfanlarının neticesi değildir. Bunlar, doğrudan doğruya memba-ı vahy olan Zat-ı Pak-i Risaletin (a.s.m.) manevi ilham ve telkinatıdır. Celcelutiye ve Mesnevi-i Şerif ve Fütuhul-Gayb ve emsali asar hep bu nevidendir. Bu asar-ı kudsiyeye o zevat-ı alişan ancak tercüman hükmündedirler. Bu zevat-ı mukaddesenin, o asar-ı bergüzidenin tanziminde ve tarz-ı bey