| Risale Oku Hem, nakl-i sahih-i kati ile, ferman
etmiş:
-1-
-2-
deyip,
Hazret-i Hasan'ın altı ay hilâfetiyle, Ciharyâr-ı
Güzînin (Hulefâ-i Râşidînin) zaman-ı
hilâfetlerini ve onlardan sonra saltanat şekline
girmesini, sonra o saltanattan ceberut ve fesad-ı ümmet
olacağını haber vermiş. Haber verdiği gibi
çıkmış.
Hem, nakl-i sahih-i kati ile, ferman
etmiş:
-3-
deyip,
Hazret-i Osman halife olacağını ve hal'i
istenileceğini ve mazlum olarak, Kur'ân okurken
katledileceğini haber vermiş. Haber verdiği gibi
çıkmış.
Hem, nakl-i sahih-i kati ile, hacamat
edip, mübarek kanını Abdullah ibni Zübeyr teberrüken
şerbet gibi içtiği zaman ferman etmiş:
-4-
deyip,
harika bir şecaatle ümmetin başına geçeceğini ve
müthiş hücumlara maruz kalacaklarını ve insanlar
onun yüzünden dehşetli hadiselere giriftar
olacaklarını haber vermiş. Haber verdiği gibi
çıkmış. Abdullah ibni Zübeyr, Emevîler zamanında,
hilâfeti Mekke'de ilân ederek kahramanâne çok
müsademe etmiş. Nihayet Haccac-ı Zalim büyük bir
orduyla üzerine hücum ederek, şiddetli müsademeden
sonra o kahraman-ı âlişan şehid edilmiş.
Hem, nakl-i sahih-i kati ile, Emeviye
devletinin zuhurunu ve onların padişahlarının çoğu
zalim olacağını ve içlerinde Yezid ve Velid
bulunacağını ve Hazret-i Muaviye ümmetin başına
geçeceğini,
-1- fermanıyla rıfk ve adaleti tavsiye etmiş. Ve
Emeviyeden sonra
-2-
deyip,
devlet-i Abbasiyenin zuhurunu ve uzun müddet devam
edeceğini haber vermiş. Haber verdiği gibi çıkmış.
Hem, nakl-i sahih-i kati ile, ferman
etmiş:
-3- deyip, Cengiz ve Hülâgû'nun dehşetli fitnelerini
ve Arap devlet-i Abbasiyesini mahvedeceklerini haber
vermiş. Haber verdiği gibi çıkmış.
Hem, nakl-i sahih-i kati ile, Sa'd
ibni Ebî Vakkas gayet ağır hasta iken ona ferman
etmiş:
-4-
deyip,
ileride büyük bir kumandan olacağını, çok fütuhat
yapacağını, çok milletler ve kavimler ondan menfaat
görüp, yani İslâm olup ve çoklar zarar görecek,
yani devletleri onun eliyle harap olacağını haber
vermiş. Haber verdiği gibi çıkmış. Hazret-i Sa'd
ordu-yu İslâm başına geçti, devlet-i İraniyeyi zir
ü zeber etti, çok kavimlerin daire-i İslâma ve
hidayete girmelerine sebep oldu.
Hem, nakl-i sahih-i kati ile, imana
gelen Habeş Meliki olan Necâşî hicretin yedinci
senesinde vefat ettiği gün Ashabına haber vermiş,
hattâ cenaze namazını kılmış.
Bir hafta sonra cevap geldi ki, aynı günde vefat
etmiş.
Hem, nakl-i sahih-i kati ile,
Ciharyâr-ı Güzîn ile beraber Uhud veya Hira
Dağının başında iken dağ titredi, zelzelelendi.
Dağa ferman etti ki:
-5- deyip, Hazret-i Ömer ve Osman ve Ali'nin şehid
olacaklarını haber vermiş. Haber verdiği gibi
çıkmış.
Şimdi, ey bedbaht, kalbsiz, biçare
adam! "Muhammed-i Arabî akıllı bir adamdı"
diye o şems-i hakikate karşı gözünü yuman biçare
insan! On beş envâ-ı külliye-i mu'cizâtından birtek
nevi olan umur-u gaybiyeden, on beş ve belki yüz
kısmından bir kısmını işittin. Mânevî tevatür
derecesinde kati bir kısmını duydun. Şu ihbar-ı gayb
kısmının yüzden birisini akıl gözüyle gören bir
zâta "dâhi-i âzam" denilir ki, ferasetiyle
istikbali keşfediyor. Binaenaleyh, senin gibi haydi
dehâ desek, yüz dâhi-i âzam derecesinde bir dehâ-yı
kudsiyeyi taşıyan bir adam yanlış görür mü?
Yanlış haber vermeye tenezzül eder mi? Böyle yüz
derece bir dehâ-yı âzam sahibinin saadet-i dâreyne
dair sözlerini dinlememek, elbette yüz derece
divaneliğin alâmetidir.
Altıncı Nükteli İşaret
Nakl-i sahih-i kati ile, Hazret-i
Fatıma'ya (r.a.) ferman etmiş ki:
-1-
deyip,
"Âl-i Beytimden, herkesten evvel vefat edip bana
iltihak edeceksin" diye söylemiş. Altı ay sonra,
haber verdiği gibi aynen zuhur etmiş.
Hem Ebû Zer'e ferman etmiş:
-2-
deyip,
Medine'den nefyedilip, yalnız hayat geçirip, yalnız
bir sahrâda vefat edeceğini haber vermiş. Yirmi sene
sonra, haber verdiği gibi çıkmış.
Hem Enes ibni Mâlik'in halası olan
Ümmü Haram'ın hanesinde uykudan kalkmış, tebessüm
edip ferman etmiş:
-3-
Ümm-ü Haram niyaz etmiş:
"Dua ediniz, ben de onlarla
beraber olayım." Ferman etmiş: "Beraber
olacaksın." Kırk sene sonra, zevci olan Ubâde
ibni Sâmit refakatiyle Kıbrıs'ın fethine gitmiş;
Kıbrıs'ta vefat edip, mezarı ziyaretgâh olmuş. Haber
verdiği gibi aynen zuhur etmiş.
Hem, nakl-i sahih-i kati ile, ferman
etmiş ki:
-1-
Yani,
"Sakif kabilesinden biri dâvâ-yı nübüvvet
edecek ve biri hunhar zalim zuhur edecek" deyip,
nübüvvet dâvâ eden meşhur Muhtar'ı ve yüz bin adam
öldüren Haccac-ı Zalimi haber vermiş.
Hem, nakl-i sahih-i kati ile,
-2-
deyip,
İstanbul'un İslâm eliyle fetholacağını ve Hazret-i
Sultan Mehmed Fatih'in yüksek bir mertebe sahibi
olduğunu haber vermiş. Haber verdiği gibi zuhur
etmiş.
Hem, nakl-i sahih-i kati ile, ferman
etmiş ki:
-3-
deyip,
başta Ebu Hanife olarak, İran'ın emsalsiz bir surette
yetiştirdiği ulema ve evliyaya işaret ediyor, haber
veriyor.
Hem ferman etmiş ki:
-4-
deyip,
İmam-ı Şâfiî'ye işaret edip haber veriyor.
Hem, nakl-i sahih-i kati ile, ferman
etmiş ki:
-5-
deyip, ümmeti yetmiş üç fırkaya inkısam edeceğini
ve içinde fırka-i nâciye-i kâmile, Ehl-i Sünnet ve
Cemaat olduğunu haber veriyor.
Hem ferman etmiş ki:
-6-
deyip,
çok şubelere inkısam eden ve kaderi inkâr eden
Kaderiye taifesini haber vermiş. Hem çok şubelere
inkısam eden Râfızîleri haber vermiş.
Hem, nakl-i sahih-i kati ile,
İmam-ı Ali'ye (r.a.) demiş: "Sende, Hazret-i
İsâ (a.s.) gibi, iki kısım insan helâkete gider:
Birisi ifrat-ı muhabbet, diğeri ifrat-ı adâvetle.
Hazret-i İsâ'ya, Nasrânî, muhabbetinden, hadd-i
meşrudan tecavüzle -hâşâ- 'ibnullah' dediler.
Yahudi, adâvetinden çok tecavüz ettiler, nübüvvetini
ve kemâlini inkâr ettiler. Senin hakkında da, bir
kısım, hadd-i meşrudan tecavüz edecek, muhabbetinden
helâkete gidecektir."
-1- demiş. "Bir kısmı, senin adâvetinden çok
ileri gidecekler. Onlar da Havâriçtir ve Emevîlerin
müfrit bir kısım taraftarlarıdır ki, onlara
'Nâsibe' denilir."
Eğer denilse: "Âl-i Beyte
muhabbeti Kur'ân emrediyor. Hazret-i Peygamber
Aleyhissalâtü Vesselâm çok teşvik etmiş. O
muhabbet, Şîalar için belki bir özür teşkil eder.
Çünkü, ehl-i muhabbet bir derece ehl-i sekirdir.
Niçin Şîalar, hususan Râfızîler o muhabbetten
istifade etmiyorlar, belki işaret-i Nebeviye ile o
fart-ı muhabbete mahkûmdurlar?"
Elcevap: Muhabbet iki kısımdır.
Biri: Mânâ-yı harfiyle, yani
Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm hesabına,
Cenâb-ı Hak namına, Hazret-i Ali ile Hasan ve Hüseyin
ve Âl-i Beyti sevmektir. Şu muhabbet, Resul-i Ekrem
Aleyhissalâtü Vesselâmın muhabbetini ziyadeleştirir,
Cenâb-ı Hakkın muhabbetine vesile olur. Şu muhabbet
meşrudur, ifratı zarar vermez, tecavüz etmez,
başkalarının zemmini ve adâvetini iktiza etmez.
İkincisi: Mânâ-yı ismiyle
muhabbettir. Yani bizzat onları sever. Hazret-i
Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâmı düşünmeden,
Hazret-i Ali'nin kahramanlıklarını ve kemâlini ve
Hazret-i Hasan ve Hüseyin'in yüksek faziletlerini
düşünüp sever. Hattâ Allah'ı bilmese de, Peygamberi
tanımasa da, yine onları sever. Bu sevmek, Resul-i
Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın muhabbetine ve
Cenâb-ı Hakkın muhabbetine sebebiyet vermez. Hem ifrat
olsa, başkaların zemmini ve adâvetini iktiza eder.
İşte, işaret-i Nebeviye ile,
Hazret-i Ali hakkında ziyade muhabbetlerinden, Hazret-i
Ebu Bekri's-Sıddık ile Hazret-i Ömer'den teberri
ettiklerinden, hasârete düşmüşler. Ve o menfi
muhabbet, sebeb-i hasârettir.
Hem, nakl-i sahih-i kati ile, ferman
etmiş ki:
-2-
deyip,
"Ne vakit size Fars ve Rum kızları hizmet etti; o
vakit belânız, fitneniz içinize girecek, harbiniz
dahilî olacak, şerirleriniz başa geçip hayırlılar
ve iyilerinize musallat olacaklar" haber vermiş.
Otuz sene sonra haber verdiği gibi çıkmış.
Hem, nakl-i sahih-i kati ile, ferman
etmiş ki:
-1-
deyip,
"Hayber Kalesinin fethi Ali'nin eliyle olacak."
Me'mulün pek fevkinde, ikinci gün bir mucize-i Nebeviye
olarak, Hayber Kalesinin kapısını Hazret-i Ali çekip
kalkan gibi istimal ederek fethe muvaffak olduktan sonra
kapıyı yere atmış. Sekiz kuvvetli adam o kapıyı
yerden kaldıramamış. Bir rivayette, kırk adam
kaldıramamış.
Hem ferman etmiş ki:
-2-
diye,
Sıffin'de Hazret-i Ali ile Muaviye'nin harbini haber
vermiş.
Hem ferman etmiş ki:
-3-
diye,
"Bâği bir taife Ammâr'ı katledecek." Sonra,
Sıffin harbinde katledildi. Hazret-i Ali, onu
Muaviye'nin taraftarları bâği olduklarına hüccet
gösterdi. Fakat Muaviye tevil etti. Amr ibnü'l-Âs dedi
ki: "Bâği yalnız onun katilleridir; umumumuz
değiliz."
Hem ferman etmiş ki:
-4-
diye, "Hazret-i Ömer sağ
kaldıkça içinizde fitneler zuhur etmez." Haber
vermiş; öyle de olmuş.
Hem Süheyl ibni Amr daha imana
gelmeden esir olmuş. Hazret-i Ömer Resul-i Ekrem
Aleyhissalâtü Vesselâma demiş ki: "İzin ver,
ben bunun dişlerini çekeceğim. Çünkü o fesahatiyle
küffâr-ı Kureyş'i harbimize teşvik ediyordu."
Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etmiş ki:
-5-
diye,
Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın vefatı
hengâmında olan dehşet-engiz ve sabır-sûz hadisede,
Hazret-i Ebu Bekri's-Sıddık nasıl ki Medine-i
Münevverede kemâl-i metanetle herkese teselli verip
mühim bir hutbe ile Sahabeleri teskin etmiş; aynen onun
gibi, şu Süheyl, o hengâmda, Mekke-i Mükerremede,
aynı Ebu Bekri's-Sıddık gibi Sahabeye teskin ve
teselli verip, malûm fesahatiyle Ebu
Bekri's-Sıddık'ın aynı hutbesinin meâlinde bir nutuk
söylemiş. Hattâ iki hutbenin kelimeleri birbirine
benzer.
Hem Sürâka'ya ferman etmiş ki:
-1-
diye,
"Kisrânın iki bileziğini giyeceksin."
Hazret-i Ömer zamanında Kisrâ mahvedildi; ziynetleri
ve şahane bilezikleri geldi, Hazret-i Ömer Sürâka'ya
giydirdi. Dedi:
-2-
ihbar-ı
Nebevîyi tasdik ettirdi.
Hem ferman etmiş ki:
-3-
diye,
"Kisrâ-yı Fars gittikten sonra daha kisrâ
çıkmayacak." Haber vermiş; hem öyle olmuş.
Hem Kisrâ elçisine demiş:
"Şimdi Kisrânın oğlu Şirviye Perviz, Kisrâyı
öldürdü." 1 O
elçi tahkik etmiş; aynı vakitte öyle olmuş. O da
İslâm olmuş. Bazı ehâdiste o elçinin adı
Firuz'dur.
Hem, nakl-i sahih-i kati ile, Hâtıb
ibni Ebî Beltea'nın, gizli Kureyş'e gönderdiği
mektubu haber vermiş. Hazret-i Ali ile Mikdad'ı
göndermiş, "Filân mevkide bir şahısta şöyle
bir mektup var; alınız, getiriniz." Gittiler,
aynı yerden aynı mektubu getirdiler. Hâtıb'ı celb
etti. "Neden yaptın?" demiş; o da özür
beyan etmiş, özrünü kabul etmiş. 2 
Hem, nakl-i sahih-i kati ile, Utbe
ibni Ebî Leheb hakkında ferman etmiş ki: -4-
diye, Utbe'nin âkıbet-i feciasını haber vermiş.
Sonra Yemen tarafına giderken bir arslan gelip onu
yemiş, Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâmın hem
bedduasını, hem haberini tasdik etmiş.
Hem, nakl-i sahih ile, feth-i Mekke
vaktinde, Hazret-i Bilâl-i Habeşî Kâbe damına
çıkıp ezan okumuş. Rüesa-yı Kureyş'ten Ebu
Süfyan, Attab ibni Esid ve Hâris ibni Hişam oturup
konuştular.
Attab dedi: "Pederim Esid
bahtiyardı ki bugünü görmedi."
Hâris dedi ki: "Muhammed bu
siyah kargadan başka adam bulmadı mı ki müezzin
yapsın?" Hazret-i Bilâl-i Habeşîyi tezyif etti.
Ebu Süfyan dedi: "Ben
korkarım, birşey demeyeceğim. Kimse olmasa da, şu
Batha'nın taşları ona haber verecek, o bilecek."
Hakikaten, bir parça sonra Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü
Vesselâm onlara rast geldi, harfiyen konuştuklarını
söyledi. O vakit Attab ile Hâris şehadet getirdiler,
Müslüman oldular.1 
İşte, ey biçare mülhid! Peygamber
Aleyhissalâtü Vesselâmı tanımayan kalbsiz adam! Bak,
Kureyş'in iki muannid büyükleri, birtek ihbar-ı
gaybî ile imana geldiler. Ne kadar kalbin bozulmuş ki,
mânevî tevatürle, bu ihbar-ı gaybî gibi binler
mu'cizâtı işitiyorsun, yine kanaat-i tammen gelmiyor.
Her ne ise, sadede dönüyoruz.
Hem, nakl-i sahih ile, gazve-i
Bedir'de, Hazret-i Abbas Sahabelerin eline esir
düştüğü vakitte, fidye-i necat istenilmiş. O da
demiş: "Param yok." Hazret-i Resul-i Ekrem
Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etmiş ki:
"Zevcen Ümmü Fadl yanında bu
kadar parayı filân yere bırakmışsın." Hazret-i
Abbas tasdik edip, "İkimizden başka kimsenin
bilmediği bir sır idi." O vakit kemâl-i imanı
kazanıp İslâm olmuş. 2 
Hem, nakl-i sahih-i kati ile, muzır
bir sâhir olan Lebid-i Yahudi, Resul-i Ekrem
Aleyhissalâtü Vesselâmı rencide etmek için acip ve
müessir bir sihir yapmış. Bir tarağa saçları
sarmış, üstünde sihir yapmış, bir kuyuya atmış.
Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Hazret-i Ali'ye
ve Sahabelere ferman etmiş: "Gidiniz, filân kuyuda
bu çeşit sihir âletlerini bulup getiriniz."
Gitmişler, aynen öyle bulup getirmişler. Herbir ipi
açıldıkça, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm
dahi rahatsızlığından hiffet buluyordu.3 
Hem, nakl-i sahih ile, Ebu Hüreyre
ve Huzeyfe gibi mühim zatlar bulunduğu bir heyette
Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etmiş ki:
*
diye,
birinin irtidadıyla müthiş âkıbetini haber vermiş.
Ebu Hüreyre dedi: "O heyetten, ben bir adamla
ikimiz kaldık. Ben korktum. Sonra öteki adam Yemâme
Harbinde Müseylime tarafında bulunup mürted olarak
katledildi." İhbar-ı Nebevînin hakikati çıktı.
Hem, nakl-i sahih ile, Umeyr ve
Safvan Müslüman olmadan evvel, mühim bir mala mukabil,
Peygamberin (a.s.m.) katline karar verip, Umeyr ise
Peygamberin (a.s.m.) katlini niyet ederek Medine'ye
gelmiş. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm Umeyr'i
gördü, yanına çağırdı. dedi: "Safvan ile
maceranız budur." elini Umeyr'in göğsüne koydu;
Umeyr "Evet" dedi, Müslüman oldu. 1 
Daha bunlar gibi pek çok sahih
ihbârât-ı gaybiye vuku bulmuş. Meşhur kütüb-ü
sitte-i sahiha-i hadisiyede zikredilmiştir ve
senetleriyle beyan edilmiştir. Bu risalede beyan edilen
vakıatın ekseri, tevatür-ü mânevî hükmünde
katidir, yakinîdirler. Başta Buharî ve Müslim-ki,
Kur'ân'dan sonra en sahih kitap olduklarını ehl-i
tahkik kabul etmiş-ve sair Sahih-i Tirmizî, Neseî ve
Ebu Davud ve Müstedrekü'-Hâkim ve Müsned-i Ahmed ibni
Hanbel ve Delâil-i Beyhakî gibi kitaplarda ananesiyle
beyan edilmiştir.
Şimdi, ey mülhid-i bîhuş!
"Muhammed-i Arabî (a.s.m.) akıllı bir
adamdı" deyip geçme. Çünkü şu umur-u gaybiyeye
dair ihbârât-ı sadıka-i Ahmediye (a.s.m.) iki
şıktan hâli değil: Ya diyeceksin ki, o zât-ı
kudsîde öyle keskin bir nazar ve geniş bir dehâ var
ki, mâzi ve müstakbeli ve umum dünyayı görür, bilir
ve etraf-ı âlemi ve şark ve garbı temâşâ eder bir
gözü ve geçmiş ve gelecek bütün zamanları
keşfeder bir dehâsı vardır. Bu hal ise beşerde
olamaz; eğer olsa, Hâlık-ı âlem tarafından
verilmiş bir harika, bir mevhibe olur. Bu ise, tek
başıyla bir mucize-i âzamdır. Veyahut inanacaksın
ki, o zât-ı mübarek, öyle bir Zâtın memuru ve
şakirdidir ki, herşey Onun nazarında ve
tasarrufundadır. Ve bütün envâ-ı kâinat ve bütün
zamanlar Onun taht-ı emrindedir. Defter-i kebirinde
herşey yazılıdır; istediği zaman talebesine bildirir
ve gösterir. Demek, Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü
Vesselâm, Üstad-ı Ezelîsinden ders alır, öyle ders
verir.
Hem, nakl-i sahih ile, Hazret-i
Hâlid'i, harp için Düvmetü'l-Cendel reisi olan
Ükeydir'e gönderdiği vakit ferman etmiş ki: *
diye, bakar-ı vahşî avında bulacağını, kavgasız
esir edileceğini ihbar etmiş. Hazret-i Hâlid gitmiş,
aynen öyle bulmuş, esir etmiş, getirmiş.
Hem, nakl-i sahih ile, Kureyş, Benî
Hâşimî aleyhinde yazdıkları ve Kâbenin sakfına
astıkları sayfa hakkında ferman etmiş ki:
"Kurtlar yazılarınızı yemiş; yalnız sayfadaki
esmâ-i İlâhiyeye ilişmemişler." Haber vermiş.
Sonra sayfaya bakmışlar; aynen öyle olmuş. 2 
Hem, nakl-i sahih ile,
"Beytü'l-Makdisin fethinde büyük bir tâun
çıkacak" ferman etmişti. Hazret-i Ömer
zamanında Beytü'l-Makdis fetholundu. Ve öyle bir tâun
çıktı ki, üç günde yetmiş bir vefiyat oldu.3 
Hem, nakl-i sahih ile, o zamanda
vücudu olmayan Basra ve Bağdad'ın vücuda
geleceklerini ve Bağdad'a dünya hazinelerinin
gireceğini 1
ve Türkler ve Bahr-i Hazar etrafındaki milletlerle
Araplar muharebe edeceklerini ve sonra onlar çoklukla
İslâmiyete girecek, Araplara Araplar içinde hâkim
olacaklarını haber vermiş. Demiş ki:
-2-
Hem ferman etmiş ki:
-3-
diye,
Emeviyenin Yezid ve Velid gibi şerir reislerinin
fesadını haber vermiş.
Hem Yemâme gibi bir kısım yerlerde
irtidat vuku bulacağını haber vermiş.4 
Hem gazve-i meşhure-i Hendek'te
ferman etmiş ki:
-5-
diye,
"Bundan sonra onlar bana değil, belki ben onlara
hücum edeceğim." Haber vermiş, haber verdiği
gibi çıkmış.
Hem, nakl-i sahih ile, vefatından
bir iki ay evvel ferman etmiş ki:
-6-
diye
vefatını haber vermiş.
Hem Zeyd ibni Sûvahan hakkında
ferman etmiş ki:
-7-
Zeyd'den
evvel bir uzvu şehid edileceğini haber vermiş. Bir
zaman sonra, Nihavend harbinde bir eli kesilmiş. Demek,
en evvel o el şehid olup mânen Cennete gitmiş.
İşte, bütün bahsettiğimiz umur-u
gaybiye, on kısım envâ-ı mu'cizâtından birtek
nevidir. O nevin on kısmından bir kısmını
söylemedik. Şimdi, bu kısımla beraber, i'câz-ı
Kur'ân'a dair Yirmi Beşinci Sözde, gayet geniş
ihbar-ı gayb nevinin, dört nevini icmâlen beyan
etmişiz. İşte buradaki nevi ile beraber, Kur'ân'ın
lisanıyla gaybdan haber verilen o dört büyük nevi
beraber düşün. Gör ki, ne kadar kati, şüphesiz,
parlak, kuvvetli, kavî bir bürhan-ı risalettir ki,
bütün bütün kalbi, aklı bozulmayan, elbette İmân
edecek ki, zât-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm,
Hâlık-ı Külli Şey ve Allâmü'l-Guyûb olan bir
Zât-ı Zülcelâlin resulüdür ve Ondan haber alıyor.
Yedinci Nükteli İşaret
Mu'cizât-ı Nebeviyenin bereket-i
taam hususunda olan kısmından birkaç kati ve mânen
mütevatir misaline işaret edeceğiz. Bahisten evvel bir
mukaddime zikri münasiptir.
Mukaddime:
Şu gelecek bereketli mu'cizât
misalleri, herbiri müteaddit tarikle, hattâ bazıları
on altı tarikle sahih bir surette nakledilmiş. Ekserisi
bir cemaat-i kesire huzurunda vuku bulmuş; o cemaat
içinde muteber ve sadık insanlar onlardan bahsedip
nakletmişler. Meselâ, "Sâ' denilen dört avuç
taamdan yetmiş adam yemişler, tok olmuşlar"
naklediyor. O yetmiş adam onun sözünü işitiyor,
tekzip etmiyor. Demek sükûtla tasdik ediyorlar.
Halbuki, o asr-ı sıdk ve hakikatte ve o hakperest ve
ciddî ve doğru adam olan Sahabeler, zerre miktar
yalanı görse, red ve tekzip ederler. Halbuki,
bahsedeceğimiz vakıaları çoklar rivayet etmiş ve
ötekiler de sükûtla tasdik etmişler. Demek, herbir
hadise mânen mütevatir gibi katidir.
Hem Sahabeler, Kur'ân'ın ve
âyetlerin hıfzından sonra, en ziyade Resul-i Ekrem
Aleyhissalâtü Vesselâmın ef'al ve akvâlinin
muhafazasına, bahusus ahkâma ve mu'cizâta dair
ahvâline bütün kuvvetleriyle çalıştıklarını ve
sıhhatlerine pek çok dikkat ettiklerini, tarih ve siyer
şehadet ediyor. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâma
ait en küçük bir hareketi, bir sîreti, bir hali ihmal
etmemişler. Ve etmediklerini ve kaydettiklerini,
kütüb-ü ehâdisiye şehadet ediyor.
Hem Asr-ı Saadette, mu'cizâtı ve
medar-ı ahkâm ehâdisi, kitabetle çoklar kaydedip
yazdılar. Hususan Abâdile-i Seb'a kitabetle
kaydettiler. Hususan, Tercümanü'l-Kur'ân olan Abdullah
ibni Abbas ve Abdullah ibni Amr ibni'l-Âs, bahusus otuz
kırk sene sonra Tâbiînin binler muhakkikleri, ehâdisi
ve mu'cizâtı yazıyla kaydettiler.
Daha ondan sonra, başta dört
imam-ı müçtehid ve binler muhakkik muhaddisler
naklettiler, yazıyla muhafaza ettiler.
Daha Hicretten iki yüz sene sonra,
başta Buharî, Müslim, Kütüb-ü Sitte-i makbule
vazife-i hıfzı omuzlarına aldılar. İbni Cevzî gibi
şiddetli binler münekkitler çıkıp, bazı
mülhidlerin veya fikirsiz veya hıfzsız veya
nâdanların karıştırdıkları mevzu ehâdisi tefrik
ettiler, gösterdiler.
Sonra, ehl-i keşfin tasdikiyle,
yetmiş defa Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm
temessül edip yakaza halinde onun sohbetiyle müşerref
olan Celâleddin Süyutî gibi allâmeler ve muhakkikler,
ehâdis-i sahihanın elmaslarını, sair sözlerden ve
mevzuattan tefrik ettiler. İşte, bahsedeceğimiz
hadiseler, mucizeler, böyle elden ele-kuvvetli, emin,
müteaddit ve çok, belki hadsiz ellerden-sağlam olarak
bize gelmiş. "Elhamdü lillâhi hâzâ min fadli
Rabbî". 1 
İşte buna binaen, "Bu zamana
kadar uzun mesafeden gelen, şu zamandan tâ o zamana
kadar bu hadiseleri, nasıl bileceğiz ki karışmamış
ve sâfidir?" hatıra gelmemelidir.
Berekete Dair Mu'cizât-ı Katiyenin
Birinci Misali: Başta Buharî ve Müslim, Kütüb-ü
Sitte-i sahiha müttefikan haber veriyorlar ki:
Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü
Vesselâmın Hazret-i Zeynep ile tezevvücü
velîmesinde, Hazret-i Enes'in validesi Ümmü Süleym,
bir iki avuç hurmayı yağla kavurarak bir kaba koyup
Hazret-i Enes'le Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâma
gönderdi. Enes'e ferman etti ki: "Filân, filânı
çağır. Hem, kime tesadüf etsen davet et." Enes
de kime rast geldiyse çağırdı. Üç yüz kadar Sahabe
gelip suffe ve hücre-i saadeti doldurdular.
Ferman etti:
Yani, "Onar onar halka olunuz." Sonra, mübarek
elini o az taam üzerine koydu, dua etti,
"Buyurun" dedi. Bütün o üç yüz adam
yediler, tok olup kalktılar. Enes'e ferman etmiş:
"Kaldır." Enes demiş ki: "Bilmedim, taam
kabını koyduğum vakit mi taam çoktu, yoksa
kaldırdığım vakit mi çoktu, fark edemedim." 2 
İkinci Misal: Mihmandâr-ı Nebevî
Ebu Eyyubi'l-Ensârî hanesine teşrif-i Nebevî
hengâmında Ebu Eyyüb der ki:
Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü
Vesselâm ve Ebu Bekr-i Sıddık'a kâfi gelecek iki
kişilik yemek yaptım. Ona ferman etti: -3-
Otuz adam geldiler, yediler. Sonra ferman etti: -4-
Altmış daha davet ettim. Geldiler, yediler. Sonra
ferman etti: -5-
Yetmiş daha davet ettim. Geldiler, yediler. Kaplarda
yemek daha kaldı. Bütün gelenler o mucize
karşısında İslâmiyete girip biat ettiler. O iki
kişilik taamdan yüz seksen adam yediler. 6 
Üçüncü Misal: Hazret-i Ömer
ibnü'l-Hattab ve Ebu Hüreyre ve Selemetübnü'l-Ekvâ
ve Ebu Amratü'l-Ensarî gibi, müteaddit tariklerle
diyorlar ki:
Bir gazvede ordu aç kaldı. Resul-i
Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâma müracaat ettiler.
Ferman etti ki: "Heybelerinizde kalan bakıye-i
erzakı toplayınız." Herkes azar birer parça
hurma getirdi. En çok getiren, dört avuç getirebildi.
Bir kilime koydular.
Seleme der ki: "Mecmuunu ben
tahmin ettim, oturmuş bir keçi kadar ancak
vardı." Sonra Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü
Vesselâm bereketle dua edip ferman etti: "Herkes
kabını getirsin." Koşuştular, geldiler. O ordu
içinde hiçbir kap kalmadı, hepsini doldurdular. Hem
fazla kaldı.
Sahabeden bir râvi demiş: "O
bereketin gidişatından anladım: Eğer ehl-i arz
gelseydi, onlara dahi kâfi gelecekti." -1-
Dördüncü Misal: Başta Buharî ve
Müslim, kütüb-ü sahiha beyan ediyorlar ki:
Abdurrahman ibn-i Ebî Bekr-i
Sıddık der: Biz yüz otuz Sahabe, bir seferde Resul-i
Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ile beraberdik. Dört
avuç miktarı olan bir sâ' ekmek için hamur yapıldı.
Bir keçi dahi kesildi, pişirildi; yalnız ciğer ve
böbrekleri kebap yapıldı. Kasem ederim, o kebaptan,
yüz otuz Sahabeden herbirisine bir parça kesti, verdi.
Sonra Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm pişmiş
eti iki kâseye koydu. Biz umumumuz tok oluncaya kadar
yedik; fazla kaldı. Ben fazlasını deveye yükledim.
-2-
Beşinci Misal: Kütüb-ü sahiha
katiyetle beyan ediyorlar ki:
Gazve-i Garra-i Ahzabda, meşhur
Yevmü'l-Hendek'te, Hazret-i Câbiru'l-Ensârî kasemle
ilân ediyor: O günde, dört avuç olan bir sâ' arpa
ekmeğinden, bir senelik bir keçi oğlağından bin adam
yediler ve öylece kaldı.
Hazret-i Câbir der ki: O gün yemek,
hanemde pişirildi. Bütün bin adam o sâ'dan, o
oğlaktan yediler, gittiler. Daha tenceremiz dolu
kaynıyor, daha hamurumuz ekmek yapılıyor. O hamura, o
tencereye mübarek ağzının suyunu koyup bereketle dua
etmişti. -3-
İşte, şu mucize-i bereketi, bin
zâtın huzurunda, onları ona alâkadar göstererek
Hazret-i Câbir kasemle ilân ediyor. Demek şu hadise,
bin adam rivayet etmiş gibi kati denilebilir.
Altıncı Misal: Nakl-i sahih-i kati
ile, hâdim-i Nebevî Hazret-i Enes'in amcası meşhur
Ebu Talha der ki: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü
Vesselâm, yetmiş seksen adamı, Enes'in koltuğu
altında getirdiği az arpa ekmeğinden tok oluncaya
kadar yedirdi. "O az ekmekleri parça parça
ediniz" emretti ve bereketle dua etti. Menzil dar
olduğundan, onar onar gelip yediler, tok olarak
gittiler. -4-
Yedinci Misal: Nakl-i sahih-i kati
ile, Şifâ-i Şerif ve Müslim gibi kütüb-ü sahiha
beyan ederler ki:
Hazret-i Câbiru'l-Ensârî diyor:
Bir zat, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmdan
iyâli için taam istedi. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü
Vesselâm yarım yük arpa verdi. Çok zaman o adam
iyâliyle ve misafirleriyle o arpadan yediler.
Bakıyorlar, bitmiyor. Noksaniyetini anlamak için
ölçtüler. Sonra bereket dahi kalktı; noksan olmaya
başladı. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâma
geldi, vak'ayı beyan etti. Ona cevaben ferman etti: Yani, "Eğer kile ile tecrübe etmeseydiniz,
hayatınızca size yeterdi." -1-
Sekizinci Misal: Tirmizî ve Neseî
ve Beyhakî ve Şifâ-i Şerif gibi kütüb-ü sahiha
beyan ediyorlar ki:
Hazret-i Semeretübnü Cündüb der:
Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâma bir kâse et
geldi. Sabahtan akşama kadar fevc fevc adamlar geldiler,
yediler. -2-
İşte, mukaddimede beyan ettiğimiz
sırra binaen, şu vakıa-i bereket yalnız Semure'nin
rivayeti değil; belki Semure, o yemeği yiyen
cemaatlerin mümessili gibi, onların namına ve
tasdiklerine binaen ilân ediyor.
Dokuzuncu Misal: Şifâ-i Şerif
sahibi ve meşhur İbni Ebî Şeybe ve Taberânî gibi
mevsuk ve sahih muhakkikler rivayetiyle, Hazret-i Ebu
Hüreyre der:
Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü
Vesselâm bana emretti: "Mescid-i şerifin suffesini
mesken ittihaz eden yüzden ziyade fukara-yı muhacirîni
davet et." Ben dahi onları aradım, topladım.
Umumumuza bir tabla taam konuldu. Biz istediğimiz kadar
yedik, kalktık. O kâse konulduğu vakit nasıl idi;
yine öyle dolu kaldı. Yalnız parmakların izi taamda
görünüyordu. -3-
İşte, Hazret-i Ebu Hüreyre, umum
kâmilîn-i ehl-i suffe tasdikine istinaden, onlar
namına haber verir. Demek, mânen umum ehl-i suffe
rivayet etmiş gibi katidir. Hem hiç mümkün müdür
ki, o haber hak ve doğru olmasa, o sadık ve kâmil
zatlar sükût edip tekzip etmesinler?
Onuncu Misal: Nakl-i sahih-i kati
ile, Hazret-i İmam-ı Ali der:
Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü
Vesselâm, Benî Abdülmuttalib'i cem etti. Onlar kırk
adam idiler. Onlardan bazıları bir deve yavrusunu yerdi
ve dört kıyye süt içerdi. Halbuki, umum onlara bir
avuç kadar bir yemek yaptı; umum yiyip tok oldular,
yemek eskisi gibi kaldı. Sonra, üç dört adama ancak
kâfi gelir ağaçtan bir kap içinde süt getirdi.
Umumen içtiler, doydular; içilmemiş gibi bâki kaldı.
-4- İşte, Hazret-i Ali'nin şecaati ve sadakati
katiyetinde bir mucize-i bereket!
On Birinci Misal: Nakl-i sahih ile,
Hazret-i Ali ve Fatımatü'z-Zehrâ velîmesinde, Resul-i
Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Bilâl-ı Habeşîye
emretti: "Dört beş avuç un, ekmek yapılsın ve
bir deve yavrusu kesilsin."
Hazret-i Bilâl der: Ben taamı
getirdim. Mübarek elini üstüne vurdu. Sonra taife
taife Sahabeler geldiler, yediler, gittiler. O yemekten
bâki kalan miktara yine bereketle dua etti. Bütün
ezvâc-ı tâhirâta, herbirine birer kâse gönderildi.
Emretti ki: "Hem yesinler, hem yanlarına gelenlere
yedirsinler." -1-
Evet, böyle mübarek bir izdivaçta,
elbette böyle bir bereket lâzımdır ve vukuu katidir.
On İkinci Misal: Hazret-i İmam-ı
Cafer-i Sadık, pederleri İmam-ı
Muhammedü'l-Bâkır'dan, o da pederi İmam-ı
Zeynelâbidîn'den, o dahi İmam-ı Ali'den nakleder ki:
Fatımatü'z-Zehrâ, yalnız ikisine
kâfi gelecek bir yemek pişirdi. Sonra Ali'yi gönderdi,
tâ Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm gelsin,
beraber yesinler. Teşrif etti ve emretti ki, o yemekten
herbir ezvâcına birer kâse gönderildi. Sonra kendine,
hem Ali'ye, hem Fatıma ve evlâtlarına birer kâse
ayrıldıktan sonra, Hazret-i Fatıma der:
"Tenceremizi kaldırdık; daha dolu olup
taşıyordu. Meşiet-i İlâhiye ile, hayli zaman o
yemekten yedik." -2-
Acaba niçin bu nuranî, yüksek
silsile-i rivayetten gelen şu mucize-i berekete,
gözünle görmüş gibi inanmıyorsun? Evet, buna
karşı şeytan dahi bahane bulamaz.
On Üçüncü Misal: Ebu Davud ve
Ahmed ibni Hanbel ve İmam-ı Beyhakî gibi sadûk
imamlar, Dükeynü'l-Ahmes ibni Saidi'l-Müzeyn'den, hem
altı kardeşle beraber sohbete müşerref ve
Sahabelerden olan Numan ibni
Mukarrini'l-Ahmesiyyi'l-Müzeyn'den, hem Cerir'den
naklederek, müteaddit tariklerle Hazreti Ömer
ibnü'l-Hattab'dan naklediyorlar ki:
Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü
Vesselâm Hazret-i Ömer'e emretti: "Ahmesî
kabilesinden gelen dört yüz atlıya yolculuk için zâd
ü zahîre ver." Hazret-i Ömer dedi: "Ya
Resulallah, mevcut zahîre birkaç sâ'dır. Kümesi,
oturmuş bir deve yavrusu kadardır." Ferman etti:
"Git, ver." O da gitti, yarım yük hurmadan,
dört yüz süvariye kifayet derecesinde zâd ü zahîre
verdi. Ve dedi: Hiç noksan olmamış gibi eski halinde
kaldı. -3-
İşte şu mucize-i bereket, dört
yüz adamla ve bahusus Hazret-i Ömer ile münasebettar
bir surette vukua gelmiştir. Rivayetlerin arkasında
bunlar var. Bunların sükûtu, tasdiktir; iki üç
haber-i vahid deyip geçme. Böyle hadiseler haber-i
vahid dahi olsa, tevatür-ü mânevî hükmünde kanaat
verir.
On Dördüncü Misal: Başta Buharî
ve Müslim, kütüb-ü sahiha haber veriyorlar ki:
Hazret-i Câbir'in pederi vefat eder.
Borcu çok, ziyade medyun; borç sahipleri de Yahudiler.
Câbir, pederinin asıl malını guremâya verdi, kabul
etmediler. Halbuki, bağındaki meyveleri, kaç senede
deynine kâfi gelmeyecek. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü
Vesselâm ferman etti: "Bağın meyvelerini
koparınız, harman ediniz." Öyle yaptılar.
Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm harman içinde
gezdi, dua etti. Sonra Câbir, harmandan pederinin
bütün guremâsının borçlarını verdikten sonra,
yine, bir senede bağdan gelen mahsulât kadar harmanda
kaldı. Bir rivayette, bütün guremâya verdiği kadar
kaldı. O hadiseden, borç sahipleri olan Yahudiler çok
taaccüp edip hayrette kaldılar. -1-
İşte şu mucize-i bâhire-i
bereket, yalnız Hazret-i Câbir gibi birkaç râvilerin
haberi değil. Belki mânevî tevatür hükmünde, o
hadise ile münasebettar, hadd-i tevatür derecesinde
çok adamları temsil ederek rivayet etmişler.
On Beşinci Misal: Başta Tirmizî ve
İmam-ı Beyhakî gibi muhakkikler, Hazret-i Ebu
Hüreyre'den nakl-i sahihle beraber haber veriyorlar ki:
Ebu Hüreyre demiş ki: Bir gazvede
(başka bir rivayette, gazve-i Tebük'te), ordu aç
kaldı. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman
etti: "Birşey var mı?" diye emretti. Ben
dedim: "Heybede bir parça hurma var." (Bir
rivayette, on beş tane imiş.) Dedi: "Getir."
Getirdim. Mübarek elini soktu, bir kabza çıkardı, bir
kaba bıraktı, bereketle dua buyurdular. Sonra onar onar
askeri çağırdı, umumen yediler. Sonra ferman etti: -2- Ben aldım, elimi o heybeye soktum. Evvel
getirdiğim kadar elime geçti. Sonra Resul-i Ekrem
Aleyhissalâtü Vesselâm hayatında, Ebu Bekir ve Ömer
ve Osman hayatında o hurmalardan yedim. (Başka bir
tarikte rivayet edilmiş ki: O hurmalardan kaç yük, fî
sebilillâh sarf ettim. Sonra Hazret-i Osman'ın katlinde
o hurma, kabıyla nehb ve garat edildi, gitti.) -3 -
İşte, hoca-i kâinat olan Fahr-i
Âlem Aleyhissalâtü Vesselâmın kudsî medresesi ve
tekkesi olan suffenin demirbaş bir mühim talebesi ve
müridi ve kuvve-i hafızanın ziyadesi için dua-yı
Nebeviyeye mazhar olan Hazret-i Ebu Hüreyre, gazve-i
Tebük gibi bir mecma-ı nâsta vukuunu haber verdiği
şu mucize-i bereket, mânen bir ordu sözü kadar kati
ve kuvvetli olmak gerektir.
On Altıncı Misal: Başta Buharî,
kütüb-ü sahiha nakl-ı kati ile beyan ediyorlar ki:
Hazret-i Ebu Hüreyre aç olmuş.
Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın arkasından
gidip menzil-i saadete gitmişler. Bakarlar ki, bir kadeh
süt oraya hediye getirilmiş. Resul-i Ekrem
Aleyhissalâtü Vesselâm emretti ki:
"Ehl-i Suffeyi çağır."
Ben kalbimden dedim ki: "Bu sütün bütününü ben
içebilirim; ben daha
ziyade muhtacım." Fakat emr-i Nebevî için onları
topladım, getirdim. Yüzü mütecaviz idiler. Ferman
etti: "Onlara içir." Ben de o kadehteki sütü
birer birer verdim. Herbirisi doyuncaya kadar içer,
diğerine veririm. Böyle birer birer içirerek bütün
Ehl-i Suffe o sâfi sütten içtiler. Sonra ferman etti
ki:
-1- Ben içtim. İçtikçe, "İç" ferman eder.
Tâ, ben dedim: "Seni hak ile irsal eden Zât-ı
Zülcelâle kasem ederim, yer kalmadı ki içeyim."
Sonra kendisi aldı, Bismillâh deyip hamd ederek
bakıyesini içti. Yüz bin âfiyet olsun! 2 
İşte şu sâfi, hâlis süt gibi lâtîf, şüphesiz
mucize-i bâhire-i bereket, beş yüz bin hadisi
hıfzına alan Hazret-i Buharî başta olarak, Kütüb-ü
Sitte-i sahiha ile nakilleri, gözle görmek kadar kati
olmakla beraber, medrese-i kudsiye-i Ahmediye (a.s.m.)
olan suffenin namdar, sadık, hafız bir şakirdi olan
Ebu Hüreyre'nin, umum Ehl-i Suffeyi mânen işhad
ederek, âdetâ umumunu temsil edip şu ihbarı tevatür
derecesinde kati telâkki etmeyenin, ya kalbi bozuk veya
aklı yok. Acaba, Hazret-i Ebu Hüreyre gibi sadık ve
bütün hayatını hadise ve dine vakfeden,
-3- hadisini işiten ve nakleden, hiç mümkün müdür
ki, hıfzındaki ehâdis-i Nebeviyenin kıymetini ve
sıhhatini şüpheye düşürüp Ehl-i Suffenin tekzibine
hedef edecek muhalif bir söz ve asılsız bir vak'a
söylesin? Hâşâ!
Yâ Rab! Şu Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın
bereketi hürmetine, bize ihsan ettiğin maddî ve
mânevî rızkımıza bereket ihsan et!
Bir Nükte-i Mühimme: Malûmdur ki, zayıf şeyler
içtimâ ettikçe kuvvetleşir. İncecik ipler topak
yapılsa, kuvvetli halat olur. Kuvvetli halatlar topak
yapılsa, kimse koparamaz. İşte, on beş envâ-ı
mu'cizâttan yalnız bereket kısmındaki mu'cizâtı ve
o kısmın on beş kısmından ancak bir kısmını, on
beş misalle gösterdik. Herbir misal, tek başıyla
nübüvveti ispat eder bir derecede kuvvetliydi. Farz-ı
muhal olarak, bunların bir kısmını kuvvetsiz saysak
da yine kuvvetsiz diyemeyiz. Çünkü, kavî ile ittifak
eden kavîleşir.
Hem şu on beş misalin içtimaı, kati, şüphesiz bir
tevatür-ü mânevî ile, kuvvetli bir mucize-i
kübrâyı gösterir. Şimdi, şu mecmudaki mucize-i
kübrâ, bereket mucizelerinden zikredilmemiş olan on
dört kısm-ı âhare mezc edilse, kuvvetli halatları
topak yapmak gibi, koparılması mümkün olmayan bir
mucize-i ekber, içinde görünür.
Sonra, şu mucize-i ekberi, sair on dört nevi
mu'cizâtın mecmuuna ilâve et, gör ki, ne derece
kuvvetli, sarsılmaz, kati bir bürhan-ı nübüvvet-i
Ahmediyeyi (a.s.m.) gösterir. İşte, nübüvvet-i
Ahmediyenin (a.s.m.) direği, şu mecmudan teşekkül
eden dağ gibi kuvvetli bir direktir. Şimdi, cüz'iyatta
ve misallerde, sû-i fehimden gelen şüphelerle, o metin
sakf-ı muallâyı sebatsız ve kabil-i sukut görmek ne
derece akılsızlık olduğunu anladın.
Evet, berekete dair o mucizeler gösteriyorlar ki,
Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm, umuma
rızık veren ve rızıkları halk eden bir Zât-ı
Rahîm ve Kerîmin sevgili memurudur, pek hürmetli bir
abdidir ki, rızkın envâında, hilâf-ı âdet olarak,
ona hiçten ve sırf gaybdan ziyafetler gönderiyor.
Malûmdur ki, Ceziretü'l-Arab, suyu ve ziraati az bir
yerdir. Onun için, ahalisi, hususan bidayet-i
İslâmdaki Sahabeler, dıyk-ı maişete maruzdular. Hem
susuzluğa çok defa giriftar oluyorlardı. İşte, bu
hikmete binaen, mu'cizât-ı bâhire-i Ahmediye
Aleyhissalâtü Vesselâmın mühimleri, taam ve su
hususunda tezahür etmiş. Bu harikalar, dâvâ-yı
nübüvvete delil ve mucize olmaktan ziyade, ihtiyaca
binaen, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâma bir
ikram-ı İlâhî, bir ihsan-ı Rabbânî, bir ziyafet-i
Rahmâniye hükmündedir. Çünkü, o mu'cizâtı
görenler, nübüvveti tasdik etmişler. Fakat mucize
zuhur ettikçe İmân ziyadeleşir, nurun alâ nur olur.
Sekizinci İşaret
Su hususunda tezahür eden bir kısım mu'cizâtı beyan
eder.
Mukaddime: Malûmdur ki, cemaatler içinde vuku bulan
hadiseler, âhâdî bir surette nakledilse, tekzip
edilmediği vakit, doğruluğunu gösterir. Çünkü,
insanın fıtratında, yalana yalandır demeye cibillî
bir meyil vardır. Hususan, her kavimden ziyade yalana
karşı sükût etmez Sahabeler olsa; hususan hadiseler
Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâma taallûk etse;
ve bilhassa, nakleden, meşâhir-i Sahabeden olsa,
elbette o haber-i vahid sahibi, o hadiseyi gören cemaati
temsil eder hükmünde rivayet eder.
Halbuki, şimdi bahsedeceğimiz mu'cizât-ı mâiyeyi,
herbir misali çok tariklerle, çok Sahabelerin
ellerinden, binler Tâbiînin muhakkikleri el atıp
almışlar, sağlam olarak ikinci asır müçtehidlerinin
ellerine vermişler. Onlar da, kemâl-i ciddiyetle ve
hürmetle el atıp, kabul edip, arkalarındaki asrın
muhakkiklerinin ellerine vermişler. Her tabaka, binler
kuvvetli ellerden geçip, gele gele tâ asrımıza
gelmiş. Hem Asr-ı Saadette yazılan kütüb-ü
ehâdisiye sağlam olarak devredilip, tâ Buharî ve
Müslim gibi ilm-i hadisin dâhi imamlarının ellerine
geçmiş. Onlar da, kemâl-i tahkikle merâtibini tefrik
ederek, sıhhati şüphesiz olanları cem ederek bir ders
vermişler, takdim etmişler. İşte,
Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın mübarek
parmaklarından suyun akması ve pek çok adama içirmesi
mütevatirdir. Öyle bir cemaat nakletmiş ki, yalana
ittifakları muhaldir. Şu mucize gayet katidir. Hem üç
defa, üç mecma-ı azîmde tekerrür etmiş. Başta
Buharî, Müslim, İmam-ı Mâlik, İmam-ı Şuayb,
İmam-ı Katâde gibi pek çok ehl-i sahih bir cemaat,
Sahabelerden, başta hâdim-i Nebevî Hazret-i Enes,
Hazret-i Câbir, Hazret-i İbni Mes'ud gibi meşâhir-i
Sahabenin bir cemaatinden, parmaklarından suyun kesretle
akması ve orduya içirmesi, nakl-i sahih-i kati ile
beyan edilmiştir. Bu nevi mucize-i mâiyeden, pek çok
misallerinden dokuz misali beyan edeceğiz.
Birinci Misal: Başta Buharî, Müslim, kütüb-ü
sahiha, Hazret-i Enes'ten nakl-i sahihle haber veriyorlar
ki:
Hazret-i Enes diyor: Zevra nâm-mahalde, üç yüz kişi
kadar, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ile
beraberdik. İkindi namazı için abdest almayı emretti.
Su bulunmadı. Yalnız bir parça su emretti; getirdik.
Mübarek ellerini içine batırdı. Gördüm ki,
parmaklarından çeşme gibi su akıyor. Sonra, bütün
maiyetindeki üç yüz adam geldiler, umumu abdest alıp
içtiler. 1 
İşte, şu misali, Hazret-i Enes, üç yüz kişiyi
temsil ederek haber veriyor. Mümkün müdür ki, o üç
yüz kişi, şu habere mânen iştirak etmesinler; hem
iştirak etmedikleri halde tekzip etmesinler?
İkinci Misal: Başta Buharî, Müslim, kütüb-ü sahiha
haber veriyorlar ki:
Hazret-i Câbir ibni Abdullahi'l-Ensârî beyan ediyor:
Biz, bin beş yüz kişi, gazve-i Hudeybiye'de susadık.
Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, kırba denilen
deriden bir kap sudan abdest aldı, sonra elini içine
soktu. Gördüm ki, parmaklarından çeşme gibi su
akıyor. Bin beş yüz kişi içip, kaplarını o
kırbadan doldurdular.
Sâlim ibni Ebi'l-Ca'd, Câbir'den sormuş: "Kaç
kişiydiniz?" Câbir demiş ki: "Yüz bin kişi
de olsaydı, yine kâfi gelirdi. Fakat biz, on beş yüz
(yani bin beş yüz) idik." 2 
İşte, şu mucize-i bâhirenin râvileri, mânen bin
beş yüz kadardırlar. Çünkü, fıtrat-ı beşeriyede,
yalana yalan demek bir meyl-i arzusu vardır. Sahabeler
ise, sıdk ve doğruluk için, can ve mal ve peder ve
validelerini ve kavim ve kabilelerini feda edip, sıdk ve
hak için fedai oldukları halde, hem "Benden
bilerek yalan birşey haber veren, Cehennem ateşinden
yerini hazırlasın" 3
meâlindeki hadis-i şerifin tehdidine karşı, yalana
mukabil sükût etmeleri mümkün değildir. Madem
sükût ettiler; o haberi kabul ettiler, mânen iştirak
edip tasdik ediyorlar demektir. Üçüncü Misal: Gazve-i
Buvat'ta, yine Buharî, Müslim başta, kütüb-ü sahiha
beyan ediyorlar ki:
Hazret-i Câbir dedi ki: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü
Vesselâm ferman etti:
"Abdest almak için nida et" dediler. "Su
yok" denildi. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü
Vesselâm dedi: "Bir parça su bulunuz." Gayet
az su getirdik. Sonra, o az su üstüne elini kapadı,
birşeyler okudu, bilmedim ne idi. Sonra ferman etti:
Yani, "Kafilenin büyük teştini (tekne)
getir." Bana getirildi; ben de Resul-i Ekrem
Aleyhissalâtü Vesselâmın önüne koydum. O da elini
içine koydu, parmaklarını açtı. Ben de o az suyu,
mübarek eli üzerine döküyordum. Gördüm ki, mübarek
parmaklarından kesretle su aktı, sonra teşt doldu.
Suya muhtaç olanları çağırdım. Bütün geldiler, o
sudan abdest alıp içtiler. Ben dedim: "Daha kimse
kalmadı." Elini kaldırdı; o cefne (yani tekne)
lebâleb dolu kaldı.
İşte, şu mucize-i bâhire-i Ahmediye (a.s.m.) mânen
mütevatirdir. Çünkü, Hazret-i Câbir o işte başta
olduğu için, birinci söz onun hakkıdır; o, umumun
namına ilân ediyor. Çünkü o vakit hizmet eden o zat
idi; ilân, başta onun hakkıdır. İbni Mes'ud da aynen
rivayetinde diyor ki: "Ben gördüm ki, Resul-i
Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın parmaklarından
çeşme gibi su akıyor." Acaba, meşâhir-i
sıddıkîn-i Sahabeden olan Enes, Câbir, İbni Mes'ud
gibi bir cemaat dese, "Ben gördüm";
görmemesi mümkün müdür?
Şimdi şu üç misali birleştir, ne kadar kuvvetli bir
mucize-i bâhire olduğunu gör. Ve üç tarik birleşse,
hakikî tevatür hükmünde parmaklarından su akmasını
kati ispat eder. Hazret-i Mûsâ Aleyhisselâmın taştan
on iki yerde çeşme gibi su akıtması, Resul-i Ekrem
Aleyhissalâtü Vesselâmın on parmağından on musluk
suyun akmasının derecesine çıkamaz. Çünkü, taştan
su akması mümkündür; âdiyat içinde nazîri bulunur.
Fakat et ve kemikten âb-ı kevser gibi suyun kesretle
akmasının nazîri, âdiyat içinde yoktur.
Dördüncü Misal: Başta İmam-ı Mâlik, Muvatta'
kitab-ı muteberinde, Muâz ibni Cebel gibi meşâhir-i
Sahabeden haber veriyor ki:
Hazret-i Muâz ibni Cebel dedi ki: Gazve-i Tebük'te bir
çeşmeye rast geldik; sicim kalınlığında, güçle
akıyordu. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm
emretti ki: "Bir parça o suyu toplayınız."
Avuçlarında bir parça topladılar. Resul-i Ekrem
Aleyhissalâtü Vesselâm, onunla elini yüzünü
yıkadı. Suyu çeşmeye koyduk. Birden çeşmenin
menfezi açılıp kesretle aktı, bütün orduya kâfi
geldi. Hattâ bir râvi olan İmam İbni İshak der ki:
Gök gürültüsü gibi, toprak altında o çeşmenin
suyu gürültü yaparak öyle aktı. Resul-i Ekrem
Aleyhissalâtü Vesselâm Hazret-i Muâz'a ferman etti
ki:

Yani, "Bu eser-i mucize olan mübarek su devam edip
buraları bağa çevirecek; ömrün varsa
göreceksin." 1
Ve öyle olmuştur.
Beşinci Misal: Başta Buharî, Hazret-i Berâ'dan ve
Müslim, Hazret-i Selemet ibni Ekvâ'dan ve sair
kütüb-ü sahiha başka râvilerden müttefikan haber
veriyorlar ki:
Gazve-i Hudeybiye'de bir kuyuya rast geldik. Bin dört
yüz kişiydik. O kuyunun suyu elli kişiyi ancak idare
ederdi. Biz suyu çektik, içinde birşey bırakmadık.
Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm geldi, kuyunun
başına oturdu. Bir kova su istedi; getirdik. Kovanın
içine mübarek ağzının suyunu bıraktı ve dua etti,
sonra o kovayı kuyuya döktü. Birden kuyu coştu ve
kaynadı, ağzına kadar doldu. Bütün ordu, kendileri
ve hayvânâtı doyuncaya kadar içtiler, kaplarını da
doldurdular.2 
Altıncı Misal: Yine Müslim ve İbni Cerîr-i Taberî
gibi, hadisin dâhi imamları başta olarak, kütüb-ü
sahiha, nakl-i sahihle, meşhur Ebu Katâde'den haber
veriyorlar ki:
Ebu Katâde diyor: Mûte gazve-i meşhuresinde, reislerin
şehadeti üzerine, imdada gidiyorduk. Bende bir kırba
vardı. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm bana
ferman etti:
Yani, "Kırbanı sakla; onun büyük işi var."
Sonra susuzluk başladı. Yetmiş iki kişi idik.
(Taberî'nin nakline göre, üç yüz idik.) Susuz
kaldık. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm dedi:
"Kırbanı getir." Ben getirdim. O da aldı,
ağzını ağzına getirdi. İçine nefes etti, etmedi,
bilmem. Sonra yetmiş iki kişi geldiler, içtiler,
kaplarını doldurdular. Sonra ben aldım; verdiğim gibi
kalmıştı. 3 
İşte, şu mucize-i bâhire-i Ahmediyeyi (a.s.m.) gör,
-4-
Yedinci Misal: Başta Buharî ve Müslim olarak,
kütüb-ü sahiha, Hazret-i İmran ibni Husayn'dan haber
veriyorlar ki:
İmran der: Bir seferde, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü
Vesselâm ile beraber susuz kaldık. Bana ve Ali'ye
ferman etti ki: "Filân mevkide bir kadın, iki
kırba suyu hayvana yükletmiş, gidiyor. Alıp buraya
getiriniz." Ben ve Ali beraber gittik; aynı yerde
kadını su yüküyle bulduk, getirdik. Sonra emretti:
"Bir kaba, bir parça su boşaltınız."
Boşalttık. Bereketle dua etti. Sonra, yine suyu o
hayvandaki kırbaya koyduk. Ferman etti ki: "Herkes
gelsin, kabını doldursun." Bütün kafile geldi,
kaplarını doldurdular, içtiler. Sonra ferman etti:
"Kadına birşeyler toplayınız." Kadının
eteğini doldurdular.
İmran diyor ki: Ben tahayyül ediyordum ki, gittikçe
iki kırba doluyor, daha ziyadeleşiyor. Resul-i Ekrem
Aleyhissalâtü Vesselâm o kadına ferman etti ki:
Yani, "Senin suyundan almadık. Belki Cenâb-ı Hak
bize hazinesinden su içirdi." 1 
Sekizinci Misal: Başta meşhur İbni Huzeyme,
Sahih'inde, râviler Hazret-i Ömer'den naklediyorlar ki:
Gazve-i Tebük'te susuz kaldık. Hattâ bazılar devesini
keser, susuzluktan içini sıkar, içerdi. Ebu
Bekri's-Sıddık, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü
Vesselâma dua etmek için rica etti. Resul-i Ekrem
Aleyhissalâtü Vesselâm elini kaldırdı; daha elini
indirmeden bulut toplandı, yağmur öyle geldi ki,
kaplarımızı doldurduk. Sonra su çekildi. Ordumuza
mahsus olarak, hududumuzu tecavüz etmedi. 2
Demek, tesadüf içine karışmamış, sırf bir mucize-i
Ahmediyedir (a.s.m.).
Dokuzuncu Misal: Meşhur Abdullah ibni Amr ibni'l-Âs'ın
hafidi ve dört imamın ona itimad edip ve ondan tahric-i
hadis ettikleri Amr ibni Şuayb'dan, nakl-i sahihle haber
veriyorlar ki:
Demiş: Nübüvvetten evvel, Resul-i Ekrem
Aleyhissalâtü Vesselâm, amcası Ebu Talip ile deveye
binip, Arafe civarında Zilhicaz nam-mevkie geldikleri
vakit, Ebu Talip demiş: "Ben susadım."
Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm inmiş, yere
ayağını vurmuş, su çıkmış, Ebu Talip içmiştir.
3 
Muhakkikînden birisi demiş ki: Şu hadise nübüvvetten
evvel olduğundan, irhasat kabilinden olmakla beraber,
bin sene sonra aynı yerde Arafat çeşmesi çıkması, o
hadiseye binaen bir keramet-i Ahmediye (a.s.m.)
sayılabilir.
İşte, şu dokuz misaller gibi, doksan misal olmasa da,
belki doksan surette rivayetler, mu'cizât-ı mâiyeyi
haber vermişler. Baştaki yedi misal, mânevî tevatür
gibi kati ve kuvvetlidirler. Âhirdeki iki misal, çendan
o derece tarikleri kuvvetli ve müteaddit değil,
râvileri çok değiller. Fakat sekizinci misalde
Hazret-i Ömer'den rivayet olunan mucize-i sahâbiyeyi
teyid ve takviye eden ikinci bir mucize-i sahâbiye,
başta İmam-ı Beyhakî ve Hâkim olarak, kütüb-ü
sahiha, Hazret-i Ömer'den haber veriyorlar ki:
Hazret-i Ömer, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü
Vesselâmdan yağmur duasını niyaz etti. Çünkü ordu
suya muhtaçtı. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm
elini kaldırdı. Birden bulut toplandı, yağmur geldi,
ordunun ihtiyacı kadar su verdi, gitti. Âdetâ, yalnız
orduya su vermek için memurdu; geldi, ihtiyaca göre
verdi, gitti.
Şu hadise, nasıl ki sekizinci misali teyid ve kati
ispat eder. Öyle de, şu hadisede, meşhur allâmelerden
ve tashihte çok müşkülpesent, hattâ çok sahihlere
mevzu deyip kabul etmeyen İbni Cevzî gibi bir muhakkik
der ki: "Şu hadise gazve-i meşhure-i Bedir'de vuku
bulmuş.
* âyet-i kerimesi o hadiseyi beyan edip ifade
eder."
Madem âyet o hadiseyi gösterir; katiyetinde şüphe
kalmaz. Hem dua-i Nebevî ile, birden ve süratle, daha
elini indirmeden yağmurun gelmesi, çok tekerrür
etmiş, tek başıyla bir mucize-i mütevatiredir. Bazı
defa camide, minber üstünde elini kaldırmış, daha
indirmeden yağmış; tevatürle nakledilmiş. 
Dokuzuncu İşaret
Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın envâ-ı
mu'cizâtından birisi de, ağaçların insanlar gibi
emrini dinlemeleri ve yerinden kalkıp yanına
geldikleridir ki, şu mucize-i şeceriye, mübarek
parmaklarından suyun akması gibi, mânen mütevatirdir.
Müteaddit suretleri var ve çok tariklerle gelmiştir.
Evet, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın emri
için, ağaç, yerinden çıkıp yanına gelmesi, sarihan
mütevatir denilebilir. Çünkü, meşâhir-i
sıddıkîn-i Sahabeden Hazret-i Ali, Hazret-i İbni
Abbas, Hazret-i İbni Mes'ud, Hazret-i İbni Ömer,
Hazret-i Ya'le ibni Murre, Hazret-i Câbir, Hazret-i Enes
ibni Mâlik, Hazret-i Büreyde, Hazret-i Üsâme bin Zeyd
ve Hazret-i Gaylan ibni Seleme gibi Sahabeler, herbiri
katiyetle, aynı mucize-i şeceriyeyi haber vermiş.
Tâbiînin yüzer imamları, mezkûr Sahabelerden herbir
Sahabeden, ayrı bir tarikle o mucize-i şeceriyeyi
nakletmişler, âdetâ muzaaf tevatür suretinde bize
nakletmişler. İşte şu mucize-i şeceriye, hiçbir
şüphe kabul etmez bir tevatür-ü mânevî-i kati
hükmündedir.
Şimdi, o mucize-i kübrânın, tekerrür ettiği halde,
birkaç sahih suretlerini birkaç misalle beyan
edeceğiz.
Birinci Misal: Başta İmam-ı İbn-i Mâce ve Dârimî
ve İmam-ı Beyhakî, nakl-i sahihle, Hazret-i Enes ibni
Mâlik'ten ve Hazret-i Ali'den ve Bezzaz ve İmam-ı
Beyhakî, Hazret-i Ömer'den haber veriyorlar ki: Üç
Sahabe demişler: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm
küffârın tekzibinden müteessir olarak mahzun idi.
Dedi:
-1- Enes'in rivayetinde, Hazret-i Cebrâil hazırdı.
Vadi kenarında bir ağaç vardı. Hazret-i Cebrâil'in
ilâmıyla, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm o
ağacı çağırdı, tâ yanına geldi. Sonra
"Git" dedi. Tekrar gitti, yerine yerleşti. 2 
İkinci Misal: Allâme-i Mağrib Kadı İyaz, Şifâ-i
Şerifte, ulvî bir senetle, doğru ve sağlam bir Anane
ile, Hazret-i Abdullah ibni Ömer'den haber veriyor ki:
Bir seferde Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın
yanına bir bedevî geldi. Ferman etti:
"Nereye gidiyorsun?" Bedevî dedi:
"Ehlime." Ferman etti:
"Ondan daha iyi bir hayır istemiyor musun?"
Bedevî dedi: "Nedir?" Ferman etti:
-3-
Bedevî dedi: "Bu şehadete şahit nedir?"
Ferman etti:
-4- "Vadi kenarındaki ağaç şahit olacak."
İbni Ömer der ki: O ağaç yerinden sallanarak
çıktı, yeri şak etti, geldi, tâ Resul-i Ekrem
Aleyhissalâtü Vesselâmın yanına. Üç defa Resul-i
Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm o ağacı istişhad etti,
ağaç da sıdkına şehadet etti. Emretti, yine yerine
gidip yerleşti.5 
Hazret-i Büreyde, İbni Sahibi'l-Eslemî tarikinde,
nakl-i sahihle, Büreyde dedi ki: Biz Resul-i Ekrem
Aleyhissalâtü Vesselâmın yanında iken, bir seferde
bir a'râbî geldi. Bir âyet, yani bir mucize istedi.
Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etti:
-6- Bir ağaca işaret etti. Ağaç, sağa ve sola
meylederek köklerini yerden çıkarıp huzur-u Nebevîye
geldi,
-1- dedi. Sonra a'râbî dedi: "Yine yerine
gitsin." Emretti, yerine gitti. A'râbî dedi:
"İzin ver, sana secde edeyim." Dedi:
"İzin yok kimseye." Dedi: "Öyleyse senin
elini, ayağını öpeceğim." İzin verdi. 2 
Üçüncü Misal: Başta Sahih-i Müslim, kütüb-ü
sahiha haber veriyorlar ki:
Câbir diyor: Biz bir seferde Resul-i Ekrem
Aleyhissalâtü Vesselâm ile beraberdik. Kaza-yı hacet
için bir yer aradı. Settareli bir yer yoktu. Sonra
gitti iki ağaç yanına, bir ağacın dalını tuttu,
çekti. Ağaç itaat ederek beraber gitti; öteki
ağacın yanına getirdi. Mutî devenin yularını tutup
çekildikte geldiği gibi, o iki ağacı o suretle yan
yana getirdi. Sonra dedi:
-3- Yani, "Üstüme birleşiniz" dedi. İkisi
birleşerek settare oldular. Arkalarında kaza-yı hacet
ettikten sonra onlara emretti, yerlerine gittiler. 4 
İkinci bir rivayette, yine Hazret-i Câbir der ki: Bana
emretti ki:
-5-
Yani, "O ağaçlara de: Resulullahın haceti için
birleşiniz." Ben öyle dedim, onlar da
birleştiler. Sonra ben beklerken, Resul-i Ekrem
Aleyhissalâtü Vesselâm çıkageldi. Başıyla sağa
sola işaret etti; o iki ağaç yerlerine gittiler. 6 
Dördüncü Misal: Nakl-i sahihle, Resul-i Ekrem
Aleyhissalâtü Vesselâmın cesur kumandanlarından ve
hizmetkârlarından olan Üsâme bin Zeyd der ki:
Bir seferde, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ile
beraberdik. Kaza-yı hacet için, hâli, settareli bir
yer bulunmuyordu. Ferman etti ki:
-7- Dedim: "Evet, var." Emretti ve dedi: 
Yani, "Ağaçlara de ki: 'Resulullahın haceti için
birleşiniz.' Ve taşlara da de: 'Duvar gibi
toplanınız.'" Ben gittim, söyledim. Kasem
ediyorum ki, ağaçlar birleştiler ve taşlar duvar
oldular. Resul-i Ekrem
Aleyhissalâtü Vesselâm, hacetinden sonra yine emretti:
-1- Benim nefsim kabza-i kudretinde olan Zât-ı
Zülcelâle kasem ederim, ağaçlar ve taşlar ayrılıp
yerlerine gittiler. 2 
Şu, Hazret-i Câbir ve Üsâme'nin beyan ettiği iki
hadiseyi, aynen Ya'le ibni Murre ve Gaylan ibni
Selemeti's-Sakafî ve Hazret-i İbni Mes'ud, gazve-i
Huneyn'de aynen haber veriyorlar.
Beşinci Misal: İmam-ı İbni Fevrek ki, kemâl-i
içtihad ve fazlından kinaye olarak "Şâfiî-yi
Sânî" ünvanını alan allâme-i asır, kati haber
veriyor ki:
Gazve-i Taif'te, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm
gece at üstünde giderken uykusu geliyordu. O halde iken
bir sidre ağacına rast geldi. Ağaç ona yol verip
atını incitmemek için iki şak oldu; Resul-i Ekrem
Aleyhissalâtü Vesselâm hayvan ile içinden geçti. Tâ
zamanımıza kadar o ağaç iki ayak üstünde, muhterem
bir vaziyette kaldı.3 
Altıncı Misal: Hazret-i Ya'le, tarikinde nakl-i sahihle
haber veriyor ki:
Bir seferde, "talha" veya "semure"
denilen bir ağaç geldi, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü
Vesselâmın etrafında tavaf eder gibi döndü, sonra
yine yerine gitti. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü
Vesselâm ferman etti ki:
Yani, "O ağaç Cenâb-ı Haktan istedi ki, bana
selâm etsin." 4 
Yedinci Misal: Muhaddisler, nakl-i sahihle İbni
Mesud'dan beyan ediyorlar ki:
İbni Mes'ud dedi: Batn-ı Nahl denilen nam mevkide,
Nusaybin ecinnîleri ihtidâ için Resul-i Ekrem
Aleyhissalâtü Vesselâma geldikleri vakit, bir ağaç o
ecinnîlerin geldiklerini haber verdi.
Hem İmam-ı Mücahid, o hadiste İbni Mes'ud'dan
nakleder ki: O cinnîler bir delil istediler. Resul-i
Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm bir ağaca emretti;
yerinden çıkıp geldi, sonra yine yerine gitti. 5
İşte, cin taifesine birtek mucize kâfi geldi. Acaba bu
mucize gibi bin mu'cizât işiten bir insan imana
gelmezse, cinnîlerin
-1- tabir ettikleri şeytanlardan daha şeytan olmaz mı?
Sekizinci Misal: Sahih-i Tirmizî, nakl-i sahihle
Hazret-i İbni Abbas'tan haber veriyorlar ki:
İbni Abbas dedi ki: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü
Vesselâm bir a'râbîye ferman etti:

"Ben bu ağacın şu dalını çağırsam, yanıma
gelse, İmân edecek misin?" "Evet" dedi.
Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm çağırdı. O
urcun, ağacının başından kopup, Resul-i Ekrem
Aleyhissalâtü Vesselâmın yanına atladı, geldi.
Sonra emretti, yine yerine gitti. 2 
İşte, bu sekiz misal gibi çok misaller var; çok
tariklerle nakledilmişler. Malûmdur ki, yedi sekiz
urgan toplansa, kuvvetli bir halat olur. Binaenaleyh, şu
en meşhur sıddıkîn-i Sahabeden böyle müteaddit
tariklerle ihbar edilen şu mucize-i şeceriye, elbette
tevatür-ü mânevî kuvvetindedir, belki tevatür-ü
hakikîdir. Zaten Sahabeden sonra Tâbiînin eline
geçtiği vakit, tevatür suretini alır. Hususan
Buharî, Müslim, İbni Hibban, Tirmizî gibi kütüb-ü
sahiha, tâ zaman-ı Sahabeye kadar, o yolu o kadar
sağlam yapmışlar ve tutmuşlar ki, meselâ Buharî'de
görmek, aynı Sahabeden işitmek gibidir. Acaba, o
Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâma ağaçlar,
misallerde göründüğü gibi, onu tanıyıp, risaletini
tasdik edip, ona selâm ederek ziyaret edip emirlerini
dinleyerek itaat ettiği halde, kendilerine insan diyen
bir kısım câmid, akılsız mahlûklar onu tanımazsa,
İmân etmezse, kuru ağaçtan çok ednâ, odun parçası
gibi ehemmiyetsiz, kıymetsiz olarak ateşe lâyık olmaz
mı?
Onuncu İşaret
Şu mucize-i şeceriyeyi daha ziyade takviye eden,
mütevatir bir surette nakledilen
-3- mucizesidir. Evet, Mescid-i Şerif-i Nebevîde, kuru
direğin büyük bir cemaat içinde, muvakkaten firak-ı
Ahmedîden (a.s.m.) ağlaması, beyan ettiğimiz mucize-i
şeceriyenin misallerini hem teyid eder, hem kuvvet
verir. Çünkü o da ağaçtır, cinsi birdir. Fakat
şunun şahsı mütevatirdir. Öteki kısımlar,
herbirinin nevi mütevatirdir; cüz'iyatları, misalleri,
çoğu sarih tevatür derecesine çıkmıyor.
Evet, Mescid-i Şerifte, hurma ağacından olan kuru
direk, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm hutbe
okurken ona dayanıyordu. Sonra minber-i şerif
yapıldığı vakit, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü
Vesselâm minbere çıkıp hutbeye başladı. Okurken,
direk deve gibi enin edip ağladı; bütün cemaat
işitti. Tâ Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm
yanına geldi, elini üstüne koydu, onunla konuştu,
teselli verdi, sonra durdu.1
Şu mucize-i Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm, pek çok
tariklerle, tevatür derecesinde nakledilmiştir.
Evet, mucizesi
çok münteşir ve meşhur ve hakikî mütevatirdir.
Sahabelerin bir cemaat-i âlisinden on beş tarikle
gelip, Tâbiînin yüzer imamları o mucizeyi, o
tariklerle, arkadaki asırlara haber vermişler.
Sahabenin o cemaatinden ulema-i Sahabe namdarları ve
rivayet-i hadisin reislerinden Hazret-i Enes ibni Mâlik
(hâdim-i Nebevî), Hazret-i Câbir bin
Abdullahi'l-Ensârî (hâdim-i Nebevî), Hazret-i
Abdullah ibni Ömer, Hazret-i Abdullah bin Abbas,
Hazret-i Sehl bin Sa'd, Hazret-i Ebu Saidi'l-Hudrî,
Hazret-i Übey ibni'l-Kâ'b, Hazret-i Büreyde, Hazret-i
Ümmü'l-mü'minîn Ümmü Seleme gibi meşâhir-i
ulema-i Sahabe ve rivayet-i hadisin rüesaları gibi,
herbiri bir tarikin başında, aynı mucizeyi ümmete
haber vermişler. Başta Buharî, Müslim, kütüb-ü
sahiha, arkalarındaki asırlara o mütevatir mucize-i
kübrâyı tarikleriyle haber vermişler.
İşte, Hazret-i Câbir tarikinde der ki: Resul-i Ekrem
Aleyhissalâtü Vesselâm hutbe okurken, Mescid-i
Şerifte
-2- denilen kuru direğe dayanıp okurdu. Minber-i şerif
yapıldıktan sonra, minbere geçtiği vakit, direk
tahammül edemeyerek, hamile deve gibi ses verip
inleyerek ağladı. Hazret-i Enes, tarikinde der ki:
Camus gibi ağladı, mescidi lerzeye getirdi. Sehl ibni
Sa'd, tarikinde der: Hem onun ağlaması üzerine,
halklarda ağlamak çoğaldı. Hazret-i Übeyy
ibni'l-Kâ'b, tarikinde diyor: Hem öyle ağladı ki,
inşikak etti.
Diğer bir tarikte, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü
Vesselâm ferman etti
Yani, "Onun mevkiinde okunan zikir ve hutbedeki
zikr-i İlâhînin iftirakındandır ağlaması."
Diğer bir tarikte, ferman etmiş:

Yani, "Ben onu kucaklayıp teselli vermeseydim,
Resulullahın iftirakından kıyamete kadar böyle
ağlaması devam edecekti."
Hazret-i Büreyde, tarikinde der ki: Ciz' ağladıktan
sonra, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm elini
üstüne koyup ferman etti:
-1-
Sonra o ciz'i dinledi, ne söylüyor. Ciz' söyledi;
arkadaki adamlar da işitti:
Yani,
"Cennette beni dik ki, benim meyvelerimden,
Cenâb-ı Hakkın sevgili kulları yesin. Hem bir mekân
ki, orada beka bulup, çürümek yoktur." Resul-i
Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etti:
-2- Sonra ferman etti:
-3-
İlm-i kelâmın büyük imamlarından meşhur Ebu
İshak-ı İsferânî naklediyor ki: Resul-i Ekrem
Aleyhissalâtü Vesselâm direğin yanına gitmedi. Belki
direk onun emriyle onun yanına geldi. Sonra emretti,
yerine döndü.
Hazret-i Übey ibni Kâ'b der ki: Şu hadise-i harikadan
sonra Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm emretti ki,
"Direk minberin altına konulsun." Minberin
altına konuldu-tâ Mescid-i Şerifin tamiri için
hedmedilinceye kadar. O vakit Hazret-i Übeyy ibni Kâ'b
yanına aldı; çürüyünceye kadar muhafaza edildi.
Meşhur Hasan-ı Basrî, şu hadise-i mucizeyi
şakirtlerine ders verdiği vakit ağlardı ve derdi ki:
"Ağaç, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâma
meyil ve iştiyak gösteriyor. Sizler daha ziyade
iştiyaka, meyle müstehaksınız."
Biz de deriz ki: Evet, hem ona iştiyak ve meyil ve
muhabbet, onun sünnet-i seniyyesine ve şeriat-ı
garrâsına ittibâ iledir.
Bir Nükte-İ Mühimme: Eğer denilse: "Neden
gazve-i Hendek'te dört avuç taamla bin adamı doyurmak
olan mucize-i taamiye; ve mübarek parmaklarından akan
su ile, bin kişiye suyu doyuruncaya kadar içiren
mucize-i mâiye, neden şu hanîn-i ciz' mucizesi gibi
şâşaa ile, çok kesretli tariklerle nakledilmemiş?
Halbuki o ikisi, bundan daha ziyade bir cemaatte vuku
bulmuş."
Elcevap: Zuhur eden mucizeler iki kısımdır. Bir
kısmı, nübüvveti tasdik ettirmek için, Hazret-i
Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm elinde izhar
ediliyor. Hanîn-i ciz' şu nevidendir ki, sırf
nübüvvetin tasdiki için bir hüccet olarak zuhura
gelmiş ki, mü'minlerin imanını ziyadeleştirmek ve
münafıkları ihlâsa ve imana sevk etmek ve küffârı
imana getirmek için zâhir olmuş. Onun için, avam ve
havas, herkes onu gördü; onun neşrine fazla ihtimam
edildi.
Fakat şu mucize-i taamiye ve mucize-i mâiye ise,
mucizeden ziyade bir keramettir; belki kerametten ziyade
bir ikramdır; belki ikramdan ziyade, ihtiyaca binaen bir
ziyafet-i Rahmâniyedir. Onun için, çendan dâvâ-yı
nübüvvete delildir ve mucizedir; fakat asıl maksat,
ordu aç kalmış, bir çekirdekten bin batman hurmayı
halk ettiği gibi, Cenâb-ı Hak, hazine-i gaybdan bir
sâ' taamdan bin adama ziyafet veriyor. Hem susuz
kalmış mücahid bir orduya, kumandan-ı âzamın
parmaklarından âb-ı kevser gibi su akıttırıp
içiriyor.
İşte şu sır içindir ki, mucize-i taamiye ve mucize-i
mâiyenin herbir misali, hanîn-i ciz' derecesine
çıkmıyor. Fakat o iki mucizenin cinsleri ve nevileri,
külliyet itibarıyla, hanîn-i ciz' gibi mütevatir ve
kesretlidir. Hem taamın bereketini ve parmaklarından
suyun akmasını herkes göremiyor, yalnız eserlerini
görüyor. Direğin ağlamasını ise herkes işitiyor.
Onun için fazla intişar etti.
Eğer denilse: "Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü
Vesselâmın her hal ve hareketini kemâl-i ihtimamla
Sahabeler muhafaza ederek nakletmişler. Böyle
mu'cizât-ı azîme, neden on, yirmi tarikle geliyor?
Yüz tarikle gelmeliydi. Hem neden Hazret-i Enes, Câbir,
Ebu Hüreyre'den çok geliyor; Hazret-i Ebu Bekir ve
Ömer az rivayet ediyor?"
Elcevap: Birinci şıkkın cevabı, Dördüncü
İşaretin Üçüncü Esasında geçmiş. İkinci
şıkkın cevabı ise:Nasıl ki insan bir ilâca muhtaç
olsa, bir tabibe gider; hendese için mühendise gider,
mühendisten nakleder; mesele-i şer'iye müftüden haber
alınır, ve hâkezâ... Öyle de, Sahabe içinde,
ehâdis-i Nebeviyeyi gelecek asırlara ders vermek için,
ulema-i Sahabeden bir kısım, ona mânen muvazzaf
idiler, bütün kuvvetleriyle ona çalışıyorlardı.
Evet, Hazret-i Ebu Hüreyre bütün hayatını hadisin
hıfzına vermiş. Hazret-i Ömer siyaset âlemiyle ve
hilâfet-i kübrâ ile meşgulmüş. Onun için, ehâdisi
ümmete ders vermek için, Ebu Hüreyre ve Enes ve Câbir
gibi zatlara itimad edip, ondan, rivayeti az ederdi. Hem
madem sıddık, sadûk, sadık ve musaddak bir Sahabenin
meşhur bir namdarı, bir tarikle bir hadiseyi haber
verse, yeter denilir, başkasının nakline ihtiyaç da
kalmaz. Onun için bazı mühim hadiseler iki üç
tarikle geliyor.
On Birinci İşaret
Onuncu İşaret, nasıl ki şecer taifesindeki mucize-i
Nebeviyeyi gösterdi. On Birinci İşaret dahi,
cemâdatta taş ve dağ taifesinin mucize-i Nebeviyeyi
gösterdiklerine işaret edecek. İşte, biz de, o çok
kesretli misallerinden yedi sekiz misali zikredeceğiz.
Birinci Misal: Allâme-i Mağrib Hazret-i Kadı İyaz,
Şifâ-i Şerif'inde ulvî bir senetle ve Buharî sahibi
gibi mühim imamlardan nakl-i sahihle haber veriyorlar
ki:
Hâdim-i Nebevî Hazret-i İbni Mes'ud der ki: Biz
Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın yanında taam
yerken, taamın tesbihlerini işitiyorduk.1 
İkinci Misal: Nakl-i sahihle, Enes ve Ebu Zer'den
kütüb-ü sahiha haber veriyorlar ki:
Hazret-i Enes (hâdim-i Nebevî) demiş ki: Resul-i Ekrem
Aleyhissalâtü Vesselâmın yanında idik. Avucuna
küçük taşları aldı; mübarek elinde tesbih etmeye
başladılar. Sonra Ebu Bekri's-Sıddık'ın eline koydu;
yine tesbih ettiler.
Ebu Zerr-i Gıfârî, tarikinde der ki: Sonra Hazret-i
Ömer'in eline koydu; yine tesbih ettiler. Sonra aldı,
yere koydu, sustular. Sonra yine aldı, Hazret-i
Osman'ın eline koydu; yine tesbihe başladılar. Sonra,
Hazret-i Enes ve Ebu Zer diyorlar ki: "Ellerimize
koydu, sustular." 2 
Üçüncü Misal: Hazret-i Ali ve Hazret-i Câbir ve
Hazret-i Aişe-i Sıddıkadan nakl-i sahihle sabittir ki:
Dağ, taş, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâma
-3- diyorlardı.
Hazret-i Ali'nin tarikinde diyor ki: Bidâyet-i
nübüvvette, nevâhî-i Mekke'de Resul-i Ekrem
Aleyhissalâtü Vesselâm ile beraber gezdiğimizde,
ağaç ve taşa rast geldiğimiz vakit diyorlardı.
4 
Hazret-i Câbir, tarikinde der ki: Resul-i Ekrem
Aleyhissalâtü Vesselâm, taş ve ağaca rast geldiği
vakit, ona secde ediyordular. Yani, inkıyad edip diyordular.
3 134
2 Câbir'in bir rivayetinde, Resul-i
Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etmiş:
-1- Bazılar demişler ki, "O Hacerü'l-Esvede
işarettir."
Hazret-i Aişe'nin tarikinde demiş: Resul-i Ekrem
Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etmiş:
-2-
Dördüncü Misal: Nakl-i sahihle Hazret-i Abbas'tan
haber veriyorlar ki:
Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Abbas ve dört
oğlunu (Abdullah, Ubeydullah, Fazl, Kusem) beraber,
"mülâet" denilen bir perde altına alarak
üzerlerine örttü. Dedi:
-3- deyip dua etti. Birden, evin damı ve kapısı ve
duvarları "Âmin, âmin" diyerek duaya
iştirak ettiler. 4 
Beşinci Misal: Başta Buharî, İbni Hibban, Ebû Davud,
Tirmizî gibi kütüb-ü sahiha, müttefikan Hazret-i
Enes'ten, Ebu Hüreyre'den, Osman-ı Zinnureynden,
Aşere-i Mübeşşereden Said ibni Zeyd'den haber
veriyorlar ki:
Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Ebu
Bekri's-Sıddık, Ömerü'l-Faruk ve Osman-ı Zinnureyn
ile Uhud Dağının başına çıktılar. Cebel-i Uhud,
ya onların mehabetlerinden veya kendi sürur ve
sevincinden lerzeye geldi, kımıldandı. Resul-i Ekrem
Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etti ki:
-5- Şu hadis, Hazret-i Ömer ve Osman şehid
olacaklarına bir ihbar-ı gaybîdir.
Şu misalin tetimmesi olarak nakledilmiş ki: Resul-i
Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm Mekke'den hicret ettiği
ve küffarlar takibe çıktıkları vakit, Sebîr
namındaki dağa çıktılar. Sebîr dedi: "Yâ
Resulallah, benden ininiz. Korkarım, benim üstümde
sizi vururlarsa Allah beni tâzip eder. Onun için
korkarım." Cebel-i Hira çağırdı:
"Bana gel." 1
Bu sır içindir ki, ehl-i kalb Sebîr'de havf ve Hira'da
da emniyeti hissederler.
Bu misalden anlaşılır ki, o koca dağlar birer
müstakil abddir, müsebbihtir ve vazifedardırlar.
Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâmı tanır ve severler;
başıboş değillerdir.
Altıncı Misal: Nakl-i sahihle Abdullah ibni Ömer'den
haber veriyorlar ki:
Demiş: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm minberde
hutbe okurken,
-2-
âyetini okudu. Ve dedi:
-3- dediği vakit minber öyle sarsıldı ve öyle
lerzeye geldi ve titredi; korktuk ki, Resul-i Ekrem
Aleyhissalâtü Vesselâmı düşürecek bir derecede
sallandı. 4 
Yedinci Misal: Nakl-i sahihle, habrü'l-ümme ve
tercümanü'l-Kur'ân olan Hazret-i İbni Abbas ve
hâdim-i Nebevî ve ulema-i azîme-i Sahabeden olan İbni
Mes'ud'dan haber veriyorlar ki:
Demişler: Feth-i Mekke gününde, Kâbe ve etrafında,
taşta rasasla mıhlanmış üç yüz altmış sanem
vardı. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm elinde
kavse benzer bir değnekle o sanemlere birer birer
işaret ederek
-5- deyip, hangisine işaret etti, yere düştü. Sanemin
yüzüne işaret ettiyse arkasına düşer, arkasına
işaret ettiyse yüz üstüne düşer, ve hâkezâ,
sanemler yere yuvarlandılar.6
Sonraki Sayfa İçin
Tıklayınız
|