| Risale Oku BİRİNCİ LEM’A
HAZRET-İ YUNUS ibni Mettâ Alâ Nebiyyinâ ve
Aleyhissalâtü Vesselâmın münâcâtı, en azîm bir
münâcattır ve en mühim bir vesile-i icabe-i duadır.
Hazret-i Yunus Aleyhisselâmın kıssa-i meşhuresinin
hülâsası:
Denize atılmış, büyük bir balık onu yutmuş. Deniz
fırtınalı ve gece dağdağalı ve karanlık ve her
taraftan ümit kesik bir vaziyette,
Karanlıklar içinde niyaz etti:
’Senden başka ilâh yoktur. Seni her türlü noksandan
tenzih ederim. Gerçekten ben kendine zulmedenlerden
oldum. (Enbiyâ Sûresi: 87.)
Rabbine şöyle niyaz etmişti: ’Bana gerçekten zarar
dokundu. Sen ise merhametlilerin en merhametlisisin.
(Enbiyâ Sûresi: 83.)
Eğer senden yüz çevirecek olurlarsa de ki: Allah bana
yeter. Ondan başka ibadete lâyık hiçbir ilâh yoktur.
Ben Ona tevekkül ettim. Yüce Arşın Rabbi de Odur.
(Tevbe Sûresi: 129.)
Allah bana yeter; O ne güzel vekildir. (Âl-i İmrân
Sûresi: 173.)
Havl ve kuvvet, ancak herşeyden yüce ve nihayetsiz
azamet sahibi olan Allah’a aittir. Bâkî kalan ancak
sensin, ey Bâkî.
[Kur’ân] iman edenler için bir hidayet rehberi ve bir
şifadır. (Fussılet Sûresi: 44.)
* münâcâtı, ona sür’aten vasıta-i necat
olmuştur.
Şu münâcâtın sırr-ı azîmi şudur ki:
O vaziyette esbab bilkülliye sukut etti. Çünkü o
halde ona necat verecek öyle bir Zat lâzım ki, hükmü
hem balığa, hem denize, hem geceye, hem cevv-i semâya
geçebilsin. Çünkü onun aleyhinde gece, deniz ve hut
ittifak etmişler. Bu üçünü birden emrine musahhar
eden bir Zat onu sahil-i selâmete çıkarabilir. Eğer
bütün halk onun hizmetkârı ve yardımcısı
olsaydılar, yine beş para faydaları olmazdı. Demek
esbabın tesiri yok. Müsebbibü’l-Esbabdan başka bir
melce olamadığını aynelyakin gördüğünden,
sırr-ı ehadiyet, nur-u tevhid içinde inkişaf ettiği
için, şu münâcat birden bire geceyi, denizi ve
hût’u musahhar etmiştir. O nur-u tevhid ile hût’un
karnını bir tahtelbahir gemisi hükmüne getirip ve
zelzeleli dağvâri emvac dehşeti içinde, denizi, o
nur-u tevhid ile emniyetli bir sahrâ, bir meydan-ı
cevelân ve tenezzühgâhı olarak o nur ile semâ
yüzünü bulutlardan süpürüp, kameri bir lâmba gibi
başı üstünde bulundurdu. Her taraftan onu tehdit ve
tazyik eden o mahlûkat, her cihette ona dostluk
yüzünü gösterdiler. Tâ sahil-i selâmete çıktı,
şecere-i yaktîn altında o lûtf-u Rabbânîyi
müşahede etti.
İşte, Hazret-i Yunus Aleyhisselâmın birinci
vaziyetinden yüz derece daha müthiş bir vaziyetteyiz.
Gecemiz istikbaldir. İstikbalimiz, nazar-ı gafletle,
onun gecesinden yüz derece daha karanlık ve
dehşetlidir. Denizimiz, şu sergerdan küre-i
zeminimizdir. Bu denizin her mevcinde binler cenaze
bulunuyor; onun denizinden bin derece daha korkuludur.
Bizim hevâ-yı nefsimiz, hûtumuzdur; hayat-ı
ebediyemizi sıkıp mahvına çalışıyor. Bu hut, onun
hûtundan bin derece daha muzırdır. Çünkü onun hûtu
yüz senelik bir hayatı mahveder. Bizim hûtumuz ise,
yüz milyon seneler hayatın mahvına çalışıyor.
Madem hakikî vaziyetimiz budur. Biz de, Hazret-i Yunus
Aleyhisselâma iktidaen, umum esbabdan yüzümüzü
çevirip, doğrudan doğruya, Müsebbibü’l-Esbab olan
Rabbimize iltica edip
demeliyiz ve aynelyakin anlamalıyız ki, gaflet ve
dalâletimiz sebebiyle aleyhimize ittifak eden istikbal,
dünya ve hevâ-yı nefsin zararlarını def edecek
yalnız o Zat olabilir ki, istikbal taht-ı emrinde,
dünya taht-ı hükmünde, nefsimiz taht-ı
idaresindedir. Acaba Hâlık-ı Semâvat ve Arzdan başka
hangi sebep var ki, en ince ve en gizli hâtırât-ı
kalbimizi bilecek? Ve bizim için istikbali, âhiretin
icadıyla ışıklandıracak ve dünyanın yüz bin
boğucu emvâcından kurtaracak-hâşâ-Zât-ı
Vâcibü’l-Vücuddan başka hiçbir şey, hiçbir
cihette, Onun izin ve iradesi olmadan imdad edemez ve
halâskâr olamaz.
* "Senden başka ilâh yoktur.
Seni her türlü noksandan tenzih ederim. Gerçekten ben
kendine zulmedenlerden oldum." Enbiyâ Sûresi,
21:87.
Madem hakikat-i hal böyledir. Nasıl
ki Hazret-i Yunus Aleyhisselâma o münâcâtın
neticesinde hûtu ona bir merkûb, bir tahtelbahir ve
denizi bir güzel sahrâ ve gece mehtaplı bir lâtif
suret aldı. Biz dahi o münâcâtın sırrıyla
demeliyiz. -1-
cümlesiyle istikbalimize,
-2- kelimesiyle dünyamıza,
-3- fıkrasıyla nefsimize nazar-ı merhametini celb
etmeliyiz. Tâ ki, nur-u iman ile ve Kur’ân’ın
mehtabıyla istikbalimiz tenevvür etsin ve o gecemizin
dehşet ve vahşeti, ünsiyet ve tenezzühe inkılâp
etsin. Ve mütemadiyen mevt ve hayatın değişmesiyle
seneler ve karnlar emvâcı üstünde hadsiz cenazeler
binip ademe atılan dünyamız ve zeminimizde,
Kur’ân-ı Hakîmin tezgâhında yapılan bir sefine-i
mâneviye hükmüne geçen hakikat-i İslâmiyet içine
girip, selâmetle o denizin üstünde gezip, tâ sahil-i
selâmete çıkarak hayatımızın vazifesi bitsin. O
denizin fırtınaları ve zelzeleleri, sinema perdeleri
gibi tenezzühün manzaralarını tazelendirmekle,
vahşet ve dehşet yerine, nazar-ı ibret ve tefekkürü
keyiflendirerek okşayıp ışıklandırsın. Hem o
sırr-ı Kur’ân’la, o terbiye-i Furkaniye ile,
nefsimiz bize binmeyecek, merkûbumuz olup, bizi ona
bindirip, hayat-ı ebediyemizin kazanmasına kuvvetli bir
vasıtamız olsun.
Elhasıl: Madem insan, mahiyetinin câmiiyeti
itibarıyla, sıtmadan müteellim olduğu gibi, arzın
zelzele ve ihtizâzâtından ve kâinatın kıyamet
hengâmında zelzele-i kübrâsından müteellim oluyor.
Ve nasıl ki hurdebinî bir mikroptan korkar, ecrâm-ı
ulviyeden zuhur eden kuyruklu yıldızdan dahi korkar.
Hem nasıl ki hanesini sever, koca dünyayı da öyle
sever. Hem nasıl ki küçük bahçesini sever; öyle de,
hadsiz ebedî Cenneti dahi müştakane sever. Elbette,
böyle bir insanın Mâbudu, Rabbi, melcei, halâskârı,
maksudu öyle bir Zat olabilir ki, umum kâinat Onun
kabza-i tasarrufunda, zerrat ve seyyârat dahi taht-ı
emrindedir. Elbette öyle bir insan daima Yunusvâri
demeye muhtaçtır.
1 Senden başka ilâh yoktur.
2 Sen her noksandan münezzehsin.
3 Gerçekten ben kendine
zulmedenlerden oldum.
İKİNCİ LEM’A
-1-
SABIR KAHRAMANI Hazret-i Eyy¸b Aleyhisselâmın şu
münâcâtı, hem mücerreb, hem tesirlidir. Fakat,
âyetten iktibas suretinde, bizler münâcâtımızda
-2- demeliyiz.
Hazret-i Eyyüb Aleyhisselâmın meşhur kıssasının
hülâsası şudur ki:
Pek çok yara, bere içinde epey müddet kaldığı
halde, o hastalığın azîm mükâfâtını
düşünerek, kemâl-i sabırla tahammül edip kalmış.
Sonra, yaralarından tevellüt eden kurtlar kalbine ve
diline iliştiği zaman, zikir ve marifet-i İlâhiyenin
mahalleri olan kalb ve lisanına iliştikleri için, o
vazife-i ubudiyete halel gelir düşüncesiyle, kendi
istirahati için değil, belki ubudiyet-i İlâhiye için
demiş: "Yâ Rab, zarar bana dokundu. Lisanen
zikrime ve kalben ubudiyetime halel veriyor" diye
münâcât edip, Cenâb-ı Hak o hâlis ve sâfi,
garazsız, lillâh için o münâcâtı gayet harika bir
surette kabul etmiş, kemâl-i âfiyetini ihsan edip
envâ-ı merhametine mazhar eylemiş.
İşte bu Lem’ada Beş Nükte var.
BİRİNCİ NÜKTE
Hazret-i Eyy¸b Aleyhisselâmın zâhirî yara
hastalıklarının mukabili, bizim bâtınî ve ruhî ve
kalbî hastalıklarımız vardır. İç dışa, dış
içe bir çevrilsek, Hazret-i Eyyüb’den daha ziyade
yaralı ve hastalıklı görüneceğiz. Çünkü
işlediğimiz herbir günah, kafamıza giren herbir
şüphe, kalb ve ruhumuza yaralar açar.
1 "Eyyüb de hatırla ki,
Rabbine şöyle niyaz etmişti: ’Bana gerçekten zarar
dokundu. Sen ise merhametlilerin en
merhametlisisin.’" Enbiyâ Sûresi, 21:83.
2 Ey Rabbim! Bana gerçekten zarar
dokundu. Sen ise merhametlilerin en merhametlisisin.
Hazret-i Eyyüb Aleyhisselâmın
yaraları, kısacık hayat-ı dünyeviyesini tehdit
ediyordu. Bizim mânevî yaralarımız, pek uzun olan
hayat-ı ebediyemizi tehdit ediyor. O münâcât-ı
Eyyübiyeye, o hazretten bin defa daha ziyade muhtacız.
Bahusus, nasıl ki o hazretin yaralarından neş’et
eden kurtlar kalb ve lisanına ilişmişler. Öyle de,
bizleri, günahlardan gelen yaralar ve yaralardan hasıl
olan vesveseler, şüpheler-neûzu billâh-mahall-i iman
olan bâtın-ı kalbe ilişip imanı zedeler ve imanın
tercümanı olan lisanın zevk-i ruhanîsine ilişip
zikirden nefretkârâne uzaklaştırarak susturuyorlar.
Evet, günah kalbe işleyip, siyahlandıra siyahlandıra,
tâ nur-u imanı çıkarıncaya kadar katılaştırıyor.
Herbir günah içinde küfre gidecek bir yol var. O
günah, istiğfarla çabuk imha edilmezse, kurt değil,
belki küçük bir mânevî yılan olarak kalbi
ısırıyor.
Meselâ, utandıracak bir günahı gizli işleyen bir
adam, başkasının ıttılaından çok hicap ettiği
zaman, melâike ve ruhaniyâtın vücudu ona çok ağır
geliyor. Küçük bir emâre ile onları inkâr etmek
arzu ediyor.
Hem meselâ, Cehennem azâbını intaç eden büyük bir
günahı işleyen bir adam, Cehennemin tehdidâtını
işittikçe istiğfarla ona karşı siper almazsa,
bütün ruhuyla Cehennemin ademini arzu ettiğinden,
küçük bir emâre ve bir şüphe, Cehennemin inkârına
cesaret veriyor.
Hem meselâ, farz namazını kılmayan ve vazife-i
ubudiyeti yerine getirmeyen bir adamın, küçük bir
âmirinden küçük bir vazifesizlik yüzünden aldığı
tekdirden müteessir olan o adam, Sultan-ı Ezel ve
Ebedin mükerrer emirlerine karşı farzında yaptığı
bir tembellik, büyük bir sıkıntı veriyor. Ve o
sıkıntıdan arzu ediyor ve mânen diyor ki, keşke o
vazife-i ubudiyeti bulunmasaydı! Ve bu arzudan, bir
mânevî adâvet-i İlâhiyeyi işmam eden bir inkâr
arzusu uyanır. Bir şüphe, vücud-i İlâhiyeye dair
kalbe gelse, katî bir delil gibi ona yapışmaya
meyleder; büyük bir helâket kapısı ona açılır. O
bedbaht bilmiyor ki, inkâr vasıtasıyla, gayet
cüz’î bir sıkıntı vazife-i ubudiyetten gelmeye
mukabil, inkârda milyonlarla o sıkıntıdan daha
müthiş mânevî sıkıntılara kendini hedef eder.
Sineğin ısırmasından kaçıp yılanın ısırmasını
kabul eder. Ve hâkezâ, bu üç misale kıyas edilsin
ki,
sırrı anlaşılsın.
İKİNCİ NÜKTE
Yirmi Altıncı Sözde sırr-ı kadere dair beyan
edildiği gibi, musibet ve hastalıklarda insanların
şekvâya üç vecihle hakları yoktur.
Birinci Vecih: Cenâb-ı Hak, insana giydirdiği vücut
libasını san’atına mazhar ediyor. İnsanı bir model
yapmış; o vücut libasını o model üstünde keser,
biçer,
"Kazandıkları günahlar,
kalblerini kaplayıp karartmıştır." Mutaffifîn
Sûresi, 83:14.
tebdil eder, tağyir eder, muhtelif
esmâsının cilvesini gösterir. Şâfî ismi
hastalığı istediği gibi, Rezzak ismi de açlığı
iktiza ediyor, ve hâkezâ...
-1-
İkinci Vecih: Hayat musibetlerle, hastalıklarla tasaffi
eder, kemal bulur, kuvvet bulur, terakki eder, netice
verir, tekemmül eder, vazife-i hayatiyeyi yapar.
Yeknesak istirahat döşeğindeki hayat, hayr-ı mahz
olan vücuttan ziyade, şerr-i mahz olan ademe yakındır
ve ona gider.
Üçüncü Vecih: Şu dâr-ı dünya, meydan-ı
imtihandır ve dâr-ı hizmettir. Lezzet ve ücret ve
mükâfat yeri değildir. Madem dâr-ı hizmettir ve
mahall-i ubudiyettir. Hastalıklar ve musibetler, dinî
olmamak ve sabretmek şartıyla, o hizmete ve o ubudiyete
çok muvafık oluyor ve kuvvet veriyor. Ve herbir saati
bir gün ibadet hükmüne getirdiğinden, şekvâ değil,
şükretmek gerektir.
Evet, ibadet iki kısımdır: bir kısmı müsbet,
diğeri menfi. Müsbet kısmı malûmdur. Menfi kısmı
ise, hastalıklar ve musibetlerle, musibetzede zaafını
ve aczini hissedip, Rabb-i Rahîmine ilticâkârâne
teveccüh edip, Onu düşünüp, Ona yalvarıp hâlis bir
ubudiyet yapar. Bu ubudiyete riyâ giremez, hâlistir.
Eğer sabretse, musibetin mükâfâtını düşünse,
şükretse, o vakit herbir saati bir gün ibadet
hükmüne geçer. Kısacık ömrü uzun bir ömür olur.
Hattâ bir kısmı var ki, bir dakikası bir gün ibadet
hükmüne geçer. Hattâ bir âhiret kardeşim, Muhacir
Hafız Ahmed isminde bir zâtın müthiş bir
hastalığına ziyade merak ettim. Kalbime ihtar edildi:
"Onu tebrik et. Herbir dakikası bir gün ibadet
hükmüne geçiyor." Zaten o zat sabır içinde
şükrediyordu.
ÜÇÜNCÜ NÜKTE
Bir iki Sözde beyan ettiğimiz gibi, her insan geçmiş
hayatını düşünse, kalbine ve lisanına ya
"ah" veya "oh" gelir. Yani, ya
teessüf eder, ya "Elhamdülillâh" der.
Teessüfü dedirten, eski zamanın lezâizinin zeval ve
firakından neş’et eden mânevî elemlerdir. Çünkü
zevâl-i lezzet elemdir. Bazan muvakkat bir lezzet daimî
elem verir. Düşünmek ise o elemi deşiyor, teessüf
akıtıyor.
Eski hayatında geçirdiği muvakkat âlâmın
zevâlinden neş’et eden mânevî ve daimî lezzet,
"Elhamdü lillâh" dedirtir. Bu fıtrî
hâletle beraber, musibetlerin neticesi olan sevap ve
mükâfât-ı uhreviye ve kısa ömrü musibet
vasıtasıyla uzun bir ömür hükmüne geçmesini
düşünse, sabırdan ziyade, şükreder,
-2- demesi iktiza eder. Meşhur bir söz var ki,
"Musibet zamanı uzundur." Evet, musibet
zamanı uzundur. Fakat
1 Mülkün mâliki, mülkünde
dilediği gibi tasarruf eder.
2 Küfür ve dalâletten başka her
türlü hal için Allah’a hamd olsun.
örf-ü nâsta zannedildiği gibi
sıkıntılı olduğundan uzun değil, belki uzun bir
ömür gibi hayatî neticeler verdiği için uzundur.
DÖRDÜNCÜ NÜKTE
Yirmi Birinci Sözün Birinci Makamında beyan edildiği
gibi, Cenâb-ı Hakkın insana verdiği sabır kuvvetini
evham yolunda dağıtmazsa, her musibete karşı kâfi
gelebilir. Fakat vehmin tahakkümüyle ve insanın
gafletiyle ve fâni hayatı bâki tevehhüm etmesiyle,
sabır kuvvetini mazi ve müstakbele dağıtıp,
halihazırdaki musibete karşı sabrı kâfi gelmez,
şekvâya başlar. Adeta-hâşâ-Cenâb-ı Hakkı
insanlara şekvâ eder. Hem çok haksız bir surette ve
divanecesine şekvâ edip sabırsızlık gösterir.
Çünkü, geçmiş herbir gün, musibet ise zahmeti
gitmiş, rahatı kalmış; elemi gitmiş, zevâlindeki
lezzet kalmış; sıkıntısı geçmiş, sevabı
kalmış. Bundan şekvâ değil, belki mütelezzizâne
şükretmek lâzım gelir. Onlara küsmek değil,
bilâkis muhabbet etmek gerektir. Onun o geçmiş fâni
ömrü, musibet vasıtasıyla bâki ve mesut bir nevi
ömür hükmüne geçer. Onlardaki âlâmı vehimle
düşünüp bir kısım sabrını onlara karşı
dağıtmak divaneliktir.
Amma gelecek günler ise, madem daha gelmemişler,
içlerinde çekeceği hastalık veya musibeti şimdiden
düşünüp sabırsızlık göstermek, şekvâ etmek,
ahmaklıktır. "Yarın, öbür gün aç olacağım,
susuz olacağım" diye bugün mütemadiyen su
içmek, ekmek yemek ne kadar ahmakçasına bir
divaneliktir. Öyle de, gelecek günlerdeki, şimdi adem
olan musibet ve hastalıkları düşünüp, şimdiden
onlardan müteellim olmak, sabırsızlık göstermek,
hiçbir mecburiyet olmadan kendi kendine zulmetmek öyle
bir belâhettir ki, hakkında şefkat ve merhamet
liyakatini selb ediyor. Elhasıl, nasıl şükür nimeti
ziyadeleştiriyor; öyle de, şekvâ musibeti
ziyadeleştirir. Hem merhamete liyakati selb eder.
Birinci Harb-i Umumînin birinci senesinde, Erzurum’da
mübarek bir zat müthiş bir hastalığa giriftar
olmuştu. Yanına gittim. Bana dedi:
"Yüz gecedir ben başımı yastığa koyup
yatamadım" diye acı bir şikâyet etti.
Ben çok acıdım. Birden hatırıma geldi ve dedim:
"Kardeşim, geçmiş sıkıntılı yüz günün,
şimdi sürurlu yüz gün hükmündedir. Onları
düşünüp şekvâ etme. Onlara bakıp şükret. Gelecek
günler ise, madem daha gelmemişler; Rabbin olan
Rahmânü’r-Rahîmin rahmetine itimad edip,
dövülmeden ağlama, hiçten korkma, ademe vücut rengi
verme. Bu saati düşün. Sendeki sabır kuvveti bu saate
kâfi gelir. Divane bir kumandan gibi yapma ki, sol cenah
düşman kuvveti onun sağ cenahına iltihak edip ona
taze bir kuvvet olduğu halde, sol cenahındaki
düşmanın sağ cenahı daha gelmediği vakitte, o
tutar, merkez kuvvetini sağa sola dağıtıp, merkezi
zayıf bırakıp, düşman ednâ bir kuvvetle merkezi
harap eder."
Dedim: "Kardeşim, sen bunun gibi yapma. Bütün
kuvvetini bu saate karşı tahşid et. Rahmet-i
İlâhiyeyi ve mükâfât-ı uhreviyeyi ve fâni ve kısa
ömrünü uzun ve bâki bir surete çevirdiğini
düşün. Bu acı şekvâ yerinde ferahlı bir
şükret."
O da tamamıyla bir ferah alarak,
"Elhamdülillâh," dedi, "hastalığım
ondan bire indi."
BEŞİNCİ NÜKTE
Üç Meseledir.
Birinci Mesele: Asıl musibet ve muzır musibet, dine
gelen musibettir. Musibet-i diniyeden her vakit
dergâh-ı İlâhiyeye iltica edip feryad etmek gerektir.
Fakat dinî olmayan musibetler, hakikat noktasında
musibet değildirler. Bir kısmı ihtar-ı Rahmânîdir.
Nasıl ki çoban, gayrın tarlasına tecavüz eden
koyunlarına taş atıp, onlar o taştan hissederler ki,
zararlı işten kurtarmak için bir ihtardır, memnunâne
dönerler. Öyle de, çok zâhirî musibetler var ki,
İlâhî birer ihtar, birer ikazdır. Ve bir kısmı
keffâretü’z-zünubdur. Ve bir kısmı, gafleti
dağıtıp, beşerî olan aczini ve zaafını bildirerek
bir nevi huzur vermektir. Musibetin hastalık olan nevi,
sabıkan geçtiği gibi, o kısım, musibet değil, belki
bir iltifat-ı Rabbânîdir, bir tathirdir.
Rivayette vardır ki, "Ermiş bir ağacı silkmekle
nasıl meyveleri düşüyor; sıtmanın titremesinden
günahlar öyle dökülüyor."
Hazret-i Eyyüb Aleyhisselâm, münâcâtında,
istirahat-i nefis için dua etmemiş. Belki zikr-i
lisanî ve tefekkür-ü kalbîye mâni olduğu zaman,
ubudiyet için şifa talep eylemiş. Biz, o münâcatla
birinci maksadımız, günahlardan gelen mânevî, ruhî
yaralarımızın şifasını niyet etmeliyiz. Maddî
hastalıklar için, ubudiyete mâni olduğu zaman iltica
edebiliriz. Fakat muterizâne, müştekiyâne bir surette
değil, belki mütezellilâne ve istimdatkârâne iltica
edilmeli. Madem Onun rububiyetine razıyız; o rububiyeti
noktasında verdiği şeye rıza lâzım. Kazâ ve
kaderine itirazı işmam eder bir tarzda ah, of edip
şekvâ etmek, bir nevi kaderi tenkittir, rahîmiyetini
ithamdır. Kaderi tenkit eden, başını örse vurur,
kırar. Rahmeti itham eden, rahmetten mahrum kalır.
Kırılmış elle intikam almak için o eli istimal etmek
nasıl kırılmasını tezyid ediyor; öyle de, musibete
giriftar olan adam, itirazkârâne şekvâ ve merakla onu
karşılamak, musibeti ikileştiriyor.
İkinci Mesele: Maddî musibetleri büyük gördükçe
büyür, küçük gördükçe küçülür. Meselâ,
gecelerde insanın gözüne bir hayal ilişir. Ona
ehemmiyet verdikçe şişer, ehemmiyet verilmezse
kaybolur. Hücum eden arılara iliştikçe fazla
tehâcüm göstermeleri, lâkayt kaldıkça
dağılmaları gibi, maddî musibetlere de büyük
nazarıyla, ehemmiyetle baktıkça büyür. Merak
vasıtasıyla o musibet cesetten geçerek kalbde de
kökleşir, bir mânevî musibeti dahi netice verir, ona
istinad eder, devam eder. Ne vakit o merakı, kazâya
rıza ve tevekkül vasıtasıyla izale etse, bir ağacın
kökü kesilmesi gibi, maddî musibet hafifleşe
hafifleşe, kökü kesilmiş ağaç gibi kurur, gider. Bu
hakikati ifade için bir vakit böyle demiştim:
Bırak ey biçare feryadı belâdan kıl tevekkül,
Zira feryat belâ ender hatâ ender belâdır bil.
Eğer belâ vereni buldunsa, safâ
ender atâ ender belâdır bil.
Eğer bulmazsan, bütün dünya cefâ ender fenâ ender
belâdır bil.
Cihan dolu belâ başında varken, ne bağırırsın
küçük bir belâdan? Gel, tevekkül kıl.
Tevekkülle belâ yüzünde gül, tâ o da gülsün. O
güldükçe küçülür, eder tebeddül.
Nasıl ki mübarezede müthiş bir hasma karşı
gülmekle, adâvet musalâhaya, husumet şakaya döner,
adâvet küçülür, mahvolur, tevekkül ile musibete
karşı çıkmak dahi öyledir.
Üçüncü Mesele: Her zamanın bir hükmü var. Şu
gaflet zamanında musibet şeklini değiştirmiş. Bazı
zamanda ve bazı eşhasta belâ, belâ değil, belki bir
lûtf-u İlâhîdir. Ben şu zamandaki hastalıklı sair
musibetzedeleri-fakat musibet dine dokunmamak
şartıyla-bahtiyar gördüğümden, hastalık ve musibet
aleyhtarı bulunmak hususunda bana bir fikir vermiyor. Ve
bana, onlara acımak hissini iras etmiyor. Çünkü,
hangi bir genç hasta yanıma gelmişse, görüyorum,
emsallerine nisbeten bir derece vazife-i diniyeye ve
âhirete karşı merbutiyeti var. Ondan anlıyorum ki,
öyleler hakkında o nevi hastalıklar musibet değil,
bir nevi nimet-i İlâhiyedir. Çünkü, çendan o
hastalık onun dünyevî, fâni, kısacık hayatına bir
zahmet iras ediyor, fakat onun ebedî hayatına faydası
dokunuyor. Bir nevi ibadet hükmüne geçiyor. Eğer
sıhhat bulsa, gençlik sarhoşluğuyla ve zamanın
sefahetiyle, elbette hastalık hâletini muhafaza
edemeyecek, belki sefahete atılacak.
Hâtime
Cenâb-ı Hak, hadsiz kudret ve nihayetsiz rahmetini
göstermek için, insanda hadsiz bir acz, nihayetsiz bir
fakr derc eylemiştir. Hem hadsiz nukuş-u esmâsını
göstermek için insanı öyle bir surette halk etmiş
ki, hadsiz cihetlerle elemler aldığı gibi, hadsiz
cihetlerle de lezzetler alabilir bir makine hükmünde
yaratmış.
Ve o makine-i insaniyede yüzer âlet var. Herbirinin
elemi ayrı, lezzeti ayrı, vazifesi ayrı, mükâfâtı
ayrıdır. Adeta insan-ı ekber olan âlemde tecellî
eden bütün esmâ-i İlâhiye, bir âlem-i asgar olan
insanda dahi o esmânın umumiyetle cilveleri var. Bunda
sıhhat ve âfiyet ve lezâiz gibi nâfi emirler nasıl
şükrü dedirtir, o makineyi çok cihetlerle
vazifelerine sevk eder, insan da bir şükür fabrikası
gibi olur. Öyle de, musibetlerle, hastalıklarla, âlâm
ile, sair müheyyiç ve muharrik ârızalarla, o
makinenin diğer çarklarını harekete getirir, tehyiç
eder. Mahiyet-i insaniyede münderiç olan acz ve zaaf ve
fakr madenini işlettiriyor. Bir lisanla değil, belki
herbir âzânın lisanıyla bir iltica, bir istimdat
vaziyetini verir. Güya insan o ârızalarla, ayrı ayrı
binler kalemi tazammun eden müteharrik bir kalem olur,
sahife-i hayatında veyahut levh-i misalîde
mukadderât-ı hayatını yazar, esmâ-i İlâhiyeye bir
ilânnâme yapar ve bir kaside-i manzume-i Sübhâniye
hükmüne geçip, vazife-i fıtratını ifa eder.
ÜÇÜNCÜ LEM’A
Bu Lem’aya bir derece his ve zevk karışmış. His ve
zevkin coşkunlukları ise, aklın düsturlarını,
fikrin mizanlarını çok dinlemediklerinden ve müraat
etmediklerinden, bu Üçüncü Lem’a mantık
mizanlarıyla tartılmamalı.
-1-
âyetinin meâlini ifade eden
-2- iki cümlesi, mühim iki hakikati ifade ediyorlar.
Ondandır ki, Nakşîlerin rüesasından bir kısım, bu
iki cümle ile kendilerine bir hatme-i mahsus yapıp
muhtasar bir hatme-i Nakşiye hükmünde tutuyorlar.
Madem o azîm âyetin meâlini bu iki cümle ifade
ediyor. Biz bu iki cümlenin ifade ettiği iki hakikat-i
mühimmenin birkaç nüktesini beyan edeceğiz.
BİRİNCİ NÜKTE
Birinci defa ,
bir ameliyat-ı cerrahiye hükmünde kalbi mâsivâdan
tecrit ediyor, kesiyor. Şöyle ki:
İnsan, mahiyet-i câmiiyeti itibarıyla, mevcudatın
hemen ekserîsiyle alâkadardır. Hem insanın mahiyet-i
câmiasında hadsiz bir istidad-ı muhabbet derc
edilmiştir. Onun için, insan da umum mevcudata karşı
bir muhabbet besliyor. Koca dünyayı bir hanesi gibi
seviyor. Ebedî Cennete bahçesi gibi muhabbet ediyor.
Halbuki, muhabbet ettiği mevcudat durmuyorlar,
gidiyorlar. Firaktan daima azap çekiyor. Onun o hadsiz
muhabbeti, hadsiz bir mânevî azâba medar oluyor.
O azâbı çekmekte kabahat, kusur ona aittir. Çünkü
kalbindeki hadsiz istidad-ı muhabbet, hadsiz bir
cemâl-ı bâkiye mâlik bir Zâta tevcih etmek için
verilmiş. O
1 "Herşey helâk olup
gidicidir-Ona bakan yüzü müstesnâ. Hüküm Ona
aittir; siz de Ona döndürüleceksiniz." Kasas
Sûresi, 28:88.
2 Ey Baki olan Allah! Ancak Sensin
baki.
insan sûiistimal ederek o muhabbeti
fâni mevcudata sarf ettiği cihetle kusur ediyor,
kusurunun cezasını firâkın azâbıyla çekiyor.
İşte bu kusurdan teberri edip o fâni mahbubattan
kat-ı alâka etmek, o mahbuplar onu terk etmeden evvel o
onları terk etmek cihetiyle Mahbub-u Bâkîye hasr-ı
muhabbeti ifade eden Yâ Bâkî Ente’l-Bâkî olan
birinci cümlesi, "Bâkî-i Hakikî yalnız Sensin.
Mâsivâ fânidir. Fâni olan, elbette bâki bir
muhabbete ve ezelî ve ebedî bir aşka ve ebed için
yaratılan bir kalbin alâkasına medar olamaz"
mânâsını ifade ediyor. "Madem o hadsiz mahbubat
fânidirler, beni bırakıp gidiyorlar. Onlar beni
bırakmadan evvel ben onları Yâ Bâkî Ente’l-Bâkî
demekle bırakıyorum. Yalnız Sen bâkisin ve Senin
ibkàn ile mevcudat beka bulabildiğini bilip itikad
ederim. Öyleyse, Senin muhabbetinle onlar sevilir. Yoksa
alâka-i kalbe lâyık değiller" demektir.
İşte bu hâlette kalb hadsiz mahbubatından
vazgeçiyor. Hüsün ve cemalleri üstünde fânilik
damgasını görür, alâka-i kalbi keser. Eğer
kesmezse, mahbupları adedince mânevî cerihalar oluyor.
İkinci cümle olan Yâ Bâkî Ente’l-Bâkî o hadsiz
cerihalara hem merhem, hem tiryak oluyor. Yani, "Yâ
Bâkî, madem Sen bâkisin, yeter. Herşeye bedelsin.
Madem Sen varsın, her ¸ey var."
Evet, mevcudatta sebeb-i muhabbet olan hüsün ve ihsan
ve kemal, umumiyetle Bâkî-i Hakikînin hüsün ve ihsan
ve kemâlâtının işârâtı ve çok perdelerden
geçmiş zayıf gölgeleridir, belki cilve-i Esmâ-i
Hüsnânın gölgelerinin gölgeleridir.
İKİNCİ NÜKTE
İnsanın fıtratında bekaya karşı gayet şedit bir
aşk var. Hattâ her sevdiği şeyde, kuvve-i vâhime
cihetiyle bir nevi beka tevehhüm eder, sonra sever. Ne
vakit zevâlini düşünse veya görse, derinden derine
feryat eder. Bütün firaklardan gelen feryatlar, aşk-ı
bekadan gelen ağlamaların tercümanlarıdır. Eğer
tevehhüm-ü beka olmazsa muhabbet edemez. Hattâ
denilebilir ki, âlem-i bekanın ve ebedî Cennetin bir
sebeb-i vücudu, şu mahiyet-i insaniyedeki o şiddetli
aşk-ı bekadan çıkan gayet kuvvetli arzu-yu beka ve
beka için fıtrî, umumî duadır ki, Bâkî-i
Zülcelâl, o şedit, sarsılmaz, fıtrî arzuyu, o
tesirli, kuvvetli, umumî duayı kabul etmiştir ki,
fâni insanlar için bâki bir âlemi halk etmiş.
Hem hiç mümkün müdür ki, Fâtır-ı Kerîm,
Hâlık-ı Rahîm, küçük midenin cüz’î arzusunu ve
muvakkat bir beka için lisan-ı hal ile duasını hadsiz
envâ-ı mat’umat-ı leziziyenin icadıyla kabul etsin
de, umum nev-i beşerin pek büyük bir ihtiyac-ı
fıtrîden gelen pek şiddetli bir
arzusunu ve küllî ve daimî ve haklı ve hakikatli,
kàlli, halli, bekaya dair gayet kuvvetli duasını kabul
etmesin? Hâşâ, yüz bin defa hâşâ! Kabul etmemek
mümkün değildir. Hem hikmet ve adaletine ve rahmet ve
kudretine hiçbir cihetle yakışmaz.
Madem insan bekaya âşıktır; elbette bütün
kemalat¨, lezzetleri, bekaya tâbidir. Ve madem beka
Bâkî-i Zülcelâle mahsustur. Ve madem Bâkînin
esmâsı bâkiyedir. Ve madem Bâkînin aynaları
Bâkînin rengini, hükmünü alır ve bir nevi bekaya
mazhar olur. Elbette insana en lâzım iş, en mühim
vazife, o Bâkîye karşı alâka peydâ etmektir ve
esmâsına yapışmaktır. Çünkü Bâkî yoluna sarf
olunan herşey bir nevi bekaya mazhar olur.
İşte ikinci Yâ Bâkî Ente’l-Bâkî cümlesi bu
hakikati ifade ediyor. İnsanın hadsiz mânevî
yaralarını tedavi etmekle beraber, fıtratındaki gayet
şiddetli arzu-yu bekayı onunla tatmin ediyor.
ÜÇÜNCÜ NÜKTE
Şu dünyada zamanın fenâ ve zevâl-i eşyadaki
tesiratı gayet muhteliftir. Ve mevcudat ise, mütedahil
daireler gibi birbiri içinde iken, hükümleri zeval
noktasında ayrı ayrı oluyor.
Nasıl ki saatin saniyelerini sayan dairesi, dakikayı ve
saati ve günleri sayan daireleri zâhiren birbirine
benzer, fakat süratte birbirine muhaliftir. Öyle de,
insandaki cisim, nefis, kalb, ruh daireleri öyle
mütefavittir. Meselâ, cismin bekası, hayatı, vücudu,
bulunduğu bir gün, belki bir saat olduğu ve mazi ve
müstakbeli mâdum ve meyyit bulunduğu halde, kalbin
hazır günden çok gün evvel, çok gün sonraki zamana
kadar daire-i vücudu ve hayatı geniştir. Ruhun hazır
günden seneler evvel ve seneler sonraki bir daire-i
azîme, daire-i hayatına ve vücuduna dahildir.
İşte bu istidada binaen, hayat-ı kalbî ve ruhîye
medar olan marifet-i İlâhiye ve muhabbet-i Rabbâniye
ve ubudiyet-i Sübhâniye ve marziyât-ı Rahmâniye
cihetiyle, bu dünyadaki fâni ömür, bâki bir ömrü
tazammun eder ve ebedî ve bâki bir ömrü intaç eder
ve bâki ve lâyemut bir ömür hükmüne geçer.
Evet, Bâkî-i Hakikînin muhabbet, marifet, rızası
yolunda bir saniye, bir senedir. Eğer Onun yolunda
olmazsa, bir sene bir saniyedir. Belki Onun yolunda bir
saniye lâyemuttur, çok senelerdir. Ve dünya cihetinde
ehl-i gafletin yüz senesi bir saniye hükmüne geçer.
Meşhur böyle bir söz var ki,
Yani, "Firâkın bir saniyesi bir sene kadar uzundur
ve visâlin bir senesi bir saniye kadar kısadır."
Ben bu fıkranın bütün bütün aksine diyorum ki:
Visal, yani, Bâkî-i Zülcelâlin rızası dairesinde
livechillâh bir saniye visal, değil yalnız böyle bir
sene, belki daimî bir pencere-i visaldir. Gaflet
ve dalâlet firâkı içinde değil
bir sene, belki bin sene, bir saniye hükmündedir. O
sözden daha meşhur şu söz var: Hükmümüzü
teyid ediyor.
Meşhur evvelki sözün sahih bir mânâsı budur ki:
Fâni mevcudatın visâli madem fânidir; ne kadar uzun
da olsa yine kısa hükmündedir. Senesi bir saniye gibi
geçer, hasretli bir hayal ve esefli bir rüya olur.
Bekayı isteyen kalb-i insanî bir sene visalde, yalnız
bir saniyecikte ancak zerre gibi bir zevkini alabilir.
Firak ise, saniyesi bir sene değil, senelerdir. Çünkü
firâkın meydanı geniştir. Bekayı isteyen bir kalbe,
firak, çendan bir saniye de olsa, seneler kadar tahribat
yapar. Çünkü hadsiz firakları ihtar eder. Maddî ve
süflî muhabbetler için bütün mazi ve müstakbel
firakla doludur.
Şu mesele münasebetiyle deriz: Ey insanlar! Fâni,
kısa, faydasız ömrünüzü bâki, uzun, faydalı,
meyvedar yapmak ister misiniz? Madem istemek insaniyetin
iktizasıdır; Bâkî-i Hakikînin yoluna sarf ediniz.
Çünkü Bâkîye müteveccih olan şey, bekanın
cilvesine mazhar olur.
Madem her insan gayet şiddetli bir surette uzun bir
ömür ister, bekaya âşıktır. Ve madem bu fâni
ömrü bâki ömre tebdil eden bir çare var ve mânen
çok uzun bir ömür hükmüne geçirmek mümkündür.
Elbette, insaniyeti sukut etmemiş bir insan, o çareyi
arayacak ve o imkânı bilfiile çevirmeye çalışacak
ve tevfik-i hareket edecek.
İşte o çare budur: Allah için işleyiniz, Allah için
görüşünüz, Allah için çalışınız. Lillâh,
livechillâh, lieclillâh rızası dairesinde hareket
ediniz. O vakit sizin ömrünüzün dakikaları, seneler
hükmüne geçer.
Bu hakikate işareten, Leyle-i Kadir gibi birtek gece,
seksen küsur seneden ibaret olan bin ay hükmünde
olduğunu, nass-ı Kur’ân gösteriyor. Hem bu hakikate
işaret eden, ehl-i velâyet ve hakikat beyninde bir
düstur-u muhakkak olan "bast-ı zaman"
sırrıyla, çok seneler hükmünde olan birkaç
dakikalık zaman-ı Miraç, bu hakikatin vücudunu ispat
eder ve bilfiil vukuunu gösteriyor. Miracın birkaç
saat müddeti, binler seneler hükmünde vüs’ati ve
ihatası ve uzunluğu vardır. Çünkü, o, Miraç
yolunda beka âlemine girdi. Beka âleminin birkaç
dakikası, şu dünyanın binler senesini tazammun
etmiştir.
Hem şu hakikate bina edilen beyne’l-evliya kesretle
vuku bulmuş olan bast-ı zaman hadiseleridir. Bazı
evliya bir dakikada bir günlük işi görmüş,
bazıları bir saatte bir sene vazifesini yapmış,
bazıları bir dakikada bir hatme-i Kur’âniyeyi
okumuş olduklarını rivayet edip ihbar ediyorlar.
Böyle ehl-i hak ve sıdk, bilerek kizbe
Düşmanla beraber sahrâ bir fincan
kadar dar, ahbapla beraber iğne deliği bir meydan kadar
geniştir.
elbette tenezzül etmezler. Hem o
derece hadsiz ve kesretli bir tevatürle bast-ı zaman HAŞİYE
hakikatini aynen müşahede ettikleri medar-ı
şüphe olamaz.
Şu bast-ı zaman, herkesçe musaddak bir nevi, rüyada
görünüyor. Bazan bir dakikada insanın gördüğü
rüyayı, geçirdiği ahvâli, konuştuğu sözleri,
gördüğü lezzetleri veya çektiği elemleri görmek
için, yakaza âleminde bir gün, belki günler
lâzımdır.
Elhasıl: İnsan çendan fânidir; fakat beka için halk
edilmiş ve bâki bir Zâtın aynası olarak
yaratılmış ve bâki meyveleri verecek işleri
görmekle tavzif edilmiş ve bâki bir Zâtın bâki
esmâsının cilvelerine ve nakışlarına medar olacak
bir suret verilmiştir. Öyleyse, böyle bir insanın
hakikî vazifesi ve saadeti, bütün cihazatı ve
istidadatıyla o Bâkî-i Sermedînin daire-i
marziyâtında esmâsına yapışıp, ebed yolunda o
Bâkîye müteveccih olup gitmektir. Lisanı Yâ Bâkî
Ente’l-Bâkî dediği gibi, kalbi, ruhu, aklı, bütün
letâifi
demeli.
-1-
-2-
1 "Seni her türlü noksandan
tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka
bilgimiz yoktur. Muhakkak ki Sen, ilmi ve hikmeti
herşeyi kuşatan Alîm-i Hakîmsin." Bakara
Sûresi, 2:32.
HAŞİYE
["İçlerinden söze başlayan biri, ’Bu halde ne
kadar kaldık?’ diye sordu. ’Bir gün, yahut daha da
az’ dediler." Kehf Sûresi, 18:19] âyetiyle
["Onlar mağaralarında üç yüz yıl kaldılar,
buna dokuz yıl daha kattılar." Kehf Sûresi,
18:25] âyeti tayy-ı zamanı gösterdiği gibi,
["Rabbinin katında bir gün, sizin hesabınıza
göre bin yıl gibidir." Hac Sûresi, 22:47] âyeti
de bast-ı zamanı gösterir.
DÖRDÜNCÜ
LEM’A
"Minhâcü’s-Sünne" bu risaleye lâyık
görülmüştür.
Mesele-i İmamet bir mesele-i fer’iye olduğu halde,
ziyade ehemmiyet verildiğinden, bir mesâil-i imaniye
sırasına girip, ilm-i kelâmda ve usulüddinde medar-ı
nazar olduğu cihetle Kur’ân’a ve imana ait hizmet-i
esasiyemize münasebeti bulunduğundan, cüz’î
bahsedildi.
Şu âyet-i azîmenin çok hakaik-i azîmesinden bir iki
hakikatine İki Makam ile işaret edeceğiz.
Birinci Makam
Dört Nüktedir.
Birinci Nükte
Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın ümmetine
karşı kemâl-i şefkat ve merhametini ifade ediyor.
Evet, rivayet-i sahiha ile, mahşerin dehşetinden
herkes,
"Size kendi içinizden öyle bir
peygamber geldi ki, sizin sıkıntıya uğramanız ona
pek ağır gelir. O size çok düşkün, mü’minlere
çok şefkatli, çok merhametlidir. Ey Peygamber, eğer
senden yüz çevirecek olurlarsa de ki: Allah bana yeter.
Ondan başka ibadete lâyık hiçbir ilâh yoktur. Ben
Ona tevekkül ettim. Yüce Arşın Rabbi de Odur."
Tevbe Suresi, 9:128-129.
"De ki: Vazifem karşılığında sizden bir ücret
istemiyorum. Sizden istediğim, ancak akrabaya sevgi ve
Ehl-i Beytime muhabbettir." Şûrâ Suresi, 42:23.
hattâ enbiya dahi "nefsî,
nefsî" dedikleri zaman, Resul-i Ekrem
Aleyhissalâtü Vesselâm "ümmetî, ümmetî"
diye re’fet
ve şefkatini göstereceği gibi, yeni dünyaya geldiği
zaman, ehl-i keşfin tasdikiyle, validesi onun
münâcâtından "ümmetî, ümmetî"
işitmiş. Hem bütün tarih-i hayatı ve neşrettiği
şefkatkârâne mekârim-i ahlâk, kemâl-i şefkat ve
refetini gösterdiği gibi, ümmetinin hadsiz
salâvatına hadsiz ihtiyaç göstermekle, ümmetinin
bütün saadetleriyle kemâl-i şefkatinden alâkadar
olduğunu göstermekle hadsiz bir şefkatini göstermiş.
İşte bu derece şefkatli ve merhametli bir rehberin
sünnet-i seniyyesine müraat etmemek ne derece
nankörlük ve vicdansızlık olduğunu kıyas eyle.
İkinci Nükte
Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, küllî ve
umumî vazife-i nübüvvet içinde bazı hususî,
cüz’î maddelere karşı azîm bir şefkat
göstermiştir. Zâhir hale göre o azîm şefkati o
hususî, cüz’î maddelere sarf etmesi, vazife-i
nübüvvetin fevkalâde ehemmiyetine uygun gelmiyor.
Fakat hakikatte o cüz’î madde, küllî, umumî bir
vazife-i nübüvvetin medarı olabilecek bir silsilenin
ucu ve mümessili olduğundan, o silsile-i azîmenin
hesabına, onun mümessiline fevkalâde ehemmiyet
verilmiş.
Meselâ, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm,
Hazret-i Hasan ve Hüseyin’e karşı
küçüklüklerinde gösterdikleri fevkalâde şefkat ve
ehemmiyet-i azîme, yalnız cibillî şefkat ve hiss-i
karâbetten gelen bir muhabbet değil, belki vazife-i
nübüvvetin bir hayt-ı nuranîsinin bir ucu ve
verâset-i Nebeviyenin gayet ehemmiyetli bir cemaatinin
menşei, mümessili, fihristesi cihetiyledir.
Evet, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Hazret-i
Hasan’ı (r.a.) kemâl-i şefkatinden kucağına alarak
başını öpmesiyle, Hazret-i Hasan’dan (r.a.)
teselsül eden nuranî nesl-i mübarekinden, Gavs-ı
Âzam olan Şah-ı Geylânî gibi pek çok mehdî-misal
verese-i nübüvvet ve hamele-i şeriat-ı Ahmediye
(a.s.m.) olan zatların hesabına Hazret-i Hasan’ın
(r.a.) başını öpmüş. Ve o zatların istikbalde
edecekleri hizmet-i kudsiyelerini nazar-ı nübüvvetle
görüp takdir ve istihsan etmiş. Ve takdir ve teşvike
alâmet olarak, Hazret-i Hasan’ın (r.a.) başını
öpmüş.
Hem Hazret-i Hüseyin’e karşı gösterdikleri
fevkalâde ehemmiyet ve şefkat, Hazret-i Hüseyin’in
(r.a.) silsile-i nuraniyesinden gelen Zeynelâbidin,
Cafer-i Sadık gibi eimme-i âlişan ve hakikî verese-i
Nebeviye gibi çok mehdîmisal zevât-ı nuraniyenin
namına ve din-i İslâm ve vazife-i risalet hesabına
boynunu öpmüş, kemâl-i şefkat ve ehemmiyetini
göstermiştir.
Evet, zât-ı Ahmediyenin (a.s.m.) gayb-âşinâ
kalbiyle, dünyada Asr-ı Saadetten ebed tarafında olan
meydan-ı haşri temâşâ eden ve yerden Cenneti gören
ve zeminden gökteki melâikeleri müşahede eden ve
zaman-ı Âdem’den beri mazi zulümatının perdeleri
içinde gizlenmiş hâdisâtı gören, hattâ Zât-ı
Zülcelâlin rüyetine mazhar olan nazar-ı nuranîsi,
çeşm-i istikbal-bînîsi, elbette Hazret-i Hasan ve
Hüseyin’in arkalarında teselsül eden aktab ve
eimme-i verese ve mehdîleri görmüş ve
Buharî, Tevhid: 36, Tefsir: 17, Sûre 5, Fiten: 1;
Müslim, Îmân: 326, 327; Tirmizî, Kıyâmet: 10;
Dârimî, Mukaddime: 8.
onların umumu namına başlarını
öpmüş. Evet, Hazret-i Hasan’ın (r.a.) başını
öpmesinden, Şah-ı Geylânî’nin hisse-i azîmesi
var.
Üçüncü Nükte
âyetinin bir kavle göre mânâsı: "Resul-i Ekrem
Aleyhissalâtü Vesselâm, vazife-i risaletin icrasına
mukabil ücret istemez; yalnız Âl-i Beytine meveddeti
istiyor."
Eğer denilse: "Bu mânâya göre, karâbet-i
nesliye cihetinden gelen bir fayda gözetilmiş
görünüyor. Halbuki, -1-
sırrına binaen, karâbet-i nesliye değil, belki
kurbiyet-i İlâhiye noktasında vazife-i risalet cereyan
ediyor."
Elcevap: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm,
gayb-âşinâ nazarıyla görmüş ki, Âl-i Beyti,
âlem-i İslâm içinde bir şecere-i nuraniye hükmüne
geçecek. Âlem-i İslâmın bütün tabakatında,
kemâlât-ı insaniye dersinde rehberlik ve mürşidlik
vazifesini görecek zatlar, ekseriyet-i mutlaka ile,
Âl-i Beytten çıkacak. Teşehhüddeki, ümmetin âl
hakkındaki duası ki,
-2- dir, makbul olacağını keşfetmiş.
Yani, nasıl ki millet-i İbrahimiyede ekseriyet-i
mutlaka ile nuranî rehberler Hazret-i İbrahim’in
(a.s.) âlinden, neslinden olan enbiya olduğu gibi;
ümmet-i Muhammediyede de (a.s.m.), vezâif-i azîme-i
İslâmiyette ve ekser turuk ve mesâlikinde, enbiya-yı
Benî İsrail gibi, aktâb-ı Âl-i Beyt-i Muhammediyeyi
(a.s.m.) görmüş. Onun için,
demesiyle emrolunarak, Âl-i Beyte karşı ümmetin
meveddetini istemiş.
Bu hakikati teyid eden mükerrer rivayetlerde ferman
etmiş:
"Size iki şey bırakıyorum; onlara temessük
etseniz necat bulursunuz: biri Kitabullah, biri Âl-i
Beytim."
Çünkü, Sünnet-i Seniyyenin menbaı ve muhafızı ve
her cihetle iltizam etmesiyle mükellef olan, Âl-i
Beyttir.
1 "Allah katında en
şerefliniz, en ziyade takvâ sahibi
olanınızdır." Hucurat Sûresi, 49:13.
2 Allahım! Tıpkı İbrahim’e ve
İbrahim’in âline salât ettiğin gibi, Efendimiz
Muhammed’e ve Efendimiz Muhammed’in âline de salât
et. Muhakkak ki Sen her türlü hamd ve övgüye
nihayetsiz derecede lâyıksın ve şan ve şerefin
herşeyden nihayetsiz derecede yüksektir.
Tirmizî, Menâkıb: 31; Müsned, 3:14, 17, 26.
İşte bu sırra binaendir ki, Kitap
ve Sünnete ittibâ ünvanıyla bu hakikat-i hadîsiye
bildirilmiştir. Demek Âl-i Beytten, vazife-i risaletçe
muradı, Sünnet-i Seniyyesidir. Sünnet-i Seniyyesine
ittibâı terk eden, hakikî Âl-i Beytten olmadığı
gibi, Âl-i Beyte hakikî dost da olamaz.
Hem ümmetini Âl-i Beytin etrafında toplamak arzusunun
sırrı şudur ki: Zaman geçtikçe Âl-i Beyt çok
tekessür edeceğini izn-i İlâhî ile bilmiş ve
İslâmiyet zaafa düşeceğini anlamış. O halde, gayet
kuvvetli ve kesretli bir cemaat-i mütesânide lâzım
ki, âlem-i İslâmın terakkiyât-ı mâneviyesinde
medar ve merkez olabilsin. İzn-i İlâhî ile
düşünmüş ve ümmetini Âl-i Beyti etrafına
toplamasını arzu etmiş.
Evet, Âl-i Beytin efradı ise, itikad ve iman hususunda
sairlerden çok ileri olmasa da, yine teslim, iltizam ve
tarafgirlikte çok ileridedirler. Çünkü İslâmiyete
fıtraten, neslen ve cibilliyeten taraftardırlar.
Cibillî taraftarlık zayıf ve şansız, hattâ haksız
da olsa bırakılmaz. Nerede kaldı ki, gayet kuvvetli,
gayet hakikatli, gayet şanlı bütün silsile-i ecdadı
bağlandığı ve şeref kazandığı ve canlarını feda
ettikleri bir hakikate taraftarlık, ne kadar esaslı ve
fıtrî olduğunu bilbedâhe hisseden bir zat, hiç
taraftarlığı bırakır mı? Ehl-i Beyt, işte bu
şiddet-i iltizam ve fıtrî İslâmiyet cihetiyle, din-i
İslâm lehinde ednâ bir emâreyi kuvvetli bir bürhan
gibi kabul eder. Çünkü fıtrî taraftardır. Başkası
ise, kuvvetli bir b¸rhan ile sonra iltizam eder.
Dördüncü Nükte
Üçüncü Nükte münasebetiyle, Şîalarla Ehl-i
Sünnet ve Cemaatin medar-ı nizâı, hattâ akaid-i
imaniye kitaplarına ve esasat-ı imaniye sırasına
girecek derecede büyütülmüş bir meseleye kısaca bir
işaret edeceğiz. Mesele şudur:
Ehl-i Sünnet ve Cemaat der ki: "Hazret-i Ali (r.a.)
Hulefâ-i Erbaanın dördüncüsüdür. Hazret-i Sıddık
(r.a.) daha efdaldir ve hilâfete daha müstehak idi ki,
en evvel o geçti."
Şîalar derler ki: "Hak Hazret-i Ali’nin (r.a.)
idi. Ona haksızlık edildi. Umumundan en efdal Hazret-i
Ali’dir (r.a.)." Dâvâlarına getirdikleri
delillerin hülâsası: Derler ki, Hazret-i Ali (r.a.)
hakkında vârid ehâdis-i Nebeviye ve Hazret-i Ali’nin
(r.a.) "Şah-ı Velâyet" ünvanıyla,
ekseriyet-i mutlaka ile evliyanın ve tariklerin mercii
ve ilim ve şecaat ve ibadette harikulâde sıfatları ve
Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm ona ve ondan
teselsül eden Âl-i Beyte karşı şiddet-i alâkası
gösteriyor ki, en efdal odur. Daima hilâfet onun hakkı
idi, ondan gasp edildi.
Elcevap: Hazret-i Ali (r.a.) mükerreren, kendi ikrarı
ve yirmi seneden ziyade o hulefâ-i selâseye ittibâ
ederek onların şeyhülislâmlığı makamında
bulunması, Şîaların bu dâvâlarını cerh ediyor.
Hem hulefâ-i selâsenin zaman-ı hilâfetlerinde
fütuhat-ı İslâmiye ve mücahede-i a’dâ hadiseleri
ve Hazret-i Ali’nin (r.a.) zamanındaki vakıalar, yine
hilâfet-i İslâmiye noktasında Şîaların
dâvâlarını cerh ediyor. Demek Ehl-i Sünnet ve
Cemaatin dâvâsı haktır.
Eğer denilse: Şîa ikidir. Biri Şîa-i Velâyettir,
diğeri Şîa-i Hilâfettir. Haydi, bu ikinci kısım,
garaz ve siyaset karıştırmasıyla haksız olsun. Fakat
birinci kısımda
garaz ve siyaset yok. Halbuki Şîa-i
Velâyet, Şîa-i Hilâfete iltihak etmiş. Yani, ehl-i
turuktaki evliyanın bir kısmı Hazret-i Ali’yi (r.a.)
efdal görüyorlar, siyaset cihetinde olan Şîa-i
Hilâfetin dâvâlarını tasdik ediyorlar.
Elcevap: Hazret-i Ali’ye (r.a.) iki cihetle bakılmak
gerektir. Bir ciheti şahsî kemâlât ve mertebesi
noktasından, ikinci cihet Âl-i Beytin şahs-ı
mânevîsini temsil ettiği noktasındandır. Âl-i
Beytin şahs-ı mânevîsi ise Resul-i Ekrem
Aleyhissalâtü Vesselâmın bir nevi mahiyetini
gösteriyor.
İşte, birinci nokta itibarıyla, Hazret-i Ali (r.a.)
başta olarak bütün ehl-i hakikat, Hazret-i Ebu Bekir
ve Hazret-i Ömer’i (r.a.) takdim ediyorlar. Hizmet-i
İslâmiyette ve kurbiyet-i İlâhiyede makamlarını
daha yüksek görmüşler.
İkinci nokta cihetinde, Hazret-i Ali (r.a.) şahs-ı
mânevî-i Âl-i Beytin mümessili ve şahs-ı mânevî-i
Âl-i Beyt bir hakikat-i Muhammediyeyi (a.s.m.) temsil
ettiği cihetle, muvazeneye gelmez. İşte, Hazret-i Ali
(r.a.) hakkında fevkalâde senâkârâne ehâdis-i
Nebeviye bu ikinci noktaya bakıyorlar. Bu hakikati teyid
eden bir rivayet-i sahiha var ki, Resul-i Ekrem
Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etmiş: "Her
nebînin nesli kendindendir. Benim neslim Ali’nin
(r.a.) neslidir."
Hazret-i Ali’nin (r.a.) şahsı hakkında sair
hulefâdan ziyade senâkârâne ehâdisin kesretle
intişarının sırrı şudur ki: Emevîler ve Haricîler
ona haksız hücum ve tenkis ettiklerine mukabil, Ehl-i
Sünnet ve Cemaat olan ehl-i hak, onun hakkında
rivâyâtı çok neşrettiler. Sair Hulefâ-i Râşidîn
ise öyle tenkit ve tenkise çok maruz kalmadıkları
için, onlar hakkındaki ehâdisin intişarına ihtiyaç
görülmedi.
Hem istikbalde Hazret-i Ali (r.a.) elîm hâdisâta ve
dahilî fitnelere maruz kalacağını nazar-ı
nübüvvetle görmüş, Hazret-i Ali’yi (r.a.)
meyusiyetten ve ümmetini onun hakkında sû-i zandan
kurtarmak için,
-1- gibi mühim hadislerle Ali’yi (r.a.) teselli ve
ümmetini irşad etmiştir.
Hazret-i Ali’ye (r.a.) karşı Şîa-i Velâyetin
ifratkârâne muhabbetleri ve tarikat cihetinden gelen
tafdilleri, kendilerini Şîa-i Hilâfet derecesinde
mes’ul etmez. Çünkü, ehl-i velâyet, meslek
itibarıyla, muhabbetle mürşidlerine bakarlar.
Muhabbetin şe’ni ifrattır. Mahbubunu makamından
fazla görmek arzu ediyor. Ve öyle de görüyor.
Muhabbetin taşkınlıklarında ehl-i hal mâzur
olabilirler. Fakat onların muhabbetten gelen tafdili,
Hulefâ-i Râşidînin zemmine ve adâvetine gitmemek
şartıyla ve usul-ü İslâmiyenin haricine çıkmamak
kaydıyla mâzur olabilirler.
Şîa-i Hilâfet ise, ağrâz-ı siyaset, içine girdiği
için, garazdan, tecavüzden kurtulamıyorlar, itizar
hakkını kaybediyorlar. Hattâ,
-2-
Taberânî, el-Mecmeu’l-Kebîr, no: 2630; el-Heysemî,
Mecmeu’z-Zevâid, 10:333; el-Münâvî,
Feyzü’l-Kadîr, s. 223, no: 1717.
1 "Ben kimin efendisiysem, Ali
de onun efendisidir." Tirmizî, Menâkıb: 19; İbni
Mâce, Mukaddime: 11; Müsned, 1:84, 118, 119, 152, 331,
4:281, 368, 370, 382, 5:347, 366, 419; el-Kettânî,
Nazmu’l-Mütenâsir fi’l-Ehâdîsi’l-Mütevâtir,
s. 24; el-Münâvî, Feyzü’l-Kadîr, 6:218; İbni
Hibbân, Sahih, 9:42; Hâkim, el-Müstedrek, 2:130,
3:134.
2 Maksat Hz. Ali’ye duyulan sevgi
değil; Hz. Ömer’e duyulan kindir.
cümlesine mâsadak olarak, Hazret-i
Ömer’in (r.a.) eliyle İran milliyeti ceriha aldığı
için, intikamlarını hubb-u Ali suretinde
gösterdikleri gibi, Amr ibnü’l-Âs’ın Hazret-i
Ali’ye (r.a.) karşı hurucu ve Ömer ibni Sa’d’ın
Hazret-i Hüseyin’e (r.a.) karşı feci muharebesi,
Ömer ismine karşı şiddetli bir gayz ve adâveti
Şîalara vermiş.
Ehl-i Sünnet ve Cemaate karşı Şîa-i Velâyetin
hakkı yoktur ki, Ehl-i Sünneti tenkit etsin. Çünkü
Ehl-i Sünnet, Hazret-i Ali’yi (r.a.) tenkis
etmedikleri gibi, ciddî severler. Fakat hadisçe
tehlikeli sayılan ifrat-ı muhabbetten çekiniyorlar.
Hadisçe Hazret-i Ali’nin (r.a.) şîası hakkındaki
senâ-yı Nebevî, Ehl-i Sünnete aittir. Çünkü
istikametli muhabbetle Hazret-i Ali’nin (r.a.)
şîaları, ehl-i hak olan Ehl-i Sünnet ve Cemaattir.
Hazret-i İsâ Aleyhisselâm hakkındaki ifrat-ı
muhabbet Nasârâ için tehlikeli olduğu gibi, Hazret-i
Ali (r.a.) hakkında da o tarzda ifrat-ı muhabbet,
hadis-i sahihte, tehlikeli olduğu tasrih edilmiş.
Şîa-i Velâyet eğer dese ki: "Hazret-i Ali’nin
(r.a.) kemâlât-ı fevkalâdesi kabul olunduktan sonra
Hazret-i Sıddık’ı (r.a.) ona tercih etmek kabil
olmuyor."
Elcevap: Hazret-i Sıddık-ı Ekberin ve Fâruk-u
Âzamın (r.a.) şahsî kemâlâtıyla ve veraset-i
nübüvvet vazifesiyle zaman-ı hilâfetteki
kemâlâtıyla beraber bir mizanın kefesine; Hazret-i
Ali’nin (r.a.) şahsî kemâlât-ı harikasıyla,
hilâfet zamanındaki dahilî, bilmecburiye girdiği
elîm vakıalardan gelen ve sû-i zanlara mâruz olan
hilâfet mücahedeleri beraber mizanın diğer kefesine
bırakılsa, elbette Hazret-i Sıddık’ın (r.a.)
veyahut Fâruk’un (r.a.) veyahut Zinnureyn’in (r.a.)
kefesi ağır geldiğini Ehl-i Sünnet görmüş, tercih
etmiş.
Hem, On İkinci ve Yirmi Dördüncü Sözlerde ispat
edildiği gibi, nübüvvet, velâyete nisbeten derecesi o
kadar yüksektir ki, nübüvvetin bir dirhem kadar
cilvesi, bir batman kadar velâyetin cilvesine
müreccahtır. Bu nokta-i nazardan, Hazret-i Sıddık-ı
Ekberin (r.a.) ve Fâruk-u Âzamın (r.a.) veraset-i
nübüvvet ve tesis-i ahkâm-ı risalet noktasında
hisseleri taraf-ı İlâhîden ziyade verildiğine,
hilâfetleri zamanlarındaki muvaffakiyetleri Ehl-i
Sünnet ve Cemaatçe delil olmuş. Hazret-i Ali’nin
(r.a.) kemâlât-ı şahsiyesi, o veraset-i nübüvvetten
gelen o ziyade hisseyi hükümden iskat edemediği için,
Hazret-i Ali (r.a.), Şeyheyn-i Mükerremeynin zaman-ı
hilâfetlerinde onlara şeyhülislâm olmuş ve onlara
hürmet etmiş. Acaba Hazret-i Ali’yi (r.a.) seven ve
hürmet eden ehl-i hak ve sünnet, Hazret-i Ali’nin
(r.a.) sevdiği ve ciddî hürmet ettiği Şeyheyni
nasıl sevmesin ve hürmet etmesin?
Bu hakikati bir misalle izah edelim: Meselâ, gayet
zengin bir zâtın irsiyetinden, evlâtlarının birine
yirmi batman gümüş ile dört batman altın veriliyor.
Diğerine beş batman gümüş ile beş batman altın
veriliyor. Öbürüne de üç batman gümüş ile beş
batman altın verilse, elbette âhirdeki ikisi çendan
kemiyeten az alıyorlar, fakat keyfiyeten ziyade
alıyorlar. İşte, bu misal gibi, Şeyheynin veraset-i
nübüvvet ve tesis-i ahkâm-ı risaletinde tecellî eden
hakikat-i akrebiyet-i İlâhiye altınından hisselerinin
az bir fazlalığı, kemâlât-ı şahsiye
Buharî, Tarihü’l-Kebîr, 2:1:257; Ahmed ibni Hanbel,
Fedâilü’s-Sahâbe, no: 1087, 1221, 1222; el-Heysemî,
Mecmeu’z-Zevâid, 9:133; İbnü’l-Cevzî,
el-İleli’l-Mütenâhiye, 1:223.
ve velâyet cevherinden neş’et
eden kurbiyet-i İlâhiyenin ve kemâlât-ı velâyetin
ve kurbiyetin çoğuna galip gelir. Muvazenede bu
noktaları nazara almak gerektir. Yoksa, şahsî şecaati
ve ilmi ve velâyeti noktasında birbiriyle muvazene
edilse, hakikatin sureti değişir.
Hem Hazret-i Ali’nin (r.a.) zâtında temessül eden
şahs-ı mânevî-i Âl-i Beyt ve o şahsiyet-i
mâneviyede veraset-i mutlaka cihetiyle tecellî eden
hakikat-i Muhammediye (a.s.m.) noktasında muvazene
edilmez. Çünkü orada Peygamber Aleyhissalâtü
Vesselâmın sırr-ı azîmi var.
Amma Şîa-i Hilâfet ise, Ehl-i Sünnet ve Cemaate
karşı mahcubiyetinden başka hiçbir hakları yoktur.
Çünkü bunlar Hazret-i Ali’yi (r.a.) fevkalâde
sevmek dâvâsında oldukları halde tenkis ediyorlar ve
sû-i ahlâkta bulunduğunu onların mezhepleri iktiza
ediyor. Çünkü diyorlar ki, "Hazret-i Sıddık ile
Hazret-i Ömer (r.a.) haksız oldukları halde, Hazret-i
Ali (r.a.) onlara mümâşât etmiş, Şîa
ıstılahınca takiyye etmiş, yani onlardan korkmuş,
riyâkârlık etmiş." Acaba böyle kahraman-ı
İslâm ve "Esedullah" ünvanını kazanan ve
sıddıkların kumandanı ve rehberi olan bir zâtı
riyâkâr ve korkaklıkla ve sevmediği zatlara
tasannukârâne muhabbet göstermekle ve yirmi seneden
ziyade havf altında mümâşât etmekle, haksızlara
tebaiyeti kabul etmekle muttasıf görmek, ona muhabbet
değildir. O çeşit muhabbetten Hazret-i Ali (r.a.)
teberrî eder.
İşte, ehl-i hakkın mezhebi hiçbir cihetle Hazret-i
Ali’yi (r.a.) tenkis etmez, sû-i ahlâk ile itham
etmez, öyle bir harika-i şecaate korkaklık isnad etmez
ve derler ki: "Hazret-i Ali (r.a.) Hulefâ-i
Râşidîni hak görmeseydi, bir dakika tanımaz ve itaat
etmezdi. Demek ki, onları haklı ve râcih gördüğü
için, gayret ve şecaatini hakperestlik yoluna teslim
etmiş."
Elhasıl: Herşeyin ifrat ve tefriti iyi değildir.
İstikamet ise, hadd-i vasattır ki, Ehl-i Sünnet ve
Cemaat onu ihtiyar etmiş. Fakat, maatteessüf, Ehl-i
Sünnet ve Cemaat perdesi altına Vahhâbîlik ve
Haricîlik fikri kısmen girdiği gibi, siyaset
meftunları ve bir kısım mülhidler, Hazret-i Ali’yi
(r.a.) tenkit ediyorlar. Hâşâ, siyaseti bilmediğinden
hilâfete tam liyakat göstermemiş, idare edememiş
diyorlar. İşte bunların bu haksız ithamlarından,
Alevîler Ehl-i Sünnete karşı küsmek vaziyetini
alıyorlar. Halbuki, Ehl-i Sünnetin düsturları ve
esas-ı mezhepleri, bu fikirleri iktiza etmiyor, belki
aksini ispat ediyorlar. Haricîlerin ve mülhidlerin
tarafından gelen böyle fikirlerle Ehl-i Sünnet mahkûm
olamaz. Belki Ehl-i Sünnet, Alevîlerden ziyade Hazret-i
Ali’nin (r.a.) taraftarıdırlar. Bütün hutbelerinde,
dualarında Hazret-i Ali’yi (r.a.) lâyık olduğu
senâ ile zikrediyorlar. Hususan, ekseriyet-i mutlaka ile
Ehl-i Sünnet ve Cemaat mezhebinde olan evliya ve asfiya,
onu mürşid ve Şah-ı Velâyet biliyorlar. Alevîler,
hem Alevîlerin, hem Ehl-i Sünnetin adâvetine istihkak
kesb eden Haricîleri ve mülhidleri bırakıp ehl-i
hakka karşı cephe almamalıdırlar. Hattâ bir kısım
Alevîler, Ehl-i Sünnetin inadına sünneti terk
ediyorlar. Her ne ise, bu meselede fazla söyledik;
çünkü ulemanın beyninde ziyade medar-ı bahis
olmuştur.
Ey ehl-i hak olan Ehl-i Sünnet ve
Cemaat! Ve ey Âl-i Beytin muhabbetini meslek ittihaz
eden Alevîler! Çabuk bu mânâsız ve hakikatsiz,
haksız, zararlı olan nizâı aranızdan kaldırınız.
Yoksa, şimdiki kuvvetli bir surette hükmeyleyen
zındıka cereyanı, birinizi diğeri aleyhinde âlet
edip, ezmesinde istimal edecek. Bunu mağlûp ettikten
sonra, o âleti de kıracak. Siz ehl-i tevhid
olduğunuzdan, uhuvveti ve ittihadı emreden yüzer
esaslı rabıta-i kudsiye mâbeyninizde varken, iftirakı
iktiza eden cüz’î meseleleri bırakmak elzemdir.
İkinci Makam
âyetinin hakikatine dair olacak. HAŞİYE
"Eğer senden yüz çevirecek
olurlarsa de ki: Allah bana yeter. Ondan başka ibadete
lâyık hiçbir ilâh yoktur. Ben Ona tevekkül ettim.
Yüce Arşın Rabbi de Odur." Tevbe Sûresi, 9:129.
HAŞİYE
Bu ikinci Makam, On Birinci Lem’a olarak telif
edilmiştir.
KALBE FÂRİSİ OLARAK TAHATTUR EDEN
BİR MÜNÂCÂT
Yani bu münâcât, kalbe Fârisî olarak tahattur
ettiğinden Fârisî yazılmıştır.
Evvelce, matbû olan Hubâb Risâlesinde derc edilmişti.
Yâ Rab! Tevekkülsüz, gafletle, iktidar ve ihtiyarıma
dayanıp derdime derman aramak için cihât-ı sitte
denilen altı cihette nazar gezdirdim. Maatteessüf
derdime derman bulamadım. Mânen bana denildi ki,
"Yetmez mi dert, derman sana?"
Evet, gafletle sağımdaki geçmiş zamandan teselli
almak için baktım. Fakat, gördüm ki; dünkü gün,
pederimin kabri ve geçmiş zaman, ecdâdımın bir
mezar-ı ekberi sûretinde göründü. Teselli yerine
vahşet verdi. Hâşiye 1
Hâşiye 1: İmân, o vahşetli mezar-ı ekberi,
ünsiyetli bir meclis-i münevver ve bir mecmâ-ı ahbab
gösterir.
Sonra, soldaki istikbâle baktım; derman bulamadım.
Belki yarınki gün, benim kabrim ve istikbâl ise,
emsâlimin ve nesl-i âtînin bir kabr-i ekberi
sûretinde görünüp, ünsiyet değil, belki vahşet
verdi. Hâşiye 2
Hâşiye 2: İmân ve huzur-u imân, o dehşetli kabr-i
ekberi, sevimli saadet saraylarında bir dâvet-i
Rahmâniye gösterir.
Soldan dahi hayır görünmediği için, hazır güne
baktım. Gördüm ki, şu gün, güyâ bir tabuttur;
hareket-i mezbûhânede olan cismimin cenazesini
taşıyor. Hâşiye 3
Hâşiye 3: İmân, o tabutu, bir ticaretgâh ve
şâşaalı bir misafirhâne gösterir.
Bu kısmın Arapça ve Farsça ibârelerinin mânâları
ve açıklamaları hemen altlarında verildiğinden,
başka bir meâl konulmamıştır.
İşbu cihetten dahi devâ bulamadım. Sonra başımı
kaldırıp şecere-i ömrümün başına baktım.
Gördüm ki, o ağacın tek meyvesi, benim cenazemdir ki,
o ağacın üstünde duruyor, bana bakıyor. Hâşiye 4
Hâşiye 4: İmân, o ağacın meyvesini cenaze değil,
belki ebedî hayata mazhar ve ebedî saadete namzed olan
ruhumun eskimiş yuvasından yıldızlarda gezmek için
çıktığını gösterir.
O cihetten dahi me’yus olup, başımı aşağıya
eğdim, baktım ki; aşağıda, ayak altında,
kemiklerimin toprağı ile mebde-i hilkatimin toprağı
birbirine karışmış gördüm. Derman değil, derdime
dert kattı. Hâşiye 5
Hâşiye 5: İmân, o toprağı rahmet kapısı ve Cennet
salonunun perdesi olduğunu gösterir.
Ondan dahi nazarı çevirip arkama baktım, gördüm ki;
esassız, fânî bir dünya, hiçlik derelerinde ve adem
zulümâtında yuvarlanıp gidiyor. Derdime merhem
değil, belki vahşet ve dehşet zehirini ilâve etti.
Hâşiye 6
Hâşiye 6: İmân, o zulümâtta yuvarlanan dünyayı
vazifesi bitmiş, mânâsını ifade etmiş, neticelerini
kendine bedel vücudda bırakmış mektubât-ı
Samedâniye ve sahâif-i nukuş-u Sübhâniye olduğunu
gösterir.
Onda dahi hayır görmediğim için ön tarafıma,
ileriye nazarımı gönderdim. Gördüm ki, kabir
kapısı yolumun başında açık görünüp; onun
arkasında ebede giden cadde, uzaktan uzağa nazara
çarpıyor. Hâşiye 7
Hâşiye 7: İmân, o kabir kapısını, âlem-i nur
kapısı ve o yol dahi, saadet-i ebediye yolu olduğunu
gösterdiğinden, dertlerime hem derman, hem merhem olur.
İşte şu altı cihette ünsiyet ve teselli değil,
belki dehşet ve vahşet aldığım onlara mukabil, benim
elimde bir cüz-i ihtiyârîden başka hiçbir şey
yoktur ki, ona dayanıp onunla mukabele edeyim. Hâşiye
8
Hâşiye 8: İmân, o cüz-i lâyetecezzâ hükmündeki
cüz-i ihtiyârî yerine, gayr-i mütenâhî bir kudrete
istinad etmek için bir vesîka verir; ve belki imân bir
vesîkadır.
Halbuki o cüz-i ihtiyârî denilen silâh-ı insanî,
hem âciz, hem kısadır; hem ayarı noksandır, icad
edemez, kisbden başka hiçbir şey elinden gelmez.
Hâşiye 9
Hâşiye 9: İmân, o cüz-i ihtiyârîyi Allah nâmına
istimâl ettirip, her şeye kâfi getirir-bir askerin
cüz’î kuvvetini devlet hesâbına istimâl ettiği
vakit, binler kuvvetinden fazla işler görmesi gibi.
Ne geçmiş zamana hulûl edebilir, ne de gelecek zamana
nüfuz edebilir. Mâzi ve müstakbele âit emellerime ve
elemlerime faydası yoktur. Hâşiye 10
Hâşiye 10: İmân, dizginini cism-i hayvanînin elinden
alıp, kalbe, ruha teslim ettiği için, mâziye nüfuz
ve müstakbele hulûl edebilir. Çünkü, kalb ve ruhun
daire-i hayatı geniştir.
O cüz-i ihtiyârînin meydan-ı cevelânı, kısacık
şu zaman-ı hâzır ve bir ân-ı seyyâldir.
İşte şu bütün ihtiyaçlarımla ve zayıflığımla
ve fakr ve aczimle beraber, altı cihetten gelen
dehşetler ve vahşetlerle perişan bir halde iken,
Kalem-i Kudretle sahife-i fıtratımda ebede uzanan
arzular ve sermede yayılan emeller âşikâre bir
sûrette yazılmıştır; mahiyetimde derc edilmiştir.
Belki, dünyada ne varsa, numuneleri fıtratımda
vardır; umum onlara karşı alâkadarım. Onlar için
çalıştırıyorum, çalışıyorum.
İhtiyaç dairesi, nazar dairesi kadar büyüktür,
geniştir.
Hattâ, hayal nereye gitse, ihtiyaç dairesi dahi oraya
gider; orada da hâcet vardır, belki, her ne ki elde
yok, ihtiyaçta vardır. Elde olmayan, ihtiyaçta
vardır; elde bulunmayan ise, hadsizdir.
Halbuki, daire-i iktidar, kısa elimin dairesi kadar
kısa ve dardır.
Demek, fakr ve ihtiyaçlarım, dünya kadardır.
Sermâyem ise, cüz-i lâyetecezzâ gibi cüz’î
bireydir.
İşte, şu cihan kadar ve milyarlar ile ancak istihsâl
edilen hâcet nerede; ve bu beş paralık cüz-i
ihtiyârî nerede? Bununla onların mübâyaasına
gidilmez. Bununla onlar kazanılmaz. Öyle ise, başka
bir çare aramak gerektir.
O çare ise şudur ki: O cüz-i ihtiyârîden dahi
vazgeçip, irâde-i İlâhiyeye işini bırakıp, kendi
havl ve kuvvetinden teberrî edip, Cenâb-ı Hakkın havl
ve kuvvetine ilticâ ederek, hakikat-i tevekküle
yapışmaktır.
"Yâ Rab! Mâdem çare-i necât budur. Senin yolunda
o cüz-i ihtiyârîden vazgeçiyorum, ve enâniyetimden
teberrî ediyorum.
"Tâ Senin inâyetin, acz ve zaafıma merhameten,
elimi tutsun; hem, tâ Senin rahmetin, fakr ve
ihtiyacıma şefkat edip, bana istinadgâh olabilsin,
kendi kapısını bana açsın."
Evet, her kim ki, rahmetin nihayetsiz denizini bulsa,
elbette bir katre serap hükmünde olan cüz-i
ihtiyârına itimad etmez; rahmeti bırakıp, ona
mürâcaat etmez.
Eyvah! Aldandık. Şu hayat-ı dünyeviyeyi sabit
zannettik. O zan sebebiyle bütün bütün zâyi ettik.
Evet, şu güzerân-ı hayat, bir uykudur; bir rüyâ
gibi geçti. Şu temelsiz ömür dahi, bir rüzgâr gibi
uçar gider.
Kendine güvenen ve ebedî zanneden mağrur insan,
zevâle mahkûmdur; süratle gidiyor. Hâne-i insan olan
dünya ise, zulümât-ı ademe sukut eder. Emeller
bekàsız, elemler ruhta bâkî kalır.
Mâdem hakikat böyledir; gel, ey hayata çok müştak ve
ömre çok tâlip ve dünyaya çok âşık ve hadsiz
emellerle ve elemlerle mübtelâ bedbaht nefsim! Uyan,
aklını başına al. Nasıl ki yıldız böceği, kendi
ışıkçığına itimad eder, gecenin hadsiz
zulümâtında kalır; bal arısı kendine güvenmediği
için gündüzün güneşini bulur, bütün dostları
olan çiçekleri, güneşin ziyâsıyla yaldızlanmış
müşâhede eder; öyle de, kendine, vücuduna ve
enâniyetine dayansan, yıldızböceği gibi olursun.
Eğer sen, fânî vücudunu, o vücudu sana veren
Hàlıkın yolunda fedâ etsen, bal arısı gibi olursun,
hadsiz bir nur-u vücud bulursun. Hem, fedâ et;
çünkü, şu vücud sende vedîa ve emânettir.
Hem Onun mülküdür, hem O vermiştir. Öyle ise, minnet
etmeyerek ve çekinmeyerek fenâ et, fedâ et; tâ bekà
bulsun. Çünkü, nefy-i nefiy ispattır. Yani, yok, yok
ise, o vardır; yok, yok olsa, var olur.
Hàlık-ı Kerîm, kendi mülkünü senden satın
alıyor. Cennet gibi büyük bir fiyatı verir. Hem, o
mülkü senin için güzelce muhâfaza ediyor, kıymetini
yükselttiriyor; yine sana hem bâkî, hem mükemmel bir
sûrette verecektir. Öyle ise, ey nefsim, hiç durma!
Birbiri içinde beş kârlı bu ticareti yap; tâ beş
hasâretten kurtulup, beş rıbhı birden kazanasın.
-1-
İbrâhim Aleyhisselâmdan sudûr ile, kâinatın zevâl
ve ölümünü ilân eden na’y-i
-2- beni ağlattırdı.
Onun için kalb gözü ağladı ve ağlayıcı katreleri
döktü. Kalb gözü ağladığı gibi, döktüğü
herbir damlası da, o kadar hazindir, ağlattırıyor.
Güyâ kendisi de ağlıyor. O damlalar, gelecek Fârisî
fıkralardır.
İşte o damlalar ise, Nebî-i Peygamber olan bir
hakîm-i İlâhînin, Kelâmullah içinde bulunan bir
kelâmının bir nevi tefsiridir.
Güzel değil batmakla gàib olan bir mahbub. Çünkü,
zevâle mahkûm, hakiki güzel olamaz; aşk-ı ebedî
için yaratılan ve âyine-i Samed olan kalb ile sevilmez
ve sevilmemeli.
Bir matlûb ki, gurûbda gaybûbet etmeye mahkûmdur;
kalbin alâkasına, fikrin merakına değmiyor, âmâle
mercî olamıyor, arkasında gam ve kederle teessüf
etmeye lâyık değildir. Nerede kaldı ki, kalb, ona
perestiş etsin ve ona bağlansın kalsın.
1 Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın
adıyla.
Yıldız battığında ise, "Ben batıp gidenleri
sevmem" dedi. (En’âm Sûresi: 76.)
2 Batıp gidenleri sevmem. (En’âm
Sûresi: 76.)
Bir maksud ki, fenâda mahvoluyor; o maksudu istemem.
Çünkü, fânîyim, fânî olanı istemem; neyleyeyim?
Bir ma’bud ki, zevâlde defnoluyor; onu çağırmam,
ona ilticâ etmem. Çünkü, nihayetsiz muhtacım ve
âcizim. Aciz olan, benim pek büyük dertlerime devâ
bulamaz, ebedî yaralarıma merhem süremez. Zevâlden
kendini kurtaramayan, nasıl ma’bud olur?
Evet, zâhire mübtelâ olan akıl, şu keşmekeş
kâinatta perestiş ettiği şeylerin zevâlini
görmekle, me’yusâne feryâd eder ve bâkî bir
mahbubu arayan ruh dahi,
feryâdını ilân ediyor.
İstemem, arzu etmem, tâkat getirmem müfârakatı.
Derâkab, zevâl ile acılanan mülâkàtlar, keder ve
meraka değmez, iştiyâka hiç lâyık değildir.
Çünkü, zevâl-i lezzet elem olduğu gibi, zevâl-i
lezzetin tasavvuru dahi bir elemdir. Bütün mecâzî
âşıkların dîvanları, yani aşknâmeleri olan manzum
kitapları, şu tasavvur-u zevâlden gelen elemden birer
feryaddır. Herbirinin, bütün dîvân-ı
eş’ârının ruhunu eğer sıksan, elemkârâne birer
feryad damlar.
İşte o zevâlâlûd mülâkàtlar, o elemli mecâzî
muhabbetler derdinden ve belâsındandır ki, kalbim,
İbrâhimvârî
ağlamasıyla ağlıyor ve bağırıyor.
Eğer şu fânî dünyada bekà istiyorsan, bekà
fenâdan çıkıyor, nefs-i emmâre cihetiyle fenâ bul
ki, bâkî olasın.
Dünyaperestlik esâsâtı olan ahlâk-ı seyyieden
tecerrüd et, fânî ol. Daire-i mülkünde ve malındaki
eşyayı Mahbub-u Hakiki yolunda fedâ et. Mevcudâtın
ademnümâ âkıbetlerini gör. Çünkü, şu dünyadan
bekàya giden yol, fenâdan gidiyor.
Esbâb içine dalan fikr-i insanî, şu zelzele-i
zevâl-i dünyadan hayrette kalıp me’yusâne fîzâr
ediyor. Vücud-u hakiki isteyen vicdan, İbrahimvârî,
enîniyle mahbubât-ı mecâziyeden ve mevcudât-ı
zâileden kat-ı alâka edip, Mevcud-u Hakîkîye ve
Mahbub-u Sermedîye bağlanıyor.
Ey nâdan nefsim, bil ki; çendan dünya ve mevcudât
fânîdir, fakat her fânî şeyde, bâkîye îsâl eden
iki yol bulabilirsin ve can ve cânan olan Mahbub-u
Lâyezâlin tecellî-i Cemâlinden iki lem’ayı, iki
sırrı görebilirsin. An şart ki, sûret-i fâniyeden
ve kendinden geçebilirsen.
Evet, ni’met içinde, in’âm görünür,
Rahmân’ın iltifatı hissedilir. Ni’metten in’âma
geçsen, Mün’imi bulursun. Hem, her eser-i
Sâmedânî, bir mektup gibi, bir Sâni-i Zülcelâlin
esmâsını bildirir. Nakıştan mânâya geçsen, esmâ
yoluyla müsemmâyı bulursun. Mâdem şu masnuât-ı
fâniyenin mağzını, içini bulabilirsin; onu elde et,
mânâsız kabuğunu, kışrını, acımadan fenâ
seyline atabilirsin.
Evet, masnuâtta hiçbir eser yok ki, çok mânâlı bir
lâfz-ı mücessem olmasın, Sâni-i Zülcelâlin çok
esmâsını okutturmasın. Mâdem şu masnuât
elfâzdır, kelimât-ı kudrettir; mânâlarını oku,
kalbine koy. Mânâsız kalan elfâzı, bilâpervâ
zevâlin havasına at, arkalarından alâkadarâne bakıp
meşgul olma.
İşte, zâhirperest ve sermâyesi âfâkî mâlûmâttan
ibâret olan akl-ı dünyevî böyle silsile-i efkârı,
hiçe ve ademe incirâr ettiğinden, hayretinden ve
haybetinden me’yusâne feryad ediyor, hakikate giden
bir doğru yol arıyor. Mâdem ufûl edenlerden ve zevâl
bulanlardan ruh elini çekti, kalb dahi mecâzî
mahbublardan vazgeçti, vicdan dahi fânîlerden
yüzünü çevirdi; sen dahi bîçare nefsim,
İbrâhimvârî,
gıyâsını çek, kurtul.
Fıtratı aşkla yoğrulmuş gibi sermest-i câm-ı aşk
olan Mevlâna Câmi, kesretten vahdete yüzleri çevirmek
için, bak ne güzel söylemiş:
demiştir. Hâşiye Yani, yalnız biri iste;
başkaları istenmeye değmiyor. Biri çağır;
başkaları imdada gelmiyor. Biri talep et; başkaları
lâyık değiller. Biri gör; başkalar her vakit
görünmüyorlar, zevâl perdesinde saklanıyorlar. Biri
bil; mârifetine yardım etmeyen başka bilmekler
faydasızdır. Biri söyle; Ona âit olmayan sözler,
mâlâyânî sayılabilir.
Evet Câmi, pek doğru söyledin. Hakiki mahbub, hakiki
matlûb, hakiki maksud, hakiki ma’bud, yalnız Odur.
Çünkü, bu âlem bütün mevcudâtıyla, muhtelif
dilleriyle ayrı ayrı nağamâtıyla zikr-i İlâhînin
halka-i kübrâsında beraber
der, Vahdâniyete şehâdet eder. ’nin
açtığı yaraya merhem sürüyor ve alâkayı kestiği
mecâzî mahbublara bedel, bir Mahbub-u Lâyezâlîyi
gösteriyor.
Hâşiye
Yalnız bu satır Mevlâna Câmi’nin kelâmıdır.
ON BİRİNCİ LEM’A
Mirkatü’s-Sünne ve Tiryaku Marazı’l-Bid’a
-1-
Şu âyetin birinci makamı Minhâcü’s-Sünnet, ikinci
makamı Mirkatü’s-Sünnettir.
-2-
-3-
Bu iki âyet-i azîmenin yüzer nüktesinden on bir
nüktesi icmâlen beyan edilecek.
BİRİNCİ NÜKTE
Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etmiş:
-4- Yani, "Fesâd-ı ümmetim zamanında kim benim
sünnetime temessük etse, yüz şehidin ecrini,
sevabını kazanabilir."
1 "Size kendi içinizden öyle
bir peygamber geldi ki, sizin sıkıntıya uğramanız
ona pek ağır gelir. O size çok düşkün,
mü’minlere çok şefkatli, çok merhametlidir."
Tevbe Sûresi, 9:128.
4 İbni Adiy, el-Kâmil
fi’d-Duafâ, 2:739; el-Münzirî, et-Terğîb
ve’t-Terhîb, 1:41; Taberânî, el-Mecmeu’l-Kebîr,
1394; Ali bin Hüsâmüddin, Müntehebâtü
Kenzi’l-Ummâl, 1:100; el-Heysemî, Mecmeu’z-Zevâid,
7:282.
Evet, Sünnet-i Seniyyeye ittibâ,
mutlaka gayet kıymettardır. Hususan bid’aların
istilâsı zamanında Sünnet-i Seniyyeye ittibâ etmek
daha ziyade kıymettardır. Hususan fesâd-ı ümmet
zamanında Sünnet-i Seniyyenin küçük bir âdâbına
mürâât etmek, ehemmiyetli bir takvâyı ve kuvvetli
bir imanı ihsas ediyor. Doğrudan doğruya Sünnete
ittibâ etmek, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmı
hatıra getiriyor. O ihtardan, o hâtıra, bir huzur-u
İlâhi hâtırasına ink¨lap eder. Hattâ en küçük
bir muamelede, hattâ yemek, içmek ve yatmak âdâbında
Sünnet-i Seniyyeyi mürâât ettiği dakikada, o âdi
muamele ve o fıtrî amel, sevaplı bir ibadet ve
şer’î bir hareket oluyor. Çünkü o âdi hareketiyle
Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâma ittibâını
düşünüyor ve şeriatın bir edebi olduğunu tasavvur
eder. Ve şeriat sahibi o olduğu hatırına gelir. Ve
ondan, Şâri-i Hakikî olan Cenâb-ı Hakka kalbi
müteveccih olur. Bir nevi huzur ve ibadet kazanır.
İşte, bu sırra binaen, Sünnet-i Seniyyeye ittibâı
kendine âdet eden, âdâtını ibadete çevirir, bütün
ömrünü semeredar ve sevabdar yapabilir.
İKİNCİ NÜKTE
İmâm-ı Rabbânî Ahmed-i Fârûkî (r.a.) demiş ki:
"Ben seyr-i ruhanîde kat-ı merâtip ederken,
tabakat-ı evliyâ içinde en parlak, en haşmetli, en
letâfetli, en emniyetli, Sünnet-i Seniyyeye ittibâı
esas-ı tarikat ittihaz edenleri gördüm. Hattâ o
tabakanın âmi evliyaları, sair tabakâtın has
velîlerinden daha muhteşem görünüyordu."
Evet, Müceddid-i Elf-i Sâni İmam-ı Rabbânî (r.a.)
hak söylüyor. Sünnet-i Seniyyeyi esas tutan,
Habibullahın zılli altında makam-ı mahbubiyete
mazhardır.
ÜÇÜNCÜ NÜKTE
Bu fakir Said, Eski Said’den çıkmaya çalıştığı
bir zamanda, rehbersizlikten ve nefs-i emmârenin
gururundan gayet müthiş ve mânevî bir fırtına
içinde akıl ve kalbim hakaik içerisinde
yuvarlandılar. Kâh Süreyya’dan serâya, kâh
serâdan Süreyya’ya kadar bir sukut ve suud
içerisinde çalkanıyorlardı.
İşte, o zaman müşahede ettim ki, Sünnet-i Seniyyenin
meseleleri, hattâ küçük âdâbları, gemilerde
hatt-ı hareketi gösteren kıblenâmeli birer pusula
gibi, hadsiz zararlı, zulümatlı yollar içinde birer
düğme hükmünde görüyordum. Hem o seyahat-i
ruhiyede, çok tazyikat altında, gayet ağır yükler
yüklenmiş bir vaziyette kendimi gördüğüm zamanda,
Sünnet-i Seniyyenin o vaziyete temas eden meselelerine
ittibâ ettikçe, benim bütün ağırlıklarımı
alıyor gibi bir hiffet buluyordum. Bir teslimiyetle,
tereddütlerden ve vesveselerden, yani, "Acaba
böyle hareket hak mıdır, maslahat mıdır?" diye
endişelerden kurtuluyordum. Ne vakit elimi çektiysem,
bakıyordum, tazyikat çok. Nereye gittikleri
anlaşılmayan çok yollar var. Yük ağır, ben de gayet
âcizim. Nazarım da kısa, yol da zulümatlı. Ne vakit
Sünnete yapışsam yol aydınlaşıyor, selâmetli yol
görünüyor, yük hafifleşiyor, tazyikat kalkıyor gibi
bir hâlet hissediyordum. İşte o zamanlarımda İmam-ı
Rabbânînin hükmünü bilmüşahede tasdik ettim.
DÖRDÜNCÜ NÜKTE
Bir zaman rabıta-i mevtten ve
kaziyesindeki tasdikten ve âlemin zeval ve fenâsından
gelen bir hâlet-i ruhiyeden, kendimi acip bir âlemde
gördüm. Baktım ki, ben bir cenazeyim, üç mühim
büyük cenazenin başında duruyorum.
Birisi: Benim hayatımla alâkadar ve mazi kabrine giren
zîhayat mahlûkatın heyet-i mecmuasının cenaze-i
mâneviyesi başında bir mezar taşı hükmündeyim.
İkincisi: Küre-i arz mezaristanında, nev-i beşerin
hayatıyla alâkadar envâ-ı zîhayatın heyet-i
mecmuasının mazi mezarına defnedilen azîm cenazenin
başında bulunan, mezar taşı olan bu asrın yüzünde
çabuk silinecek bir nokta ve çabuk ölecek bir
karıncayım.
Üçüncüsü: Şu kâinatın kıyamet vaktinde ölmesi,
muhakkaku’l-vuku olduğu için, nazarımda vâki
hükmüne geçti. O azîm cenazenin sekeratından dehşet
ve vefatından beht ve hayret içinde kendimi görmekle
beraber, istikbalde de muhakkaku’l-vuku olan vefatım o
zaman vuku buluyor gibi göründü ve
(ila ahir) sırrıyla, bütün mevcudat, bütün
mahbubat, benim vefatımla bana arkalarını çevirip
beni terk ettiler, yalnız bıraktılar. Hadsiz bir deniz
suretini alan ebed tarafındaki istikbale ruhum sevk
ediliyordu. O denize ister istemez atılmak lâzım
geliyordu.
İşte, o pek acip ve çok hazin hâlette iken, iman ve
Kur’ân’dan gelen bir medetle,
âyeti imdadıma yetişti ve gayet emniyetli ve
selâmetli bir gemi hükmüne geçti. Ruh, kemâl-i
emniyetle ve sürurla o âyetin içine girdi.
Evet, anladım ki, âyetin mânâ-yı sarihinden başka
bir mânâ-yı işarîsi beni teselli etti ki, sükûnet
buldum ve sekînet verdi.
Evet, nasıl ki mânâyı sarihi Resul-i Ekrem
Aleyhissalâtü Vesselâma der: "Eğer ehl-i
dalâlet arka verip senin şeriat ve sünnetinden i’raz
edip Kur’ân’ı dinlemeseler, merak etme. Ve de ki:
Cenâb-ı Hak bana kâfidir. Ona tevekkül ediyorum.
Sizin yerlerinize, ittibâ edecekleri yetiştirir.
Taht-ı saltanatı herşeyi muhittir; ne âsiler
hududundan kaçabilirler ve ne de istimdat edenler
medetsiz kalırlar."
Öyle de, mânâ-yı işarîsiyle der ki: "Ey insan
ve ey insanın reisi ve mürşidi! Eğer bütün mevcudat
seni bırakıp fenâ yolunda ademe giderse, eğer
zîhayatlar senden mufarakat edip
ölüm yolunda koşarsa, eğer
insanlar seni terk edip mezaristana girerse, eğer ehl-i
gaflet ve dalâlet seni dinlemeyip zulümata düşerse,
merak etme. De ki: Cenâb-ı Hak bana kâfidir. Madem O
var, herşey var. Ve o halde, o gidenler ademe
gitmediler. Onun başka memleketine gidiyorlar. Ve
onların bedeline o Arş-ı Azîm Sahibi, nihayetsiz
cünud ve askerinden, başkalarını gönderir. Ve
mezaristana girenler mahvolmadılar; başka âleme
gidiyorlar. Onların bedeline başka vazifedarları
gönderir. Ve dalâlete düşenlere bedel, tarik-i hakkı
takip edecek muti kullarını gönderebilir. Madem
öyledir; O herşeye bedeldir, bütün eşya birtek
teveccühüne bedel olamaz" der.
İşte, şu mânâ-yı işarî vasıtasıyla, bana
dehşet veren üç müthiş cenaze, başka şekil
aldılar. Yani, hem Hakîm, hem Rahîm, hem Âdil, hem
Kadîr bir Zât-ı Zülcelâlin taht-i tedbir ve
rububiyetinde ve hikmet ve rahmeti içinde hikmetnümâ
bir seyeran, ibretnümâ bir cevelân, vazifedârâne bir
seyahat suretinde bir seyrüseferdir, bir terhis ve
tavziftir ki, böylece kâinat çalkalanıyor, gidiyor,
geliyor.
BEŞİNCİ NÜKTE
âyet-i azîmesi, ittibâ-ı sünnet ne kadar mühim ve
lâzım olduğunu pek kat’î bir surette ilân ediyor.
Evet, şu âyet-i kerime, kıyâsât-ı mantıkıye
içinde, kıyas-ı istisnâî kısmının en kuvvetli ve
kat’î bir kıyasıdır. Şöyle ki:
Nasıl mantıkça kıyas-ı istisnâî misali olarak
deniliyor: "Eğer güneş çıksa gündüz
olacak." Müsbet netice için denilir: "Güneş
çıktı. Öyleyse netice veriyor ki, şimdi
gündüzdür." Menfi netice için deniliyor:
"Gündüz yok. Öyleyse netice veriyor ki, güneş
çıkmamış." Mantıkça, bu müsbet ve menfi iki
netice katîdirler.
Aynen böyle de, şu âyet-i kerime der ki: Eğer
Allah’a muhabbetiniz varsa, Habibullaha ittibâ
edilecek. İttibâ edilmezse, netice veriyor ki,
Allah’a muhabbetiniz yoktur. Muhabbetullah varsa,
netice verir ki, Habibullahın Sünnet-i Seniyyesine
ittibâı intaç eder.
Evet, Cenâb-ı Hakka iman eden, elbette Ona itaat
edecek. Ve itaat yolları içinde en makbulü ve en
müstakimi ve en kısası, bilâşüphe, Habibullahın
gösterdiği ve takip ettiği yoldur.
Evet, bu kâinatı bu derece in’âmât ile dolduran
Zât-ı Kerîm-i Zülcelâl, zîşuurlardan o nimetlere
karşı şükür istemesi, zarurî ve bedihîdir. Hem bu
kâinatı bu kadar mucizât-ı san’atla tezyin eden o
Zât-ı Hakîm-i Zülcelâl, elbette, bilbedâhe,
zîşuurlar içinde en mümtaz birisini Kendine muhatap
ve tercüman ve ibâdına mübelliğ ve imam yapacaktır.
Hem bu kâinatı had ve hesaba gelmez tecelliyât-ı
cemal ve kemâlâtına mazhar eden o Zât-ı Cemîl-i
Zülkemal, elbette, bilbedâhe, sevdiği ve izharını
istediği cemal ve kemal ve esmâ ve
san’atının en câmi ve en mükemmel mikyas ve medarı
olan bir zâta, herhalde en ekmel bir vaziyet-i ubudiyeti
verecek ve onun vaziyetini sairlerine numune-i imtisal
edip herkesi onun ittibâına sevk edecek. Tâ ki o
güzel vaziyeti başkalarında da görünsün.
Elhasıl: Muhabbetullah, Sünnet-i Seniyyenin
ittibâını istilzam edip intaç ediyor. Ne mutlu o
kimseye ki, Sünnet-i Seniyyeye ittibâından hissesi
ziyade ola. Veyl o kimseye ki, Sünnet-i Seniyyeyi takdir
etmeyip bid’alara giriyor.
ALTINCI NÜKTE
Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etmiş: -1-
Yani,
-2- sırrıyla, kavaid-i Şeriat-ı Garrâ ve desâtir-i
Sünnet-i Seniyye tamam ve kemâlini bulduktan sonra,
yeni icadlarla o düsturları beğenmemek veyahut-hâşâ
ve kellâ-nâkıs görmek hissini veren bid’aları icad
etmek dalâlettir, ateştir.
Sünnet-i Seniyyenin merâtibi var. Bir kısmı
vâciptir, terk edilmez. O kısım, Şeriat-ı Garrâda
tafsilâtıyla beyan edilmiş. Onlar muhkemattır,
hiçbir cihette tebeddül etmez. Bir kısmı da nevâfil
nevindendir. Nevâfil kısmı da iki kısımdır:
Bir kısmı, ibadete tâbi Sünnet-i Seniyye
kısımlarıdır. Onlar dahi şeriat kitaplarında beyan
edilmiş; onların tağyiri bid’attır. Diğer kısmı,
"âdâb" tabir ediliyor ki, Siyer-i Seniyye
kitaplarında zikredilmiş. Onlara muhalefete bid’a
denilmez; fakat âdâb-ı Nebevîye bir nevi muhalefettir
ve onların nurundan ve o hakikî edepten istifade
etmemektir. Bu kısım ise, örf ve âdât, muamelât-ı
fıtriyede Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın
tevatürle malûm olan harekâtına ittibâ etmektir.
Meselâ, söylemek âdâbını gösteren ve yemek ve
içmek ve yatmak gibi hâlâtın âdâbının
düsturlarını beyan eden ve muaşerete taallûk eden
çok sünnet-i seniyyeler var. Bu nevi sünnetlere
"âdâb" tabir edilir. Fakat o âdâba ittibâ
eden, âdâtını ibadete çevirir. O âdâbdan mühim
bir feyiz alır. En küçük bir âdâbın mürââtı,
Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmı tahattur
ettiriyor, kalbe bir nur veriyor.
Sünnet-i Seniyyenin içinde en mühimi, İslâmiyet
alâmetleri olan ve şeâire de taallûk eden
sünnetlerdir. Şeâir, adeta hukuk-u umumiye
nev’inden, cemiyete ait bir ubudiyettir. Birisinin
yapmasıyla o cemiyet umumen istifade ettiği gibi, onun
terkiyle de umum cemaat mes’ul olur. Bu nevi şeâire
riyâ giremez ve ilân edilir. Nafile nev’inden de
olsa, şahsî farzlardan daha ehemmiyetlidir.
1 "Her bid’at dalâlettir ve
her dalâlet Cehennem ateşindedir." Müslim,
Cum’a: 43; Ebû Dâvud, Sünnet: 5; Nesâî, Î’deyn:
22; İbn-i Mâce, Mukaddime: 6, 7; Dârimî, Mukaddime:
16, 23; Müsned, 3:310, 371, 4:126, 127.
2 "Bugün sizin dininizi kemâle
erdirdim." Mâide Sûresi, 5:3.
YEDİNCİ NÜKTE
Sünnet-i Seniyye edeptir. Hiçbir meselesi yoktur ki,
altında bir nur, bir edep bulunmasın. Resul-i Ekrem
Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etmiş:
-1- Yani, "Rabbim bana edebi güzel bir surette
ihsan etmiş, edeplendirmiş."
Evet, siyer-i Nebeviyeye dikkat eden ve Sünnet-i
Seniyyeyi bilen, katiyen anlar ki, edebin envâını,
Cenâb-ı Hak, Habibinde cem etmiştir. Onun Sünnet-i
Seniyyesini terk eden, edebi terk eder.
-2- kaidesine mâsadak olur, hasâretli bir edepsizliğe
düşer.
SUAL: Herşeyi bilen ve gören ve hiçbir şey Ondan
gizlenemeyen Allâmü’l-Guyûba karşı edep nasıl
olur? Sebeb-i hacâlet olan hâletler Ondan gizlenemez.
Edebin bir nev’i tesettürdür, mucib-i istikrah
hâlâtı setretmektir. Allâmü’l-Guyûba karşı
tesettür olamaz.
Elcevap: Evvelâ, Sâni-i Zülcelâl nasıl ki kemâl-i
ehemmiyetle san’atını güzel göstermek istiyor ve
müstekreh şeyleri perdeler altına alıyor ve
nimetlerine, o nimetleri süslendirmek cihetiyle nazar-ı
dikkati celb ediyor. Öyle de, mahlûkatını ve
ibâdını sair zîşuurlara güzel göstermek istiyor.
Çirkin vaziyetlerde görünmeleri, Cemîl ve Müzeyyin
ve Lâtîf ve Hakîm gibi isimlerine karşı bir nevi
isyan ve hilâf-ı edep oluyor. İşte, Sünnet-i
Seniyyedeki edep, o Sâni-i Zülcelâlin esmâlarının
hudutları içinde bir mahz-ı edep vaziyetini
takınmaktır.
Saniyen: Nasıl ki bir tabip, doktorluk noktasında, bir
nâmahremin en nâmahrem uzvuna bakar ve zaruret olduğu
vakit ona gösterilir, hilâf-ı edep denilmez. Belki,
edeb-i tıp öyle iktiza eder denilir. Fakat o tabip,
recüliyet ünvanıyla yahut vâiz ismiyle yahut hoca
sıfatıyla o nâmahremlere bakamaz, ona gösterilmesini
edep fetvâ veremez. Ve o cihette ona göstermek
hayâsızlıktır. Öyle de, Sâni-i Zülcelâlin çok
esmâsı var; herbir ismin ayrı bir cilvesi var.
Meselâ, Gaffâr ismi günahların vücudunu ve Settâr
ismi kusûrâtın bulunmasını iktiza ettikleri gibi,
Cemîl ismi de çirkinliği görmek istemez. Lâtîf,
Kerîm, Hakîm, Rahîm gibi esmâ-i cemâliye ve
kemâliye, mevcudatın güzel bir surette ve mümkün
vaziyetlerin en iyisinde bulunmalarını iktiza ederler.
Ve o esmâ-i cemâliye ve kemâliye ise, melâike ve
ruhanî ve cin ve insin nazarında güzelliklerini,
mevcudatın güzel vaziyetleriyle ve hüsn-ü edepleriyle
göstermek isterler. İşte, Sünnet-i Seniyyedeki
âdâb, bu ulvî âdâbın işaretidir ve
düsturlarıdır ve numuneleridir.
1 el-Münâvî, Feyzü’l-Kadîr,
1:224; İbni Teymiye, Mecmûu Fetâvâ, 18:375;
el-Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ, 1:70.
2 Edepsiz Allah’ın lütfundan
mahrum kalır.
SEKİZİNCİ NÜKTE
dan evvelki olan
(ila ahir) âyeti, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü
Vesselâmın ümmetine karşı kemâl-i şefkat ve
nihayet re’fetini gösterdikten sonra, şu
âyetiyle der ki:
"Ey insanlar, ey Müslümanlar! Böyle hadsiz bir
şefkatiyle sizi irşad eden ve sizin menfaatiniz için
bütün kuvvetini sarf eden ve mânevî yaralarınız
için, kemâl-i şefkatle, getirdiği ahkâm ve Sünnet-i
Seniyyesiyle tedavi edip merhem vuran şefkatperver bir
zâtın bedihî şefkatini inkâr etmek ve gözle
görünen re’fetini itham etmek derecesinde onun
sünnetinden ve tebliğ ettiği ahkâmdan yüzlerinizi
çevirmek ne kadar vicdansızlık, ne kadar akılsızlık
olduğunu biliniz.
"Ve ey şefkatli Resul ve ey re’fetli Nebî! Eğer
senin bu azîm şefkatini ve büyük re’fetini
tanımayıp akılsızlıklarından sana arka verip
dinlemeseler, merak etme. Semâvat ve arzın cünudu
taht-ı emrinde olan, Arş-ı Azîm-i Muhitin tahtında
saltanat-ı rububiyeti hükmeden Zât-ı Zülcelâl sana
kâfidir. Hakikî muti taifeleri senin etrafına
toplattırır, seni onlara dinlettirir, senin ahkâmını
onlara kabul ettirir."
Evet, Şeriat-ı Muhammediye ve Sünnet-i Ahmediyede
hiçbir mesele yoktur ki, müteaddit hikmetleri
bulunmasın. Bu fakir, bütün kusur ve aczimle beraber
bunu iddia ediyorum ve bu dâvânın ispatına da
hazırım. Hem şimdiye kadar yazılan yetmiş seksen
Risale-i Nuriye, Sünnet-i Ahmediyenin ve Şeriat-ı
Muhammediyenin (a.s.m.) meseleleri ne kadar hikmetli ve
hakikatli olduğuna yetmiş seksen şahid-i sadık
hükmüne geçmiştir. Eğer bu mevzua dair iktidar olsa,
yazılsa, yetmiş değil, belki yedi bin risale, o
hikmetleri bitiremeyecek.
Hem ben şahsımda bilmüşahede ve zevken, belki bin
tecrübâtım var ki, mesâil-i şeriatla Sünnet-i
Seniyye düsturları, emrâz-ı ruhaniyede ve akliyede ve
kalbiyede, hususan emrâz-ı içtimaiyede gayet nâfi
birer devâdır bildiğimi ve onların yerini başka
felsefî ve hikmetli meseleler tutamadığını,
bilmüşahede kendim hissettiğimi ve başkalarına da
bir derece risalelerde ihsas ettiğimi ilân ediyorum. Bu
dâvâmda tereddüt edenler, Risale-i Nur eczalarına
müracaat edip baksınlar.
İşte böyle bir zâtın Sünnet-i Seniyyesine elden
geldiği kadar ittibâa çalışmak ne kadar kârlı ve
hayat-ı ebediye için ne kadar saadetli ve hayat-ı
dünyeviye için ne kadar menfaatli olduğu kıyas
edilsin.
DOKUZUNCU NÜKTE
Sünnet-i Seniyyenin herbir nevine tamamen bilfiil
ittibâ etmek, ehass-ı havassa dahi ancak müyesser
olur. Ona bilfiil olmasa da, binniyet, bilkast,
taraftarâne ve iltizamkârâne talip olmak, herkesin
elinden gelir. Farz ve vâcip kısımlara zaten ittibâa
mecburiyet var. Ve ubudiyetteki müstehap olan Sünnet-i
Seniyyenin terkinde, günah olmasa dahi, büyük sevabın
zayiatı var. Tağyirinde ise büyük hata vardır.
Âdât ve muamelâttaki sünnet-i seniyye ise, ittibâ
ettikçe, o âdât, ibadet olur. Etmese itab yok; fakat
Habibullahın âdâb-ı hayatiyesinin nurundan istifadesi
azalır.
Ahkâm-ı ubudiyette yeni icadlar bid’attır.
Bid’atlar ise,
sırrına münafi olduğu için, merduttur. Fakat,
tarikatte evrad ve ezkâr ve meşrepler nev’inden olsa
ve asılları Kitap ve Sünnetten ahzedilmek şartıyla,
ayrı ayrı tarzda, ayrı ayrı surette olmakla beraber,
mukarrer olan usul ve esasat, Sünnet-i Seniyyeye
muhalefet ve tağyir etmemek şartıyla, bid’a
değillerdir. Lâkin bir kısım ehl-i ilim, bunlardan
bir kısmını bid’aya dahil edip, fakat
"bid’a-i hasene" namını vermiş. İmam-ı
Rabbânî Müceddid-i Elf-i Sâni (r.a.) diyor ki:
"Ben seyr-i sülûk-i ruhanîde görüyordum ki,
Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmdan mervî olan
kelimat nurludur, Sünnet-i Seniyye şuâı ile
parlıyor. Ondan mervî olmayan parlak ve kuvvetli
virdleri ve halleri gördüğüm vakit, üstünde o nur
yoktu. Bu kısmın en parlağı, evvelkinin en azına
mukabil gelmiyordu. Bundan anladım ki, Sünnet-i
Seniyyenin şuâı bir iksirdir. Hem o Sünnet, nur
isteyenlere kâfidir; hariçte nur aramaya ihtiyaç
yoktur."
İşte, böyle hakikat ve şeriatın bir kahramanı olan
bir zâtın bu hükmü gösteriyor ki, Sünnet-i Seniyye,
saadet-i dâreynin temel taşıdır ve kemâlâtın
madeni ve menbaıdır.
-1-
-2-
ONUNCU NÜKTE
âyetinde i’câzlı bir îcâz vardır. Çünkü çok
cümleler bu üç cümlenin içinde derc edilmiştir.
Şöyle ki:
1 Allahım, bizi Sünnet-i Seniyyenin
ittibâıyla rızıklandır.
2 "Ey Rabbimiz! Biz indirdiğin
kitaba inandık ve peygambere uyduk. Sen de bizi, Senin
birliğine ve peygamberinin doğruluğuna şahitlik
edenlerle beraber yaz." Âl-i İmrân Sûresi, 3:53.
Şu âyet diyor ki: "Allah’a
(celle celâluhu) imanınız varsa, elbette Allah’ı
seveceksiniz. Madem Allah’ı seversiniz; Allah’ın
sevdiği tarzı yapacaksınız. Ve o sevdiği tarz ise:
Allah’ın sevdiği zâta benzemelisiniz. Ona benzemek
ise, ona ittibâ etmektir. Ne vakit ona ittibâ etseniz,
Allah da sizi sevecek. Zaten siz Allah’ı seversiniz,
tâ ki Allah da sizi sevsin."
İşte bütün bu cümleler, şu âyetin yalnız mücmel
ve kısa bir meâlidir. Demek oluyor ki, insan için en
mühim, âli maksat, Cenâb-ı Hakkın muhabbetine mazhar
olmasıdır. Bu âyetin nassıyla gösteriyor ki, o
matlab-ı âlânın yolu Habibullaha ittibâdır ve
Sünnet-i Seniyyesine iktidâdır. Bu makamda üç nokta
ispat edilse, mezkûr hakikat tamamıyla tezahür eder.
BİRİNCİ NOKTA: Beşer, fıtraten, şu kâinatın
Hâlıkına karşı hadsiz bir muhabbet üzerine
yaratılmıştır. Çünkü fıtrat-ı beşeriyede
cemâle karşı bir muhabbet ve kemâle karşı perestiş
etmek ve ihsana karşı sevmek vardır. Cemal ve kemal ve
ihsan derecâtına göre o muhabbet tezayüd eder,
aşkın en müntehâ derecesine kadar gider.
Hem bu küçük insanın küçücük kalbinde kâinat
kadar bir aşk yerleşir. Evet, kalbin mercimek kadar bir
sandukçası olan kuvve-i hafıza, bir kütüphane
hükmünde binler kitap kadar yazı, içinde yazılması
gösteriyor ki, kalb-i insan, kâinatı içine alabilir
ve o kadar muhabbet taşıyabilir.
Madem fıtrat-ı beşeriyede ihsan ve cemal ve kemâle
karşı böyle hadsiz bir istidad-ı muhabbet vardır. Ve
madem bu kâinatın Hâlıkı, kâinatta tezahür eden
âsârıyla bilbedâhe tahakkuku sabit olan hadsiz
cemâl-i mukaddesi, bu mevcudatta tezahür eden nukuş-u
san’atıyla bizzarure sübutu tahakkuk eden hadsiz
kemâl-i kudsîsi ve bütün zîhayatlarda tezahür eden
hadsiz envâ-ı ihsan ve in’âmâtıyla bilyakin ve
belki bilmüşahede vücudu tahakkuk eden hadsiz
ihsânâtı vardır. Elbette, zîşuurların en câmii ve
en muhtacı ve en mütefekkiri ve en müştâkı olan
beşerden, hadsiz bir muhabbeti iktiza ediyor.
Evet, herbir insan o Hâlık-ı Zülcelâle karşı
hadsiz bir muhabbete müstaid olduğu gibi, o Hâlık
dahi herkesten ziyade cemal ve kemal ve ihsanına karşı
hadsiz bir mahbubiyete müstehaktır. Hattâ insan-ı
mü’minde, hayatına ve bekasına ve vücuduna ve
dünyasına ve nefsine ve mevcudata karşı türlü
türlü muhabbetleri ve şedit alâkaları, o istidad-ı
muhabbet-i İlâhiyenin tereşşuhâtıdır. Hattâ
insanın mütenevvi hissiyât-ı şedidesi, o istidad-ı
muhabbetin istihaleleridir ve başka şekillere girmiş
reşhalarıdır.
Malûmdur ki, insan kendi saadetiyle mütelezziz olduğu
gibi, alâkadar olduğu zatların saadetleriyle dahi
mütelezziz oluyor. Ve kendini belâdan kurtaranı
sevdiği gibi, sevdiklerini de kurtaranı öyle sever.
İşte, bu hâlet-i ruhiyeye binaen, insan, eğer her
insana ait envâ-ı ihsânât-ı İlâhiyeden yalnız
bunu düşünse ki: "Benim Hâlıkım beni
zulümat-ı ebediye olan ademden kurtarıp bu dünyada
güzel bir dünyayı bana verdiği gibi, ecelim geldiği
zaman beni idam-ı ebedî olan ademden ve mahvdan yine
kurtarıp bâki bir âlemde ebedî ve
çok şâşaalı bir âlemi bana
ihsan ve o âlemin umum envâ-ı lezâiz ve mehâsininden
istifade edecek ve cevelân edip tenezzüh edecek
zâhirî ve bâtınî hasseleri, duyguları bana in’âm
ettiği gibi, çok sevdiğim ve çok alâkadar olduğum
bütün akarib ve ahbap ve ebnâ-yı cinsimi dahi öyle
hadsiz ihsanlara mazhar ediyor ve o ihsanlar bir cihette
bana ait oluyor. Zira onların saadetleriyle mesut ve
mütelezziz oluyorum. Madem el-insanü abîdü’l-ihsan
sırrıyla, herkeste ihsana karşı perestiş var.
Elbette, böyle hadsiz ebedî ihsânâta karşı, kâinat
kadar bir kalbim olsa, o ihsana karşı muhabbetle dolmak
iktiza eder ve doldurmak isterim. Ben bilfiil o muhabbeti
etmezsem de, bil’istidat, bil’iman, binniyet,
bilkabul, bittakdir, bil’iştiyak, bil’iltizam,
bil’irade suretinde ediyorum" diyecek. Ve
hâkezâ, cemal ve kemâle karşı insanın göstereceği
muhabbet ise, icmâlen işaret ettiğimiz ihsana karşı
muhabbete kıyas edilsin.
Kâfir ise, küfür cihetiyle, hadsiz bir adâvet eder.
Hattâ kâinata ve mevcudata karşı zâlimâne ve
tahkirkârâne bir adâvet taşıyor.
İKİNCİ NOKTA: Muhabbetullah, ittibâ-ı Sünnet-i
Muhammediye Aleyhissalâtü Vesselâmı istilzam eder.
Çünkü Allah’ı sevmek, Onun marziyâtını
yapmaktır. Marziyâtı ise, en mükemmel bir surette
zât-ı Muhammediyede (a.s.m.) tezahür ediyor. Zât-ı
Ahmediyeye (a.s.m.) harekât ve ef’alde benzemek iki
cihetledir.
Birisi: Cenâb-ı Hakkı sevmek cihetinde emrine itaat ve
marziyâtı dairesinde hareket etmek, o ittibâı iktiza
ediyor. Çünkü bu işte en mükemmel imam, zât-ı
Muhammediyedir (a.s.m.).
İkincisi: Madem zât-ı Ahmediye (a.s.m.) insanlara olan
hadsiz ihsânât-ı İlâhiyenin en mühim bir
vesilesidir; elbette Cenâb-ı Hak hesabına hadsiz bir
muhabbete lâyıktır. İnsan, sevdiği zâta eğer
benzemek kabilse, fıtraten benzemek ister. İşte,
Habibullahı sevenlerin, Sünnet-i Seniyyesine ittibâ
ile ona benzemeye çalışmaları katiyen iktiza eder.
ÜÇÜNCÜ NOKTA: Cenâb-ı Hakkın hadsiz merhameti
olduğu gibi, hadsiz bir muhabbeti de vardır. Bütün
kâinattaki masnuatın mehâsiniyle ve süslendirmesiyle
kendini hadsiz bir surette sevdirdiği gibi;
masnuatını, hususan, sevdirmesine sevmekle mukabele
eden zîşuur mahlûkatı sever. Cennetin bütün letâif
ve mehâsini ve lezâizi ve niamâtı bir cilve-i rahmeti
olan bir Zâtın nazar-ı muhabbetini kendine celbe
çalışmak ne kadar mühim ve âli bir maksat olduğu
bilbedâhe anlaşılır. Madem, nass-ı kelâmıyla, Onun
muhabbetine, yalnız ittibâ-ı Sünnet-i Ahmediye
(a.s.m.) ile mazhar olunur; elbette ittibâ-ı Sünnet-i
Ahmediye (a.s.m.) en büyük bir maksad-ı insanî ve en
mühim bir vazife-i beşeriye olduğu tahakkuk eder.
ON BİRİNCİ NÜKTE
Üç Meseledir.
BİRİNCİ MESELE: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü
Vesselâmın Sünnet-i Seniyyesinin menbaı üçtür:
akvâli, ef’âli, ahvâlidir. Bu üç kısım dahi üç
kısımdır: Ferâiz, nevâfil, âdât-ı hasenesidir.
Farz ve vâcip kısmında ittibâa mecburiyet var;
terkinde azap ve ikab vardır. Herkes ona ittibâa
mükelleftir.
Nevâfil kısmında, emr-i istihbâbî ile, yine ehl-i
iman mükelleftir; fakat terkinde azap ve ikab yoktur.
Fiilinde ve ittibâında azîm sevaplar var. Ve tağyir
ve tebdili bid’a ve dalâlettir ve büyük hatadır.
Âdât-ı seniyyesi ve harekât-ı müstahsenesi ise,
hikmeten, maslahaten, hayat-ı şahsiye ve neviye ve
içtimaiye itibarıyla onu taklit ve ittibâ etmek gayet
müstahsendir. Çünkü herbir hareket-i âdiyesinde çok
menfaat-i hayatiye bulunduğu gibi, mütâbaat etmekle, o
âdâb ve âdetler ibadet hükmüne geçer.
Evet, madem dost ve düşmanın ittifakıyla, zât-ı
Ahmediye (a.s.m.) mehâsin-i ahlâkın en yüksek
mertebelerine mazhardır. Ve madem bil’ittifak nev-i
beşer içinde en meşhur ve mümtaz bir şahsiyettir. Ve
madem, binler mu’cizâtın delâletiyle ve teşkil
ettiği âlem-i İslâmiyetin ve kemâlâtının
şehadetiyle ve mübelliğ ve tercüman olduğu
Kur’ân-ı Hakîmin hakaikinin tasdikiyle, en mükemmel
bir insan-ı kâmil ve bir mürşid-i ekmeldir. Ve madem
semere-i ittibâıyla milyonlar ehl-i kemal, merâtib-i
kemâlâtta terakki edip saadet-i dâreyne vâsıl
olmuşlardır. Elbette o zâtın sünneti, harekâtı,
iktidâ edilecek en güzel numunelerdir ve takip edilecek
en sağlam rehberlerdir ve düstur ittihaz edilecek en
muhkem kanunlardır. Bahtiyar odur ki, bu ittibâ-ı
Sünnette hissesi ziyade ola. Sünnete ittibâ etmeyen,
tembellik ederse hasâret-i azîme, ehemmiyetsiz
görürse cinayet-i azîme, tekzibini işmam eden tenkit
ise dalâlet-i azîmedir.
İKİNCİ MESELE: Cenâb-ı Hak Kur’ân-ı Hakîmde
-1- ferman eder. Rivâyât-ı sahiha ile Hazret-i Aişe-i
Sıddıka (r.a.) gibi Sahabe-i Güzin, Hazret-i Peygamber
Aleyhissalâtü Vesselâmı tarif ettikleri zaman,
-2- diye tarif ediyorlardı. Yani, Kur’ân’ın beyan
ettiği mehâsin-i ahlâkın misali, Muhammed
Aleyhissalâtü Vesselâmdır. Ve o mehâsini en ziyade
imtisal eden ve fıtraten o mehâsin üstünde yaratılan
odur.
İşte böyle bir zâtın ef’al, ahval, akval ve
harekâtının herbirisi nev-i beşere birer model
hükmüne geçmeye lâyık iken, ona iman eden ve
ümmetinden olan gafillerin (Sünnetine ehemmiyet
vermeyen veyahut tağyir etmek isteyen) ne kadar bedbaht
olduğunu divaneler de anlar.
1 "Hiç şüphesiz sen pek
büyük bir ahlâk üzerindesin." Kalem Sûresi,
68:4.
2 Müslim, Salâtü’l-Müsâfirîn:
139; Ebû Dâvud, Tatavvu’: 26; Nesâi, Tetavvu’: 2;
Müsned, 6:54, 91, 163, 188, 216; el-Münâvî,
Feyzü’l-Kadîr, 5:170; İbni Hibban, Sahih, 1:345,
4:112.
ÜÇÜNCÜ MESELE: Resul-i Ekrem
Aleyhissalâtü Vesselâm hilkaten en mutedil bir
vaziyette ve en mükemmel bir surette halk edildiğinden,
harekât ve sekenâtı itidal ve istikamet üzerine
gitmiştir. Siyer-i Seniyyesi kat’î bir surette
gösterir ki, her hareketinde istikamet ve itidal üzere
gitmiş, ifrat ve tefritten içtinap etmiştir.
Evet, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm
-1- emrini tamamıyla imtisal ettiği için, bütün
ef’al ve akval ve ahvâlinde istikamet, kat’î bir
surette görünüyor. Meselâ kuvve-i akliyenin fesat ve
zulmeti hükmündeki ifrat ve tefriti olan gabâvet ve
|