| Risale Oku YİRMİ BEŞİNCİ LEM’A
Yirmi Beş Devâdır
Hastalara bir merhem, bir teselli, mânevî bir reçete,
bir iyâdetü’l-marîz ve geçmiş olsun makamında
yazılmıştır.
İHTAR
VE İTİZAR
Bu mânevî reçete, bütün yazdıklarımızın fevkinde
bir süratle HAŞİYE telif edildiği
gibi, hem umuma muhalif olarak, tashihata ve dikkate
vakit bulmayarak, telifi gibi gayet süratle, ancak bir
defa nazardan geçirildi. Demek, müsvedde-i evvel
hükmünde müşevveş kalmıştır. Kalbe fıtrî bir
surette gelen hâtırâtı san’atla ve dikkatle
bozmamak için, yeniden tetkikata lüzum görmedik.
Okuyan zatlar, hususan hastalar, bazı nâhoş
ibarelerden veyahut ağır kelimelerden ve ifadelerden
sıkılıp gücenmesinler, bana da dua etsinler.
-1-
-2-
ŞU LEM’ADA, nev-i beşerin on kısmından bir
kısmını teşkil eden musibetzede ve hastalara hakikî
bir teselli ve nâfi bir merhem olabilecek Yirmi Beş Devâyı
icmâlen beyan ediyoruz.
1 "O kimseler ki, başlarına bir
musibet geldiğinde ’Biz Allah’ın kullarıyız; dönüşümüz
de ancak Onadır’ derler." Bakara Sûresi, 2:156.
2 "Beni yediren ve içiren Odur.
Hastalandığımda bana şifa veren de Odur." Şuarâ
Sûresi, 26:79-80.
HAŞİYE Bu risale dört buçuk saat zarfında
telif edilmiştir.
Evet Evet Evet Evet
Rüştü Re’fet Hüsrev Said
BİRİNCİ DEVÂ
Ey biçare hasta! Merak etme, sabret. Senin hastalığın
sana dert değil, belki bir nevi dermandır. Çünkü
ömür bir sermayedir, gidiyor. Meyvesi bulunmazsa zayi
olur. Hem rahat ve gafletle olsa, pek çabuk gidiyor.
Hastalık, senin o sermayeni büyük kârlarla meyvedar
ediyor. Hem ömrün çabuk geçmesine meydan vermiyor,
tutuyor, uzun ediyor-tâ meyveleri verdikten sonra bırakıp
gitsin. İşte, ömrün hastalıkla uzun olmasına
işareten bu darbımesel dillerde destandır ki,
"Musibet zamanı çok uzundur; safâ zamanı pek
kısa oluyor."
İKİNCİ
DEVÂ
Ey sabırsız hasta! Sabret, belki şükret. Senin bu
hastalığın, ömür dakikalarını birer saat ibadet hükmüne
getirebilir. Çünkü ibadet iki kısımdır. Biri müsbet
ibadettir ki, namaz, niyaz gibi malûm ibadetlerdir. Diğeri
menfi ibadetlerdir ki, hastalıklar, musibetler
vasıtasıyla musibetzede aczini, zaafını hisseder, Hâlık-ı
Rahîmine iltica eder, yalvarır. Hâlis, riyâsız, mânevî
bir ibadete mazhar olur.
Evet, hastalıkla geçen bir ömür, Allah’tan şekvâ
etmemek şartıyla, mü’min için ibadet sayıldığına
rivâyât-ı sahiha vardır. Hattâ bazı
sâbir ve şâkir hastaların bir dakikalık
hastalığı, bir saat ibadet hükmüne geçtiği ve
bazı kâmillerin bir dakikası bir gün ibadet hükmüne
geçtiği, rivâyât-ı sahiha ve keşfiyat-ı sadıka
ile sabittir. Senin bir dakika ömrünü bin dakika
hükmüne getirip, sana uzun ömrü kazandıran
hastalıktan teşekkî değil, teşekkür et.
ÜÇÜNCÜ
DEVÂ
Ey tahammülsüz hasta! İnsan bu dünyaya keyif sürmek
ve lezzet almak için gelmediğine, mütemadiyen
gelenlerin gitmesi ve gençlerin ihtiyarlaşması ve mütemadiyen
zeval ve firakta yuvarlanması şahittir. Hem insan, zîhayatın
en mükemmeli, en yükseği ve cihazatça en zengini,
belki zîhayatların sultanı hükmünde iken, geçmiş
lezzetleri ve gelecek belâları düşünmek vasıtasıyla,
hayvana nispeten en ednâ bir derecede, ancak kederli, meşakkatli
bir hayat geçiriyor. Demek insan bu dünyaya yalnız güzel
yaşamak için ve rahatla ve safâ ile ömür geçirmek
için gelmemiştir. Belki azîm bir sermaye elinde
bulunan insan, burada ticaret ile, ebedî, daimî bir
hayatın saadetine çalışmak için gelmiştir. Onun
eline verilen sermaye de ömürdür.
Eğer hastalık olmazsa, sıhhat ve âfiyet gaflet verir,
dünyayı hoş gösterir, âhireti unutturur. Kabri ve
ölümü hatırına getirmek istemiyor. Sermaye-i
ömrünü bâd-ı hava boş yere sarf ettiriyor.
Hastalık ise, birden gözünü açtırır. Vücuduna ve
cesedine der ki: "Lâyemut değilsin, başıboş
değilsin, bir vazifen var. Gururu bırak, seni Yaratanı
düşün, kabre gideceğini bil, öyle hazırlan."
İşte hastalık bu nokta-i nazardan hiç aldatmaz bir
nâsih ve ikaz edici bir mürşiddir. Ondan şekvâ değil,
belki bu cihette ona teşekkür etmek, eğer fazla ağır
gelse sabır istemek gerektir.
el-Elbânî,
Sahîhu Câmii’s-Sağîr, 256.
DÖRDÜNCÜ DEVÂ
Ey şekvâcı hasta! Senin hakkın şekvâ değil, şükürdür,
sabırdır. Çünkü senin vücudun ve âzâ ve cihazatın,
senin mülkün değildir. Sen onları yapmamışsın,
başka tezgâhlardan satın almamışsın. Demek
başkasının mülküdür. Onların mâliki, mülkünde
istediği gibi tasarruf eder.
Yirmi Altıncı Sözde denildiği gibi, meselâ gayet
zengin, gayet mâhir bir san’atkâr, güzel san’atını,
kıymettar servetini göstermek için, miskin bir adama
modellik vazifesini gördürmek maksadıyla, bir ücrete
mukabil, bir saatçik zamanda, murassâ ve gayet san’atlı
diktiği bir gömleği, bir hulleyi o fakire giydirir.
Onun üstünde işler ve vaziyetler verir. Harika envâ-ı
san’atını göstermek için keser, değiştirir,
uzaltır, kısaltır. Acaba şu ücretli miskin adam, o
zâta dese: "Bana zahmet veriyorsun, eğilip
kalkmakla verdiğin vaziyetten bana sıkıntı
veriyorsun. Beni güzelleştiren bu gömleği kesip
kısaltmakla güzelliğimi bozuyorsun" demeye hak
kazanabilir mi? "Merhametsizlik, insafsızlık
ettin" diyebilir mi?
İşte, aynen bu misal gibi, Sâni-i Zülcelâl sana, ey
hasta, göz, kulak, akıl, kalb gibi nuranî duygularla
murassâ olarak giydirdiği cisim gömleğini, Esmâ-i
Hüsnâsının nakışlarını göstermek için, çok
hâlât içinde seni çevirir ve çok vaziyetlerde seni
değiştirir. Sen açlıkla onun Rezzâk ismini tanıdığın
gibi, Şâfî ismini de hastalığında bil. Elemler,
musibetler bir kısım esmâsının ahkâmını gösterdikleri
için, onlarda hikmetten lem’alar ve rahmetten şuâlar
ve o şuâât içinde çok güzellikler bulunuyor. Eğer
perde açılsa, tevahhuş ve nefret ettiğin hastalık
perdesi arkasında sevimli, güzel mânâları bulursun.
BEŞİNCİ
DEVÂ
Ey maraza müptelâ hasta! Bu zamanda tecrübemle
kanaatim gelmiştir ki, hastalık bazılara bir ihsan-ı
İlâhîdir, bir hediye-i Rahmânîdir. Bu sekiz dokuz
senedir, liyakatsiz olduğum halde, bazı genç zatlar
hastalık münasebetiyle dua için benimle görüştüler.
Dikkat ettim ki: Hangi hastalıklı genci gördüm; sair
gençlere nispeten âhiretini düşünmeye başlıyor.
Gençlik sarhoşluğu yok. Gaflet içindeki hayvânî
hevesattan bir derece kendini kurtarıyor. Ben de
bakıyordum, onların tahammül dahilindeki hastalıklarını
bir ihsan-ı İlâhî olduğunu ihtar ederdim. Derdim ki:
"Kardeşim, senin bu hastalığının aleyhinde
değilim. Hastalık için sana karşı bir şefkat
hissedip acımıyorum ki, dua edeyim. Hastalık seni tam
uyandırıncaya kadar sabra çalış. Ve hastalık
vazifesini bitirdikten sonra, Hâlık-ı Rahîm inşaallah
sana şifa verir."
Hem derdim: "Senin bir kısım emsalin sıhhat belâsıyla
gaflete düşüp, namazı terk edip, kabri düşünmeyip,
Allah’ı unutup, bir saatlik hayat-ı dünyeviyenin
zâhirî keyfiyle hadsiz bir hayat-ı ebediyesini sarsar,
zedeler, belki de harap eder. Sen hastalık gözüyle,
herhalde gideceğin bir menzilin olan kabrini ve daha
arkasında uhrevî menzilleri görürsün ve onlara göre
davranıyorsun. Demek senin için hastalık bir
sıhhattir; bir kısım emsalindeki sıhhat bir
hastalıktır."
ALTINCI DEVÂ
Ey elemden teşekkî eden hasta! Senden soruyorum: Geçmiş
ömrünü düşün ve o ömürde geçmiş lezzetli safâ
günleri ve belâ ve elemli vakitlerini tahattur et.
Herhalde ya oh, ya ah diyeceksin. Yani, ya "Elhamdü
lillâh, şükür," veyahut "Vâ hasretâ, vâ
esefâ!" kalbin ve lisanın diyecek.
Dikkat et, sana "Oh, elhamdü lillâh, şükür"
dediren, senin başından geçmiş elemler, musibetlerin
düşünmesi, bir mânevî lezzeti deşiyor ki, senin
kalbin şükreder. Çünkü elemin zevâli lezzettir. O
elemler, o musibetler, zevâliyle ruhta bir lezzet
irsiyet bırakmış ki, düşünmekle deşilse, ruhtan
bir lezzet akıyor, şükürler takattur ediyor.
Sana "Vâ esefâ, vâ hasretâ!" dedirten, eski
zamanda geçirdiğin lezzetli ve safâlı o hallerdir ki,
zevalleriyle senin ruhunda daimî bir elem irsiyet bırakıp,
ne vakit düşünsen o elem yine deşiliyor, esef ve
hasret akıtıyor.
Madem bir günlük gayr-ı meşru lezzet bazen bir sene mânevî
elem çektiriyor. Ve muvakkat bir günlük hastalıkla
gelen elem, çok günler mânevî lezzet, sevapla
beraber, zevâlindeki halâs ve kurtulmaktan gelen
mânevî lezzet vardır. Senin başındaki şimdilik bu
muvakkat hastalığın neticesi ve içyüzündeki sevabı
düşün. "Bu da geçer, yâ Hû" de, şekvâ
yerinde şükret.
ALTINCI
DEVÂ HAŞİYE
Ey dünya zevkini düşünüp hastalıktan ıztırap
çeken kardeşim! Bu dünya eğer daimî olsaydı ve
yolumuzda ölüm olmasaydı ve firak ve zevâlin
rüzgârları esmeseydi ve musibetli, fırtınalı
istikbalde mânevî kış mevsimleri olmasaydı, ben de
seninle beraber senin haline acıyacaktım. Fakat madem dünya
birgün bize "Haydi, dışarı" diyecek,
feryadımızdan kulağını kapayacak. O bizi dışarı
kovmadan, biz bu hastalıklar ikazatıyla şimdiden onun
aşkından vazgeçmeliyiz. O bizi terk etmeden, kalben
onu terke çalışmalıyız.
Evet, hastalık bu mânâyı bize ihtar edip der ki:
"Senin vücudun taştan, demirden değildir. Belki
daima ayrılmaya müsait muhtelif maddelerden terkip
edilmiştir. Gururu bırak, aczini anla. Mâlikini tanı,
vazifeni bil, dünyaya niçin geldiğini öğren."
Kalbin kulağına gizli ihtar ediyor.
Hem madem dünyanın zevki, lezzeti devam etmiyor.
Hususan meşru olmazsa, hem devamsız, hem elemli, hem günahlı
oluyor. O zevki kaybettiğinden hastalık bahanesiyle
ağlama; bilâkis hastalıktaki mânevî ibadet ve
uhrevî sevap cihetini düşün, zevk almaya çalış.
HAŞİYE
Fıtrî bir surette bu Lem’a tahattur ettiğinden,
altıncı mertebede iki devâ yazılmış. Fıtrîliğine
ilişmemek için öylece bıraktık; belki bir sır
vardır diye değiştirmedik.
YEDİNCİ DEVÂ
Ey sıhhatinin lezzetini kaybeden hasta! Senin
hastalığın sıhhatteki nimet-i İlâhiyenin lezzetini
kaçırmıyor, bilâkis tattırıyor, ziyadeleştiriyor.
Çünkü birey devam etse tesirini kaybeder. Hattâ ehl-i
hakikat müttefikan diyorlar ki:
Yani,
"Herşey zıddıyla bilinir." Meselâ, karanlık
olmazsa ışık bilinmez, lezzetsiz kalır. Soğuk
olmazsa hararet anlaşılmaz, zevksiz kalır. Açlık
olmazsa yemek lezzet vermez. Mide harareti olmazsa, su içmesi
zevk vermez. İllet olmazsa âfiyet zevksizdir. Maraz
olmazsa sıhhat lezzetsizdir.
Madem Fâtır-ı Hakîm insana her çeşit ihsanını
ihsas etmek ve herbir nevi nimetini tattırmak ve insanı
daima şükre sevk etmek istediğini, şu kâinatta çeşit
çeşit, hadsiz envâ-ı nimeti tadacak, tanıyacak
derecede, gayet çok cihazatla insanı teçhiz etmesi
gösteriyor ki, elbette sıhhat ve âfiyeti verdiği
gibi, hastalıkları, illetleri, dertleri de verecektir.
Senden soruyorum: "Bu hastalık senin başında veya
elinde veya midende olmasaydı, sen başın, elin,
midenin sıhhatindeki lezzetli, zevkli nimet-i İlâhiyeyi
hissedip şükreder miydin?" Elbette şükür değil,
belki düşünmeyecektin; şuursuz, o sıhhati gaflete,
belki sefahete sarf ederdin.
SEKİZİNCİ
DEVÂ
Ey âhiretini düşünen hasta! Hastalık, sabun gibi, günahların
kirlerini yıkar, temizler. Hastalıklar keffâretü’z-zünub
olduğu hadis-i sahihle sabittir. Hem hadiste vardır ki,
"Ermiş ağacı silkmekle nasıl meyveleri düşer;
imanlı bir hastanın titremesi de öyle günahları
silker."
Günahlar, hayat-ı ebediyede daimî hastalıklardır; bu
hayat-ı dünyeviyede dahi kalb, vicdan, ruh için
mânevî hastalıklardır. Sen eğer sabredip şekvâ
etmezsen, şu muvakkat bir hastalıkla daimî pek çok
hastalıklardan kurtuluyorsun. Eğer günahları düşünmüyorsan,
yahut âhireti bilmiyorsan veya Allah’ı
tanımıyorsan, sende öyle dehşetli bir hastalık var
ki, milyon defa sendeki bu küçük hastalıktan daha büyüktür;
ondan feryad et. Çünkü, bütün dünyanın
mevcudatıyla kalbin, ruhun ve nefsin alâkadardır. Mütemadiyen
firak ve zeval ile o alâkalar kesilip, sende hadsiz
yaralar açılır. Bahusus âhireti bilmediğin için,
ölümü idam-ı ebedî tahayyül ettiğinden, adeta, güya
yara bere içinde, dünya kadar hastalıklı bir vücudun
var. İşte en evvel, hadsiz yaralı ve hastalıklı bu büyük
mânevî vücudun hadsiz hastalıklarına katî ilâç ve
katî şifa verici bir tiryak olan iman ilâcını aramak
ve itikadını düzeltmek gerektir ki, o ilâcı bulmakta
en kısa yol, bu maddî hastalığın yırttığı gaflet
perdesinin altında sana gösterdiği aczin ve zaafın
penceresiyle, bir Kadîr-i Zülcelâlin kudretini ve
rahmetini tanımaktır.
Buharî, Merdâ:
1, 2, 13, 16; Müslim, Birr: 45; Dârimî, Rikâk: 57;
Müsned, 1:371, 441, 2:303, 335, 3:4, 18, 38, 48, 61, 81.
Evet, Allah’ı tanımayanın, dünya
dolusu belâ başında vardır. Allah’ı tanıyanın dünyası
nurla ve mânevî sürurla doludur; derecesine göre,
iman kuvvetiyle hisseder. Bu imandan gelen mânevî
sürur ve şifa ve lezzet altında, cüz’î maddî
hastalıkların elemi erir, ezilir.
DOKUZUNCU
DEVÂ
Ey Hâlıkını tanıyan hasta! Hastalıklardaki elem ve
tevahhuş ve korkmak ise, hastalık bazen ölüme vesile
olduğu cihetindendir. Ölüm, nazar-ı gaflet ve zâhirî
cihetinde dehşetli olduğundan, ona vesile olabilen
hastalıklar korkutuyor, telâş veriyor.
Evvelâ bil ve katî iman et ki, ecel mukadderdir,
tagayyür etmez. Çok ağır hastaların başında
ağlayanlar ve sıhhatleri yerinde olanlar ölmüşler, o
ağır hastalar şifa bulup yaşamışlar.
Saniyen: Ölüm, sureten göründüğü gibi dehşetli
değil. Çok risalelerde gayet katî, şeksiz, şüphesiz
bir surette, Kur’ân-ı Hakîmin verdiği nurla ispat
etmişiz ki, ehl-i iman için ölüm, vazife-i hayat
külfetinden bir terhistir. Hem dünya meydanındaki
imtihanda, talim ve talimat olan ubudiyetten bir
paydostur. Hem öteki âleme gitmiş yüzde doksan dokuz
ahbap ve akrabasına kavuşmak için bir vesiledir. Hem
hakikî vatanına ve ebedî makam-ı saadetine girmeye
bir vasıtadır. Hem zindan-ı dünyadan, bostan-ı cinâna
bir davettir. Hem Hâlık-ı Rahîminin fazlından, kendi
hizmetine mukabil ahz-ı ücret etmeye bir nöbettir.
Madem ölümün mahiyeti hakikat noktasında budur; ona
dehşetli bakmak değil, bilâkis rahmet ve saadetin bir
mukaddemesi nazarıyla bakmak gerektir.
Hem ehlullahın bir kısmının ölümden korkmaları,
ölümün dehşetinden değildir. Belki daha fazla hayır
kazanacağım diye, vazife-i hayatın idamesinden
kazanacakları hayrat içindir.
Evet, ehl-i iman için ölüm rahmet kapısıdır, ehl-i
dalâlet için zulümat-ı ebediye kuyusudur.
ONUNCU
DEVÂ
Ey lüzumsuz merak eden hasta! Sen hastalığın
ağırlığından merak ediyorsun. O merakın senin
hastalığını ağırlaştırır. Hastalığın
hafifleşmesini istersen, merak etmemeye çalış. Yani,
hastalığın faydalarını, sevabını ve çabuk geçeceğini
düşün, merakı kaldır, hastalığın kökünü kes.
Evet, merak hastalığı ikileştirir. Maddî hastalığın
altında, merak ile mânevî bir hastalığı kalbine
verir; maddî hastalık ona dayanır, devam eder. Eğer
teslimiyetle, rıza ile, hastalığın hikmetini düşünmekle
o merak gitse, o maddî hastalığın mühim bir kökü
kesilir, hafifleşir, kısmen gider. Hususan evhamla bir
dirhem maddî hastalık, bazen merak vasıtasıyla on
dirhem kadar büyür. Merak kesilmesiyle, o hastalığın
onda dokuzu gider.
Merak, hastalığı ziyade ettiği gibi,
hikmet-i İlâhiyeyi itham ve rahmet-i İlâhiyeyi tenkit
ve Hâlık-ı Rahîminden şekvâ hükmünde olduğu için,
aksi maksadıyla tokat yer, hastalığını
ziyadeleştirir. Evet, nasıl ki şükür nimeti ziyadeleştirir;
öyle de, şekvâ, hastalığı, musibeti tezyid eder.
Hem merakın kendisi de bir hastalıktır. Onun ilâcı,
hastalığın hikmetini bilmektir. Madem hikmetini,
faydasını bildin; o merhemi meraka sür, kurtul. Ah
yerine oh de; "Vâ esefâ" yerine
"Elhamdü lillâhi alâ külli hal" söyle.
ON BİRİNCİ
DEVÂ
Ey sabırsız hasta kardeş! Hastalık, hazır bir elemi
sana vermekle beraber, evvelki hastalığından bugüne
kadar, o hastalığın zevâlindeki bir lezzet-i
mâneviye ve sevabındaki bir lezzet-i ruhiye veriyor.
Bugünden, belki bu saatten sonraki zamanda hastalık
yok; elbette yoktan elem yok. Elem olmazsa teessür
olamaz. Sen yanlış bir surette tevehhüm ettiğin için
sabırsızlık geliyor. Çünkü, bugünden evvel bütün
hastalık zamanının maddîsi gitmekle elemi de beraber
gitmiş, kendindeki sevabı ve zevâlindeki lezzet kalmış.
Sana kâr ve sürur vermek lâzım gelirken, onları düşünüp
müteellim olmak ve sabırsızlık etmek divaneliktir.
Gelecek günler daha gelmemişler. Onları şimdiden düşünüp,
yok bir günde, yok olan bir hastalıktan, yok olan bir
elemden tevehhüm ile düşünüp müteellim olmak, sabırsızlık
göstermekle, üç mertebe yok yoğa vücut rengi vermek
divanelik değil de nedir?
Madem bu saatten evvelki hastalık zamanları ise sürur
veriyor. Ve madem, yine bu saatten sonraki zaman mâdum,
hastalık mâdum, elem mâdumdur. Sen, Cenâb-ı Hakkın
sana verdiği bütün sabır kuvvetini böyle sağa sola
dağıtma, bu saatteki eleme karşı tahşid et, "Yâ
Sabûr" de, dayan.
ON
İKİNCİ DEVÂ
Ey hastalık sebebiyle ibadet ve evrâdından mahrum
kalan ve o mahrumiyetten teessüf eden hasta! Bil ki,
hadisçe sabittir ki, "Müttakî bir mü’min,
hastalık sebebiyle yapamadığı daimî virdinin sevabını,
hastalık zamanında yine kazanır." Farzı mümkün
olduğu kadar yerine getiren bir hasta, sabır ve tevekkül
ile ve farzlarını yerine getirmekle, o ağır hastalık
zamanında sair sünnetlerin yerini, hem hâlis bir
surette, hastalık tutar.
Hem hastalık, insandaki aczini, zaafını ihsas eder. O
aczin lisanıyla ve zaafın diliyle, hâlen ve kàlen bir
dua ettirir. Cenâb-ı Hak insana hadsiz bir acz ve
nihayetsiz bir zaaf vermiş, tâ ki daimî bir surette
dergâh-ı İlâhiyeye iltica edip niyaz etsin, dua
Buharî, Cihad:
134; Müsned, 4:410, 418.
etsin.
Yani,
"Eğer duanız olmasa ne ehemmiyetiniz var?"
Âyetin sırrıyla, insanın hikmet-i hilkati ve sebeb-i
kıymeti olan samimî dua ve niyazın bir sebebi
hastalık olduğundan, bu nokta-i nazardan şekvâ değil,
Allah’a şükretmek ve hastalığın açtığı dua
musluğunu, âfiyeti kesb etmekle kapamamak gerektir.
ON
ÜÇÜNCÜ DEVÂ
Ey hastalıktan şekvâ eden biçare adam! Hastalık
bazılara ehemmiyetli bir definedir, gayet kıymettar bir
hediye-i İlâhiyedir. Her hasta, kendi hastalığını o
neviden tasavvur edebilir.
Madem ecel vakti muayyen değil; Cenâb-ı Hak, insanı
ye’s-i mutlak ve gaflet-i mutlaktan kurtarmak için,
havf ve recâ ortasında ve hem dünya ve hem âhireti
muhafaza etmek noktasında tutmak için, hikmetiyle eceli
gizlemiş. Madem her vakit ecel gelebilir; eğer insanı
gaflet içinde yakalasa, ebedî hayatına çok zarar
verebilir. Hastalık gafleti dağıtır, âhireti düşündürür,
ölümü tahattur ettirir, öylece hazırlanır. Bazı
öyle bir kazancı olur ki, yirmi senede kazanamadığı
bir mertebeyi yirmi günde kazanıyor.
Ezcümle, arkadaşlarımızdan-Allah rahmet etsin-iki genç
vardı: Biri İlâmalı Sabri, diğeri İslâmköylü
Vezirzâde Mustafa. Bu iki zat, talebelerim içinde
kalemsiz oldukları halde, samimiyette ve iman hizmetinde
en ileri safta olduklarını hayretle görüyordum.
Hikmetini bilmedim. Vefatlarından sonra anladım ki, her
ikisinde de ehemmiyetli bir hastalık vardı. O hastalık
irşadıyla, sair gafil ve ferâizi terk eden gençlere
bedel, en mühim bir takvâ ve en kıymettar bir hizmette
ve âhirete nâfi bir vaziyette bulundular. İnşaallah,
iki senelik hastalık zahmeti, milyonlar sene hayat-ı
ebediyenin saadetine medar oldu. Ben onların sıhhati için
bazı ettiğim duayı, şimdi anlıyorum, dünya itibarıyla
beddua olmuş. İnşaallah, o duam, sıhhat-i uhreviye için
kabul olunmuştur.
İşte bu iki zat, benim itikadımca, on senelik bir takvâ
ile elde edilecek bir kazanç kadar bir kâr buldular. Eğer
ikisi, bir kısım gençler gibi sıhhat ve gençliğine
güvenip gaflet ve sefahete atılsaydılar, ölüm de
onları tarassut edip tam günahlarının pislikleri içinde
yakalasaydı, o nurlar definesi yerine, kabirlerini
akrepler ve yılanlar yuvası yapacaklardı.
Madem hastalıkların böyle menfaati var. Ondan şekvâ
değil, tevekkül, sabır ile, belki şükredip rahmet-i
İlâhiyeye itimad etmektir.
"De ki: Duanız olmasa, Rabbim
katında ne ehemmiyetiniz var?" Furkan Sûresi,
25:77.
ON DÖRDÜNCÜ DEVÂ
Ey
gözüne perde gelen hasta! Eğer ehl-i imanın gözüne
gelen perdenin altında nasıl bir nur ve mânevî bir
göz olduğunu bilsen, "Yüz bin şükür Rabb-i
Rahîmime" dersin. Bu merhemi izah için bir hadise
söyleyeceğim. Şöyle ki:
Bana sekiz sene kemâl-i sadakatle, hiç gücendirmeden
hizmet eden Barlalı Süleyman’ın halasının bir
vakit gözü kapandı. O saliha kadın, bana karşı
haddimden yüz derece fazla hüsn-ü zan ederek,
"Gözümün açılması için dua et" diyerek,
cami kapısında beni yakaladı. Ben de, o mübarek ve
meczûbe kadının salâhatini duama şefaatçi yapıp,
"Yâ Rabbi, onun salâhati hürmetine onun gözünü
aç" diye yalvardım. İkinci gün Burdurlu bir göz
hekimi geldi, gözünü açtı. Kırk gün sonra yine
gözü kapandı. Ben çok müteessir oldum, çok dua
ettim. İnşaallah o dua âhireti için kabul olmuştur.
Yoksa benim o duam, onun hakkında gayet yanlış bir
beddua olurdu. Çünkü eceli kırk gün kalmıştı.
Kırk gün sonra-Allah rahmet etsin-vefat eyledi.
İşte o merhume, kırk gün Barla’nın hazînâne bağlarına
rikkatli ihtiyarlık gözüyle bakmasına bedel,
kabrinde, Cennet bağlarını kırk bin günlerde
seyredeceğini kazandı. Çünkü imanı kuvvetli, salâhati
şiddetli idi.
Evet, bir mü’min, gözüne perde çekilse ve gözü
kapalı kabre girse, derecesine göre, ehl-i kuburdan
çok ziyade o âlem-i nuru temâşâ edebilir. Bu
dünyada nasıl çok şeyleri biz görüyoruz, kör olan
mü’minler görmüyorlar. Kabirde o körler, imanla
gitmişse, o derece ehl-i kuburdan ziyade görür. En
uzak gösteren dürbünlerle bakar nevinde, kabrinde,
derecesine göre, Cennet bağlarını sinema gibi görüp
temâşâ ederler.
İşte böyle gayet nurlu ve toprak altında iken göklerin
üstündeki Cenneti görecek ve seyredecek bir gözü, bu
gözündeki perde altında, şükürle, sabırla
bulabilirsin. İşte o perdeyi senin gözünden kaldıracak,
o gözle seni baktıracak göz hekimi, Kur’ân-ı Hakîmdir.
ON
BEŞİNCİ DEVÂ
Ey âh ü enîn eden hasta! Hastalığın suretine bakıp
ah eyleme; mânâsına bak, oh de. Eğer hastalığın mânâsı
güzel birey olmasaydı, Hâlık-ı Rahîm en sevdiği ibâdına
hastalıkları vermezdi. Halbuki, hadis-i sahihte vardır
ki,
(ev
kemâ kàl). Yani,
el-Münâvî, Feyzü’l-Kadîr, 1:519,
no: 1056; el-Hâkim, el-Müstedrek, 3:343; Buharî,
Merdâ: 3; Tirmizî, Zühd: 57; İbni Mâce, Fiten: 23;
Dârimî, Rikâk: 67; Müsned, 1:172, 174, 180, 185,
6:369.
"En ziyade musibet ve meşakkate
giriftar olanlar, insanların en iyisi, en kâmilleridir."
Başta Hazret-i Eyyüb Aleyhisselâm, enbiyalar, sonra
evliyalar ve sonra ehl-i salâhat, çektikleri hastalıklara
birer ibadet-i hâlisa, birer hediye-i Rahmâniye nazarıyla
bakmışlar, sabır içinde şükretmişler, Hâlık-ı
Rahîmin rahmetinden gelen bir ameliyat-ı cerrahiye
nevinden görmüşler.
Sen, ey âh ü fîzâr eden hasta! Bu nuranî kafileye
iltihak etmek istersen, sabır içinde şükret. Yoksa
şekvâ etsen, onlar seni kafilelerine almayacaklar.
Ehl-i gafletin çukurlarına düşersin. Karanlıklı bir
yolda gideceksin.
Evet, hastalıkların bir kısmı var ki, eğer ölümle
neticelense, mânevî şehid hükmünde, şehadet gibi
bir velâyet derecesine sebebiyet verir. Ezcümle, çocuk
doğurmaktan gelen hastalıklar HAŞİYE 1 ve karın
sancısıyla, gark ve hark ve tâun ile vefat eden
şehid-i mânevî olduğu gibi, çok mübarek hastalıklar
var ki, velâyet derecesini ölümle kazandırır. Hem
hastalık, dünya aşkını ve alâkasını
hafifleştirdiğinden, vefat ile dünyadan, ehl-i dünya
için gayet elîm ve acı olan mufarakati tahfif eder,
bazen da sevdirir.
ON ALTINCI DEVÂ
Ey sıkıntıdan şekvâ eden hasta! Hastalık, hayat-ı
içtimaiye-i insaniyede en mühim ve gayet güzel olan
hürmet ve merhameti telkin eder. Çünkü insanı
vahşete ve merhametsizliğe sevk eden istiğnâdan
kurtarıyor. Çünkü,
sırrıyla,
sıhhat ve âfiyetten gelen istiğnâda bulunan bir
nefs-i emmâre, şâyân-ı hürmet çok uhuvvetlere karşı
hürmeti hissetmez. Ve şâyân-ı merhamet ve şefkat
olan musibetzedelere ve hastalıklılara merhameti
duymaz. Ne vakit hasta olsa, o hastalıkta aczini ve
fakrini anlar, lâyık-ı hürmet olan ihvanlarına
ihtiram eder. Ziyaretine gelen veya ona yardım eden mü’min
kardeşlerine karşı hürmeti hisseder. Ve rikkat-i
cinsiyeden gelen şefkat-i insaniye ve en mühim bir
haslet-i İslâmiye olan, musibetzedelere karşı
merhameti hissedip, onları nefsine kıyas ederek, onlara
tam mânâsıyla acır, şefkat eder, elinden gelse
muavenet eder, hiç olmazsa dua eder, hiç olmazsa şer’an
sünnet olan keyfini sormak için ziyaretine gider, sevap
kazanır.
ON
YEDİNCİ DEVÂ
Ey hastalık vasıtasıyla hayrat yapamamaktan şekvâ
eden hasta! Şükret. Hayrâtın en hâlisinin kapısını
sana açan, hastalıktır. Hastalık mütemadiyen hastaya
ve lillâh
"Şüphesiz ki insan, kendisini
ihtiyaçtan uzak görünce azgınlaşıverir." Alâk
Sûresi, 96:6-7.
HAŞİYE 1
Bu hastalığın mânevî şehadeti kazandırması,
lohusa zamanı olan kırk güne kadardır.
için hastaya bakıcılara sevap
kazandırmakla beraber, duanın makbuliyetine en mühim
bir vesiledir.
Evet, hastalara bakmak, ehl-i iman için mühim sevabı
vardır. Hastaların keyfini sormak, fakat hastayı
sıkmamak şartıyla ziyaret etmek, sünnet-i
seniyyedir,1 keffâretü’z-zünub
olur. Hadiste vardır ki, "Hastaların duasını
alınız; onların duası makbuldür.2
Bahusus hasta, akrabadan olsa, hususan peder ve valide
olsa, onlara hizmet mühim bir ibadettir, mühim bir
sevaptır. Hastaların kalbini hoşnud etmek, teselli
vermek, mühim bir sadaka hükmüne geçer. Bahtiyardır
o evlât ki, peder ve validesinin hastalık zamanında,
onların seriütteessür olan kalblerini memnun edip hayır
dualarını alır.
Evet, hayat-ı içtimaiyede en muhterem bir hakikat olan
peder ve validesinin şefkatlerine mukabil,
hastalıkları zamanında kemâl-i hürmet ve şefkat-i
ferzendâne ile mukabele eden o iyi evlâdın vaziyetini
ve insaniyetin ulviyetini gösteren o vefâdâr levhaya
karşı, hattâ melâikeler dahi "Maşaallah, bârekâllah"
deyip alkışlıyorlar.
Evet, hastalık zamanında, hastalık elemini hiçe
indirecek gayet hoş ve ferahlı, etrafında tezahür
eden şefkatlerden ve acımak ve merhametlerden gelen
lezzetler var. Hastanın duasının makbuliyeti
ehemmiyetli bir meseledir. Ben otuz kırk seneden beri,
bendeki kulunç denilen bir hastalıktan şifa için dua
ederdim. Ben anladım ki, hastalık dua için verilmiş.
Dua ile duayı, yani, dua kendi kendini
kaldırmadığından, anladım ki, duanın neticesi uhrevîdir,
HAŞİYE
2 kendisi de bir nevi ibadettir ve
hastalıkla aczini anlayıp dergâh-ı İlâhiyeye iltica
eder. Onun için, otuz senedir şifa duasını ettiğim
halde duam zâhirî kabul olmadığından, duayı terk
etmek kalbime gelmedi. Zira hastalık duanın vaktidir;
şifa duanın neticesi değil. Belki Cenâb-ı Hakîm-i
Rahîm şifa verse, fazlından verir.
Hem dua istediğimiz tarzda kabul olmazsa, makbul olmadı
denilmez. Hâlık-ı Hakîm daha iyi biliyor;
menfaatimize hayırlı ne ise onu verir. bazen dünyaya
ait dualarımızı, menfaatimiz için âhiretimize
çevirir, öyle kabul eder.
Her ne ise, hastalık sırrıyla hulûsiyet kazanan,
hususan zaaf ve aczden ve tezellül ve ihtiyaçtan gelen
bir dua, kabule çok yakındır. Hastalık böyle hâlis
bir duanın medarıdır. Hem dindar olan hasta, hem
hastaya bakan mü’minler de bu duadan istifade
etmelidirler.
ON
SEKİZİNCİ DEVÂ
Ey şükrü bırakıp şekvâya giren hasta! Şekvâ bir
haktan gelir. Senin bir hakkın zayi olmamış ki şekvâ
ediyorsun. Belki senin üstünde hak olan çok şükürler
var
1
el-Münâvî, Feyzü’l-Kadîr, 2:45, no:1285.
2 İbni Mâce,
Cenâiz: 1; Deylemî, Müsnedü’l-Firdevs, 1:280.
yapmadın. Cenâb-ı Hakkın hakkını
vermeden, haksız bir surette hak istiyorsun gibi şekvâ
ediyorsun. Sen, kendinden yukarı mertebelerdeki
sıhhatli olanlara bakıp şekvâ edemezsin. Belki sen,
kendinden sıhhat noktasında aşağı derecelerde
bulunan biçare hastalara bakıp şükretmekle
mükellefsin. Senin elin kırık ise, kesilmiş ellere
bak. Bir gözün yoksa, iki gözü de olmayan âmâlara
bak, Allah’a şükret.
Evet, nimette kendinden yukarıya bakıp şekvâ etmeye
hiç kimsenin hakkı yoktur. Ve musibette herkesin
hakkı, kendinden musibet noktasında daha yukarı
olanlara bakmaktır ki, şükretsin. Bu sır bazı
risalelerde bir temsille izah edilmiş. İcmâli şudur
ki:
Bir zat, bir biçareyi bir minarenin başına çıkarıyor.
Minarenin her basamağında ayrı ayrı birer ihsan,
birer hediye veriyor. Tam minarenin başında da en büyük
bir hediyeyi veriyor. O mütenevvi hediyelere karşı
ondan teşekkür ve minnettarlık istediği halde, o hırçın
adam, bütün o basamaklarda gördüğü hediyeleri
unutup veyahut hiçe sayıp, şükretmeyerek, yukarıya
bakar. "Keşke bu minare daha uzun olsaydı, daha
yukarıya çıksaydım! Niçin o dağ gibi veyahut öteki
minare gibi çok yüksek değil?" deyip şekvâya başlarsa,
ne kadar bir küfran-ı nimettir, bir haksızlıktır.
Öyle de, bir insan hiçlikten vücuda gelip, taş
olmayarak, ağaç olmayıp, hayvan kalmayarak, insan
olup, Müslüman olarak, çok zaman sıhhat ve âfiyet
görüp yüksek bir derece-i nimet kazandığı halde,
bazı arızalarla, sıhhat ve âfiyet gibi bazı
nimetlere lâyık olmadığı veya sû-i ihtiyarıyla
veya sû-i istimaliyle elinden kaçırdığı veyahut eli
yetişmediği için şekvâ etmek, sabırsızlık göstermek,
"Aman, ne yaptım böyle başıma geldi?" diye
rububiyet-i İlâhiyeyi tenkit etmek gibi bir hâlet,
maddî hastalıktan daha musibetli, mânevî bir hastalıktır.
Kırılmış elle döğüşmek gibi, şikâyetiyle hastalığını
ziyadeleştirir. Âkıl odur ki, sırrıyla
teslim olup sabretsin, tâ o hastalık vazifesini
bitirsin, gitsin.
ON
DOKUZUNCU DEVÂ
Cemîl-i Zülcelâlin bütün isimleri, "Esmâü’l-Hüsnâ"
tabir-i Samedânîsiyle gösteriyor ki, güzeldirler.
Mevcudat içinde en lâtif, en güzel, en câmi âyine-i
Samediyet de hayattır. Güzelin aynası güzeldir.
Güzelin mehâsinlerini gösteren ayna güzelleşir. O
aynanın başına o güzelden ne gelse güzel olduğu
gibi, o hayatın başına dahi ne gelse, hakikat
noktasında güzeldir. Çünkü, güzel olan o Esmâü’l-Hüsnânın
güzel nakışlarını gösterir.
"O kimseler ki, başlarına bir
musibet geldiğinde ’Biz Allah’ın kullarıyız; dönüşümüz
de ancak Onadır’ derler." Bakara Sûresi, 2:156.
Hayat, daima sıhhat ve âfiyette yeknesak
gitse, nâkıs bir ayna olur. Belki bir cihette adem ve
yokluğu ve hiçliği ihsas edip sıkıntı verir,
hayatın kıymetini tenzil eder, ömrün lezzetini sıkıntıya
kalb eder. Çabuk vaktimi geçireceğim diye,
sıkıntıdan ya sefahete, ya eğlenceye atılır. Hapis
müddeti gibi, kıymettar ömrüne adâvet edip, çabuk
öldürüp geçirmek istiyor.
Fakat tahavvülde ve harekette ve ayrı ayrı tavırlar içinde
yuvarlanmakta olan bir hayat, kıymetini ihsas ediyor,
ömrün ehemmiyetini ve lezzetini bildiriyor. Meşakkatte
ve musibette dahi olsa, ömrün geçmesini istemiyor.
"Aman güneş batmadı, ya gece bitmedi" diye
sıkıntısından of, of etmiyor.
Evet, gayet zengin ve işsiz, istirahat döşeğinde her
¸eyi mükemmel bir efendiden sor, "Ne
haldesin?" Elbette, "Aman vakit geçmiyor; gel
bir şeş beş oynayalım. Veyahut vakti geçirmek için
bir eğlence bulalım" gibi müteellimâne sözleri
ondan işiteceksin. Veyahut tûl-i emelden gelen,
"Bu şeyim eksik; keşke şu işi yapsaydım"
gibi şekvâları işiteceksin.
Sen bir musibetzede veya işçi ve meşakkatli bir halde
olan bir fakirden sor, "Ne haldesin?" Aklı
başında ise diyecek ki: "Şükürler olsun
Rabbime, iyiyim, çalışıyorum. Keşke çabuk güneş
gitmeseydi, bu işi de bitirseydim. Vakit çabuk
geçiyor, ömür durmuyor, gidiyor. Vakıa zahmet
çekiyorum; fakat bu da geçer. Herşey böyle çabuk
geçiyor" diye, mânen ömür ne kadar kıymettar
olduğunu, geçmesindeki teessüfle bildiriyor. Demek, meşakkat
ve çalışmakla, ömrün lezzetini ve hayatın
kıymetini anlıyor. İstirahat ve sıhhat ise, ömrü acılaştırıyor
ki, geçmesini arzu ediyor.
Ey hasta kardeş! Bil ki, başka risalelerde tafsilâtıyla
katî bir surette ispat edildiği gibi, musibetlerin,
şerlerin, hattâ günahların aslı ve mayası ademdir.
Adem ise şerdir, karanlıktır. Yeknesak istirahat, sükût,
sükûnet, tevakkuf gibi hâletler, ademe, hiçliğe
yakınlığı içindir ki, ademdeki karanlığı ihsas
edip sıkıntı veriyor. Hareket ve tahavvül ise,
vücuttur, vücudu ihsas eder. Vücut ise hâlis hayırdır,
nurdur.
Madem hakikat budur; sendeki hastalık, kıymettar
hayatı sâfileştirmek, kuvvetleştirmek, terakki
ettirmek ve vücudundaki sair cihazat-ı insaniyeyi o
hastalıklı uzvun etrafına muavenettarane müteveccih
etmek ve Sâni-i Hakîmin ayrı ayrı isimlerinin
nakışlarını göstermek gibi çok vazifeler için, o
hastalık senin vücuduna misafir olarak gönderilmiştir.
İnşaallah çabuk vazifesini bitirir, gider. Ve âfiyete
der ki: "Sen gel, benim yerimde daimî kal, vazifeni
gör. Bu hane senindir, âfiyetle kal."
YİRMİNCİ
DEVÂ
Ey derdine derman arayan hasta! Hastalık iki
kısımdır. Bir kısmı hakikî, bir kısmı vehmîdir.
Hakikî kısmı ise, Şâfî-i Hakîm-i Zülcelâl,
küre-i arz olan eczahane-i kübrâsında, her derde bir
devâ istif etmiş. O devâlar ise dertleri isterler. Her
derde bir derman halk etmiştir. Tedavi için ilâçları
almak, istimal etmek meşrudur; fakat tesiri ve şifayı
Cenâb-ı Haktan bilmek gerektir. Derdi O verdiği gibi,
şifayı da O veriyor.
Hâzık, mütedeyyin hekimlerin
tavsiyelerini tutmak, ehemmiyetli bir ilâçtır.
Çünkü ekser hastalıklar sû-i istimâlâttan,
perhizsizlikten ve israftan ve hatîattan ve sefahetten
ve dikkatsizlikten geliyor. Mütedeyyin hekim, elbette meşru
bir dairede nasihat eder ve vesâyâda bulunur. Sû-i
istimâlâttan, israfattan men eder, teselli verir. Hasta
o vesâyâ ve o teselliye itimad edip hastalığı
hafifleşir; sıkıntı yerinden bir ferahlık verir.
Amma vehmî hastalık kısmı ise, onun en müessir ilâcı,
ehemmiyet vermemektir. Ehemmiyet verdikçe o büyür,
şişer. Ehemmiyet vermezse küçülür, dağılır.
Nasıl ki arılara iliştikçe insanın başına üşüşürler;
aldırmazsan dağılır. Hem karanlıkta gözüne
sallanan bir ipten gelen bir hayale ehemmiyet verdikçe
büyür, hattâ bazen onu divane gibi kaçırır.
Ehemmiyet vermezse, âdi bir ipin yılan olmadığını görür,
başındaki telâşına güler.
Bu vehmî hastalık çok devam etse, hakikate inkılâp
eder. Vehham ve asabî insanlarda fena bir hastalıktır;
habbeyi kubbe yapar, kuvve-i mâneviyesi kırılır.
Hususan merhametsiz yarım hekimlere veyahut insafsız
doktorlara rast gelse, evhamını daha ziyade tahrik
eder. Zengin ise malı gider; yoksa ya aklı gider veya
sıhhati gider.
YİRMİ
BİRİNCİ DEVÂ
Ey hasta kardeş! Senin hastalığında maddî elem var.
Fakat o maddî elemin tesirini izale edecek ehemmiyetli
bir mânevî lezzet seni ihata ediyor. Çünkü, peder ve
validen ve akraban varsa, çoktan beri unuttuğun gayet
lezzetli o şefkatleri senin etrafında yeniden uyanıp,
çocukluk zamanında gördüğün o şirin nazarları
yine görmekle beraber; çok gizli, perdeli kalan etrafındaki
dostluklar, hastalığın cazibesiyle yine sana karşı
muhabbettarane baktıklarından, elbette onlara karşı
senin bu maddî elemin pek ucuz düşer.
Hem sen müftehirâne hizmet ettiğin ve iltifatlarını
kazanmasına çalıştığın zatlar, hastalığın hükmüyle
sana merhametkârâne hizmetkârlık ettiklerinden,
efendilerine efendi oldun. Hem insanlardaki rikkat-i
cinsiyeyi ve şefkat-i neviyeyi kendine celb ettiğinden,
hiçten, çok yardımcı ahbap ve şefkatli dost buldun.
Hem çok meşakkatli hizmetlerden paydos emrini yine
hastalıktan aldın, istirahat ediyorsun. Ebette senin cüz’î
elemin, bu mânevî lezzetlere karşı seni şekvâya değil,
teşekküre sevk etmelidir.
YİRMİ
İKİNCİ DEVÂ
Ey nüzul gibi ağır hastalıklara müptelâ olan kardeş!
Evvelâ sana müjde ediyorum ki, mü’min için nüzul
mübarek sayılıyor. Bunu çoktan ehl-i velâyetten işitiyordum,
sırrını bilmezdim. Bir sırrı şöyle kalbime geliyor
ki:
Ehlullah, Cenâb-ı Hakka vasıl olmak ve dünyanın azîm
mânevî tehlikelerinden kurtulmak ve saadet-i ebediyeyi
temin etmek için, iki esası ihtiyaren takip etmişler.
Birisi: Rabıta-i mevttir. Yani, dünya fâni olduğu
gibi, kendisi de içinde vazifedar fâni bir misafir olduğunu
düşünmekle, hayat-ı ebedîsine o suretle çalışmışlar.
İkincisi: Nefs-i emmârenin ve kör
hissiyatın tehlikelerinden kurtulmak için, çilelerle,
riyazetlerle nefs-i emmârenin öldürülmesine çalışmışlar.
Sizler, ey yarı vücudunun sıhhatini kaybeden kardeş!
Sen ihtiyarsız, kısa ve kolay ve sebeb-i saadet olan
iki esas sana verilmiş ki, daima senin vücudunun
vaziyeti, dünyanın zevâlini ve insanın fâni olduğunu
ihtar ediyor. Daha dünya seni boğamıyor, gaflet senin
gözünü kapayamıyor. Ve yarım insan vaziyetinde bir zâta,
nefs-i emmâre, elbette hevesât-ı rezile ile ve nefsânî
müştehiyatla onu aldatamaz; çabuk o nefsin belâsından
kurtulur.
İşte, mü’min sırr-ı imanla ve teslimiyet ve tevekkülle,
o ağır nüzul gibi hastalıktan, az bir zamanda, ehl-i
velâyetin çileleri gibi istifade edebilir. O vakit o ağır
hastalık çok ucuz düşer.
YİRMİ
ÜÇÜNCÜ DEVÂ
Ey kimsesiz, garip, biçare hasta! Hastalığınla
beraber kimsesizlik ve gurbet, sana karşı en katı
kalbleri rikkate getirirse ve nazar-ı şefkati celb
ederse, acaba Kur’ân’ın bütün sûrelerinin başlarında
kendini "Rahmânü’r-Rahîm" sıfatıyla bize
takdim eden ve bir lem’a-i şefkatiyle umum yavrulara
karşı umum valideleri, o harika şefkatiyle terbiye
ettiren ve her baharda bir cilve-i rahmetiyle zemin yüzünü
nimetlerle dolduran ve ebedî bir hayattaki Cennet,
bütün mehâsiniyle bir cilve-i rahmeti olan senin Hâlık-ı
Rahîmine imanla intisabın ve Onu tanıyıp
hastalığın lisan-ı acziyle niyazın, elbette senin bu
gurbetteki kimsesizlik hastalığın, herşeye bedel Onun
nazar-ı rahmetini sana celb eder.
Madem O var, sana bakar; sana herşey var. Asıl
gurbette, kimsesizlikte kalan odur ki, iman ve
teslimiyetle Ona intisap etmesin veya intisabına
ehemmiyet vermesin.
YİRMİ
DÖRDÜNCÜ DEVÂ
Ey mâsum hasta çocuklara ve mâsum çocuklar hükmünde
olan ihtiyarlara hizmet eden hasta bakıcılar! Sizin
önünüzde mühim bir ticaret-i uhreviye var. Şevk ve
gayretle o ticareti kazanınız.
Mâsum çocukların hastalıklarını, o nazik vücutlarına
bir idman, bir riyazet ve ileride dünyanın
dağdağalarına mukavemet verdirmek için bir şırınga
ve bir terbiye-i Rabbâniye gibi, çocuğun hayat-ı dünyeviyesine
ait çok hikmetlerle beraber ve hayat-ı ruhiyesine ve
tasaffî-i hayatına medar olacak büyüklerdeki
keffâretü’z-zünub yerine, mânevî ve ileride
veyahut âhirette terakkiyât-ı mâneviyesine medar
şırıngalar nevindeki hastalıklardan gelen sevap,
peder ve validelerinin defter-i amâline, bilhassa sırr-ı
şefkatle çocuğun sıhhatini kendi sıhhatine tercih
eden validesinin sahife-i hasenâtına girdiği, ehl-i
hakikatçe sabittir.
İhtiyarlara bakmak ise, hem azîm sevap almakla beraber,
o ihtiyarların-ve bilhassa peder ve valide
ise-dualarını almak ve kalblerini hoşnut etmek ve vefâkârâne
hizmet etmek, hem bu dünyadaki saadete, hem âhiretin
saadetine medar olduğu, rivâyât-ı sahiha ile ve çok
vukuat-ı tarihiye ile sabittir. İhtiyar peder ve
validesine tam itaat eden bahtiyar bir veled, evlâdından
aynı vaziyeti gördüğü gibi; bedbaht bir
veled, eğer ebeveynini rencide etse, azâb-i
uhrevîden başka, dünyada çok felâketlerle cezasını
gördüğü, çok vukuatla sabittir.
Evet, ihtiyarlara, mâsumlara, yalnız akrabasına bakmak
değil, belki ehl-i iman-madem sırr-ı imanla uhuvvet-i
hakikiye var-onlara rast gelse, muhterem hasta ihtiyar
ona muhtaç olsa, ruh u canla ona hizmet etmek İslâmiyetin
muktezasıdır.
YİRMİ
BEŞİNCİ DEVÂ
Ey hasta kardeşler! Siz gayet nâfi ve her derde devâ
ve hakikî lezzetli kudsî bir tiryak isterseniz, imanınızı
inkişaf ettiriniz. Yani, tevbe ve istiğfar ile ve namaz
ve ubudiyetle, o tiryak-ı kudsî olan imanı ve imandan
gelen ilâcı istimal ediniz.
Evet, dünyaya muhabbet ve alâka yüzünden, güya,
adeta ehl-i gafletin dünya gibi büyük, hasta, mânevî
bir vücudu vardır. İman ise, o dünya gibi zeval ve
firak darbelerine, yara ve bere içinde olan o mânevî
vücuduna birden şifa verip, yaralardan kurtarıp hakikî
şifa verdiğini pek çok risalelerde katî ispat etmişiz.
Başınızı ağrıtmamak için kısa kesiyorum.
İman ilâcı ise, ferâizi mümkün oldukça yerine
getirmekle tesirini gösteriyor. Gaflet ve sefahet ve
hevesât-ı nefsâniye ve lehviyât-ı gayr-ı meşrua, o
tiryakın tesirini men eder. Hastalık madem gafleti
kaldırıyor, iştahı kesiyor, gayr-ı meşru keyiflere
gitmeye mâni oluyor; ondan istifade ediniz. Hakikî imanın
kudsî ilâçlarından ve nurlarından, tevbe ve
istiğfarla, dua ve niyazla istimal ediniz.
Cenâb-ı Hak sizlere şifa versin, hastalıklarınızı
keffâretü’z-zünub yapsın. Âmin, âmin, âmin.
-1-
-2-
-3-
1 "Dediler: Bizi buna eriştiren
Allah’a hamd olsun; yoksa Allah hidayet etmeseydi, biz
kendiliğimizden buna erişemezdik. Gerçekten Rabbimizin
peygamberleri bize hakkı getirdiler." A’râf
Sûresi, 7:43.
2 "Seni her türlü noksandan tenzih
ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz
yoktur. Muhakkak ki Sen, ilmi ve hikmeti herşeyi
kuşatan Alîm-i Hakîmsin." Bakara Sûresi, 2:32.
3 Allahım! Kalblerin derman ve devâsı,
bedenlerin âfiyet ve şifası, gözlerin nur ve ziyası
olan Efendimiz Muhammed’e ve âl ve ashabına salât ve
selâm et.
Meâli: "Bu
kitap her derde dermandır." Tevafukat-ı lâtifedendir
ki, Refet Beyin birinci tesvidden gayet süratle yazdığı
nüsha ile beraber, Hüsrev’in yazdığı diğer bir nüshada,
ihtiyarsız, hiç düşünmeden satır başlarında gelen
elif’leri saydık. Aynen bu cümlesine
tevafuk ediyor. HAŞİYE 1 Hem bu risalenin
müellifinin Said ismine, bir tek farkla yine tevafuk
ediyor. HAŞİYE 2 Yalnız,
risalenin ünvanına ait yazıdaki bir elif hesaba dahil
edilmemiştir. Câ-yı hayrettir ki, Süleyman Rüştü’nün
yazdığı nüsha, hiç elif hatıra gelmeden ve düşünmeden,
114 elif, 114 şifa-yı kudsiyeyi tazammun eden 114
suver-i Kur’âniyenin adedine tevafukla beraber şeddeli lâm
bir sayılmak cihetiyle, 114 harfine tam tamına tevafuk
ediyor.
Yirmi
Beşinci Lem’anın Zeyli
On Yedinci Mektup olup, Mektubat mecmuasına idhal
edildiğinden buraya derc edilmedi.
HAŞİYE 1
Sonradan yazılan İhtarın iki elif’i bu hesaba dahil
olamayacağı için dahil edilmemiştir.
HAŞİYE 2
Madem keramet-i Aleviyede ve Gavsiyede, Said’in
âhirinde nidâ için vaz edilmiş bir elif var, Saidâ
olmuş; belki fazla olan bu elif o elif’e bakıyor.
Refet, Hüsrev
MÜNACAT
Yâ İlâhî! Ve yâ Rabbî!
Ben, îmânın gözüyle ve Kur’ân’ın tâlimiyle ve
nûruyla ve Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın
dersiyle ve ism-i Hakîmin göstermesiyle görüyorum ki:
Semâvâtta hiçbir deverân ve hareket yoktur ki, böyle
intizâmıyla Senin mevcudiyetine işaret ve delâlet
etmesin.
Ve hiçbir ecrâm-ı semâviye yoktur ki, sükûtuyla,
gürültüsüz vazife görerek, direksiz durmalarıyla
Senin rubûbiyetine ve vahdetine şehâdeti ve işareti
olmasın.
Ve hiçbir yıldız yoktur ki, mevzun hilkatiyle,
muntazam vaziyetiyle ve nûrânî tebessümüyle ve
bütün yıldızlara mümâselet ve müşâbehet
sikkesiyle, Senin haşmet-i ulûhiyetine ve
vahdâniyetine işaret ve şehâdette bulunmasın.
Ve on iki seyyâreden hiçbir seyyâre yıldız yoktur
ki, hikmetli hareketiyle ve itaatli musahhariyetiyle ve
intizamlı vazifesiyle ve ehemıniyetli peykleriyle Senin
vücûb-u vücuduna şehâdet ve saltanât-ı ulûhiyetine
işaret etmesin.
Evet, gökler sekeneleriyle, herbiri tek başıyla şehâdet
ettikleri gibi, heyet-i mecmuasıyla, derece-i bedâhette-ey
zemin ve gökleri yaratan Yaratıcı! Senin vücûb-u
vücuduna öyle zâhir şehâdet-ve ey zerrâtı,
muntazam mürekkebâtıyla tedbîrini gören ve idâre
eden ve bu seyyâre yıldızları manzum peykleriyle döndüren,
emrine itaat ettiren!-Senin vahdetine ve birliğine öyle
kuvvetli şehâdet ederler ki, göğün yüzünde bulunan
yıldızlar sayısınca nûrânî bürhanlar ve parlak
deliller, o şehâdeti tasdik ederler.
Hem bu sâfì, temiz, güzel gökler, fevkalâde büyük
ve fevkalâde süratli ecrâmıyla, muntazam bir ordu ve
elektrik lâmbalarıyla süslenmiş bir saltanat
donanması vaziyetini göstermek cihetiyle, Senin
rubûbiyetinin haşmetine ve her şeyi îcad eden
kudretinin azametine zâhir delâlet; ve hadsiz semâvâtı
ihâta eden hâkimiyetinin ve herbir zîhayatı
kucağına alan rahmetinin hadsiz genişliklerine
kuvvetli işaret; ve bütün mahlukat-ı semâviyenin
bütün işlerine ve keyfıyetlerine taallûk eden ve
avucuna alan, tanzim eden ilminin her şeye ihâtasına
ve hikmetinin her işe şümûlüne
şüphesiz şehâdet ederler. Ve o şehâdet
ve delâlet o kadar zâhirdir ki, güyâ yıldızlar, şâhit
olan göklerin şehâdet kelimeleri ve tecessüm etmiş nûrânî
delilleridirler.
Hem, semâvât meydanında, denizinde, fezâsındaki
yıldızlar ise, mutî neferler, muntazam sefìneler,
hârika tayyâreler, acâip lâmbalar gibi vaziyetiyle,
Senin saltanât-ı ulûhiyetinin şâşaasını gösteriyorlar.
Ve o ordunun efrâdından bir yıldız olan güneşimizin
seyyârelerinde ve zeminimizdeki vazifelerinin delâlet
ve ihtârıyla, güneşin sâir arkadaşları olan
yıldızların bir kısmı âhiret âlemlerine bakarlar
ve vazifesiz değiller; belki bâkî olan âlemlerin
güneşleridirler.
Ey Vâcibü’1-Vücud! Ey Vâhid-i Ehad!
Bu hârika yıldızlar, bu acîb güneşler, aylar, Senin
mülkünde, Senin semâvâtında, Senin emrin ile ve
kuvvetin ve kudretin ile ve Senin idâre ve tedbîrin ile
teshîr ve tanzim ve tavzif edilmişlerdir. Bütün o
ecrâm-ı ulviye, kendilerini yaratan ve döndüren ve
idâre eden birtek Hàlıka tesbih ederler, tekbir
ederler, lisân-ı hâl ile derler. Ben
dahi onların bütün tesbihâtıyla Seni takdîs ederim.
Ey şiddet-i zuhurundan gizlenmiş ve ey azamet-i kibriyâsından
ihtifâ etmiş olan Kadîr-i Zülcelâl! Ey Kàdir-i
Mutlak!
Kur’ân-ı Hakîmin dersiyle ve Resûl-i Ekrem
Aleyhissalâtü Vesselâmın tâlimiyle anladım: Nasıl
ki gökler, yıldızlar, Senin mevcudiyetine ve vahdetine
şehâdet ederler; öyle de, cevv-i semâ, bulutlarıyla
ve şimşekleri ve ra’dları ve riizgârlarıyla ve
yağmurlarıyla, Senin vücûb-u vücuduna ve vahdetine
şehâdet ederler.
Evet, câmid, şuursuz bulut, âb-ı hayat olan yağmuru,
muhtaç olan zîhayatların imdâdına göndermesi, ancak
Senin rahmetin ve hikmetin iledir. Karışık tesâdüf
karışamaz.
Hem, elektriğin en büyüğü bulunan ve fevâid-i
tenvîriyesine işaret ederek ondan istifâdeye teşvik
eden şimşek ise, Senin fezâdaki kudretini güzelce
tenvir eder.
Hem, yağmurun gelmesini müjdeleyen ve koca fezâyı
konuşturan ve tesbihâtının gürültüsüyle gökleri
çınlatan ra’dât dahi, lisân-ı kàl ile konuşarak
Seni takdîs edip rubûbiyetine şehâdet eder.
Hem, zîhayatların yaşamasına en lüzumlu rızkı ve
istifâdece en kolayı ve nefesleri vermek, nüfûsları
rahatlandırmak gibi çok vazifeler ile tavzif edilen
rüzgârlar dahi, cevvi, âdetâ bir hikmete binâen
Levh-i Mahv ve İspat ve "yazar, ifâde eder,
sonra bozar tahtası" sûretine
çevirmekle, Senin faaliyet-i kudretine işaret ve Senin
vücuduna şehâdet ettiği gibi, Senin merhametinle
bulutlardan sağıp zîhayatlara gönderilen rahmet dahi,
mevzun, muntazam katreleri kelimeleriyle, Senin vüs’at-i
rahmetine ve geniş şefkatine şehâdet eder.
Ey Mutasarrıf ı Fa’âl! Ve ey Feyyâz-ı Müteâl!
Senin vücûb-u vücuduna şehâdet eden bulut, berk, ra’d,
rüzgâr, yağmur, birer birer şehâdet ettikleri gibi,
heyet-i mecmuasıyla, keyfiyetçe birbirinden uzak,
mâhiyetçe birbirine muhâlif olmakla beraber, birlik,
beraberlik, birbiri içine girerek ve birbirinin
vazifesine yardım etmek haysiyetiyle, Senin vahdetine ve
birliğine gàyet kuvvetli işaret ederler.
Hem koca fezâyı mahşer-i acâip yapan ve bâzı günlerde
birkaç defa doldurup boşaltan rubûbiyetinin haşmetine
ve o geniş cevvi, yazar değiştirir bir levha gibi ve
sıkar ve onunla zemin bahçesini sulandırır bir sünger
gibi tasarruf eden kudretinin azametine ve herbir şeye
şümûlüne şehâdet ettikleri gibi, umum zemine ve
bütün mahlûkàta cevv perdesi altında bakan ve idâre
eden rahmetinin ve hâkimiyetinin hadsiz genişliklerine
ve her şeye yetişmelerine delâlet eder.
Hem fezâdaki hava, o kadar hakîmâne vazifelerde
istihdam ve bulut ve yağmur, o kadar alîmâne
faidelerde istimâl olunur ki, her şeye ihâta eden bir
ilim ve her şeye şâmil bir hikmet olmazsa, o istimâl,
o istihdam olamaz.
Ey Fa’âlün Limâ Yürîd!
Cevv-i fezâdaki faaliyetinle her vakit bir numune-i haşir
ve kıyâmet göstermek, bir saatte yazı kışa ve
kışı yaza döndürmek, bir âlem getirmek, bir âlem
gayba göndermek misillü şuunâtta bulunan kudretin,
dünyayı âhirete çevirecek ve âhirette şuunât-ı
Sermediyeyi gösterecek işaretini veriyor.
Ey Kadîr-i Zülcelâl!
Cevv-i fezâdaki hava, bulut ve yağmur, berk ve ra’d,
Senin mülkünde, Senin emrin ve havlinle, Senin kuvvet
ve kudretinle musahhar ve vazifedardırlar. Mâhiyetçe
birbirinden uzak olan bu fezâ mahlûkàtı, gàyet
süratli ve âni emirlere ve çabuk ve acele kumandalara
itaat ettiren âmir ve hâkimlerini takdîs ederek,
rahmetini medh ü senâ ederler.
Ey Arz ve Semâvâtın Hàlık-ı Zülcelâi!
Senin Kur’ân-ı Hakîminin tâlimiyle ve Resûl-i
Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın dersiyle îman ettim
ve bildim ki: Nasıl semâvât yıldızlarıyla ve cevv-i
fezâ müştemilâtıyla Senin vücûb-u vücuduna ve
Senin birliğine ve vahdetine şehâdet ediyorlar; öyle
de, arz bütün mahlûkàtıyla ve ahvâliyle Senin
mevcudiyetine ve vahdetine, mevcudâtı adedince şehâdetler
ve işaretler ederler.
Evet, zeminde hiçbir tahavvül ve ağaç
ve hayvanlarda her senede urbasını değiştirmek gibi
hiçbir tebeddül-cüz’î olsun, küllî olsun-yoktur
ki, intizâmıyla Senin vücuduna ve vahdetine işaret
etmesin.
Hem, hiçbir hayvan yoktur ki, zaafiyet ve ihtiyacının
derecesine göre verilen rahîmâne nzkıyla ve
yaşamasına lüzumu bulunan cihazâtın hakîmâne
verilmesiye, Senin varlığına ve birliğine şehâdeti
olmasın.
Hem, her baharda gözümüz önünde îcad edilen
nebâtât ve hayvanâttan hiçbir tanesi yoktur ki,
sanat-ı acîbesiyle ve latîf zînetiyle ve tam
temeyyüzüyle ve intizâmıyla ve mevzûniyetiyle Seni
bildirmesin. Ve zemin yüzünü dolduran ve nebâtât ve
hayvanât denilen kudretinin hârikaları ve mu’cizeleri,
mahdut ve maddeleri bir ve müteşâbih olan yumurta ve
yumurtacıklardan ve katrelerden ve habbe ve
habbeciklerden ve çekirdeklerden, yanlışsız, mükemmel
süslü, alâmet-i fârikalı olarak yaratılışları, Sâni-i
Hakîmlerinin vücuduna ve vahdetine ve hikmetine ve
hadsiz kudretine öyle bir şehâdettir ki, ziyânın güneşe
şehâdetinden daha kuvvetli ve parlaktır.
Hem, hava, su, nur, ateş, toprak gibi hiçbir unsur
yoktur ki, şuursuzluklarıyla beraber, şuurkârâne,
mükemmel vazifeleri görmesiyle,basit ve istilâ edici,
intizamsız, her yere dağılmakla beraber, gàyet
muntazam ve mütenevvi meyveleri ve mahsülleri hazîne-i
gaybdan getirmesiyle, Senin birliğine ve varlığına
şehâdeti bulunmasın.
Ey Fâtır-ı Kadîr! Ey Fettâh-ı Allâm! Ey Fa’âl-i
Hallàk!
Nasıl arz, bütün sekenesiyle Hàlıkının Vâcibü’1-Vücud
olduğuna şehâdet eder, öyle de, Senin-Ey Vâhid-i
Ehad! Ey Hannân-ı Mennân! Ey Vehhâb-ı Rezzâk!
vahdetine ve ehadiyetine, yüzündeki sikkesiyle ve
sekenesinin yüzlerindeki sikkeleriyle ve birlik ve
beraberlik ve birbiri içine girmek ve birbirine yardım
etmek ve onlara bakan rubûbiyet isimlerinin ve
fiillerinin bir olmak cihetinde, bedâhet derecesinde
Senin vahdetine ve ehadetiyetine şehâdet, belki
mevcudât adedince şehâdetler eder.
Hem nasıl zemin, bir ordugâh, bir meşher, bir tâlimgâh
vaziyetiyle ve nebâtât ve hayvanât fırkalarında
bulunan dört yüz bin muhtelif milletlerin ayrı ayrı
cihazâtları muntazaman verilmesiyle, Senin rubûbiyetinin
haşmetine ve kudretinin her şeye yetişmesine delâlet
eder. Öyle de, hadsiz bütün zîhayatın ayrı ayrı
nzıkları, vakti vaktine, kuru ve basit bir topraktan,
rahîmâne, kerîmâne verilmesiyle ve hadsiz o efrâdın
kemâl-i musahhariyetle evâmir-i Rabbâniyeye itaatleri,
rahmetinin her şeye şümûlünü ve hâkimiyetinin her
şeye ihâtasını gösteriyor.
Hem, zeminde değişmekte bulunan mahlûkàt
kàfilelerinin sevk ve idâreleri, mevt ve hayat
münâvebeleri ve hayvan ve nebâtâtın idâre ve
tedbîrleri dahi, her şeye taallûk eden bir ilimle ve
herşeyde hükmeden nihayetsiz bir hikmetle olabilmesi,
Senin ihâta-i ilmine ve hikmetine delâlet eder.
Hem, zeminde kısa bir zamanda hadsiz
vazifeler gören ve hadsiz bir zaman yaşayacak gibi
istidat ve mânevî cihazât ile teçhiz edilen ve zemin
mevcudâtına tasarıuf eden insan için, bu tâlimgâh-ı
dünyada ve bu muvakkat ordugâh-ı zeminde ve bu
muvakkat meşherde, bu kadar ehemmiyet, bu hadsiz masraf,
bu nihayetsiz tecelliyât-ı Rubûbiyet, bu hadsiz
hitâbât-ı Sübhâniye ve bu gàyetsiz ihsanât-ı İlâhiye,
elbette ve herhalde, bu kısacık ve hüzünlü ömre ve
bu karışık kederli hayata, bu belâlı ve fânî
dünyaya sığışmaz. Belki, ancak, başka ve ebedî bir
ömür ve bâkî bir dâr-ı saadet için olabildiği
cihetinden, âlem-i bekàda bulunan ihsanât-ı
uhreviyeye işaret, belki şehâdet eder.
Ey Hàlık-ı Küll-i Şey!
Zeminin bütün mahlûkàtı, Senin mülkünde, Senin arzında,
Senin havl ve kuvvetin ile ve Senin kudretin ve irâdetin
ile ve ilmin ve hikmetin ile idâre olunuyorlar ve
musahhardırlar. Ve zemin yüzünde faaliyeti müşâhede
edilen bir Rubûbiyet, öyle ihâta ve şümûl
gösteriyor ve Onun idâresi ve tedbîri ve terbiyesi
öyle mükemmel ve öyle hassastır ve her taraftaki
icraatı öyle birlik ve beraberlik ve benzemeklik
içindedir ki, tecezzî kabul etmeyen bir küll ve inkısâmı
imkânsız bulunan bir küllî hükmünde bir tasarruf,
bir Rubûbiyet olduğunu bildiriyor. Hem zemin, bütün
sekenesiyle beraber, lisân-ı kàlden daha zâhir hadsiz
lisânlarla Hàlıkını takdîs ve tesbih ve nihayetsiz
nîmetlerinin lisân-ı halleriyle Rezzâk-ı Zülcelâlinin
hamd ve medh ü senâsını ediyorlar.
Ey şiddet-i zuhurundan gizlenmiş ve ey azamet-i kibriyâsından
istitâr etmiş olan Zât-ı Akdes!
Zeminin bütün takdîsât ve tesbihâtıyla, Seni
kusurdan, aczden, şerikten takdîs ve bütün tahmîdât
ve senâlarıyla Sana hamd ve şükrederim.
Ey Rabbü’l-Berri ve’l-Bahr!
Kur’ân’ın dersiyle ve Resûl-i Ekrem
Aleyhissalâtü Vesselâmın tâlimiyle anladım ki:
Nasıl gökler ve fezâ ve zemin Senin birliğine ve
varlığına şehâdet ederler; öyle de, bahirler,
nehirler ve çeşmeler ve ırmaklar, Senin vücûb-u
vücuduna ve vahdetine bedâhet derecesinde şehâdet
ederler.
Evet, bu dünyamızın memba-ı acâip buhar kazanları hükmünde
olan denizlerde hiçbir mevcut, hattâ hiçbir katre su
yoktur ki, vücuduyla, intizâmıyla, menfaatiyle ve
vaziyetiyle Hàlıkını bildirmesin.
Ve basit bir kumda ve basit bir suda rızıkları mükemmel
bir sûrette verilen garip mahlûklardan ve hilkatleri
gàyet muntazam hayvanât-ı bahriyeden, husûsan bir
tanesi bir milyon yumurtacıkları ile denizleri
şenlendiren balıklardan hiçbirisi yoktur ki,
hilkatiyle ve vazifesiyle ve idâre ve iâşesiyle ve
tedbîr ve terbiyesiyle Yaratanına işaret ve Rezzâkına
şehâdet etmesin.
Hem denizde, kıymettar, hâsiyetli,
zînetli cevherlerden hiçbirisi yoktur ki, güzel
hilkatiyle ve câzibedar fıtratıyla ve menfaatli hâsiyetiyle
Seni tanımasın, bildirmesin.
Evet, onlar birer birer şehâdet ettikleri gibi, heyet-i
mecmuasıyla, beraberlik ve birbiri içinde karışmak ve
sikke-i hilkatte birlik ve îcadça gàyet kolay ve
efradça gàyet çokluk noktalarından Senin vahdetine
şehâdet ettikleri gibi; arzı, toprağıyla beraber bu
küre-i arzı kuşatan muhît denizlerini muallâkta
durdurmak ve dökmeden ve dağıtmadan güneşin etrâfında
gezdirmek ve toprağı istilâ ettirmemek; ve basit
kumundan ve suyundan, mütenevvi ve muntazam hayvanâtını
ve cevherlerini halk etmek; ve erzak ve sâir umûrlarını
küllî ve tam bir sûrette idâre etmek ve tedbîrlerini
görmek; ve yüzünde bulunmak lâzım gelen hadsiz
cenazelerinden hiçbirisi bulunmamak noktalarından,
Senin varlığına ve Vâcibü’1-Vücud olduğuna,
mevcudâtı adedince işaretler ederek şehâdet eder.
Ve Senin saltanât-ı rubûbiyetinin haşmetine ve her
şeye muhît olan kudretinin azametine pek zâhir
delâlet ettikleri gibi, göklerin fevkındeki gàyet
büyük ve muntazam yıldızlardan, tâ denizlerin
dibinde bulunan gàyet küçücük ve intizamla iâşe
edilen balıklara kadar her şeye yetişen ve hükmeden
rahmetinin ve hâkimiyetinin hadsiz genişliklerine delâlet;
ve intizâmâtıyla ve faideleriyle ve hikmetleriyle ve mîzan
ve mevzûniyetleriyle, Senin her şeye muhît ilmine ve
her şeye şâmil hikmetine işaret ederler.
Ve Senin, bu misâfırhâne-i dünyada, yolcular için,
böyle rahmet havuzlan bulunması ve insanın seyr ü
seyahatine ve gemisine ve istifâdesine musahhar olması
işaret eder ki, yolda yapılmış bir handa, bir gece
misâfrlerine bu kadar deniz hediyeleriyle ikram eden
Zât, elbette makarr-ı saltanât-ı ebediyesinde öyle
ebedî rahmet denizleri bulundurmuş ki, bunlar onların
fânî ve küçük numûneleridirler.
İşte, denizlerin böyle gàyet hârika bir tarzda arzın
etrâfında vaziyet-i acîbesiyle bulunması ve
denizlerin mahlûkàtı dahi gàyet muntazam idâre ve
terbiye edilmesi bilbedâhe gösterir ki, yalnız Senin
kuvvetin ve kudretin ile ve Senin irâde ve tedbîrin
ile, Senin mülkünde, Senin emrine musahhardırlar, Ve
lisân-ı halleriyle Hàlıkını takdîs edip Allahü
Ekber derler.
Ey dağları zemin sefînesine hazîneli direkler yapan
Kadîr-i Zülcelâl!
Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın tâlimiyle ve
Kur’ân-ı Hakîminin dersiyle anladım ki: Nasıl
denizler acâipleriyle Seni tanıyorlar ve
tanıttırıyorlar; öyle de, dağlar dahi, zelzele tesirâtından
zeminin sükûnetine ve içindeki dahilî inkılâbât fırtınalarından
sükûtuna ve denizlerin istilâsından kurtulmasına; ve
havanın gàzât-ı muzırradan tasfiyesine; ve suyun muhâfaza
ve iddiharlarına; ve zîhayatlara lâzım olan mâdenlerin
hazînedarlığına ettiği hizmetleriyle ve
hikmetleriyle Seni tanıyorlar ve tanıttırıyorlar.
Evet, dağlardaki taşların envâından
ve muhtelif hastalıklara ilâç olan maddelerin aksâmından
ve zîhayata, hususan insanlara çok lâzım ve çok
mütenevvi olan mâdeniyâtın ecnâsından ve dağları,
sahrâları çiçekleriyle süslendiren ve meyveleriyle
şenlendiren nebâtâtın esnâfından hiçbirisi yoktur
ki, tesâdüfe havâlesi mümkün olmayan hikmetleriyle,
intizâmıyla, hüsn-ü hilkatiyle, faideleriyle,
husûsan mâdeniyâtın tuz, limon tuzu, sulfato ve şap
gibi, sureten birbirine benzemekle beraber, tatlarının
şiddet-i muhâlefetiyle ve bilhassa nebâtâtın basit
bir topraktan, çeşit çeşit envâlarıyla, ayrı ayrı
çiçek ve meyveleriyle, nihayetsiz kadîr, nihayetsiz
hakîm, nihayetsiz rahîm ve kerîm bir Sâniin vücub-u
vücuduna bedâhetle şehâdet ettikleri gibi, heyet-i
mecmuasındaki vahdet-i idâre ve vahdet-i tedbîr ve menşe
ve mesken ve hilkat ve sanatça beraberlik ve birlik ve
ucuzluk ve kolaylık ve çokluk ve yapılmakta çabukluk
noktalarından, o vahdetine ve ehadiyetine şehâdet
ederler.
Hem nasıl ki, dağların yüzünde ve karnındaki masnûlar,
zeminin her tarafında, herbir nevi aynı zamanda, aynı
tarzda, yanlışsız, gàyet mükemmel ve çabuk yapılmaları
ve bir iş bir işe mâni olmadan, sâir nevler ile
beraber karışık iken karıştırmaksızın îcadları,
Senin rubûbiyetinin haşmetine ve hiçbir şey ona
ağır gelmeyen kudretinin azametine delâlet eder. Öyle
de, zeminin yüzündeki bütün zîhayat mahlukların
hadsiz hâcetlerini, hattâ mütenevvi hastalıklarını,
hattâ muhtelif zevklerini ve ayrı ayrı iştihâlarını
tatmin edecek bir sûrette, dağların yüzlerini ve
içlerini muntazam eşcar ve nebâtât ve mâdeniyâtla
doldurmak ve muhtaçlara teshîr etmek cihetiyle, Senin
rahmetinin hadsiz genişliğine ve hâkimiyetinin
nihayetsiz vüs’atine delâlet; ve toprak tabakàtı içinde
gizli ve karanlık ve karışık bulunduğu halde,
bilerek, görerek, şaşırmayarak, intizamla, hâcetlere
göre ihzar edilmeleriyle, Senin her şeye taalluk eden
ilminin ihâtasına ve herbir şeyi tanzim eden
hikmetinin bütün eşyaya şümûlüne ve ilâçların
ihzarâtı ve mâdenî maddelerin iddiharâtıyla, rubûbiyetinin
rahîmâne ve kerîmâne olan tedâbirinin, mehâsinine
ve inâyetinin ihtiyatlı letâifine pek zâhir bir
sûrette işaret ve delâlet ederler.
Hem, bu dünya hanında misâfir yolcular için, koca dağlan
levâzımâtlarına ve istikbâldeki ihtiyaçlarına
muntazam ihtiyat deposu ve cihazât ambarı ve hayata lüzumu
olan çok defìnelerin mükemmel mahzeni olmak cihetinde
işaret, belki delâlet, belki şehâdet eder ki, bu
kadar kerîm ve misafirperver ve bu kadar hakîm ve
şefkatperver ve bu kadar kadîr ve rûbubiyetperver bir
, elbette ve herhalde, çok sevdiği o misâfırleri için,
ebedî bir âlemde, ebedî ihsanâtının ebedî
hazîneleri vardır. Buradaki dağlara bedel, orada
yıldızlar o vazifeyi görürler.
Ey Kàdir-i Küll-i Şey!
Dağlar ve içindeki mahlûklar Senin mülkünde ve Senin
kuvvet ve kudretinle ve ilim ve hikmetinle musahhar ve
müdahhardırlar. Onları bu tarzda tavzif ve teshîr
eden Hàlıkını takdîs ve tesbih ederler.
Ey Hàlık-ı Rahmân! Ve ey Rabb-i
Rahîm!
Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın tâlimiyle ve
Kur’ân-ı Hakîminin dersiyle anladım: Nasıl ki semâ
ve fezâ ve arz ve deniz ve dağ, müştemilât ve
mahlûklanyla beraber Seni tanıyorlar ve
tanıttırıyorlar; öyle de, zemindeki bütün ağaç ve
nebâtât, yaprakları ve çiçekleri ve meyveleriyle,
Seni bedâhet derecesinde tanıttırıyorlar ve
tanıyorlar.
Ve umum eşcârın ve nebâtâtın cezbedarâne hareket-i
zikriyede bulunan yapraklarından ve zinetleriyle
Saniinin isimlerini tavsif ve târif eden çiçeklerinden
ve letâfet ve cilve-i merhametinden tebessüm eden
meyvelerinden herbirisi, tesâdüfe havâlesi hiçbir
cihet-i imkânı olmayan hârika sanat içindeki nizam ve
nizam içindeki mîzan ve mîzan içindeki zînet ve
zînet içindeki nakışlar ve nakışlar içindeki
güzel ve ayrı ayrı kokular ve kokular içindeki
meyvelerin muhtelif tatlarıyla, nihayetsiz rahîm ve
kerim bir vücûb-u vücuduna bedâhet derecesinde şehâdet
ettikleri gibi; heyet-i mecmuasıyla, bütün zemin
yüzünde birlik ve beraberlik, birbirine benzemeklik ve
sikke-i hilkatte müşâbehet ve tedbîr ve idârede
münâsebet ve onlara taallûk eden îcad fıilleri ve
Rabbânî isimlerde muvâfakat ve o yüz bin envâın
hadsiz efradlarını birbiri içinde şaşırmayarak
birden idâreleri gibi noktalarıyla, o Vâcibü’1-Vücud
bilbedâhe vahdetine ve ehadiyetine şehâdet ederler.
Hem nasıl ki onlar Senin vücûb-u vücuduna ve
vahdetine şehâdet ediyorlar; öyle de, rûy-i zeminde
dört yüz bin milletlerden teşekkül eden zîhayat
ordusundaki hadsiz efrâdın yüz binler tarzda iâşe ve
idâreleri, şaşırmayarak, karıştırmayarak, mükemmel
yapılmasıyla, Senin rubûbiyetinin vahdâniyetteki haşmetine
ve bir bahan, bir çiçek kadar kolay îcad eden
kudretinin azametine ve her şeye taallûkuna delâlet
ettikleri gibi; koca zeminin her tarafında, hadsiz
hayvanâtına ve insanlara, hadsiz taamların çeşit çeşit
aksâmını ihzar eden rahmetinin hadsiz genişliğine;
ve o hadsiz işler ve in’amlar ve idâreler ve iâşeler
ve icraatlar kemâl-i intizamla cereyanları ve her şey,
hattâ zerreler o emirlere ve icraata itaat ve
musahhariyetleriyle, hâkimiyetinin hadsiz vüs’atine
katî delâlet etmekle beraber; o ağaçların ve
nebatların ve herbir yaprak ve çiçek ve meyve ve kök
ve dal ve budak gibi herbirisinin herbir şeyini, herbir
işini bilerek, görerek, faydalara, maslahatlara,
hikmetlere göre yapılmakla, Senin ilminin her şeye ihâtasına
ve hikmetinin her şeye şümûlüne pek zâhir bir
surette delâlet ve hadsiz parmaklarıyla işaret
ederler. Ve Senin gàyet kemâldeki cemâl-i sanatına ve
nihayet cemaldeki kemâl-i nîmetine hadsiz dilleriyle
senâ ve methederler.
Hem bu muvakkat handa ve fânî misâfirhânede ve kısa
bir zamanda ve az bir ömürde, eşcar ve nebâtâtın
elleriyle, bu kadar kıymettar ihsanlar ve nîmetler ve
bu kadar fevkalâde masraflar ve ikramlar işaret, belki
şehâdet eder ki: Misâfirlerine burada böyle
merhametler yapan kudretli, keremkâr Zât-ı Rahîm,
bütün ettiği masrafı ve ihsânı, Kendini sevdirmek
ve tanıttırmak neticesinin aksiyle, yani, bütün
mahlûkàt tarafından, "Bize
tattırdı, fakat yedirmeden bizi îdam etti"
dememek ve dedirmemek ve saltanât-ı ulûhiyetini iskàt
etmemek ve nihayetsiz rahmetini inkâr etmemek ve
ettirmemek ve bütün müştak dostlarını mahrumiyet
cihetinde düşmanlara çevirmemek noktalarından,
elbette ve herhalde, ebedî bir âlemde, ebedî bir
memlekette, ebedî bırakacak abdlerine, ebedî rahmet
hazînelerinden, ebedî Cennetlerinde, ebedî ve Cennete
lâyık bir sûrette meyvedar eşcar ve çiçekli
nebatlar ihzar etmiştir. Buradakiler ise, müşterilere
göstermek için numûnelerdir.
Hem ağaçlar ve nebatlar, umûmen yaprak ve çiçek ve
meyvelerinin kelimeleriyle Seni takdîs ve tesbih ve
tahmîd ettikleri gibi, o kelimelerden herbirisi dahi ayrıca
Seni takdîs eder. Husûsan meyvelerin bedî bir sûrette
etleri çok muhtelif, sanatları çok acîb,
çekirdekleri çok hârika olarak yapılarak, o yemek
tablalarını ağaçların ellerine verip ve nebatların
başlarına koyarak zîhayat misâfirlerine göndermek
cihetinde, lisân-ı hâl olan tesbihâtları, zuhurca
lisân-ı kàl derecesine çıkar. Bütün onlar Senin
mülkünde, Senin kuvvet ve kudretinle, Senin irâde ve
ihsanâtınla, Senin rahmet ve hikmetinle musahhardırlar
ve Senin herbir emrine mutîdirler.
Ey şiddet-i zuhurundan gizlenmiş ve ey kibriyâ-i
azametinden tesettür etmiş olan Sâni-i Hakîm ve Hàlık-ı
Rahîm!
Bütün eşcar ve nebâtâtın, bütün yaprak ve çiçek
ve meyvelerin dilleriyle ve adediyle, Seni kusurdan,
aczden, şerikten takdîs ederek hamd ü senâ ederim.
Ey Fâtır-ı Kadîr! Ey Müdebbîr-i Hakîm! Ey
Mürebbî-i Rahîm!
Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın tâlimiyle ve
Kur’ân-ı Hakîmin dersiyle anladım ve îman ettim
ki, nasıl nebâtât ve eşcar Seni tanıyorlar, Senin
sıfat-ı kudsiyeni ve Esmâ-i Hüsnânı bildiriyorlar.
Öyle de, zîhayatlardan ruhlu kısmı olan insan ve
hayvanâttan hiçbirisi yoktur ki, cisminde gàyet
muntazam saatler gibi işleyen ve işlettirilen dahilî
ve haricî âzâlarıyla ve bedeninde gàyet ince bir
nizam ve gàyet hassas bir mîzan ve gàyet mühim
faydalar ile yerleştirilen âlât ve duygularıyla ve
cesedinde gàyet sanatlı bir yapılış ve gàyet
hikmetli bir tefriş ve gàyet dikkatli bir muvâzene
içinde konulan cihazât-ı bedeniyesiyle, senin vücûb-u
vücuduna ve sıfatlarının tahakkukuna şehâdet
etmesin. Çünkü, bu kadar basîrâne nâzik sanat ve
şuurkârâne ince hikmet ve müdebbirâne tam
muvâzeneye, elbette, kör kuvvet ve şuursuz tabiat ve
serseri tesâdüf karışamazlar ve onların işi olamaz
ve mümkün değildir. Ve kendi kendine teşekkül edip
öyle olması ise, yüz derece muhâl içinde muhâldir.
Çünkü, o halde herbir zerresi, herbir şeyini ve
cesedinin teşekkülünü, belki dünyada alâkadar olduğu
herşeyini bilecek, görecek, yapabilecek, âdetâ ilâh
gibi ihâtalı bir ilmi ve kudreti bulunacak. Sonra,
teşkil-i cesed ona havâle edilir ve "Kendi kendine
oluyor" denilebilir.
Ve heyet-i mecmuasındaki vahdet-i tedbîr ve vahdet-i
idâre ve vahdet-i neviye ve vahdet-i cinsiye ve umûmun
yüzlerinde göz, kulak, ağız gibi noktalardá ittifak
cihetinde müşâhede edilen sikke-i fıtratta
birlik ve herbir nevin efrâdı sîmâlannda görülen
sikke-i hikmette ittihat ve iâşede ve îcadda
beraberlik ve birbirinin içinde bulunmak gibi
keyfiyetlerinden hiçbirisi yoktur ki, Senin vahdetine
katî şehâdette bulunmasın. Ve herbir ferdinde, kâinata
bakan bütün isimlerin cilveleri bulunmakla, vâhidiyet
içinde Senin ehadiyetine işareti olmasın.
Hem, nasıl ki, insan ile beraber hayvanâtın, zeminin bütün
yüzünde yayılan yüz bin envâı, muntazam bir ordu
gibi teçhiz ve tâlimât ve itaat ve musahhariyetle ve
en küçükten tâ en büyüğe kadar, Rubûbiyetin
emirleri, intizamıyla cereyanlarıyla o Rubûbiyetinin
derece-i haşmetine; ve gàyet çoklukla beraber gàyet kıymetli;
ve gàyet mükemmel olmakla beraber gàyet çabuk yapılmaları;
ve gàyet sanatlı olmakla beraber gàyet kolay yapılışlarıyla
kudretinin derece-i azametine delâlet ettikleri gibi;
şarktan garba, şimalden cenuba kadar yayılan,
mikroptan tâ gergedana kadar, en küçücük sinekten
tâ en büyük kuşa kadar bütün onların nzıklarını
yetiştiren rahmetinin hadsiz vüs’atine; ve herbiri
emirber nefer gibi vazife-i fıtriyesini yapmak, zemin yüzü
her baharda, güz mevsiminde terhis edilenler yerinde
yeniden taht-ı silâha alınmış bir orduya ordugâh
olmak cihetiyle hâkimiyetinin nihayetsiz genişliğine
katî delâlet ederler.
Hem, nasıl ki hayvanâttan herbirisi, kâinatın bir küçük
nüshası ve bir misâl-i musağğar hükmünde, gàyet
derin bir ilim ve gàyet dakîk bir hikmetle, karışık
eczâları karıştırmayarak ve bütün hayvanların
ayrı ayrı sûretlerini şaşırmayarak, hatâsız,
sehivsiz, noksansız yapılmalarıyla, ilminin her şeye
ihâtasına ve hikmetinin her şeye şümûlüne,
adetlerince işaretler ederler. Öyle de, herbiri birer
mu’cize-i sanat ve birer hârika-i hikmet olacak kadar
sanatlı ve güzel yapılmasıyla, çok sevdiğin ve
teşhirini istediğin sanat-ı Rabbâniyenin kemâl-i
hüsnüne ve gàyet derecede güzelliğine işaret ve
herbirisi, husûsan yavrular, gàyet nazdar, nâzenin bir
sûrette beslenmeleriyle ve heveslerinin ve arzularının
tatmini cihetiyle, Senin inâyetinin gàyet şirin cemâline
hadsiz işaretler ederler.
Ey Rahmânü’r-Rahîm! Ey Sâdıku’l-Va’di’l-Emîn!
Ey Mâlik-i Yevmiddîn!
Senin Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmının tâlimiyle
ve Kur’ân-ı Hakîminin irşâdıyla anladım ki: Mâdem
kâinatın en müntehap neticesi hayattır; ve hayatın
en müntehap hulâsası ruhtur; ve zîrûhun en müntehap
kısmı zîşuurdur; ve zîşuurun en câmii insandır.
Ve bütün kâinat ise, hayata musahhardır ve onun için
çalışıyor; ve zîhayatlar zîruhlara musahhardır,
onlar için dünyaya gönderiliyorlar; ve zîruhlar
insanlara musahhardır, onlara yardım ediyorlar. Ve
insanlar fıtraten Halıkını pek ciddi severler; ve
Halıkları onları hem sever, hem Kendini onlara her vesîle
ile sevdirir; ve insanın istidâdı ve cihazât-ı mâneviyesi,
başka bir bâkî âleme ve ebedî bir hayata bakıyor;
ve insanın kalbi ve şuuru bütün kuvvetiyle bekà
istiyor; ve lisânı, hadsiz duâlarıyla bekà için
Hàlıkına yalvarıyor. Elbette ve herhalde, o çok
seven ve sevilen ve mahbûb ve muhib olan insanları
dirilmemek üzere öldürmekle,
ebedî bir muhabbet için yaratılmış
iken, ebedî bir adâvetle gücendirmek olamaz ve kàbil
değildir. Belki başka bir ebedî âlemde mesûdâne yaşaması
hikmetiyle, bu dünyada çalışmak ve onu kazanmak için
gönderilmiştir. Ve insana tecellî eden isimlerin bu
fânî ve kısa hayattaki cilveleriyle, âlem-i bekàda
onların âyinesi olan insanların, ebedî cilvelerine
mazhar olacaklarına işaret ederler. Evet, Ebedînin
sâdık dostu, ebedî olacak. Ve Bâkînin âyine-i zîşuuru,
bâkî olmak lâzım gelir.
Hayvanların ruhları bâkî kalacağını ve hüdhüd-ü
Süleymânî (a.s.) ve neml’i, ve nâka-i Sâlih (a.s.)
ve kelb-i Ashâb-ı Kehf gibi bâzı efrâd-ı mahsûsa,
hem ruhu, hem cesediyle bâkî âleme gideceği ve herbir
nevin, ara sıra istimâl için birtek cesedi bulunacağı,
rivâyât-ı sahîhadan anlaşılmakla beraber, hikmet ve
hakîkat, hem Rahmet ve Rubûbiyet öyle iktizâ ederler.
Ey Kadîr-i Kayyûm!
Bütün zîhayat, zîruh, zîşuur, Senin mülkünde,
yalnız Senin kuvvet ve kudretinle ve ancak Senin irâde
ve tedbîrinle ve rahmet ve hikmetinle, rubûbiyetinin
emirlerine teshîr ve fıtrî vazifelerle tavzif edilmişler.
Ve bir kısmı, insanın kuvveti ve galebesi için değil,
belki fıtraten insanın zaafı ve aczi için, Rahmet
tarafından ona musahhar olmuşlar. Ve lisân-ı hâl ve
lisân-ı kàl ile Sâni’lerini ve Mâbudlarını
kusurdan, şerikten takdîs ve nîmetlerine şükür ve
hamd ederek, herbiri ibâdet-i mahsûsasını
yapıyorlar.
Ey şiddet-i zuhurundan gizlenmiş ve ey azamet-i kibriyâsından
perdelenmiş olan Zât-t Akdes!
Bütün zîruhların tesbihâtıyla Seni takdîs etmek
niyet edip, diyorum.
Yâ Rabbe’l-Âlemîn! Yâ İlâhe’l-Evvelîne ve’l-Âhirîn!
Ya Rabbe’s-Semâvâti ve’l-Arâdîn!
Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın tâlimiyle ve
Kur’ân-ı Hakîmin dersiyle anladım ve îman ettim
ki; nasıl semâ, fezâ, arz, berr ve bahr, şecer,
nebat, hayvan, efrâdıyla, eczâsıyla, zerrâtıyla
Seni biliyorlar, tanıyorlar ve varlığına ve
birliğine şehâdet ve delâlet ve işaret ediyorlar.
Öyle de, kâinatın hulâsası olan zîhayat; ve
zîhayatın hulâsası olan insan; ve insanın hulâsası
olan enbiyâ, evliyâ, asfiyânın hulâsası olan
kalblerin ve akılların müşâhedât ve keşfıyât ve
ilhâmât ve istihrâcâtla, yüzer icmâ ve yüzer
tevâtür kuvvetinde bir katiyetle Senin vücûb-u
vücuduna ve Senin vahdâniyet ve ehadiyetine şehâdet
edip ihbar ediyorlar. Mu’cizât ve kerâmât ve
yakînî bürhanlarıyla, haberlerini ispat ediyorlar.
Seni tesbih ederiz, ey her canlı şeyi
sudan Yaratan! (Enbiyâ Sûresi 30. âyetten iktibasla
yapılan duâ)
Evet, kalblerde, perde-i gaybda ihtar
edici bir Zâta bakan hiçbir hâtırât-ı gaybiye; ve
ilhâm edici bir Zâta baktıran hiçbir ilhâmât-ı sâdıka;
ve hakkalyakîn sûretinde sıfat-ı Kudsiye ve Esmâ-i
Hüsnânı keşfeden hiçbir îtikàd-ı yakîne; ve
enbiyâ ve evliyâda bir Vâcibü’1-Vücudun envârını
aynelyakîn ile müşâhede eden hiçbir nûrânî kalb;
ve asfıyâ ve sıddıkînde bir Hàlık-ı Küll-i
Şeyin âyât-ı vücûbunu ve berâhin-i vahdetini
ilmelyakîn ile tasdik eden, ispat eden hiçbir münevver
akıl yoktur ki, Senin vücûb-u vücuduna ve sıfat-ı
kudsiyene ve Senin vahdetine ve ehadiyetine ve Esmâ-i
Hüsnâna şehâdet etmesin, delâleti bulunmasın ve
işareti olmasın.
Ve bilhassa, bütün enbiyâ ve evliyâ ve asfıyâ ve sıddîkînin
imamı ve reisi ve hulâsası olan Resûl-i Ekrem
Aleyhissalâtü Vesselâmın ihbârını tasdik eden hiçbir
mu’cizât-ı bâhiresi; ve hakkàniyetini• gösteren
hiçbir hakîkat-i âliyesi; ve bütün mukaddes ve
hakîkatli kitapların hulâsatü’l-hulâsası olan Kur’ân-ı
Mu’cizü’1-Beyânın hiçbir âyet-i tevhîdiye-i
kàtıası; ve mesâil-i îmâniyeden hiçbir mesele-i
kudsiyesi yoktur ki, Senin vücûb-u vücuduna ve kudsî
sıfatlarına ve Senin vahdetine ve ehadiyetine ve esmâ
ve sıfatına şehâdet etmesin ve delâleti olmasın ve
işareti bulunmasın.
Hem, nasıl ki, bütün o yüz binler muhbir-i sâdıklar,
mu’cizâtlarına ve kerâmâtlarına ve hüccetlerine
istinad ederek Senin varlığına ve birliğine şehâdet
ederler. Öyle de, her şeye muhît olan Arş-ı Âzamın
külliyât-ı umûrunu idâreden, tâ kalbin gàyet gizli
ve cüz’î hâtırâtını ve arzularını ve duâlarını
bilmek ve işitmek ve idâre etmeye kadar cereyan eden
rubûbiyetinin derece-i haşmetini ve gözümüz önünde
hadsiz muhtelif eşyayı birden îcad eden, hiçbir fıil
bir fiile, bir iş bir işe mâni olmadan, en büyük bir
şeyi en küçük bir sinek gibi kolayca yapan kudretinin
derece-i azametini icmâ ile, ittifak ile îlân ve ihbar
ve ispat ediyorlar.
Hem, nasıl ki bu kâinatı, zîrûha, husûsan insana
mükemmel bir saray hükmüne getiren; ve Cenneti ve
saadet-i ebediyeyi cin ve inse ihzar eden; ve en küçük
bir zîhayatı unutmayan; ve en âciz bir kalbin
tatminine ve taltifine çalışan rahmetinin hadsiz
genişliğini ve zerrâttan tâ seyyârâta kadar bütün
envâ-ı mahlûkàtı emirlerine itaat ettiren ve teshîr
ve tavzif eden hâkimiyetinin nihayetsiz vüs’atini
haber vererek, mu’cizât ve hüccetleriyle ispat
ederler. Öyle de, kâinatı, eczâları adedince risâleler
içinde bulunan bir kitâb-ı kebîr hükmüne getiren;
ve Levh-i Mahfûzun defterleri olan İmâm-ı Mübîn ve
Kitâb-ı Mübînde, bütün mevcudâtın bütün
sergüzeştlerini kaydedip yazan; ve umum çekirdeklerde
umum ağaçlarının fihristelerini ve programlarını ve
zîşuurun başlarında, bütün kuvve-i hâfızalarda,
sahiplerinin tarihçe-i hayatlarını yanlışsız
muntazaman yazdıran ilminin her şeye ihâtasına; ve
herbir mevcuda çok hikmetleri takan, hattâ herbir ağaçta
meyveleri sayısınca neticeleri verdiren; ve herbir zîhayatta
âzâlan, belki eczâları ve hüceyrâtları adedince
maslahatları tâkip eden; hattâ insanın lisânını
çok vazifelerde tavzif etmekle beraber, taamların
tatları adedince, zevkî olan mîzancıklar ile teçhiz
ettiren hikmet-i kudsiyenin herbir şeye şümûlüne;
hem, bu dünyada numûneleri görülen celâlî ve
cemâlî isimlerinin tecellîleri, daha
parlak bir sûrette ebedü’1-âbâdda devam edeceğine;
ve bu fânî âlemde numûneleri müşâhede edilen
ihsanâtının daha şâşaalı bir sûrette dâr-ı
saadette istimrârına ve bekàsına; ve bu dünyada
onları gören müştakların ebedde dahi refâkatlerine
ve beraber bulunmalarına bilicmâ, bilittifak şehâdet
ve delâlet ve işaret ederler.
Hem, yüzer mu’cizât-ı bâhiresine ve âyât-ı kàtıasına
istinâden, başta Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü
Vesselâm ve Kur’ân-ı Hakîmin olarak, bütün
ervâh-ı neyyire ashâbı olan enbiyâlar ve kulûb-u
nûrâniye aktâbı olan evliyâlar ve ukùl-ü
münevvere erbâbı olan asfiyâlar, bütün suhuf ve
kütüb-ü mukaddesede Senin çok tekrar ile ettiğin
vaadlerine ve tehditlerine istinâden; ve Senin, kudret
ve rahmet ve inâyet ve hikmet ve celâl ve cemâlin gibi
kudsî sıfatlarına ve şe’nlerine ve izzet-i celâline
ve saltanât-ı rubûbiyetine îtimâden ve keşfiyât ve
müşâhedât ve ilmelyakîn îtikadlarıyla, saadet-i
ebediyeyi cin ve inse müjdeliyorlar. Ve ehl-i dalâlet
için Cehennem bulunduğunu haber verip îlân ediyorlar
ve îman edip şehâdet ediyorlar.
Ey Kadîr-i Hakîm! Ey Rahmân-ı Rahîm! Ey Sâdıku’l-Va’di’l-Kerîm!
Ey izzet ve azamet ve celâl sahibi Kahhâr-ı Zülcelâl!
Bu kadar sâdık dostlarını ve bu kadar vaadlerini ve
bu kadar sıfat ve şuunâtını tekzib edip, saltanât-ı
rubûbiyetinin katî mukteziyâtını ve sevdiğin ve
onlar dahi Seni tasdik ve itaatle kendilerini Sana
sevdiren hadsiz makbul ibâdının hadsiz duâlarını ve
dâvâlarını reddederek, küfür ve isyan ile ve Seni
vaadinde tekzib etmekle Senin azamet-i kibriyâna dokunan
ve izzet-i celâline dokunduran ve ulûhiyetinin
haysiyetine ilişen ve şefkat-i rubûbiyetini müteessir
eden ehl-i dalâlet ve ehl-i küfrü, haşrin inkârında
tasdik etmekten yüz bin derece mukaddessin. Ve hadsiz
derece münezzeh ve âlîsin. Böyle nihayetsiz bir
zulümden, bir çirkinlikten Senin nihayetsiz adâletini
ve cemâlini ve rahmetini takdîs ediyorum. âyetini,
vücudumun bütün zerrâtı adedince söylemek
istiyorum!
Belki Senin o sâdık elçilerin ve o doğru dellâl-ı
saltanâtının hakkalyakîn, aynelyakîn, ilmelyakîn
sûretinde Senin uhrevî rahmet hazînelerine ve âlem-i
bekàda ihsanâtının defìnelerine ve dâr-ı saadette
tamamıyla zuhur eden güzel isimlerinin hârika güzel
cilvelerine şehâdet, işaret, beşâret ederler. Ve
bütün hakîkatlerin mercîi ve güneşi ve hâmîsi
olan Hak isminin en büyük bir şuâı, bu hakîkat-i
ekber-i haşriye olduğunu îman ederek, Senin ibâdına
ders veriyorlar.
Ey Rabbü’l-Enbiyâ ve’s-Sıddîkîn!
Bütün onlar Senin mülkünde, Senin emrin ve kudretin
ile, Senin irâde ve tedbîrin ile, Senin ilmin ve
hikmetin ile musahhar ve muvazzaftırlar. Takdîs,
tekbir,
Allah, onların söyledikleri şeylerden
pek münezzehtir ve pek büyük bir yücelikle yücedir.
(İsra Sûresi: 43.)
tahmîd, tehlîl ile, küre-i arzı bir
zikirhâne-i âzam, bu kâinatı bir mescid-i ekber hükmünde
göstermişler.
Yâ Rabbî ve yâ Rabbe’s-Semâvâti ve’l-Arâdîn!
Yâ Hàlıkî ve yâ Hàlık-ı Küll-i Şey!
Gökleri yıldızlarıyla, zemini müştemilâtıyla ve bütün
mahlûkàtı bütün keyfiyâtıyla teshîr eden
kudretinin ve irâdetinin ve hikmetinin ve hâkimiyetinin
ve rahmetinin hakkı için, nefsimi bana musahhar eyle!
Ve matlûbumu bana musahhar kıl! Kur’ân’a ve
îmâna hizmet için, insanların kalblerini Risâle-i
Nur’a musahhar yap! Ve bana ve ihvânıma, îmân-ı kâmil
ve hüsn-ü hâtime ver! Hazret-i Mûsâ Aleyhisselâma
denizi ve Hazret-i İbrâhim Aleyhisselâma ateşi ve
Hazret-i Dâvud Aleyhisselâma dağı, demiri ve Hazret-i
Süleyman Aleyhisselâma cinni ve insi ve Hazret-i
Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâma şems ve kameri teshîr
ettiğin gibi, Risâle-i Nur’ a kalbleri ve akıllan
musahhar kıl! Ve beni ve Risâle-i Nur talebelerini, nefıs
ve şeytanın şerrrinden ve kabir azâbından ve
Cehennem ateşinden muhâfaza eyle ve Cennetü’1-Firdevste
mesut kıl! Âmin, âmin, âmin!
Kur’ân’dan ve münâcât-ı Nebeviye olan Cevşenü’l-Kebîrden
aldığım bu dersimi, bir ibâdet-i tefekküriye olarak,
Rabb-i Rahîmimin dergâhına arz etmekte kusur
etmişsem, kusurumun affı için, Kur’ân’ı ve
Cevşenü’l-Kebîri şefaatçi ederek, rahmetinden,
affimı niyaz ediyorum.
Seni her türlü noksandan tenzih ederiz.
Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Sen
her şeyi hakkıyla bilir, her işi hikmetle yaparsın.
(Bakara Suresi: 32.)
Duâları ise şu sözlerde sona erer: "Ezelden
ebede her türlü hamd ve övgü, şükür ve minnet,
Âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur." (Yûnus
Sûresi:10.)
YİRMİ ALTINCI LEM’A
İhtiyarlar
Lem’ası
Yirmi
altı rica ve ziya ve teselliyi câmidir.
HAŞİYE
3
İHTAR: Herbir Ricanın başında, mânevî derdimi gayet
elîm ve sizi müteessir edecek derecede yazdığımın
sebebi, Kur’ân-ı Hakîmden gelen ilâcın fevkalâde
tesirini göstermek içindir. İhtiyarlara ait bu Lem’a,
üç dört cihetle hüsn-ü ifadeyi muhafaza edememiş.
Birincisi: Sergüzeşt-i hayatıma ait olduğu için, o
zamanlara hayalen gidip o hâlette yazıldığından,
ifade, intizamını muhafaza edemedi.
İkincisi: Sabah namazından sonra, gayet yorgunluk
hissettiğim bir zamanda, hem sürate mecburiyet tahtında
yazıldığından, ifadede müşevveşiyet düşmüş.
Üçüncüsü: Yanımda dâim yazacak bulunmadığından,
yanımda bulunan kâtibin de Risale-i Nura ait dört beş
vazifesi olmakla tashihatına tam vakit
bulamadığımızdan intizamsız kaldı.
Dördüncüsü: Telifin akabinde ikimiz de yorgun olarak,
mânâyı dikkatle düşünmeyerek, gayet sathî bir
tashihle iktifâ edildiğinden, tarz-ı ifadede elbette
kusurlar bulunacak. Âlicenap ihtiyarlardan, ifadedeki
kusurlarıma nazar-ı müsamaha ile bakmak ve rahmet-i
İlâhiye boş olarak döndürmediği mübarek ihtiyarlar
ellerini dergâh-ı İlâhiyeye açtıkları vakit, bizi
de dualarında dahil etsinler.
"Kâf hâ yâ ayn sâd. Bu âyetler,
kulu Zekeriya’ya Rabbinin rahmetini zikirdir. Hani o
Rabbine gizlice niyaz ederek demişti ki: Ey Rabbim,
artık benim kemiklerim yıprandı, başım ihtiyarlıkla
tutuşup saçlarım aklandı. Sana ettiğim dualarımda
da, ey Rabbim, ben hiç mahrum kalmadım." Meryem Sûresi,
19:1-4.
HAŞİYE
Müellif-i muhtereminin tashihinden geçen yazma bir
nüshada, bu Lem’a hakkında, "Mütebâki kalan 14’ten
tâ 26’ya kadar olan Ricalar, malûm musibet [Eskişehir
Hapsi] yüzünden yazılmadı; onun mevsimi geçtiği için
noksan kaldı" denilmektedir.
Şu Lem’a Yirmi Altı Ricadır.
BİRİNCİ
RİCA
Ey sinn-i kemâle gelen muhterem ihtiyar kardeşler ve
ihtiyare hemşireler! Ben de sizin gibi ihtiyarım.
İhtiyarlık zamanında ara sıra bulduğum ricaları ve
o ricalardaki teselli nuruna sizi de teşrik etmek
arzusuyla, başımdan geçen bazı hâlâtı yazacağım.
Gördüğüm ziya ve rast geldiğim rica kapıları,
elbette benim nâkıs ve müşevveş istidadıma göre
görülmüş, açılmış. İnşaallah sizlerin sâfi ve
hâlis istidatlarınız, gördüğüm ziyayı
parlattıracak, bulduğum ricayı daha ziyade
kuvvetleştirecek.
İşte, gelecek o ricaların ve ziyaların menbaı,
madeni, çeşmesi, imandır.
İKİNCİ
RİCA
İhtiyarlığa girdiğim zaman, birgün güz mevsiminde,
ikindi vaktinde, yüksek bir dağda dünyaya baktım.
Birden, gayet rikkatli ve hazîn ve bir cihette karanlıklı
bir hâlet bana geldi. Gördüm ki, ben ihtiyarlandım, gündüz
de ihtiyarlanmış, sene de ihtiyarlanmış, dünya da
ihtiyarlanmış. Bu ihtiyarlıklar içinde dünyadan
firak ve sevdiklerimden iftirak zamanı
yakınlaştığından, ihtiyarlık beni ziyade sarstı.
Birden, rahmet-i İlâhiye öyle bir surette inkişaf
etti ki, o rikkatli hüzün ve firâkı, kuvvetli bir
rica ve parlak bir teselli nuruna çevirdi. Evet, ey
benim gibi ihtiyarlar! Kur’ân-ı Hakîmde yüz yerde
"er-Rahmânü’r-Rahîm" sıfatlarıyla
kendini bizlere takdim eden ve daima zeminin yüzünde
merhamet isteyen zîhayatların imdadına rahmetini gönderen
ve gaybdan her sene baharı hadsiz nimet ve hediyeleriyle
doldurup rızka muhtaç bizlere yetiştiren ve zaaf ve
acz derecesi nisbetinde rahmetinin cilvesini ziyade gösteren
bir Hâlık-ı Rahîmimizin rahmeti, bu ihtiyarlığımızda
en büyük bir rica ve en kuvvetli bir ziyadır. Bu
rahmeti bulmak, iman ile o Rahmân’a intisap etmek ve
ferâizi kılmakla Ona itaat etmektir.
ÜÇÜNCÜ RİCA
Bir zaman gençlik gecesinin uykusundan ihtiyarlık
sabahıyla uyandığım vakit kendime baktım, vücudum
kabir tarafına bir inişten koşar gibi gidiyor.
Niyazi-i Mısrî’nin
Günde bir taşı bina-yı ömrümün düştü yere,
Can yatar gafil, binası oldu viran bîhaber
dediği gibi, ruhumun hanesi olan cismimin de hergün bir
taşı düşmekle yıpranıyor. Ve dünya ile beni
kuvvetli bağlayan ümitlerim, emellerim kopmaya başladılar.
Hadsiz dostlarımdan ve sevdiklerimden mufarakat
zamanının yakınlaştığını hissettim. O mânevî ve
çok derin ve devâsız görünen yaranın merhemini
aradım, bulamadım. Yine Niyazi-i Mısrî gibi dedim ki:
Dil bekası, Hak fenâsı istedi mülk-ü
tenim,
Bir devâsız derde düştüm, ah ki Lokman bîhaber. HAŞİYE
O vakit birden merhamet-i İlâhiyenin lisanı, misali,
timsali, dellâlı, mümessili olan Peygamber-i Zîşan
Aleyhissalâtü Vesselâmın nuru ve şefaati ve beşere
getirdiği hediye-i hidayeti, o dermansız, hadsiz
zannettiğim yaraya güzel bir merhem ve tiryak oldu.
Karanlıklı ye’simi, nurlu bir ricaya çevirdi.
Evet, ey benim gibi ihtiyarlığını hisseden muhterem
ihtiyar ve ihtiyareler! Biz gidiyoruz, aldanmakta fayda
yok. Gözümüzü kapamakla bizi burada durdurmazlar;
sevkiyat var. Fakat gafletten ve kısmen de ehl-i dalâletten
gelen zulümat evhamlarıyla bize firaklı ve
karanlıklı görünen berzah memleketi, ahbapların
mecmaıdır. Başta şefîimiz olan Habibullah
Aleyhissalâtü Vesselâm ile bütün dostlarımıza
kavuşmak âlemidir.
Evet, bin üç yüz elli senede, her sene üç yüz elli
milyon insanların sultanı ve onların ruhlarının mürebbîsi
ve akıllarının muallimi ve kalblerinin mahbubu ve her
günde, es-sebebü ke’l-fâil sırrınca, bütün o
ümmetinin işlediği hasenâtın bir misli, sahife-i
hasenâtına ilâve edilen ve şu kâinattaki makasıd-ı
âliye-i İlâhiyenin medarı ve mevcudatın
kıymetlerinin teâlîsinin sebebi olan o zât-ı
Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm, dünyaya geldiği
dakikada "Ümmetî, ümmetî" rivayet-i sahiha
ile ve keşf-i sadıkla dediği gibi, mahşerde herkes
"Nefsî, nefsî" dediği zaman, yine "Ümmetî,
ümmetî" diyerek en kudsî ve en yüksek bir
fedakârlıkla, yine şefaatiyle ümmetinin imdadına
koşan bir zâtın gittiği âleme gidiyoruz. Ve o güneşin
etrafında hadsiz asfiya ve evliya yıldızlarıyla
ışıklanan öyle bir âleme gidiyoruz.
İşte o zâtın şefaati altına girip ve nurundan
istifade etmenin ve zulümat-ı berzahiyeden kurtulmanın
çaresi, sünnet-i seniyyesine ittibâdır.
DÖRDÜNCÜ
RİCA
Bir zaman ihtiyarlığa ayak bastığımdan, gafleti
idame ettiren sıhhat-i bedenim de bozulmuştu.
İhtiyarlıkla hastalık müttefikan bana hücum etti. Başıma
vura vura uykumu kaçırdılar. Çoluk çocuk, mal gibi
beni dünya ile bağlayacak alâkalar da yoktu. Gençlik
sersemliğiyle zayi ettiğim sermaye-i ömrümün
meyvelerini, bütün günahlar, hatîatlar gördüm.
Niyazi-i Mısrî gibi feryad eyleyerek dedim:
Bir ticaret yapmadım, nakd-i ömür oldu hebâ,
Yola geldim, lâkin göçmüş cümle kervan bîhaber.
Ağlayıp, nâlân edip, düştüm yola tenhâ, garip,
Dîde giryan, sîne biryan, akıl hayran, bîhaber.
HAŞİYE
Yani, benim kalbim bütün kuvvetiyle beka istediği
halde, hikmet-i İlâhiye cesedimin harabiyetini iktiza
ediyor. Hekîm-i Lokman da çaresini bulamadığı,
dermansız bir derde düştüm.
O vakit gurbetteydim. Me’yûsâne bir
hüzün ve nedametkârâne bir teessüf ve
istimdatkârâne bir hasret hissettim.
Birden, Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan imdada yetişti.
Bana o kadar kuvvetli bir rica kapısını açtı ve
öyle hakikî bir teselli ziyasını verdi ki, o
vaziyetimin yüz derece fevkindeki ye’si dahi izale
eder ve o karanlıkları dağıtabilirdi.
Evet, ey benim gibi dünya ile alâkaları kesilmeye
başlayan ve dünya ile bağlanan ipleri kopmaya yüz
tutan muhterem ihtiyar ve ihtiyareler! Bu dünyayı en mükemmel
ve muntazam bir şehir, bir saray hükmünde halk eden
bir Sâni-i Zülcelâl, mümkün müdür ki, o şehirde,
o sarayda, en ehemmiyetli misafirleriyle ve dostlarıyla
konuşmasın, görüşmesin? Madem bilerek bu sarayı
yapmış ve irade ve ihtiyar ile tanzim ve tezyin etmiş;
elbette nasıl ki yapan bilir, öyle de bilen konuşur.
Madem bu sarayı, bu şehri bize güzel bir misafirhane
ve ticaretgâh yapmış; elbette bize karşı münasebâtını
ve bizden arzularını gösterecek bir defteri, bir kitabı
bulunacaktır.
İşte o kudsî defterin en mükemmeli, kırk vecihle
mucize ve her dakikada hiç olmazsa yüz milyonun
dillerinde gezen, nur serpen ve herbir harfinde asgarî
olarak on sevap ve on hasene ve bazen on bin ve bazen
da-Leyle-i Kadir sırrıyla-bir harfine otuz bin hasene
ve meyve-i Cennet ve nur-u berzah veren Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyandır.
Bu makamda ona rekabet edecek, kâinatta hiçbir kitap
yoktur ve hiçbir kimse gösteremez. Madem bu elimizdeki
Kur’ân, semâvat ve arzın Hâlık-ı Zülcelâlinin
rububiyet-i mutlakası noktasından ve azamet-i ulûhiyeti
cihetinden ve ihata-i rahmeti cânibinden gelen kelâmıdır,
fermanıdır, bir maden-i rahmetidir. Ona yapış; her
derde bir deva, her zulmete bir ziya, her ye’se bir
rica, içinde vardır.
İşte bu ebedî hazinenin anahtarı imandır ve
teslimdir ve onu dinleyip kabul etmektir ve okumaktır.
BEŞİNCİ
RİCA
Bir zaman, ihtiyarlığımın mebdeinde, bir inzivâ
arzusuyla, İstanbul’un Boğaz tarafındaki Yûşâ
Tepesinde, yalnızlıkla ruhum bir istirahat aradı. Birgün
o yüksek tepede, daire-i ufka, etrafa baktım. Gayet hazîn
ve rikkatli bir levha-i zeval ve firâkı,
ihtiyarlığın ihtarıyla gördüm. Şecere-i ömrümün
kırk beşinci senesi olan kırk beşinci dalındaki yüksek
makamından, tâ hayatımın aşağı tabakalarına nazar
gezdirdim. Gördüm ki, o aşağıda, herbir dalında,
herbir senenin zarfında sevdiklerimden ve alâkadarlarımdan
ve tanıştıklarımdan hadsiz cenazeler var. Ve o firak
ve iftiraktan gelen gayet rikkatli bir mânevî
teessürat içinde, Fuzûlî-i Bağdâdî gibi mufarakat
eden dostları düşünerek enîn edip,
Vaslını yâd eyledikçe ağlarım,
Tâ nefes varsa kuru cismimde feryad eylerim
diyerek bir teselli, bir nur, bir rica kapısını
aradım. Birden, âhirete iman nuru imdada yetişti; hiç
sönmez bir nur, hiç kırılmaz bir rica verdi.
Evet, ey benim gibi ihtiyar kardeşler ve
ihtiyare hemşireler! Madem âhiret var ve madem bâkidir
ve madem dünyadan daha güzeldir. Ve madem bizi yaratan
Zat hem Hakîm, hem Rahîmdir. İhtiyarlıktan şekvâ ve
teessüf etmemeliyiz. Bilâkis, ihtiyarlık, iman ile
ibadet içinde sinn-i kemâle gelip, vazife-i hayattan
terhis ve âlem-i rahmete istirahat için gitmeye bir
alâmet olduğu cihetle, ondan memnun olmalıyız.
Evet, nass-ı hadisle, nev-i beşerin en mümtaz
şahsiyetleri olan yüz yirmi dört bin enbiyanın icmâ ve
tevatürle, kısmen şuhuda ve kısmen hakkalyakine
istinaden, müttefikan âhiretin vücudundan ve insanların
oraya sevk edileceğinden ve bu kâinatın Hâlıkının
katî vaad ettiği âhireti getireceğinden haber
verdikleri gibi; onların verdikleri haberi keşif ve
şuhud ile, ilmelyakin suretinde tasdik eden yüz yirmi
dört milyon evliyanın o âhiretin vücuduna
şehadetleriyle ve bu kâinatın Sâni-i Hakîminin
bütün esmâsı bu dünyada gösterdikleri cilveleriyle
bir âlem-i bekayı bilbedâhe iktiza ettiklerinden, yine
âhiretin vücuduna delâletiyle; ve her sene, baharda,
rû-yi zeminde ayakta duran had ve hesaba gelmez ölmüş
ağaçların cenazelerini emr-i kün feyekûn ile ihyâ
edip ba’sü ba’delmevte mazhar eden ve haşir ve
neşrin yüz binler numunesi olarak nebâtat
taifelerinden ve hayvânat milletlerinden üç yüz bin
nevileri haşir ve neşreden hadsiz bir kudret-i ezeliye
ve hesapsız ve israfsız bir hikmet-i ebediye ve rızka
muhtaç bütün zîruhları kemâl-i şefkatle gayet
harika bir tarzda iaşe ettiren ve her baharda az bir
zamanda had ve hesaba gelmez envâ-ı ziynet ve mehâsini
gösteren bir rahmet-i bâkiye ve bir inâyet-i daimenin
bilbedâhe âhiretin vücudunu istilzam ile ve şu kâinatın
en mükemmel meyvesi ve Hâlık-ı Kâinatın en sevdiği
masnuu ve kâinatın mevcudatıyla en ziyade alâkadar
olan insandaki şedit, sarsılmaz, daimi olan aşk-ı
beka ve şevk-i ebediyet ve âmâl-i sermediyet,
bilbedâhe işaret ve delâletiyle, bu âlem-i fâniden
sonra bir âlem-i bâki ve bir dâr-ı âhiret ve bir
dâr-ı saadet bulunduğunu o derece katî bir surette
ispat ederler ki, dünyanın vücudu kadar, bilbedâhe
âhiretin vücudunu kabul etmeyi istilzam ederler. HAŞİYE
Madem Kur’ân-ı Hakîmin bize verdiği en mühim bir
ders, iman-ı bil’âhirettir; ve o iman da bu derece
kuvvetlidir; ve o imanda öyle bir rica ve bir teselli
var ki, yüz
Bak: Mektubat:
84/1. Müsned, 5:266; Veliyyüddin Tebrizî, Mişkâtü’l-Mesâbîh,
3:122; İbnü’l-Kayyım el-Cevzî, Zâdü’l-Meâd,
(tahkik: el-Arnavud), 1:43-44.
HAŞİYE
Evet, sübutî bir emri ihbar etmenin kolaylığı ve inkâr
ve nefyetmenin gayet müşkül olduğu bu temsilden görünür.
Şöyle ki:
Biri dese, "Meyveleri süt konserveleri olan gayet
harika bir bahçe küre-i arz üzerinde vardır";
diğeri dese, "Yoktur." ispat eden, yalnız
onun yerini veyahut bazı meyvelerini göstermekle,
kolayca dâvâsını ispat eder. İnkâr eden adam,
nefyini ispat etmek için bütün küre-i arzı görmek
ve göstermekle dâvâsını ispat edebilir.
Aynen öyle de, Cenneti ihbar edenler, yüz binler tereşşuhâtını,
meyvelerini, âsârını gösterdiklerinden kat-ı nazar,
iki şahid-i sadıkın sübutuna şehadetleri kâfi
gelirken; onu inkâr eden, hadsiz bir kâinatı, hadsiz
ebedî zamanı temâşâ etmek ve görmek ve eledikten
sonra inkârını ispat edebilir, ademini gösterebilir.
İşte, ey ihtiyar kardeşler, iman-ı âhiretin ne kadar
kuvvetli olduğunu anlayınız.
bin ihtiyarlık birtek şahsa gelse, bu
imandan gelen teselli mukabil gelebilir. Elbette biz
ihtiyarlar "Elhamdü lillâhi alâ kemâli’l-îmân"
deyip ihtiyarlığımıza sevinmeliyiz.
ALTINCI
RİCA
Bir zaman, elîm bir esaretimde, insanlardan tevahhuş
edip Barla Yaylasında, Çam dağının tepesinde yalnız
kaldım. Yalnızlıkta bir nur arıyordum. Bir gece, o yüksek
tepenin başındaki yüksek bir çam ağacının
üstündeki üstü açık odacıkta idim. Üç dört
gurbeti birbiri içinde ihtiyarlık bana ihtar etti.
Altıncı Mektupta izah edildiği gibi, o gece, ıssız,
sessiz, yalnız, ağaçların hışırtılarından ve
hemhemelerinden gelen hazîn bir sadâ, bir ses,
rikkatime, ihtiyarlığıma, gurbetime ziyade dokundu.
İhtiyarlık bana ihtar etti ki: Gündüz nasıl şu
siyah bir kabre tebeddül etti, dünya siyah kefenini
giydi; öyle de, senin ömrünün gündüzü de geceye ve
dünya gündüzü de berzah gecesine ve hayatın yazı
dahi ölümün kış gecesine inkılâp edeceğini
kalbimin kulağına söyledi. Nefsim bilmecburiye dedi:
Evet, ben vatanımdan garip olduğum gibi, bu elli sene
zarfındaki ömrümde zeval bulan sevdiklerimden ayrı düştüğümden
ve arkalarında onlara ağlayarak kaldığımdan, bu
vatan gurbetinden daha ziyade hazîn ve elîm bir
gurbettir. Ve bu gece ve dağın garibâne vaziyetindeki
hazîn gurbetten daha ziyade hazîn ve elîm bir gurbete
yakınlaşıyorum ki, bütün dünyadan birden mufarakat
zamanı yakınlaştığını ihtiyarlık bana haber
veriyor. Bu gurbet gurbet içinde ve bu hüzün hüzün
içindeki vaziyetten bir rica, bir nur aradım. Birden,
iman-ı billâh imdada yetişti. Öyle bir ünsiyet verdi
ki, bulunduğum muzaaf vahşet bin defa tezâuf etseydi,
yine o teselli kâfi gelirdi.
Evet, ey ihtiyar ve ihtiyareler! Madem Rahîm bir Hâlıkımız
var; bizim için gurbet olamaz. Madem O var; bizim için
herşey var. Madem O var; melâikeleri de var. Öyleyse
bu dünya boş değil; hâli dağlar, boş sahrâlar
Cenâb-ı Hakkın ibâdıyla doludur. Zîşuur ibâdından
başka, Onun nuruyla, Onun hesabıyla taşı da, ağacı
da birer mûnis arkadaş hükmüne geçer, lisan-ı halle
bizimle konuşabilirler ve eğlendirirler.
Evet, bu kâinatın mevcudatı adedince ve bu büyük
kitab-ı âlemin harfleri sayısınca, vücuduna şehadet
eden; ve zîruhların medar-ı şefkat ve rahmet ve inâyet
olabilen cihazatı ve mat’ûmâtı ve nimetleri
adedince rahmetini gösteren deliller, şahitler, bize
Rahîm, Kerîm, Enîs, Vedûd olan Hâlıkımızın, Sâniimizin,
Hâmîmizin dergâhını gösteriyorlar. O dergâhta en
makbul bir şefaatçi, acz ve zaaftır. Ve acz ve zaafın
tam zamanı da ihtiyarlıktır. Böyle bir dergâha
makbul bir şefaatçi olan ihtiyarlıktan küsmek değil,
sevmek lâzımdır.
YEDİNCİ RİCA
Bir zaman, ihtiyarlığın başlangıcında, Eski Said’in
gülmeleri Yeni Said’in ağlamalarına inkılâp ettiği
hengâmda, Ankara’daki ehl-i dünya beni Eski Said
zannedip oraya istediler, gittim. Güz mevsiminin
âhirlerinde Ankara’nın benden çok ziyade ihtiyarlanmış,
yıpranmış, eskimiş kalesinin başına çıktım. O
kale, tahaccür etmiş hâdisât-ı tarihiye suretinde
bana göründü. Senenin ihtiyarlık mevsimiyle benim
ihtiyarlığım, kalenin ihtiyarlığı, beşerin
ihtiyarlığı, şanlı Osmanlı Devletinin
ihtiyarlığı ve Hilâfet Saltanatının vefatı ve dünyanın
ihtiyarlığı, bana gayet hazîn ve rikkatli ve firkatli
bir hâlet içinde, o yüksek kalede geçmiş zamanın
derelerine ve gelecek zamanın dağlarına baktırdı ve
baktım. Birbiri içinde beni ihata eden dört beş
ihtiyarlık karanlıkları içinde, Ankara’da en kara
bir hâlet-i ruhiye hissettiğimden, HAŞİYE bir nur, bir
teselli, bir rica aradım.
Sağa, yani, mazi olan geçmiş zamana bakıp teselli
ararken, bana mazi, pederimin ve ecdadımın ve nevimin
bir mezar-ı ekberi suretinde göründü. Teselli yerine
vahşet verdi.
Sol tarafım olan istikbale, derman ararken baktım. Gördüm
ki, benim ve emsalimin ve nesl-i âtinin büyük ve
karanlıklı bir kabri suretinde göründü, ünsiyet
yerine dehşet verdi.
Sağ ile soldan tevahhuş edip hazır günüme baktım. O
gafletli ve tarihvâri nazarıma o hazır gün, yarım
ölmekte ve hareket-i mezbûhânedeki ıztırap çeken
cismimin cenazesini taşıyan bir tabut suretinde göründü.
Sonra bu cihetten dahi meyus olunca, başımı
kaldırıp, ömrümün ağacının başına baktım. Gördüm
ki, o ağacın tek bir meyvesi var; o da benim
cenazemdir, o ağaç üstünde duruyor, bana bakıyor.
O cihetten dahi tevahhuş edip başımı aşağıya
eğdim, o ömür ağacının aşağısına, köküne baktım.
Gördüm ki, o aşağıda olan toprak, kemiklerimin
toprağıyla mebde-i hilkatimin toprağı birbirine
karışmış bir surette, ayaklar altında çiğneniyor gördüm.
O da derman değil, belki derdime dert kattı.
Sonra mecburiyetle arkama baktım. Gördüm ki, esassız,
fâni olan dünya, hiçlik derelerinde ve yokluk zulümatında
yuvarlanıp gidiyor. Derdime merhem ararken, zehir ilâve
etti.
O cihette dahi hayır göremediğimden, ön tarafıma
baktım, ileriye nazarımı gönderdim. Gördüm ki,
kabir kapısı tam yolumun üstünde açık görünüp, ağzını
açmış, bana bakıyor. Onun arkasında, ebed tarafına
giden cadde ve o caddede giden kafileler uzaktan uzağa
nazara çarpıyor.
HAŞİYE
O zaman bu hâlet-i ruhiye Fârisî bir münâcat
suretinde kalbe geldi, yazdım. Ankara’da Hubab
risalesinde tab edilmiştir.
Ve bu altı cihetten gelen dehşetlere
karşı bana nokta-i istinad ve silâh-ı müdafaa
olacak, cüz’î bir cüz-ü ihtiyarîden başka birey
elimde yok. O hadsiz a’dâ ve hesapsız muzır şeylere
karşı tek bir silâh-ı insanî olan o cüz-ü
ihtiyarî, hem nâkıs, hem kısa, hem âciz, hem icadsız
olduğundan, kesbden başka birey elinden gelmez. Ne geçmiş
zamana geçebilir, tâ ondan bana gelen hüzünleri
sustursun; ve ne de istikbale hulûl edebilir, tâ ondan
gelen korkuları men etsin. Geçmiş ve geleceklere ait
emellerime ve elemlerime faydası olmadığını gördüm.
Bu altı cihetten gelen dehşet ve vahşet ve karanlık
ve meyusiyet içinde çırpındığım hengâmda, birden
Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyânın semâsında
parlayan iman nurları imdada yetişti. O altı ciheti o
kadar tenvir edip ışıklandırdı ki, gördüğüm o
vahşetler ve karanlıklar yüz derece tezauf etseydi,
yine o nur onlara karşı kâfi ve vâfi idi. Bütün o
dehşetleri birer birer teselliye ve o vahşetleri birer
birer ünsiyete çevirdi. Şöyle ki:
|