| Risale Oku Yirmi Beşinci Söz
Mu’cizât-ı
Kur’âniye Risâlesi
Elde Kur’ân gibi bir mu’cize-i bâkî varken, başka
bürhan aramak aklıma zâid görünür.
Elde Kur’ân gibi bir bürhan-ı hakikat varken, münkirleri
ilzam için gönlüme sıklet mi gelir?
İhtar
[Şu Sözün başında Beş Şûleyi yazmak niyet ettik.
Fakat Birinci Şûlenin âhirlerinde eski hurufâtla tâb
etmek için gayet sür’atle yazmaya mecbur olduk.
Hattâ bâzı gün yirmi otuz sayfayı iki üç saat
içinde yazıyorduk. Onun için Üç Şûleyi ihtisâren,
icmâlen yazarak İki Şûleyi de şimdilik terk ettik.
Bana âit kusurlar ve noksaniyetler ve işkâl ve
hatâlara nazar-ı insaf ve müsâmaha ile bakmalarını
ihvanlarımızdan bekleriz.]
Bu Mu’cizât-ı Kur’âniye Risâlesindeki ekser
âyetlerin herbiri, ya mülhidler tarafından medâr-ı
tenkit olmuş veya ehl-i fen tarafından itiraza
uğramış veya cinnî ve insî şeytanların vesvese ve
şüphelerine mâruz olmuş âyetlerdir. İşte bu Yirmi
Beşinci Söz öyle bir tarzda o âyetlerin hakikatlerini
ve nüktelerini beyân etmiş ki, ehl-i ilhad ve fennin
kusur zannettikleri noktalar i’câzın lemeâtı ve belâgat-ı
Kur’âniyenin kemâlâtının menşe’leri olduğu,
ilmî kaideleriyle ispat edilmiş. Bulantı vermemek için
onların şüpheleri zikredilmeden cevab-ı katî verilmiş.
gibi, yalnız Yirminci Sözün Birinci Makamında, üç
dört âyette şüpheleri söylenmiş.
Hem bu Mu’cizât-ı Kur’âniye
Güneş döner (Yâsin Sûresi: 38) • Dağları
birer kazık yapmadık mı? (Nebe Sûresi: 7.)
Risâlesi
gerçi gayet muhtasar ve acele yazılmış ise de, fakat
ilm-i belâgat ve ulûm-u Arabiye noktasında, âlimlere
hayret verecek derecede âlimâne ve derin ve kuvvetli
bir tarzda beyân edilmiş. Gerçi her bahsini her ehl-i
dikkat tam anlamaz, istifade etmez. Fakat, o bahçede
herkesin ehemmiyetli hissesi var. Pek acele ve müşevveş
hâletler içinde telif edildiğinden, ifade ve ibâresinde
kusur var olmasıyla beraber, ilim noktasında çok
ehemmiyetli meselelerin hakikatini beyân etmiş.
Said Nursî
Mu’cizât-ı
Kur’âniye Risâlesi
Mahzen-i mu’cizât ve mu’cize-i kübrâ-i Ahmediye
(a.s.m.) olan Kur’ân-ı Hakîm-i Mu’cizü’l-Beyânın
hadsiz vücûh-u i’câzından kırka yakın vücûh-u i’câziyeyi
Arabî risâlelerimde ve Arabî Risâle-i Nur’da ve
İşârâtü’l-İ’câz nâmındaki tefsirimde ve geçen
şu Yirmi Dört Sözlerde işaretler etmişiz. Şimdi
onlardan yalnız beş vechini bir derece beyân ve sâir
vücûhu içlerinde icmâlen derc ederek ve bir Mukaddeme
ile onun tarif ve mahiyetine işaret edeceğiz.
Mukaddeme
Üç Cüz’dür.
Birinci Cüz: Kur’ân nedir, tarifi nasıldır?
Elcevap: On Dokuzuncu Sözde beyân edildiği ve sâir
Sözlerde ispat edildiği gibi, Kur’ân, şu kitâb-ı
kebîr-i kâinatın bir tercüme-i ezeliyesi; ve âyât-ı
tekviniyeyi okuyan mütenevvi’ dillerinin tercümân-ı
ebedîsi; ve şu âlem-i gayb ve şehâdet kitâbının müfessiri;
ve zeminde ve gökte gizli esmâ-i İlâhiyenin mânevî
hazînelerinin keşşâfı; ve sutûr-u hâdisâtın
altında muzmer hakàikın miftâhı; ve âlem-i şehâdette
âlem-i gaybın lisânı; ve şu âlem-i şehâdet
perdesi arkasında olan âlem-i gayb cihetinden gelen
iltifatât-ı ebediye-i Rahmâniye ve hitâbât-ı
ezeliye-i Sübhâniyenin hazînesi; ve şu İslâmiyet
âlem-i mânevîsinin güneşi, temeli, hendesesi; ve avâlim-i
uhreviyenin mukaddes haritası; ve zât ve sıfât ve
esmâ ve şuûn-u İlâhiyenin kavl-i
Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın
adıyla.
De ki: And olsun, eğer bu Kur’ân’ın benzerini
getirmek için insanlar ve cinler bir araya toplanıp da
hepsi birbirine yardımcı olsalar, yine de onun
benzerini getiremezler. (İsrâ Sûresi: 88.)
şârihi tefsir-i vâzıhı, bürhan-ı kàtıı,
tercümân-ı sâtıı; ve şu âlem-i insaniyetin
mürebbîsi; ve insaniyet-i kübrâ olan İslâmiyetin
mâ ve ziyâsı; ve nev-i beşerin hikmet-i hakikiyesi;
ve insaniyeti saadete sevk eden hakiki mürşidi ve hâdîsi;
ve insana hem bir kitâb-ı şeriat, hem bir kitâb-ı duâ,
hem bir kitâb-ı hikmet, hem bir kitâb-ı ubûdiyet,
hem bir kitâb-ı emir ve dâvet, hem bir kitâb-ı
zikir, hem bir kitâb-ı fikir, hem bütün insanın bütün
hâcât-ı mâneviyesine mercî olacak çok kitapları
tazammun eden tek, câmi’ bir kitâb-ı mukaddestir.
Hem, bütün evliyâ ve sıddîkîn ve ürefâ ve
muhakkikînin muhtelif meşreplerine ve ayrı ayrı
mesleklerine, herbirindeki meşrebin mezâkına lâyık
ve o meşrebi tenvir edecek ve herbir mesleğin mesâkına
muvâfık ve onu tasvir edecek birer risâle ibraz eden
mukaddes bir kütüphâne hükmünde bir kitâb-ı semâvîdir.
İkinci Cüz ve Tetimme-i târif: Kur’ân Arş-ı
Âzamdan, İsm-i Âzamdan, her ismin mertebe-i âzamından
geldiği için, On İkinci Sözde beyân ve ispat edildiği
gibi, Kur’ân, bütün âlemlerin Rabbi itibâriyle,
Allah’ın kelâmıdır; hem bütün mevcudâtın İlâhı
ünvânıyla Allah’ın fermanıdır; hem bütün
semâvât ve arzın Halıkı nâmına bir hitâbdır; hem
rubûbiyet-i mutlaka cihetinde bir mükâlemedir; hem
saltanat-ı âmme-i Sübhâniye hesâbına bir hutbe-i
ezeliyedir; hem rahmet-i vâsiâ-i muhîta nokta-i nazarında
bir defter-i iltifatât-ı Rahmâniyedir; hem ulûhiyetin
azamet-i haşmeti haysiyetiyle, başlarında bâzan
şifre bulunan bir muhâbere mecmûasıdır; hem İsm-i
Âzamın muhîtinden nüzûl ile Arş-ı Âzamın bütün
muhâtına bakan ve teftiş eden hikmetfeşân bir
kitâb-ı mukaddestir.
Ve şu sırdandır ki, "Kelâmullah" ünvânı,
kemâl-i liyâkatle Kur’ân’a verilmiş ve dâimâ da
veriliyor. Kur’ân’dan sonra sâir enbiyânın kütüb
ve suhufları derecesi gelir. Sâir nihayetsiz kelimât-ı
İlâhiye ise bir kısmı dahi has bir itibarla, cüz’î
bir ünvan ile, hususi bir tecellî ile, cüz’î bir
isim ile ve has bir Rubûbiyet ile ve mahsus bir saltanat
ile ve hususi bir rahmet ile zâhir olan ilhmât
sûretinde bir mükâlemedir. Melek ve beşer ve hayvanâtın
ilhamları, külliyet ve hususiyet itibâriyle çok
muhteliftir.
Üçüncü Cüz: Kur’ân, asırları muhtelif bütün
enbiyânın kütüblerini ve meşrebleri muhtelif bütün
evliyânın risâlelerini ve meslekleri muhtelif bütün
asfiyânın eserlerini icmâlen tazammun eden; ve cihât-ı
sittesi parlak ve evham ü şübehâtın zulümâtından
musaffâ; ve nokta-i istinâdı bilyakîn vahy-i semâvî
ve kelâm-ı ezelî; ve hedefi ve gàyesi bilmüşâhede
saadet-i ebediye; içi, bilbedâhe, hâlis hidâyet;
üstü, bizzarûre, envar-ı imân; altı, biilmelyakîn,
delil ve bürhan; sağı, bittecrübe, teslim-i kalb ve
vicdan; solu, biaynelyakîn, teshîr-i akıl ve iz’an;
meyvesi, bihakkalyakîn, rahmet-i Rahmân ve dâr-ı cinân;
makamı ve revâcı, bilhads-i sâdık, makbul-ü melek
ve ins ü cân bir kitâb-ı semâvîdir.
Kur’ân’ın tarifine dâir üç cüz’ündeki sıfatların
herbiri başka yerlerde katî ispat edilmiş veya ispat
edilecektir; dâvâmız mücerred değil, her birisi bürhan-ı
katî ile müberhendir.
Birinci Şûle
Bu Şûlenin Üç Şuâ-ı var.
Birinci
Şuâ
Derece-i i’câzda belâgat-ı Kur’âniyedir. O
belâgat ise, nazmın cezâletinden ve hüsn-ü
metânetinden ve üslûblarının bedâatinden, garip ve
müstahsenliğinden ve beyânın berâatinden, fâik ve
safvetinden ve maânîsinin kuvvet ve hakkàniyetinden ve
lâfzının fesâhatinden, selâsetinden tevellüd eden
bir belâgat-ı hârikulâdedir ki; benî Âdem’in en
dâhî ediblerini, en hârika hatiplerini, en mütebahhir
ulemâsını muârazaya dâvet edip bin üç yüz senedir
meydan okuyor. Onların damarlarına şiddetle dokunuyor.
Muârazaya dâvet ettiği halde, kibir ve gururlarından
başı semâvâta vuran o dâhîler, ona muâraza için ağız
açamayıp, kemâl-i zilletle boyun eğdiler.
İşte, belâgatındaki vech-i i’câzı İki Sûretle işaret
ederiz.
BİRİNCİ
SURET
İ’câzı vardır ve mevcuddur. Çünkü, Cezîretü’l-Arap
ahalisi o asırda ekseriyet-i mutlaka itibâriyle ümmî
idi. Ümmîlikleri için mefâhirlerini ve vukuât-ı
tarihiyelerini ve mehâsin-i ahlâka yardım edecek durûb-u
emsâllerini kitâbet yerine şiir ve belâgat kaydıyla
muhâfaza ediyorlardı. Mânidar bir kelâm, şiir ve belâgat
câzibesiyle eslâftan ahlâfa hâfızalarda kalıp
gidiyordu. İşte şu ihtiyac-ı fıtrî neticesi olarak,
o kavmin mânevî çarşı-yı ticaretlerinde en ziyâde
revaç bulan, fesâhat ve belâgat metâı idi. Hattâ
bir kabîlenin beliğ bir edibi, en büyük bir kahraman-ı
millîsi gibiydi. En ziyâde onunla iftihar ediyorlardı.
İşte, İslâmiyetten sonra âlemi zekâlarıyla idare
eden o zekî kavim, şu en revaçlı ve medâr-ı
iftiharları ve ona şiddet-i ihtiyaçla muhtaç olan
belâgatta akvâm-ı âlemden en ileride ve en yüksek
mertebede idiler. Belâgat, o kadar kıymettar idi ki,
bir edibin bir sözü için iki kavim büyük muharebe
ederdi ve bir sözüyle musâlâha ediyorlardı. Hattâ
onların içinde "Muallâkàt-ı Seb’a" nâmiyle
yedi edibin yedi kasîdesini altınla Kâbe’nin duvarına
yazmışlar, onunla iftihar ediyorlardı.
İşte böyle bir zamanda, belâgat en revaçlı olduğu
bir anda Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyân nüzûl etti.
Nasıl ki, zamân-ı Mûsâ Aleyhisselâmda sihir ve
zaman-ı Îsâ Aleyhisselâmda tıb revaçta idi; mu’cizelerinin
mühimmi o cinsten geldi. İşte o vakit büleğâ-i Arabı
en kısa bir sûresine mukabeleye dâvet etti. fermanıyla
onlara meydan okuyor. Hem, der ki: "İmân
getirmezseniz mel’unsunuz, Cehenneme
gireceksiniz." Damarlarına şiddetle vuruyor.
Gururlarını dehşetli sûrette
Eğer kulumuz Muhammed’e indirdiğimiz
Kur’ân’dan bir şüpheniz varsa, haydi, onun benzeri
bir sûre getirin. (Bakara Sûresi: 23.)
kırıyor. O kibirli akıllarını
istihfaf ediyor. Onları bidâyeten idâm-ı ebedî ile
ve sonra da Cehennemde idâm-ı ebedî ile beraber
dünyevî idâm ile de mahkûm ediyor. Der: "Ya
muâraza ediniz, yahut can ve malınız helâkettedir."
İşte, eğer muâraza mümkün olsaydı, acaba hiç
mümkün mü idi ki, bir iki satırla muâraza edip
dâvâsını iptal etmek gibi rahat bir çare varken, en
tehlikeli, en müşkülâtlı muharebe tarîkı ihtiyar
edilsin. Evet o zekî kavim, o siyâsî millet ki, bir
zaman âlemi siyâsetle idare ettiği halde, en kısa ve
rahat ve hafif bir yolu terk etsin, en tehlikeli ve bütün
mal ve canını belâya atacak uzun bir yolu ihtiyar
etsin; hiç kàbil midir? Çünkü, edibleri birkaç
hurufâtla muâraza edebilseydi, Kur’ân dâvâsından
vazgeçerdi. Onlar da maddî ve mânevî helâketten
kurtulurlardı. Halbuki, muharebe gibi dehşetli, uzun
bir yolu ihtiyar ettiler. Demek, muâraza-i bilhuruf
mümkün değildi, muhâldi; onun için muharebe-i
bissüyûfa mecbur oldular.
Hem, Kur’ân’ı tanzîr etmek, taklidini yapmak için
gayet şiddetli iki sebep var: Birisi düşmanın
hırs-ı muârazası, diğeri dostlarının şevk-i
taklididir ki, şu iki sâik-i şedid altında milyonlar
Arabî kitaplar yazılmış ki, hiçbirisi ona benzemez.
Âlim olsun, âmî olsun, her kim ona ve onlara baksa kat’iyen
diyecek ki, "Kur’ân, bunlara benzemez. Hiçbirisi
onu tanzîr edemez." Şu halde, ya Kur’ân,
bütününün altındadır-bu ise, bütün dost ve düşmanın
ittifakıyla battaldır, muhâldir-veya Kur’ân o yazılan
umum kitapların fevkındedir.
Eğer desen: "Nasıl biliyoruz ki, kimse muârazaya
teşebbüs etmedi, kimse kendine güvenemedi mi ki
meydana çıksın, birbirinin yardımı da mı fayda
etmedi?"
Elcevap: Eğer muâraza mümkün olsaydı, alâküllihâl
katî teşebbüs edilecekti. Çünkü, izzet ve nâmus
meselesi, can ve mal tehlikesi vardı. Eğer teşebbüs
edilseydi, alâküllihâl katî taraftar pekçok
bulunacaktı. Çünkü, hakka muârız ve muannid dâimâ
kesretli idi. Eğer taraftar bulsaydı, alâküllihâl iştihar
bulacaktı. Çünkü, küçük bir mücâdele, beşerin
nazar-ı istiğrâbını celb edip destanlarda iştihar
eder. Şöyle acîb bir mücâdele ve vukuât ise gizli
kalamaz. İslâmiyet aleyhinde tâ en çirkin ve en şenî
şeylere kadar nakledilir, meşhur olur. Halbuki muârazaya
dâir Müseylime-i Kezzâbın bir iki fıkrasından
başka nakledilmemiş. O Müseylime’de, çendan
belâgat varmış; fakat hadsiz bir hüsn-ü cemâle
mâlik olan beyân-ı Kur’ân’a nisbet edildiği için
onun sözleri hezeyan sûretinde tarihlere geçmiştir.
İşte Kur’ân’ın belâgatındaki i’câz, katiyen
iki kere iki dört eder gibi mevcuddur ki, iş böyle
oluyor.
İKİNCİ
SURET
Belâgatındaki i’câz-ı Kur’ânînin hikmetini Beş
Noktada beyân edeceğiz.
Birinci Nokta: Kur’ân’ın nazmında bir cezâlet-i
hârika var. O nazımdaki cezâlet ve metânet, İşârâtü’l-İ’câz
baştan aşağıya kadar bu cezâlet-i nazmiyeyi beyân
eder. Saatin sâniye, dakika, saati sayan ve birbirinin
nizâmını tekmil eden ne ise, Kur’ân-ı Hakîmin
herbir cümledeki, hey’âtındaki nazım ve
kelimelerindeki nizam ve cümlelerin birbirine karşı münâsebâtındaki
intizamı, öyle bir tarzda
İşârâtü’l-İ’câz’da âhirine
kadar beyân edilmiştir; kim isterse ona bakabilir ve bu
nazımdaki cezâlet-i hârikayı bu sûrette görebilir.
Yalnız bir iki misâl, bir cümlenin hey’âtındaki
nazmı göstermek için zikredeceğiz.
Meselâ, -1-
Bu cümlede, azabı dehşetli göstermek için, en azının
şiddetle tesirini göstermekle göstermek ister. Demek,
taklîli ifade edecek; cümlenin bütün heyetleri de bu
taklîle bakıp ona kuvvet verecek. İşte, lâfzı,
teşkîktir. Şek kıllete bakar. lâfzı,
azıcık dokunmaktır; yine kılleti ifade eder. lâfzı,
maddesi bir kokucuk olup kılleti ifade ettiği gibi, sîgası
bire delâlet eder. Masdar-ı merre tâbir-i sarfiyesinde
"biricik" demektir, kılleti ifade eder. ’deki
tenvin-i tenkîrî, taklîli içindir ki, "O kadar
küçük ki, bilinemiyor" demektir. lâfzı,
teb’îz içindir, "bir parça" demektir; kılleti
ifade eder. lâfzı,
nekâl, ikàb’a nisbeten hafif bir nevi cezadır ki,
kıllete işaret eder. lâfzı,
Kahhâr, Cebbâr, Müntakîm’e bedel, yine şefkati ihsâs
etmekle, kılleti işaret ediyor. İşte, bu kadar
kılletteki bir parça azab böyle tesirli ise, ikàb-ı
İlâhî ne kadar dehşetli olur, kıyas edebilirsiniz
diye ifade eder. İşte şu cümlede küçük heyetler
nasıl birbirine bakıp yardım eder; maksad-ı küllîyi
herbiri kendi lisâniyle takviye eder. Şu misâl bir
derece lâfız ve maksada bakar.
İkinci Misâl: -2-
Şu cümlenin hey’âtı, sadakanın şerâit-i
kabulünün beşine işaret eder.
• Birinci şart: Sadakaya muhtaç olmamak derecede
sadaka vermek ki, lâfzındaki
-i
teb’îz ile o şartı ifade eder.
1 And olsun ki, Rabbinin azabından küçük
bir esinti onlara hafifçe dokunacak olsa. (Enbiyâ
Sûresi: 46.)
2 Kendilerine rızık olarak
verdiklerimizden Allah yolunda bağışta bulunurlar.
(Bakara Sûresi: 3.)
• İkinci şart: Ali’den alıp Veli’ye
vermek değil, belki kendi malından vermektir. Şu
şartı lâfzı
ifade ediyor. "Size rızık olandan veriniz"
demektir.
• Üçüncü şart: Minnet etmemektir. Şu şarta ’daki lâfzı
işaret eder. Yani, "Ben size rızkı veriyorum.
Benim malımdan Benim abdime vermekte minnetiniz
yoktur."
• Dördüncü şart: Öyle adama veresin ki, nafakasına
sarf etsin. Yoksa, sefâhete sarf edenlere sadaka makbul
olmaz. Şu şarta lâfzı
işaret ediyor.
• Beşinci şart: Allah nâmına vermektir ki, ifade
ediyor. Yani, "Mal Benimdir; Benim nâmımla
vermelisiniz." Şu şartlarla beraber, tevsî de
var. Yani, sadaka nasıl mal ile olur; ilim ile dahi
olur, kavl ile, fiil ile, nasihat ile de oluyor. İşte
şu aksâma, lâfzındaki
umumiyetle işaret ediyor. Hem şu cümlede bizzat işaret
ediyor; çünkü mutlaktır, umumu ifade eder.
İşte, sadakayı ifade eden şu kısacık cümlede, beş
şart ile beraber geniş bir dairesini akla ihsan ediyor,
heyetiyle ihsâs ediyor.
İşte, heyette böyle pekçok nazımlar var. Kelimâtın
dahi, birbirine karşı, aynen, geniş, böyle bir
daire-i nazmiyesi var; sonra, kelâmların da.
Meselâ, -1- ’de
altı cümle var: Üçü müsbet, üçü menfî. Altı
mertebe-i tevhidi ispat etmekle beraber, şirkin altı
envâını reddeder. Herbir cümlesi öteki cümlelere
hem delil olur, hem netice olur. Çünkü herbir
cümlenin iki mânâsı var. Bir mânâ ile netice olur,
bir mânâ ile de delil olur. Demek Sûre-i İhlâsta
otuz Sûre-i İhlâs kadar, muntazam, birbirini ispat
eder delillerden mürekkeb sûreler vardır.
Meselâ,
-2-
1 De ki: O Allah birdir. (İhlâs Sûresi:
1.)
2 De ki: O Allah’tır. Çünkü O Ehad’dir.
Çünkü O Samed’dir. Çünkü O doğurmamıştır.
Çünkü O doğrulmamıştır. Çünkü O hiçbir kimse
kendisine denk olmayandır.
hem, -1-
hem,
-2-
Daha sen buna göre kıyas et. Meselâ
-3-
Şu dört cümlenin herbirisinin iki mânâsı var. Bir mânâ
ile öteki cümlelere delildir, diğer mânâ ile onlara
neticedir. On altı münâsebet hatlarından bir nakş-ı
nazmî-i i’câzî hâsıl olur. İşârâtü’l-İ’câz’da
öyle bir tarzda beyân edilmiş ki, bir nakş-ı nazmî-i
i’câzî teşkil eder. On Üçüncü Sözde beyân
edildiği gibi, güyâ ekser âyât-ı Kur’âniyenin
herbirisi ekser âyâtın herbirisine bakar bir gözü ve
nâzır bir yüzü vardır ki, onlara münâsebâtın hutût-u
mâneviyesini uzatıyor. Birer nakş-ı i’câzî nesc
ediyor. İşte, İşârâtü’l-İ’câz, baştan
aşağıya kadar bu cezâlet-i nazmiyeyi şerh etmiştir.
İkinci
Nokta: Mânâsındaki belâgat-ı hârikadır. On
Üçüncü Sözde beyân olunan şu misâle bak.
Meselâ, -4-
âyetindeki belâgat-ı mâneviyeyi zevk etmek istersen,
kendini nur-u Kur’ân’dan evvel Asr-ı Câhiliyette,
sahrâ-i bedeviyette farz et ki, herşey zulmet-i cehil
ve gaflet altında perde-i cümûd-u tabiata sarılmış
olduğu bir anda Kur’ân’ın lisân-ı semâvîsinden,
veyahut, -5- gibi
âyetleri işit, bak. Nasıl ki, o ölmüş veya
1 Hiçbir şey Onun dengi değildir.
Çünkü O, doğmamıştır; çünkü O, herşey
Kendisine muhtaç olan, Kendisi hiçbir şeye muhtaç
olmayandır; çünkü O, Ehad’dir; çünkü O, Allah’tır.
2 O, Allah’tır. O halde, Ehad’dir; o
halde, Samed’dir. Öyle ise doğurmamıştır, öyle
ise doğrulmamıştır; öyle ise O, hiçbir şey
Kendisine denk olmayandır.
3 Elif lâm mim. • Şu yüce kitap ki,
onda aslâ şüphe yoktur. O, Allah’ın emir ve
yasaklarına karşı gelmekten sakınanlar için bir yol
göstericidir. (Bakara Sûresi: 1-2.)
4 Göklerde ve yerde ne varsa Allah’ı
tesbih eder. Onun kudreti her şeye gàliptir ve hikmeti
her şeyi kuşatır. (Hadîd Sûresi: 1.)
5 Yedi gökle yer ve onların içindekiler
Onu tesbih eder. (İsrâ Sûresi: 44.)
yatmış olan mevcudât-ı âlem sadâsıyla
işitenlerin zihninde nasıl diriliyorlar, hüşyâr
oluyorlar, kıyam edip zikrediyorlar ve o karanlık gökyüzünde
birer câmid ateşpâre olan yıldızlar ve yerde
perişan mahlûkat, sayhasıyla
ve nûruyla işitenin nazarında gökyüzü bir ağız, bütün
yıldızlar birer kelime-i hikmetnümâ ve birer nur-u
hakikatedâ ve küre-i arz bir baş ve berr ve bahr birer
lisân ve bütün hayvanlar ve nebâtlar birer kelime-i
tesbihfeşân sûretinde arz-ı dîdar eder.
Meselâ, On Beşinci Sözde ispat edilen şu misâle bak:
-1-
-2-
âyetlerini dinle bak ki, ne diyor? Diyor ki: "Ey
acz ve hakàreti içinde mağrur ve mütemerrid ve zaaf
ve fakrı içinde serkeş ve muannid olan ins ve cin!
Emirlerime itaat etmezseniz, haydi elinizden gelirse
hudud-u mülkümden çıkınız. Nasıl cesâret
edersiniz ki, öyle bir Sultanın emirlerine karşı
gelirsiniz; yıldızlar, aylar, güneşler, emirber
neferleri gibi emirlerine itaat ederler? Hem, tuğyânınızla
öyle bir Hâkim-i Zülcelâle karşı mübâreze
ediyorsunuz ki, öyle azametli mutî askerleri var,
farazâ şeytanlarınız dayanabilseler, onları dağ
gibi güllelerle recm edebilirler. Hem, küfrânınızla
öyle bir Mâlik-i Zülcelâlin memleketinde isyan
ediyorsunuz ki, cünûdundan öyleleri var, değil sizin
gibi küçük âciz mahlûklar, belki farz-ı muhâl
olarak dağ ve arz büyüklüğünde birer adüvv-ü
kâfir olsaydınız, arz ve dağ büyüklüğünde yıldızları,
ateşli demirleri size atabilirler, sizi dağıtırlar.
Hem, öyle bir kanunu kırıyorsunuz ki, onunla öyleler
bağlıdır, eğer lüzum olsa arzınızı yüzünüze
çarpar, gülleler gibi, küreler misillü yıldızları
üstünüze Allah’ın izniyle yağdırabilirler."
Daha sâir âyâtın mânâlarındaki kuvvet ve belâgatı
ve ulviyet-i ifadesini bunlara kıyas et.
1 Ey cinler ve insanlar topluluğu! Eğer
göklerin ve yerin sınırlarından çıkıp gitmeye gücünüz
yeterse, haydi, çıkın. Fakat Allah’ın vereceği bir
kuvvet olmadan çıkamazsınız. • Rabbinizin
nimetlerinden hangi birini inkâr edersiniz? •
Üzerinize saf ateşten bir alevle bakır gibi kızıl
bir duman salınır da, birbirinize hiçbir yardımınız
dokunmaz. • Rabbinizin nimetlerinden hangi birini inkâr
edersiniz? (Rahmân Sûresi: 33-36.)
2 And olsun ki dünya semâsını Biz
kandillerle süsledik. Şeytanlar için o kandilleri
birer taş yaptık. (Mülk Sûresi: 5.)
Üçüncü Nokta: Üslûbundaki
bedâat-i hârikadır. Evet, Kur’ân’ın üslûpları
hem gariptir, hem bedîdir, hem acîbdir, hem muknîdir.
Hiçbir şeyi, hiçbir kimseyi taklid etmemiş; hiç
kimse de onu taklid edemiyor. Nasıl gelmiş, öyle o
üsluplar tarâvetini, gençliğini, garâbetini dâimâ
muhâfaza etmiş ve ediyor.
Ezcümle, bir kısım sûrelerin başlarında şifre-misâl
gibi
mukattaât hurûfundaki üslup-u bediîsi, beş altı lem’a-i
i’câzı tazammun ettiğini İşârâtü’l-İ’câz’da
yazmışız.
Ezcümle: Bir sûrelerin başında mezkûr olan huruf,
hurufâtın aksâm-ı mâlûmesi olan mechûre, mehmûse,
şedîde, rihve, zelâka, kalkale gibi aksâm-ı kesîresinden
herbir kısmından nısfını almıştır. Kàbil-i
taksim olmayan hafifinden nısf-ı ekser, sakîlinden nısf-ı
ekall olarak bütün aksâmını tansîf etmiştir. Şu mütedâhil
ve birbiri içindeki kısımları ve iki yüz ihtimâl
içinde mütereddit yalnız gizli ve fikren bilinmeyecek
birtek yol ile umumu tansîf etmek kàbil olduğu halde,
o yolda, o geniş mesafede sevk-i kelâm etmek, fikr-i beşerin
işi olamaz, tesadüf hiç karışamaz. İşte bir
şifre-i İlâhiye olan sûrelerin başlarındaki huruf,
bunun gibi daha beş altı lem’a-i i’câziyeyi
gösterdikleriyle beraber, ilm-i esrâr-ı huruf ulemâsıyla
evliyânın muhakkikleri şu mukattaâttan çok esrar
istihrâc etmişler ve öyle hakàik bulmuşlar ki,
onlarca şu mukattaât kendi başıyla gayet parlak bir
mu’cizedir. Onların esrârına ehil olmadığımız,
hem umum göz görecek derecede ispat edemediğimiz için
o kapıyı açamayız. Yalnız İşârâtü’l-İ’câz’da
şunlara dâir beyân olunan beş altı lem’a-i i’câza
havale etmekle iktifâ ediyoruz.
Şimdi, esâlîb-i Kur’âniyeye sûre itibâriyle,
maksad itibâriyle, âyât ve kelâm ve kelime
itibâriyle birer işaret edeceğiz.
Meselâ, Sûre-i Amme’ye dikkat edilse, öyle bir
üslup-u bedî ile âhireti, haşri, Cennet ve Cehennemin
ahvâlini öyle bir tarzda gösteriyor ki, şu dünyadaki
ef’âl-i İlâhiyeyi, âsâr-ı Rabbâniyeyi o ahvâl-i
uhreviyeye birer birer bakar ispat eder gibi kalbi iknâ
eder. Şu sûredeki üslûbun izahı uzun olduğundan
yalnız bir iki noktasına işaret ederiz. Şöyle ki:
Şu sûrenin başında, Kıyâmet Gününü ispat için
der: "Size zemini güzel serilmiş bir beşik;
dağları hânenize ve hayatınıza defîneli direk,
hazîneli kazık; sizi birbirini sever, ünsiyet eder
çift; geceyi hâb-ı râhatınıza örtü; gündüzü
meydan-ı maîşet; güneşi ışık verici,
ısındırıcı bir lâmba; bulutları âb-ı hayat çeşmesi
gibi, ondan suyu akıttım; basit bir sudan bütün erzakınızı
taşıyan bütün çiçekli, meyveli muhtelif eşyayı
kolay ve az bir zamanda icad ederiz. Öyle ise, yevm-i
fasl olan Kıyâmet sizi bekliyor; o günü getirmek Bize
ağır gelemez." İşte bundan sonra Kıyâmette dağların
dağılması, semâvâtın parçalanması, Cehennemin
hazırlanması ve Cennet ehline
Bakara Sûresi: 1; İbrâhim Sûresi: 1;
Tâhâ Sûresi: 1; Yâsin Sûresi: 1; Şûrâ Sûresi:
1-2.
bağ ve bostan vermesini gizli bir sûrette
ispatlarına işaret eder. Mânen der: "Mâdem
gözünüz önünde dağ ve zeminde şu işleri yapar;
âhirette dahi bunlara benzer işleri yapar." Demek
sûrenin başındaki dağ, Kıyâmetteki dağların
haline bakar ve bağ ise âhirde ve âhiretteki hadîkaya
ve bağa bakar. İşte sâir noktaları buna kıyas et;
ne kadar güzel ve âlî bir üslûbu var, gör.
Meselâ,
-1-
(ilâ âhir) öyle bir üslup-u âlîde benî beşerdeki
şuûnât-ı İlâhiyeyi ve gece ve gündüzün deverânındaki
tecelliyât-ı İlâhiyeyi ve senenin mevsimlerinde olan
tasarrufât-ı Rabbâniyeyi ve yeryüzünde hayat memat,
haşir ve neşr-i dünyeviyedeki icraat-ı Rabbâniyeyi
öyle bir ulvî üslup ile beyân eder ki, ehl-i dikkatin
akıllarını teshîr eder. Parlak ve ulvî geniş
üslûbu, az dikkat ile göründüğü için şimdilik o
hazîneyi açmayacağız.
Meselâ,
-2-
gök ve zeminin Cenâb-ı Hakkın emrine karşı derece-i
inkıyad ve itaatlerini şöyle âlî bir üslup ile
beyân eder ki: Nasıl bir kumandan-ı âzam, mücâhede
ve manevra ve ahz-ı asker şûbeleri gibi mücâhedeye
lâzım işler için iki daireyi teşkil edip açmış. O
mücâhede, o muâmele işi bittikten sonra, o iki
daireyi başka işlerde kullanmak ve tebdil ederek istimâl
etmek için o kumandan-ı âzam o iki daireye müteveccih
olur. O daireler, herbirisi hademeleri lisâniyle veya
nutka gelip kendi lisâniyle der ki: "Ey kumandanım,
bir parça mühlet ver ki, eski işlerin ufak
tefeklerini, pırtı mırtılarını temizleyip,
dışarı atayım; sonra teşrif ediniz. İşte, atıp
senin emrine hazır duruyoruz. Buyurun, ne yaparsanız
yapınız. Senin emrine münkàdız. Senin yaptığın
işler bütün hak, güzel, maslahattır." Öyle de,
semâvât ve arz, böyle iki daire-i teklif ve tecrübe
ve imtihan için açılmıştır. Müddet bittikten
sonra, semâvât ve arz, daire-i teklife âit eşyayı
emr-i İlâhî ile bertaraf eder. Derler: "Yâ
Rabbenâ! Buyurun, ne için bizi istihdam edersen et;
hakkımız Sana itaattir. Her yaptığın şey de
haktır." İşte, cümlelerindeki üslûbun haşmetine
bak, dikkat et.
Hem meselâ,
-3-
1 De ki: Ey mülkün hakiki sahibi olan,
âlemlerde dilediği gibi tasarruf eden Allah’ım! Sen
mülkü dilediğine verir, dilediğinden de mülkü
çeker alırsın. (Âl-i İmrân Sûresi: 26.)
2 Gök yarıldığında • Rabbinin
emrine boyun eğdiğinde-ki ona lâyık olan da budur.
• Yer dümdüz edildiğinde. • İçinde ne varsa atıp
boşaldığında. • Rabbinin emrine boyun
eğdiğinde-ki ona lâyık olan da budur. (İnşikak Sûresi:
1-5.)
3 Ve denildi ki: "Ey yer, suyunu yut.
Ey gök, suyunu tut." Su çekildi, iş bitirildi ve
gemi Cûdî Dağına oturdu. Ve "Zâlimler gürûhu
Allah’ın rahmetinden uzak olsun" denildi. (Hûd
Sûresi: 44.)
İşte şu âyetin bahr-i belâgatından
bir katreye işaret için, bir üslûbunu, bir temsil
aynasında göstereceğiz.
Nasıl bir harb-i umumide bir kumandan zaferden sonra
ateş eden bir ordusuna "Ateş kes!" ve hücum
eden diğer bir ordusuna "Dur!" der, emreder, o
anda ateş kesilir, hücum durur. "İş bitti, istilâ
ettik. Bayrağımız düşmanın merkezlerinde yüksek
kalelerinin başında dikildi. Esfelü’s-sâfilîne
giden o edebsiz zâlimler cezalarını buldular"
der. Aynen öyle de, Padişah-ı Bîmisâl kavm-i Nûh’un
mahvı için semâvât ve arza emir vermiş; vazifelerini
yaptıktan sonra ferman ediyor: "Ey arz, suyunu yut;
ey semâ, dur, işin bitti! Su çekildi. Dağın
başında memur-u İlâhînin çadır vazifesini gören
gemisi kuruldu. Zâlimler cezalarını buldular."
İşte şu üslûbun ulviyetine bak. "Zemin ve gök
iki mutî asker gibi emir dinler, itaat ederler"
diyor. İşte şu üslup işaret eder ki, insanın
isyanından kâinat kızıyor. Semâvât ve arz hiddete
geliyorlar ve şu işaretle der ki: "Yer ve gök iki
mutî asker gibi emirlerine bakan bir Zâta isyan
edilmez, edilmemeli." Dehşetli bir zecri ifade
eder. İşte tûfan gibi bir hâdise-i umumiyeyi bütün
netâiciyle, hakàikıyla birkaç cümlede îcâzlı, i’câzlı,
cemâlli, icmâlli bir tarzda beyân eder. Şu denizin sâir
katrelerini şu katreye kıyas et. Şimdi kelimelerin
penceresiyle gösterdiği üslûba bak:
Meselâ, -1- ’deki
-2-
kelimesine bak, ne kadar latîf bir üslûbu gösteriyor.
Şöyle ki:
Kamerin bir menzili var ki, Süreyyâ yıldızlarının
dairesidir. Kameri hilâl vaktinde hurmanın eskimiş
beyaz bir dalına teşbih eder. Şu teşbih ile semânın
yeşil perdesi arkasında güyâ bir ağaç bulunuyor
gibi beyaz, sivri, nurânî bir dalı, perdeyi yırtıp,
başını çıkarıp, Süreyyâ o dalın bir salkımı
gibi ve sâir yıldızlar o gizli hilkat ağacının
birer münevver meyvesi olarak, işitenin hayalî olan
gözüne göstermekle, medâr-ı maîşetlerinin en mühimi
hurma ağacı olan sahrânişînlerin nazarında ne kadar
münâsip, güzel, latîf, ulvî bir üslup-u ifade olduğunu
zevkin varsa anlarsın.
Meselâ, On Dokuzuncu Sözün âhirinde ispat edildiği
gibi,
-3- ’deki tecrî kelimesi şöyle bir üslup-u âlîye
pencere açar. Şöyle
1 Aya gelince, onun için de menziller
takdir ettik ki, kurumuş hurma dalının ince yay halini
alıncaya kadar incelir. (Yâsin Sûresi: 39.)
2 Kurumuş hurma dalının ince yay hali
gibi. (Yâsin Sûresi: 39.)
3 Güneş de onlar için bir delildir ki,
kendisine tâyin edilmiş bir yere doğru akıp gider. (Yâsin
Sûresi: 39.)
ki: Tecrî lâfzıyla, yani "Güneş
döner" tâbiriyle kış ve yaz, gece ve gündüzün
deverânındaki muntazam tasarrufât-ı kudret-i İlâhiyeyi
ihtar ile, Sâniin azametini ifham eder ve o mevsimlerin
sayfalarında Kalem-i Kudretin yazdığı mektubât-ı
Samedâniyeye nazarı çevirir. Halık-ı Zülcelâlin
hikmetini i’lâm eder.
-1-
yani, lâmba tâbiriyle şöyle bir üslûba pencere
açar ki, şu âlem bir saray ve içinde olan eşya ise
insana ve zîhayata ihzâr edilmiş müzeyyenât ve mat’umât
ve levâzımât olduğunu ve güneş dahi musahhar bir
mumdar olduğunu ihtar ile Sâniin haşmetini ve
Halıkın ihsanını ifham ederek tevhide bir delil gösterir
ki, müşriklerin en mühim, en parlak ma’bud
zannettikleri güneş, musahhar bir lâmba, câmid bir
mahlûktur. Demek, sirac tâbirinde, Halıkın azamet-i
rubûbiyetindeki rahmetini ihtar eder, rahmetin vüs’atindeki
ihsanını ifham eder; ve o ifhamda saltanatının
haşmetindeki keremini ihsâs eder; ve bu ihsâsta
vahdâniyeti i’lâm eder; ve mânen der: "Câmid
bir sirâc-ı musahhar, hiçbir cihette ibâdete lâyık
olamaz."
Hem, cereyân-ı tecrî tâbirinde gece gündüzün, kış
ve yazın dönmelerindeki tasarrufât-ı muntazama-i acîbeyi
ihtar eder ve o ihtarda rubûbiyetinde münferit bir
Sâniin azamet-i kudretini ifham eder. Demek şems ve
kamer noktalarından beşerin zihnini gece ve gündüz, kış
ve yaz sayfalarına çevirir ve o sayfalarda yazılan hâdisâtın
satırlarına nazar-ı dikkati celb eder. Evet, Kur’ân,
güneşten güneş için bahsetmiyor, belki onu
ışıklandıran Zât için bahsediyor. Hem, güneşin
insana lüzumsuz olan mahiyetinden bahsetmiyor, belki
güneşin vazifesinden bahsediyor ki, san’at-ı Rabbâniyenin
intizamına bir zemberek ve hilkat-i Rabbâniyenin nizâmına
bir merkez, hem Nakkaş-ı Ezelînin gece gündüz
ipleriyle dokuduğu eşyadaki san’at-ı Rabbâniyenin
insicâmına bir mekik vazifesi yapıyor. Daha sâir
kelimât-ı Kur’âniyeyi bunlara kıyas edebilirsin.
Âdetâ basit, me’lûf birer kelime iken, latîf
mânâların defînelerine birer anahtar vazifesini
görüyor.
İşte ekseriyetle üslup-u Kur’ân’ın geçen
tarzlarda ulvî ve parlak olduğundandır ki, bâzan bir
bedevî Arab birtek kelâma meftun olur, Müslüman
olmadan secdeye giderdi. Bir bedevî, -2-
kelâmını işittiği anda secdeye gitti. Ona dediler:
"Müslüman mı oldun?" "Yok," dedi.
"Ben şu kelâmın belâgatına secde
ediyorum."
1 Güneşi de bir kandil olarak
asmıştır. (Nuh Sûresi: 16.)
2 Artık emrolunduğun şeyi açıkla.
(Hicr Sûresi: 94.)
Dördüncü Nokta: Lâfzındaki fesâhat-i
hârikasıdır. Evet, Kur’ân mânen üslup-u beyân
cihetiyle fevkalâde beliğ olduğu gibi, lâfzında
gayet selîs bir fesâhati vardır. Fesâhatin katî
vücuduna usandırmaması delildir ve fesâhatin
hikmetine fenn-i beyân ve maânînin dâhî ulemâsının
şehâdetleri bir bürhan-ı bâhirdir.
Evet, binler defa tekrar edilse usandırmıyor, belki
lezzet veriyor. Küçük, basit bir çocuğun hâfızasına
ağır gelmiyor; hıfzedebilir. En hastalıklı, az bir sözden
müteezzî olan bir kulağa nâhoş gelmiyor, hoş
geliyor. Sekerâtta olanın damağına şerbet gibi
oluyor, zemzeme-i Kur’ân onun kulağında ve dimâğında
aynen ağzında ve damağında mâ-i zemzem gibi leziz
geliyor.
Usandırmamasının sırr-ı hikmeti şudur ki:
Kur’ân, kulûba kùt ve gıdâ ve ukùle kuvvet ve gınâdır
ve ruha mâ ve ziyâ ve nüfûsa devâ ve şifâ olduğundan,
usandırmaz. Hergün ekmek yeriz, usanmayız; fakat, en güzel
bir meyveyi hergün yesek, usandıracak. Demek, Kur’ân,
hak ve hakikat ve sıdk ve hidâyet ve hârika bir
fesâhat olduğundandır ki, usandırmıyor. Dâimâ
gençliğini muhâfaza ettiği gibi, tarâvetini,
halâvetini de muhâfaza ediyor. Hattâ Kureyş’in rüesâsından
müdakkik bir beliğ, müşrikler tarafından, Kur’ân’ı
dinlemek için gitmiş. Dinlemiş, dönmüş, demiş ki:
"Şu kelâmın öyle bir halâveti ve tarâveti var
ki, kelâm-ı beşere benzemez. Ben şâirleri,
kâhinleri biliyorum. Bu, onların hiç sözlerine
benzemez; olsa olsa etbâımızı kandırmak için sihir
demeliyiz." İşte, Kur’ân-ı Hakîmin en muannid
düşmanları bile fesâhatinden hayran oluyorlar.
Kur’ân-ı Hakîmin âyetlerinde, kelâmlarında, cümlelerinde
fesâhatin esbâbını izah çok uzun gider. Onun için
sözü kısa kesip yalnız numûne olarak bir âyetteki
hurûf-u hecâiyenin vaziyetiyle hâsıl olan bir selâset
ve fesâhat-i lâfzıyeyi ve o vaziyetten parlayan bir
lem’a-i i’câzı göstereceğiz. İşte:
(ilâ
âhir.)
İşte şu âyette bütün hurûf-u hecâ mevcuddur. Bak
ki, sakîl, ağır bütün aksâm-ı huruf beraber
olduğu halde, selâsetini bozmamış; belki, bir revnak
ve muhtelif tellerden mütenâsib, mütesânid bir nağme-i
fesâhat katmış. Hem, şu lem’a-i i’câza dikkat et
ki, hurûf-u hecâdan yâ ile elif en hafif ve birbirine
kalbolduğu için iki kardeş gibi herbirisi yirmi bir
kere tekrarı var. ile Hâşiye birbirinin
kardeşi ve birbirinin yerine geçtiği için herbirisi
otuz üçer defa zikredilmiştir. , , mahreççe,
sıfatça, savtça kardeş oldukları için herbiri üç
defa; ,
kardeş oldukları halde, daha
hafif altı defa, sıkleti
için yarısı olarak üç defa zikredilmiştir.
Hâşiye
Tenvin dahi nun’dur.
Sonra Allah, bu kederin ardından size bir
emniyet, bir uyku verdi de, içinizden ihlâs ile imân
etmiş olanları o uyku sarıverdi. (Âl-i İmrân
Sûresi: 154.)
, , ,
mahreççe, sıfatça, sesçe kardeş oldukları için,
herbirisi ikişer defa; ve ile
beraber ikisi sûretinde
ittihad ettikleri ve ,
sûretinde hissesi ’ın
yarısıdır. Onun için kırk iki
defa,
onun yarısı olarak yirmi bir defa zikredilmiştir.
Hemze, ile mahreççe
kardeş oldukları için, hemzeHâşiye on üç; bir
derece daha hafif olduğu için, on dört defa; , , kardeş
oldukları için ’ın bir
noktası fazla olduğu için on; dokuz, dokuz; dokuz, on iki- ’nin
derecesi üç olduğu için on iki defa-zikredilmiştir. , ’ın
kardeşidir, fakat ebced hesâbiyle iki yüz,
otuzdur; altı derece yukarı çıktığı için altı
derece aşağı düşmüştür. Hem,
telâffuzca tekerrür ettiğinden sakîl olup, yalnız
altı defa zikredilmiştir. , , ,
sıkletleri ve bâzı cihât-ı münâsebât için birer
defa zikredilmiştir. , ’dan ve
hemze’den daha hafif ve ’dan ve ’ten
daha sakîl olduğu için on yedi defa-sakîl hemze’den
dört derece yukarı, hafif ’ten dört
derece aşağı-zikredilmiştir.
İşte şu hurûfun bu zikrinde hârikulâde bu vaziyet-i
muntazama ile ve o münâsebet-i hafiye ile ve o güzel
intizam ve o dakîk ve ince nazm ve insicam ile iki kere
iki dört eder derecede gösterir ki, beşer fikrinin
haddi değil ki şunu yapabilsin. Tesadüf ise, muhâldir
ki, ona karışsın. İşte şu vaziyet-i huruftaki
intizam-ı acîb ve nizâm-ı garip, selâset ve
fesâhat-i lâfzıyeye medâr olduğu gibi, daha gizli
çok hikmetleri bulunabilir. Mâdem hurufâtında böyle
intizam gözetilmiş, elbette kelimelerinde, cümlelerinde,
mânâlarında öyle esrarlı bir intizam, öyle envarlı
bir insicam gözetilmiş ki, göz görse "Mâşaallah,"
akıl anlasa "Bârekâllah" diyecek.
Beşinci
Nokta: Beyânındaki berâattir; yani, tefevvuk
ve metânet ve haşmettir. Nasıl ki, nazmında cezâlet,
lâfzında fesâhat, mânâsında belâgat, üslûbunda
bedâat var; beyânında dahi fâik bir berâat vardır.
Hâşiye Hemze, melfuz ve gayr-i melfuz yirmi beştir ve
hemze’nin sâkin kardeşi elif’ten üç derece yukarıdır;
zîrâ hareke üçtür.
Evet terğib ve terhib, medih ve zemm,
ispat ve irşâd, ifhâm ve ifham gibi bütün aksâm-ı
kelâmiyede ve tabakàt-ı hitâbiyede beyânât-ı Kur’âniye
en yüksek mertebededir. Meselâ:
• Makam-ı terğib ve teşvikte, hadsiz misâllerinden,
meselâ Sûre-i -1-’de
beyânâtı, Hâşiye 1 âb-ı Kevser
gibi hoş, selsebil çeşmesi gibi selâsetle akar,
Cennet meyveleri gibi tatlı, hûri libası gibi güzeldir.
• Makam-ı terhib ve tehditte, pekçok misâllerinden,
meselâ -2-
sûresinin başında beyânât-ı Kur’âniye, ehl-i dal
sımâhında kaynayan rasâs gibi, dimâğında yakan
ateş gibi, damağında yanan zakkum gibi, yüzünde saldıran
Cehennem gibi, midesinde acı, dikenli darî’ gibi
tesir eder. Evet, bir zâtın tehdidini gösteren
Cehennem gibi bir azab memuru, öfkesinden ve gayzından
parçalanmak vaziyetini alması ve -3- söylemesi,
söylenmesi, o Zâtın terhibi ne derece dehşetli
olduğunu gösterir.
• Makam-ı medhin binler misâllerinden, başında -4- olan
beş sûrede beyânât-ı Kur’âniye güneş gibi
parlak, Hâşiye 2 yıldız gibi zînetli,
semâvât ve zemin gibi haşmetli, melekler gibi sevimli,
dünyada yavrulara rahmet gibi şefkatli, âhirette
Cennet gibi güzeldir.
• Makam-ı zemm ve zecirde, binler misâllerinden,
meselâ -5-
âyetinde dahi zemmi altı derece zemmeder; gıybetten,
altı derece şiddetle zecreder. Şöyle ki: Mâlûmdur;
âyetin başındaki hemze, sormak, "âyâ"
mânâsındadır. O sormak mânâsı, su gibi âyetin
bütün kelimelerine girer.
İşte birinci: Hemze ile der: "âyâ, suâl ve
cevap mahalli olan aklınız yok mu ki, bu derece çirkin
birşeyi anlamıyor."
Hâşiye 1
Şu üslup-u beyân, o sûrenin meâlinin libasını
giymiş.
Hâşiye 2
Şu tâbirâtta o sûrelerdeki bahislere işaret var.
1 İnsan üzerinden öyle bir devir geçti
ki. (İnsan Sûresi: 1.)
2 Dehşeti her şeyi kaplayan Kıyâmetin
haberi sana geldi mi? (Gàşiye Sûresi: 1.)
3 Neredeyse öfkeden parçalanacak! (Mülk
Sûresi: 8.)
4 Ezelden ebede her türlü hamd ve
övgü, şükür ve minnet, âlemlerin Rabbi olan Allah’a
mahsustur. (Fâtiha, En’am, Kehf, Sebe’, Fâtır Sûrelerinin
1. âyetleri)
5 Sizden biri, ölü kardeşinin etini
yemekten hoşlanır mı? (Hucurât Sûresi: 12.)
İkincisi: lâfzı
ile der: "âyâ, sevmek, nefret etmek mahalli olan
kalbiniz bozulmuş mu ki, en menfur bir işi sever."
Üçüncüsü:
kelimesiyle der: "Cemaatten hayatını alan hayat-ı
içtimâiye ve medeniyetiniz ne olmuş ki, böyle hayatınızı
zehirleyen bir ameli kabul eder."
Dördüncüsü: kelâmıyla
der: "İnsaniyetiniz ne olmuş ki, böyle canavarcasına,
arkadaşını dişle parçalamayı yapıyorsunuz."
Beşincisi:
kelimesiyle der: "Hiç rikkat-i cinsiyeniz, hiç sıla-i
rahminiz yok mu ki, böyle çok cihetlerle kardeşiniz
olan bir mazlumun şahs-ı mânevîsini insafsızca
dişliyorsunuz. Hiç aklınız yok mu ki, kendi âzânızı
kendi dişinizle divâne gibi ısırıyorsunuz."
Altıncısı: kelâmıyla
der: "Vicdânınız nerede, fıtratınız bozulmuş
mu ki, en muhterem bir halde bir kardeşine karşı,
etini yemek gibi en müstekreh bir iş yapılıyor."
Demek, zemm ve gıybet aklen, kalben ve insaniyeten ve
vicdânen ve fıtraten ve asabiyeten ve milliyeten
mezmumdur. İşte bak; nasıl ki şu âyet,
îcâzkârâne, altı mertebe, zemmi zemmetmekle i’câzkârâne
altı derece o cürümden zecreder.
• Makam-ı ispatta, binler misâllerinden, meselâ
*
’de, haşri ispat ve istib’âdı izâle için öyle
bir tarzda beyân eder ki, fevkınde ispat olamaz. Şöyle
ki:
Onuncu Sözün Dokuzuncu Hakikatinde, Yirmi İkinci Sözün
Beşinci Lem’asında ispat ve izah edildiği gibi,
"Her bahar mevsiminde ihyâ-i arz keyfiyetinde üç
yüz bin tarzda haşrin numûnelerini nihayet derecede
girift, birbirine karıştırdığı halde nihayet
derecede intizam ve temyiz ile nazar-ı beşere gösteriyor
ki, bunları böyle yapan Zâta, haşir ve Kıyâmet ağır
olamaz," der.
* Şimdi bak Allah’ın rahmet
eserlerine: Yeryüzünü ölümünün ardından nasıl
diriltiyor. Bunu yapan, elbette ölüleri de öylece
diriltecektir; O her şeye hakkıyla kàdirdir. (Rum
Sûresi: 50.)
Hem, zeminin sayfasında yüz binler envâı,
beraber birbiri içinde kalem-i kudretiyle hatâsız,
kusursuz yazmak birtek Vâhid-i Ehadin sikkesi olduğundan,
şu âyetle, güneş gibi Vahdâniyeti ispat etmekle
beraber, güneşin tulû ve gurûbu gibi kolay ve katî,
Kıyâmet ve haşri gösterir. İşte, lâfzındaki
keyfiyet noktasında şu hakikati gösterdiği gibi, çok
sûrelerde tafsil ile zikreder.
Meselâ, Sûre-i -1-’de
öyle parlak ve güzel ve şirin ve yüksek bir beyânla
haşri ispat eder ki, baharın gelmesi gibi katî bir
sûrette kanaat verir. İşte bak; kâfirlerin,
çürümüş kemiklerin dirilmesini inkâr ederek,
"Bu acîbdir, olamaz" demelerine cevaben,
-2-
ilâ âhir, -3- ’ye
kadar ferman ediyor. Beyânı su gibi akıyor,
yıldızlar gibi parlıyor; kalbe, hurma gibi hem lezzet,
hem zevk veriyor, hem rızık oluyor. Hem, makam-ı
ispatın en latîf misâllerinden, -4- der.
Yani, "Hikmetli Kur’ân’a kasem ederim, sen
resûllerdensin." Şu kasem işaret eder ki, risâletin
hücceti o derece yakînî ve haktır ki, hakkàniyette
makam-ı tâzim ve hürmete çıkmış ki, onunla kasem
ediliyor. İşte şu işaret ile der: "Sen resûlsün;
çünkü, senin elinde Kur’ân var. Kur’ân ise, haktır
ve Hakkın kelâmıdır. Çünkü, içinde hakiki hikmet,
üstünde sikke-i i’câz var."
• Hem, makam-ı ispatın îcâzlı ve i’câzlı misâllerinden,
şu:
-5-
Yani, "İnsan der: ’Çürümüş kemikleri kim
diriltecek?’ Sen, de: ’Kim onları bidâyeten inşâ
edip hayat vermiş ise, o diriltecek.’" Onuncu Sözün
Dokuzuncu
1 Kaf. Şerefi pek yüce olan Kurân’a
yemin olsun. (Kaf Sûresi: 1.)
2 Üstlerindeki göğe bakmazlar mı, onu
nasıl binâ edip süsledik ki, hiçbir gediği yoktur.
(Kaf Sûresi: 6.)
3 İşte kabrinizden çıkışınız da böyle
olacaktır. (Kaf Sûresi: 11.)
4 Yâsin • Hikmet dolu Kurân’a yemin
olsun • Ki, sen Allah tarafından insanlara gönderilmiş
peygamberlerdensin. (Yâsin Sûresi: 1-3.)
5 Dedi: "Çürümüş kemikleri kim
diriltecek?" • De ki: "Onu ilk önce kim
yaratmışsa tekrar O diriltecek. O her şeyin
yaratılışını hakkıyla bilendir. (Yâsin Sûresi:
78-79.)
Hakikatinin üçüncü temsilinde tasvir
edildiği gibi, bir zât, göz önünde bir günde
yeniden büyük bir orduyu teşkil ettiği halde, biri
dese, "Şu zât, efrâdı istirahat için dağılmış
olan bir taburu bir boru ile toplar, tabur nizâmı
altına getirebilir." Sen ey insan, desen
"İnanmam!" Ne kadar divânece bir inkâr olduğunu
bilirsin. Aynen onun gibi, "Hiçten, yeniden,
ordu-misâl bütün hayvanât ve sâir zîhayatın
tabur-misâl cesedlerini kemâl-i intizamla ve mîzan-ı
hikmetle o bedenlerin zerrâtını ve letâifini emr-i ile
kaydedip birleştiren ve her karnda, hattâ her baharda
rûy-i zeminde yüz binler ordu-misâl zevi’l-hayat
envalarını, tâifelerini icad eden bir Zât-ı Kadîr-i
Alîm, tabur-misâl bir cesedin nizâmı altına girmekle
birbiriyle tanışmış zerrât-ı esâsiye ve eczâ-i
asliyeyi bir sayha ile, Sûr-u İsrâfil’in borusu ile
nasıl toplayabilir?" istib’âd sûretinde denilir
mi? Denilse, eblehçesine bir divâneliktir.
• Makam-ı irşâdda, beyânât-ı Kur’âniye o
derece müessir ve rakîktir ve o derece mûnis ve şefîktir
ki, şevk ile ruhu, zevk ile kalbi; aklı merakla ve gözü
yaşla doldurur.
Binler misâllerinden, yalnız şu -1- (ilâ
âhir), Yirminci Sözün Birinci Makamında, üçüncü
âyet mebhasında ispat ve izah edildiği gibi, benî
İsrâil’e der: "Mûsâ Aleyhisselâmın asâsı
gibi bir mu’cizesine karşı sert taş on iki gözünden
çeşme gibi yaş akıttığı halde, size ne olmuş ki,
Mûsâ Aleyhisselâmın bütün mu’cizâtına karşı lâkayd
kalıp, gözünüz kuru, yaşsız, kalbiniz katı,
ateşsiz duruyor." O sözde şu mânâ-i irşâdî
izah edildiği için oraya havale ederek, burada kısa
kesiyorum.
• Makam-ı ifhâm ve ilzamda, binler misâllerinden
yalnız şu iki misâle bak:
Birinci misâl:
-2-
Yani, "Eğer, bir şüpheniz varsa, size yardım
edecek, şehâdet edecek bütün büyüklerinizi ve
taraftarlarınızı çağırınız, birtek sûresine bir
nazîre yapınız." İşârâtü’l-İ’câz’da
izah ve ispat edildiği için burada yalnız icmâline işaret
ederiz. Şöyle ki:
Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyân diyor: "Ey ins ve
cin! Eğer Kur’ân, kelâm-ı İlâhî olduğunda şüpheniz
varsa, bir beşer kelâmı olduğunu tevehhüm ediyorsanız,
haydi
1 Sonra, bütün bunların ardından
kalbiniz yine katılaştı. Sanki taş kesildi, hattâ taştan
da katılaştı. (Bakara Sûresi: 74.)
2 Eğer kulumuz Muhammed’e indirdiğimiz
Kur’ân’dan bir şüpheniz varsa, haydi, onun benzeri
bir sûre getirin. Allah’tan başka bütün yardımcılarınızı
da çağırın-eğer iddiânızda doğru iseniz. (Bakara
Sûresi: 23.)
işte meydan, geliniz! Siz dahi ona
Muhammedü’l-Emîn dediğiniz zât gibi, okumak yazmak
bilmez, kıraat ve kitâbet görmemiş bir ümmîden bu
Kur’ân gibi bir kitap getiriniz, yaptırınız.
"Bunu yapamazsanız, haydi, ümmî olmasın, en
meşhur bir edib, bir âlim olsun. "Bunu da
yapamazsanız, haydi, birtek olmasın, bütün büleğânız,
hutebânız, belki bütün geçmiş beliğlerin güzel
eserlerini ve bütün gelecek ediblerin yardımlarını
ve ilâhlarınızın himmetlerini beraber alınız, bütün
kuvvetinizle çalışınız, şu Kur’ân’a bir
nazîre yapınız. "Bunu da yapamazsanız, haydi, kàbil-i
taklid olmayan hakàik-ı Kur’âniyeden ve mânevî
çok mu’cizâtından kat-ı nazar, yalnız nazmındaki
belâgatına nazîre olarak bir eser yapınız."
-1-
ilzâmıyla der: "Haydi, sizden mânânın
doğruluğunu istemiyorum. Müftereyât ve yalanlar ve
bâtıl hikâyeler olsun.
"Bunu da yapamıyorsunuz; haydi, bütün Kur’ân
kadar olmasın, yalnız , on sûresine
nazîre getiriniz. "Bunu da yapamıyorsunuz; haydi,
birtek sûresine nazîre getiriniz.
"Bu da çoktur; haydi, kısa bir sûresine bir
nazîre ibraz ediniz. "Hattâ, mâdem bunu da
yapmazsanız ve yapamazsınız. Hem bu kadar muhtaç olduğunuz
halde-çünkü, haysiyet ve nâmusunuz, izzet ve dininiz,
asabiyet ve şerefiniz, can ve malınız, dünya ve
âhiretiniz, buna nazîre getirmekle kurtulabilir. yoksa
dünyada haysiyetsiz, nâmussuz, dinsiz, şerefsiz,
zillet içinde, can ve malınız helâkette mahvolup ve
âhirette -2- işaretiyle,
Cehennemde haps-i ebedî ile mahkûm ve sanemlerinizle
beraber ateşe odunluk edeceksiniz.
"Hem mâdem sekiz mertebe aczinizi anladınız;
elbette sekiz defa, Kur’ân dahi mu’cize olduğunu
bilmekliğiniz gerektir. Ya imâna geliniz veyahut
susunuz, Cehenneme gidiniz!"
İşte, Kur’ânı Mu’cizü’l-Beyânın makam-ı ifhâmdaki
ilzamına bak ve de: -3- Evet,
beyân-ı Kur’ân’dan sonra beyân olamaz ve hâcet
kalmaz.
İkinci misâl:
1 Ve düzme ve uydurma da olsa onun gibi
on tane sûre getirin. (Hûd Sûresi: 13.)
2 Yakıtı insanlar ve taşlar olan, kâfirler
için hazırlanmış Cehennem ateşinden sakının.
(Bakara Sûresi: 24.)
3 Kur’ân’ın beyân ve ifadesinden
sonra beyân ve açıklama yoktur
-1-
İşte, şu âyâtın binler hakikatlerinden yalnız beyân-ı
ifhâmiyeye misâl için bir hakikatini beyân ederiz. Şöyle
ki:
-2-
lâfzıyla on beş tabaka istifham-ı inkârî-i
taaccübî ile ehl-i dal aksâmını susturur ve şübehâtın
bütün menşe’lerini kapatır. Ehl-i dal için, içine
girip saklanacak şeytânî bir delik bırakmıyor,
kapatıyor. Altına girip gizlenecek bir perde-i dal
bırakmıyor, yırtıyor. Yalanlarından hiçbir yalanı
bırakmıyor, başını eziyor. Herbir fıkrada bir tâifenin
hulâsa-i fikr-i küfrîlerini ya bir kısa tâbir ile
iptal eder, ya butlânı zâhir olduğundan sükûtla
butlânını bedâhete havale eder veya başka âyetlerde
tafsîlen reddedildiği için, burada mücmelen işaret
eder.
1 Sen öğüt vermeye devam et. Rabbinin
sana verdiği peygamberlik nimeti hakkı için, sen ne
bir kâhinsin, ne de bir mecnun. • Yoksa onlar "O
bir şâirdir; biz onun başına gelecek felâketi
bekliyoruz" mu diyorlar? • Sen "Bekleye
durun," de. "Ben de sizinle beraber
bekliyorum." • Onlar akıllarını kullanarak mı
bunu söylüyorlar, yoksa onlar sırf bir azgınlar gürûhu
mudur? • Yahut Kurân’ı kendisi mi uydurdu diyorlar?
Doğrusu onların imân etmeye niyetleri yoktur. • Eğer
doğru söylüyorlarsa, Kur’ân’ın benzeri bir söz
getirsinler. • Yoksa onlar bir yaratıcı olmaksızın
mı yaratıldılar? Veya kendi kendilerini mi
yaratıyorlar? • Yoksa gökleri ve yeri onlar mı
yarattı? Doğrusu onların düşünüp imân etmeye
niyetleri yoktur. • Yoksa Rabbinin hazîneleri onların
yanında mı? Veya kâinatın tedbîr ve idaresini onlar
mı ele geçirdi? • Yoksa göklere çıkıp da gök
ehlinin haberlerini dinlemek için bir merdivenleri mi
var? Öyleyse dinleyicileri, işittiklerine dâir açık
bir delil getirsin. • Yoksa kız çocukları Onun,
erkek çocuklar da sizin mi? • Yoksa sen onlardan bir
ücret istedin de onlar ağır bir borç altına mı
girdiler? • Yoksa gaybın ilmi onların yanında da
oradan mı alıp yazıyorlar? • Yoksa sana bir tuzak
mı kurmak istiyorlar? Fakat o kâfirler tuzağa düşecek
olanların tâ kendileridir. • Yoksa onların Allah’tan
başka bir ilâhı mı var? Allah onların ortak
koştukları şeylerden münezzehtir. (Tûr Sûresi:
29-43.)
2 Yoksa, yoksa.
Meselâ, birinci fıkra -1-
âyetine işaret eder. On beşinci fıkra ise -2-
âyetine remzeder. Daha sâir fıkraları buna kıyas et.
Şöyle ki:
Başta diyor: "Ahkâm-ı İlâhiyeyi tebliğ et. Sen
kâhin değilsin. Zîrâ kâhinin sözleri karışık ve
tahminîdir; seninki hak ve yakînîdir. Mecnun olamazsın;
düşmanın dahi senin kemâl-i aklına şehâdet eder.
" -3-
âyâ, acaba muhâkemesiz, âmî kâfirler gibi, sana şâir
mi diyorlar? Senin helâketini mi bekliyorlar? Sen, de:
’Bekleyiniz, ben de bekliyorum.’ Senin parlak,
büyük hakikatlerin şiirin hayalâtından münezzeh ve
tezyinâtından müstağnîdir.
" -4-
Yahut, acaba akıllarına güvenen akılsız feylesoflar
gibi, ’Aklımız bize yeter’ deyip sana ittibâdan
istinkâf mı ederler? Halbuki, akıl ise sana ittibâı
emreder. Çünkü bütün dediğin mâkuldür. Fakat akıl
kendi başıyla ona yetişemez.
" -5-
Yahut, inkârlarına sebep, tâğî zâlimler gibi, Hakka
serfürû etmemeleri midir? Halbuki, mütecebbir
zâlimlerin rüesâları olan Firavunların, Nemrudların
âkıbetleri mâlûmdur.
" -6-
Veyahut yalancı, vicdansız münâfıklar gibi, ’Kur’ân
senin sözlerindir’ diye seni ittiham mı ediyorlar?
Halbuki, tâ şimdiye kadar ’Muhammedü’l-Emîn’
diyerek içlerinde seni en doğru sözlü biliyorlardı.
Demek onların imâna niyetleri yoktur. Yoksa Kur’ân’ın
âsâr-ı beşeriye içinde bir nazîrini bulsunlar.
" -7-
Veyahut, kâinatı abes ve gàyesiz îtikad eden
felâsife-i abesiyyun gibi, kendilerini başıboş,
hikmetsiz, gàyesiz, vazifesiz, hàlıksız mı
zannediyorlar? Acaba gözleri kör olmuş, görmüyorlar
mı ki, kâinat baştan aşağıya
1 Biz Peygambere şiir öğretmedik; bu
ona yakışmaz da. (Yâsin Sûresi: 69.)
2 Eğer göklerde ve yerde Allah’tan başka
ilâhlar olsaydı, ikisi de harab olup giderdi. (Enbiyâ
Sûresi: 22..)
3 Yoksa onlar "O bir şâirdir; biz
onun başına gelecek felâketi bekliyoruz" mu
diyorlar? (Tûr Sûresi: 30.)
4 Onlar akıllarını kullanarak mı bunu
söylüyorlar? (Tûr Sûresi: 32.)
5 Yoksa onlar sırf bir azgınlar gürûhu
mudur? (Tûr Sûresi: 32.)
6 Yahut Kurân’ı kendisi mi uydurdu
diyorlar? Doğrusu onların imân etmeye niyetleri
yoktur. (Tûr Sûresi: 33.)
7 Yoksa onlar bir yaratıcı olmaksızın
mı yaratıldılar? (Tûr Sûresi: 35.)
kadar hikmetlerle müzeyyen ve gàyelerle
müsmirdir; ve mevcudât, zerrelerden güneşlere kadar,
vazifelerle muvazzaftır ve evâmir-i İlâhiyeye
musahharlardır.
" -1-
Veyahut, firavunlaşmış maddiyyun gibi, ’Kendi
kendine oluyorlar, kendi kendini besliyorlar, kendilerine
lâzım olan herşeyi yaratıyorlar" mı tahayyül
ediyorlar ki, imândan, ubûdiyetten istinkâf ederler?
Demek, kendilerini birer hàlık zannederler. Halbuki,
birtek şeyin hàlıkı, herbir şeyin hàlıkı olmak lâzım
gelir. Demek kibir ve gururları onları nihayet derecede
ahmaklaştırmış ki, bir sineğe, bir mikroba karşı
mağlûp bir âciz-i mutlakı, bir kadîr-i mutlak
zannederler. Mâdem bu derece akıldan, insaniyetten
sukut etmişler; hayvandan, belki cemâdâttan daha aşağıdırlar.
Öyle ise, bunların inkârlarından müteessir olma.
Bunları dahi bir nevi muzır hayvan ve pis maddeler
sırasına say; bakma, ehemmiyet verme.
" -2-
Veyahut Halıkı inkâr eden fikirsiz, sersem muattıla
gibi, Allah’ı inkâr mı ediyorlar ki, Kur’ân’ı
dinlemiyorlar? Öyle ise, semâvât ve arzın vücudlarını
inkâr etsinler; veyahut ’Biz halk ettik’ desinler,
bütün bütün aklın zıvanasından çıkıp divâneliğin
hezeyânına girsinler. Çünkü, semâda yıldızları
kadar; zeminde çiçekleri kadar berâhin-i tevhid
görünüyor, okunuyor. Demek, yakîne ve hakka niyetleri
yoktur. Yoksa, bir harf kâtipsiz olmaz bildikleri halde,
nasıl bir harfinde bir kitap yazılan şu kâinat kitâbını,
kâtipsiz zannediyorlar?
" -3-
Veyahut, Cenâb-ı Hakkın ihtiyârını nefyeden bir
kısım hükemâ-i dâlle gibi ve Berâhime gibi, asl-ı
nübüvveti mi inkâr ediyorlar, sana imân
getirmiyorlar? Öyle ise, bütün mevcudâtta görünen
ve ihtiyâr ve irâdeyi gösteren bütün âsâr-ı
hikmeti ve gàyâtı ve intizamâtı ve semerâtı ve
âsâr-ı rahmet ve inâyâtı ve bütün enbiyânın bütün
mu’cizâtlarını inkâr etsinler. Veya ’Mahlûkata
verilen ihsanâtın hazîneleri yanımızda ve
elimizdedir’ desinler, kàbil-i hitâb olmadıklarını
göstersinler. Sen de onların inkârından müteellim
olma, ’Allah’ın akılsız hayvanları çoktur’ de.
" -4-
Veyahut, aklı hâkim yapan mütehakkim mûtezile gibi
kendilerini Halıkın işlerine rakîb ve müfettiş
tahayyül edip, Halık-ı Zülcelâli mes’ul tutmak mı
istiyorlar? Sakın fütur getirme. Öyle hodbînlerin
inkârlarından birşey çıkmaz. Sen de aldırma.
1 Veya kendi kendilerini mi yaratıyorlar?
(Tûr Sûresi: 35.)
2 Yoksa gökleri ve yeri onlar mı
yarattı? Doğrusu onların düşünüp imân etmeye
niyetleri yoktur. (Tûr Sûresi: 36.)
3 Yoksa Rabbinin hazîneleri onların
yanında mı? (Tûr Sûresi: 37.)
4 Veya kâinatın tedbîr ve idaresini
onlar mı ele geçirdi? (Tûr Sûresi: 37.)
" -1-
Veyahut, cin ve şeytana uyup, kehânetfüruşlar,
ispirtizmacılar gibi, âlem-i gayba başka bir yol mu
bulunmuş zannederler? Öyle ise, şeytanlarına kapanan
semâvâta, onunla çıkılacak bir merdivenleri mi var
tahayyül ediyorlar ki, senin semâvî haberlerini tekzib
ederler? Böyle şarlatanların inkârları, hiç
hükmündedir.
" -2-
Veyahut, ukùl-u aşere ve erbâbü’l-envâ nâmiyle,
şerikleri itikad eden müşrik felâsife gibi ve yıldızlara
ve melâikelere bir nevi ulûhiyet isnad eden Sâbiiyyun
gibi, Cenâb-ı Hakka veled nisbet eden mülhid ve
dâllînler gibi, Zât-ı Ehad ve Samedin vücûb-u
vücuduna, vahdetine, samediyetine, istiğnâ-i mutlakına
zıd olan veledi nisbet ve melâikenin ubûdiyetine ve
ismetine ve cinsiyetine münâfi olan ünûseti isnad mı
ederler? Kendilerine şefaatçi mi zannederler ki, sana
tâbi olmuyorlar? İnsan gibi mümkîn, fânî, bekà-i
nevine muhtaç ve cismânî ve mütecezzî, tekessüre
kàbil ve âciz, dünyaperest, yardımcı bir vârise müştak
mahlûklar için, vâsıta-i tekessür ve teâvün ve
râbıta-i hayat ve bekà olan tenâsül, elbette ve
elbette vücudu vâcib ve dâim, bekàsı ezelî ve
ebedî, zâtı cismâniyetten mücerred ve muallâ ve
mahiyeti tecezzî ve tekessürden münezzeh ve müberrâ
ve kudreti aczden mukaddes ve bîhemtâ olan Zât-ı Zülcelâle
evlât isnad etmek; hem, o âciz, mümkîn, miskin
insanlar dahi beğenmedikleri ve izzet-i mağrurânesine
yakıştıramadıkları bir nevi evlât, yani hadsiz kızları
isnad etmek, öyle bir safsatadır ve öyle bir
divânelik hezeyanıdır ki, o fikirde olan heriflerin
tekzibleri, inkârları hiçtir. Aldırmamalısın.
Herbir sersemin safsatasına, her divânenin hezeyânına
kulak verilmez.
" -3-
Veyahut, hırsa, hıssete alışmış tâğî, bâğî
dünyaperestler gibi, senin tekâlifini ağır mı
buluyorlar ki, senden kaçıyorlar? Ve bilmiyorlar mı
ki, sen ecrini, ücretini yalnız Allah’tan istiyorsun?
Ve onlara Cenâb-ı Hak tarafından verilen maldan hem
bereket, hem fakirlerin hased ve bedduâlarından
kurtulmak için, ya ondan veya kırktan birisini kendi
fakirlerine vermek ağır bir şey midir ki, emr-i zekâtı
ağır görüp İslâmiyetten çekiniyorlar? Bunların
tekzibleri ehemmiyetsiz olmakla beraber, hakları
tokattır, cevap vermek değil.
" -4-
Veyahut, gaybâşinâlık dâvâ eden Budeîler gibi ve
umûr-u gaybiyeye dâir tahminlerini yakîn tahayyül
eden akılfüruşlar
1 Yoksa göklere çıkıp da gök ehlinin
haberlerini dinlemek için bir merdivenleri mi var?
Öyleyse dinleyicileri, işittiklerine dâir açık bir
delil getirsin. (Tûr Sûresi: 38.)
2 Yoksa kız çocukları Onun, erkek
çocuklar da sizin mi? (Tûr Sûresi: 39.)
3 Yoksa sen onlardan bir ücret istedin de
onlar ağır bir borç altına mı girdiler? (Tûr
Sûresi: 40.)
4 Yoksa gaybın ilmi onların yanında da
oradan mı alıp yazıyorlar? (Tûr Sûresi: 41.)
gibi, senin gaybî haberlerini beğenmiyorlar
mı? Gaybî kitapları mı var ki, senin gaybî kitabını
kabul etmiyorlar? Öyle ise, vahye mazhar resûllerden başka
kimseye açılmayan ve kendi başıyla ona girmeye
kimsenin haddi olmayan âlem-i gayb kendi yanlarında
hazır, açık tahayyül edip ondan mâlûmât alarak yazıyorlar
hülyâsında bulunuyorlar. Böyle haddinden hadsiz
tecavüz etmiş mağrur hodfüruşların tekzibleri sana
fütur vermesin. Zîrâ az bir zamanda senin hakikatlerin
onların hülyâlarını zîr ü zeber edecek.
" -1-
Veyahut, fıtratları bozulmuş, vicdanları çürümüş
şarlatan münâfıklar, dessas zındıklar gibi,
ellerine geçmeyen hidâyetten halkları aldatıp
çevirmek, hile edip döndürmek mi istiyorlar ki, sana
karşı kâh kâhin, kâh mecnun, kâh sâhir deyip,
kendileri dahi inanmadıkları halde başkalarını
inandırmak mı istiyorlar? Böyle hilebaz şarlatanları
insan sayıp desîselerinden, inkârlarından müteessir
olarak fütur getirme. Belki daha ziyâde gayret et.
Çünkü, onlar kendi nefislerine hile ederler,
kendilerine zarar ederler. Ve onların fenalıkta
muvaffakıyetleri, muvakkattır ve istidrâcdır, bir
mekr-i İlâhîdir.
" -2-
Veyahut, hàlık-ı hayır ve hàlık-ı şer nâmiyle
ayrı ayrı iki ilâh tevehhüm eden Mecûsiler gibi ve
ayrı ayrı esbâba bir nevi ulûhiyet veren ve onları
kendilerine birer nokta-i istinad tahayyül eden
esbâbperestler, sanemperestler gibi, başka ilâhlara
dayanıp sana muârazamı ederler? Senden istiğnâ mı
ediyorlar? Demek, -3- hükmünce,
şu bütün kâinatta gündüz gibi görünen bu intizam-ı
ekmeli, bu insicâm-ı ecmeli kör olup görmüyorlar.
Halbuki, bir köyde iki müdür, bir şehirde iki vâli,
bir memlekette iki padişah bulunsa, intizam zîr ü
zeber olur ve insicam herc ü merce düşer. Halbuki,
sinek kanadından, tâ semâvât kandillerine kadar, o
derece ince bir intizam gözetilmiş ki, sinek kanadı
kadar şirke yer bırakılmamış. Mâdem bunlar bu
derece hilâf-ı akıl ve hikmet ve münâfi-i his ve
bedâhet hareket ediyorlar; onların tekzibleri seni
tezkirden vazgeçirmesin."
İşte, silsile-i hakàik olan şu âyâtın yüzer
cevherlerinden, yalnız ifhâm ve ilzama dâir birtek
cevher-i beyânîsini icmâlen beyân ettik. Eğer
iktidarım olsaydı, birkaç cevherlerini daha
gösterseydim, "Şu âyetler tek başıyla bir mu’cizedir"
sen dahi diyecektin.
1 Yoksa sana bir tuzak mı kurmak
istiyorlar? Fakat o kâfirler tuzağa düşecek
olanların tâ kendileridir. (Tûr Sûresi: 42.)
2 Yoksa onların Allah’tan başka bir ilâhı
mı var? Allah onların ortak koştukları şeylerden münezzehtir.
(Tûr Sûresi: 43.)
3 Eğer göklerde ve yerde Allah’tan başka
ilâhlar olsaydı, ikisi de harab olup giderdi. (Enbiyâ
Sûresi: 22.)
Ammâ ifham ve tâlimdeki beyânât-ı Kur’âniye
o kadar hârikadır, o derece letâfetli ve
selâsetlidir; en basit bir âmî, en derin bir hakikati
onun beyânından kolayca tefehhüm eder. Evet, Kur’ân-ı
Mu’cizü’l-Beyân çok hakàik-ı gâmızayı
nazar-ı umumiyi okşayacak, hiss-i âmmeyi rencide
etmeyecek, fikr-i avâmı tâciz edip yormayacak bir
sûrette basitâne ve zâhirâne söylüyor, ders
veriyor. Nasıl bir çocukla konuşulsa, çocukça
tâbirât istimâl edilir; öyle de, -1-
denilen mütekellim üslûbunda muhatabın derecesine sözüyle
nüzûl edip öyle konuşan esâlîb-i Kur’âniye, en
mütebahhir hükemânın fikirleriyle yetişemediği hakàik-ı
gâmıza-i İlâhiye ve esrâr-ı Rabbâniyeyi müteşâbihât
sûretinde, bir kısım teşbihât ve temsilât ile en
ümmî bir âmîye ifham eder. Meselâ -2- bir
temsil ile, rubûbiyet-i İlâhiyeyi saltanat misâlinde
ve âlemin tedbîrinde mertebe-i rubûbiyetini, bir
sultanın taht-ı saltanatında durup icrâ-i hükümet
ettiği gibi bir misâlde gösteriyor.
Evet, Kur’ân, bu kâinat Halık-ı Zülcelâlinin
kelâmı olarak Rubûbiyetinin mertebe-i âzamından çıkarak,
umum mertebeler üstüne gelerek o mertebelere çıkanları
irşâd ederek, yetmiş bin perdelerden geçerek o
perdelere bakıp tenvir ederek, fehm ve zekâca muhtelif
binler tabaka muhataplara feyzini dağıtıp ve nurunu
neşrederek kabiliyetçe ayrı ayrı asırlar, karnlar
üzerinde yaşamış ve bu kadar mebzûliyetle mânâlarını
ortaya saçmış olduğu halde, kemâl-i şebâbetinden,
gençliğinden zerre kadar zâyi etmeyerek, gayet
tarâvette, nihayet letâfette kalarak; gayet suhûletli
bir tarzda, sehl-i mümtenî bir sûrette, her âmîye
anlayışlı ders verdiği gibi, aynı derste, aynı sözlerle
fehimleri muhtelif ve dereceleri mütebâyin pekçok
tabakalara dahi ders verip iknâ eden, işbâ eden bir
kitâb-ı mu’ciznümânın hangi tarafına dikkat
edilse, elbette bir lem’a-i i’câz görülebilir.
Elhâsıl: Nasıl -3- gibi
bir lâfz-ı Kur’ânî okunduğu zaman dağın kulağı
olan mağarasını doldurduğu gibi, aynı lâfız,
sineğin küçücük kulakçığına da tamamen
yerleşir; aynen öyle de, Kur’ân’ın mânâları,
dağ gibi akılları işbâ ettiği gibi, sinek gibi küçücük,
basit akılları dahi aynı sözlerle tâlim eder, tatmin
eder. Zîrâ, Kur’ân bütün ins ve cinnin bütün
tabakalarını imâna dâvet eder. Hem, umumuna imânın
ulûmunu tâlim eder, ispat eder. Öyle ise, avâmın en
ümmîsi havâssın en ehassına omuz omuza, diz dize
verip beraber ders-i Kur’ânîyi dinleyip istifade
edecekler. Demek, Kur’ân-ı Kerîm öyle bir mâide-i
semâviyedir ki, binler muhtelif
1 Cenâb-ı Hakkın, kullarının
anlayış seviyesine göre konuşması.
2 O Rahmân ki hükümranlığı Arşı
kaplamıştır. (Tâhâ Sûresi: 5.)
3 Ezelden ebede her türlü hamd ve
övgü, şükür ve minnet, âlemlerin Rabbi olan Allah’a
mahsustur. (Fâtiha, En’am, Kehf, Sebe’, Fâtır Sûrelerinin
tabakada olan efkâr ve ukùl ve kulûb ve
ervâh, o sofradan gıdâlarını buluyorlar, müştehiyâtını
alıyorlar, arzuları yerine gelir. Hattâ pekçok kapıları
kapalı kalıp, istikbâlde geleceklere bırakılmıştır.
Şu makama misâl istersen, bütün Kur’ân baştan
nihayete kadar bu makamın misâlleridir. Evet, bütün
müçtehidîn ve sıddîkîn ve hükemâ-i İslâmiye ve
muhakkikîn ve ulemâ-i usûlü’l-fıkıh ve mütekellimîn
ve evliyâ-i ârifîn ve aktâb-ı âşıkîn ve
müdakkikîn-i ulemâ ve avâm-ı Müslimîn gibi Kur’ân’ın
tilmizleri ve dersini dinleyenleri müttefikan diyorlar
ki, "Dersimizi güzelce anlıyoruz." Elhâsıl,
sâir makamlar gibi ifham ve tâlim makamında dahi Kur’ân’ın
lemeât-ı i’câzı parlıyor.
İkinci
Şuâ
Kur’ân’ın câmiiyet-i hârikulâdesidir. Şu Şuânın,
Beş Lem’ası var.
Birinci Lem’a: Lâfzındaki câmiiyettir.
Elbette, evvelki Sözlerde, hem bu Sözde zikrolunan
âyetlerden şu câmiiyet âşikâre görünüyor.
Evet,
-1- olan hadîsin işaret ettiği gibi, elfâz-ı Kur’âniye
öyle bir tarzda vaz’ edilmiş ki, herbir kelâmın,
hattâ herbir kelimenin, hattâ herbir harfin, hattâ
bâzan bir sükûnun çok vücûhu bulunuyor, herbir
muhatabına ayrı ayrı bir kapıdan hissesini verir.
• Meselâ, -2- yani
"Dağları zemininize kazık ve direk yaptım"
bir kelâmdır.
Bir âmînin şu kelâmdan hissesi: Zâhiren yere çakılmış
kazıklar gibi görünen dağları görür, onlardaki
menâfiini ve ni’metlerini düşünür, Halıkına şükreder.
Bir şâirin bu kelâmdan hissesi: Zemin bir taban; ve
kubbe-i semâ, üstünde konulmuş yeşil ve elektrik lâmbalarıyla
süslenmiş bir muhteşem çadır; ufkî bir daire
sûretinde ve semânın etekleri başında görünen dağları
o çadırın kazıkları misâlinde tahayyül eder,
Sâni-i Zülcelâline hayretkârâne perestiş eder.
Haymenîşin bir edibin bu kelâmdan nasîbi: Zeminin
yüzünü bir çöl ve sahrâ, dağların silsilelerini
pek kesretle ve çok muhtelif bedevî çadırları gibi,
güyâ tabaka-i turâbiye yüksek direkler üstünde atılmış,
o direklerin sivri başları o perde-i turâbiyeyi yukarıya
kaldırmış, birbirine bakar pekçok muhtelif mahlûkatın
meskeni olarak tasavvur eder. O büyük, azametli
mahlûkları böyle yeryüzünde çadırlar misillü
kolayca kuran ve koyan Fâtır-ı Zülcelâline karşı
secde-i hayret eder.
1 Birkaç hadîsin birleştirilmiş
ifadesi olup, açıklaması Üstadımız tarafından,
peşinden yapılmıştır.
2 Dağları birer kazık yapmadık mı?
(Nebe’ Sûresi: 7.)493. Seni her türlü noksan sıfattan
tenzih ederiz. Senin şânın ne yücedir.
Coğrafyacı bir edibin o kelâmdan kısmeti:
Küre-i zemin bahr-i muhît-i havaîde veya esîrîde
yüzen bir sefine ve dağları o sefinenin üstünde
tespit ve muvâzene için çakılmış kazıklar ve
direkler şeklinde tefekkür eder. O koca küre-i zemini
muntazam bir gemi gibi yapıp, bizleri içine koyup
aktâr-ı âlemde gezdiren Kadîr-i Zülkemâle karşı -1- der.
Medeniyet ve heyet-i içtimâiyenin mütehassıs bir hakîminin
bu kelâmdan hissesi: Zemini bir hâne; ve o hâne hayatının
direği, hayat-ı hayvaniye; ve hayat-ı hayvaniye
direği, şerâit-i hayat olan su, hava ve topraktır. Su
ve hava ve toprağın direği ve kazığı dağlardır. Zîrâ,
dağlar suyun mahzeni, havanın tarağı (gàzât-ı
muzırrayı tersîb edip, havayı tasfiye eder) ve
toprağın hâmîsi (bataklıktan ve denizin istilâsından
muhâfaza eder) ve sâir levâzımât-ı hayat-ı
insaniyenin hazînesi olarak fehmeder. Şu koca dağları
şu sûretle hâne-i hayatımız olan zemine direk yapan
ve maîşetimize hazînedar tâyin eden Sâni-i
Zülcelâli ve’l-İkrama, kemâl-i tâzim ile hamd ü
senâ eder.
Hikmet-i tabiiyenin bir feylesofunun şu kelâmdan
nasîbi şudur ki: Küre-i zeminin karnında bâzı
inkılâbât ve imtizâcâtın neticesi olarak hâsıl
olan zelzele ve ihtizâzâtı dağların zuhuruyla sükûnet
bulduğu; ve medâr ve mihverindeki istikrarına ve
zelzelenin irticâciyle medâr-ı senevîsinden çıkmamasına
sebep, dağların hurûcu olduğunu; ve zeminin hiddeti
ve gadabı, dağların menâfiziyle teneffüs etmekle
sükûnet ettiğini fehmeder; tamamen imâna gelir, -2-""
der.
• Meselâ, -3-’daki
-4-
kelimesi, tetkikat-ı felsefe ile âlûde olmayan bir
âlime, o kelime şöyle ifhâm eder ki: Semâ berrak,
bulutsuz; zemin kuru ve hayatsız, tevellüde gayr-i
kàbil bir halde iken; semâyı yağmurla, zemini hazrevâtla
fethedip, bir nevi izdivaç ve telkıh sûretinde bütün
zîhayatları o sudan halk etmek öyle bir Kadîr-i
Zülcelâlin işidir ki; rûy-i zemin Onun küçük bir
bostanı ve semânın yüz örtüsü olan bulutlar Onun
bostanında bir süngerdir anlar, azamet-i kudretine
secde eder.
Ve muhakkik bir hakîme, o kelime şöyle ifhâm eder ki:
Bidâyet-i hilkatte semâ ve arz şekilsiz birer küme ve
menfaatsiz birer yaş hamur, veledsiz, mahlûkatsız
toplu birer madde iken, Fâtır-ı Hakîm, onları feth
ve bast edip güzel bir şekil, menfaattar birer sûret,
zînetli ve kesretli mahlûkata menşe’ etmiştir
anlar; vüs’at-i hikmetine karşı hayran olur.
1 Seni her türlü noksan sıfattan tenzih
ederiz. Senin şânın ne yücedir
2 Hikmetli yapmak Allah’a mahsustur.
3 Gökler ve yer bitişik iken Biz onları
birbirinden koparıp ayırdık. (Enbiyâ Sûresi: 30.)
4 Bitişik iken.
Yeni zamanın feylesofuna şu kelime şöyle
ifhâm eder ki: Manzûme-i Şemsiyeyi teşkil eden küremiz,
sâir seyyâreler, bidâyette güneşle mümtezic olarak
açılmamış bir hamur şeklinde iken, Kadîr-i Kayyûm,
o hamuru açıp, o seyyâreleri birer birer yerlerine
yerleştirerek, güneşi orada bırakıp zeminimizi
buraya getirerek, zemine toprak sererek, semâ
cânibinden yağmur yağdırarak, güneşten ziyâ
serptirerek dünyayı şenlendirip, bizleri içine koymuştur
anlar, başını tabiat bataklığından çıkarır, -1- der.
• Meselâ, -2-’daki
lâm’ı hem kendi mânâsını, hem fî mânâsını,
hem ilâ mânâsını ifade eder. İşte, -3-’in lâm’ı,
avâm o lâm’ı ilâ mânâsında görüp fehmeder ki,
"Size nisbeten ışık verici, ısındırıcı, müteharrik
bir lâmba olan güneş, elbette bir gün seyri bitecek,
mahall-i kararına yetişecek, size faydası dokunmayacak
bir sûret alacaktır" anlar. O da, Halık-ı Zülcelâlin
güneşe bağladığı büyük ni’metleri düşünerek -4- der.
Ve âlime dahi, o lâm’ı ilâ mânâsında gösterir.
Fakat güneşi yalnız bir lâmba değil, belki bahar ve
yaz tezgâhında dokunan mensucât-ı Rabbâniyenin bir
mekiği, gece gündüz sayfalarında yazılan mektubât-ı
Samedâniyenin mürekkebi, nur bir hokkası sûretinde
tasavvur ederek, güneşin cereyân-ı sûrîsi alâmet
olduğu ve işaret ettiği intizamât-ı âlemi düşündürerek,
Sâni-i Hakîmin san’atına -5- ve
hikmetine -6-
diyerek secdeye kapanır.
Ve kozmoğrafyacı bir feylesofa lâm’ı fî mânâsında
şöyle ifham eder ki: Güneş, kendi merkezinde ve
mihveri üzerinde zenberekvârî bir cereyan ile,
manzûmesini emr-i İlâhî ile tanzim edip tahrik eder.
Şöyle bir saat-i kübrâyı halk edip tanzim eden Sâni-i
Zülcelâline karşı kemâl-i hayret ve istihsan ile -7- der,
felsefeyi atar, hikmet-i Kur’âniyeye girer.
1 Zâtında ve sıfatlarında tek ve bir
olan Allah’a imân ettim.
2 Güneş de kendisine tayin edilmiş bir
yere doğru akıp gider. (Yâsin Sûresi: 38.)
3 Tayin edilmiş bir yere doğru.
4 Allah her türlü kusur ve noksan sıfattan
münezzehtir; ezelden ebede her türlü hamd ve övgü,
şükür ve minnet, âlemlerin Rabbi olan Allah’a
mahsustur.
5 Allah dilemiş, ne güzel yaratmış.
6 Allah ne mübârek yaratmış.
7 Büyüklük ve kudret Allah’a
mahsustur.
Ve dikkatli bir hakîme, şu lâm’ı hem
illet mânâsında, hem zarfiyet mânâsında tutturup şöyle
ifham eder ki: Sâni-i Hakîm, işlerine esbâb-ı zâhiriyeyi
perde ettiğinden, câzibe-i umumiye nâmında bir
kanun-u İlâhîsiyle, sapan taşları gibi, seyyâreleri
güneşle bağlamış; ve o câzibe ile muhtelif, fakat
muntazam hareketle o seyyâreleri daire-i hikmetinde
döndürüyor; ve o câzibeyi tevlid için, güneşin
kendi merkezinde hareketini zâhirî bir sebep etmiş.
Demek, mânâsı,
-1-
yani, kendi müstekarrı içinde manzumesinin istikrarı
ve nizâmı için hareket ediyor. Çünkü, hareket
harareti, hararet kuvveti, kuvvet câzibeyi zâhiren
tevlid eder gibi bir âdet-i İlâhiye, bir kanun-u
Rabbânîdir. İşte, şu hakîm, böyle bir hikmeti Kur’ân’ın
bir harfinden fehmettiği zaman, "Elhamdülillâh,
Kur’ân’dadır hak, hikmet; felsefeyi beş paraya
saymam" der.
Ve şâirâne bir fikir ve kalb sahibine şu lâm’dan
ve istikrardan şöyle bir mânâ fehmine gelir ki: Güneş
nurânî bir ağaçtır, seyyâreler onun müteharrik
meyveleri. Ağaçların hilâfına olarak, güneş
silkinir, tâ o meyveler düşmesin. Eğer silkinmezse düşüp
dağılacaklar. Hem tahayyül edebilir ki, şems meczub
bir serzakirdir. Halka-i zikrin merkezinde cezbeli bir
zikreder ve ettirir. Bir risâlede şu mânâya dâir şöyle
demiştim:
Evet, güneş bir meyvedardır; silkinir,
tâ düşmesin seyyar olan yemişleri.
Eğer sükûtuyla sükûnet eylese, cezbe kaçar,
ağlar fezâda muntazam meczubları.
• Hem meselâ, -2-’da
bir sükût var, bir ıtlak var. Neye zafer
bulacaklarını tâyin etmemiş, tâ herkes istediğini içinde
bulabilsin. Sözü az söyler, tâ uzun olsun. Çünkü,
bir kısım muhatabın maksadı ateşten kurtulmaktır.
Bir kısmı yalnız Cenneti düşünür. Bir kısım,
saadet-i ebediyeyi arzu eder. Bir kısım, yalnız rızâ-i
İlâhîyi ricâ eder. Bir kısım, rü’yet-i İlâhiyeyi
gàye-i emel bilir. Ve hâkezâ, bunun gibi pekçok
yerlerde, Kur’ân sözü mutlak bırakır, tâ âmm
olsun. Hazfeder, tâ çok mânâları ifade etsin. Kısa
keser, tâ herkesin hissesi bulunsun. İşte, der, neye
felâh bulacaklarını tâyin etmiyor. Güyâ o sükûtla
der: "Ey Müslümanlar, müjde size! Ey müttakî,
sen Cehennemden felâh bulursun. Ey sâlih, sen Cennete
felâh bulursun. Ey ârif, sen rızâ-i İlâhîye nâil
olursun. Ey âşık, sen rü’yete mazhar olursun."
Ve hâkezâ.
1 Müellifin ifadesi; açıklaması hemen
peşinde yapılmış.
2 Dünya ve âhirette saadet ve kurtuluşa
erenler de onlardır. (Bakara Sûresi: 5.)
İşte, Kur’ân, câmiiyet-i lâfzıye
cihetiyle, kelâmdan, kelimeden, huruftan ve sükûttan
herbirisinin binler misâllerinden yalnız numûne olarak
birer misâl getirdik. Âyeti ve kıssâtı bunlara
kıyas edersin.
Meselâ, -1-
âyeti, o kadar vücûhu var ve o derece merâtibi var
ki, bütün tabakàt-ı evliyâ, bütün sülûklarında
ve mertebelerinde şu âyete ihtiyaçlarını görüp,
ondan kendi mertebesine lâyık bir gıdâ-i mânevî,
bir taze mânâ almışlar. Çünkü, "Allah"
bir ism-i câmi’ olduğundan, Esmâ-i Hüsnâ adedince
tevhidler, içinde bulunur:
-2-
ve hâkezâ.
Hem meselâ, kasas-ı Kur’âniyeden kıssa-i Mûsâ
Aleyhisselâm, âdetâ asâ-i Mûsâ Aleyhisselâm gibi
binler faydaları var. O kıssada, hem Peygamber
Aleyhissalâtü Vesselâmı teskin ve teselli, hem küffârı
tehdit, hem münâfıkları takbih, hem Yahudîleri
tevbih gibi çok makàsıdı, pekçok vücûhu vardır.
Onun için, sûrelerde tekrar edilmiştir. Her yerde bütün
maksadları ifade ile beraber, yalnız birisi maksûd-u
bizzat olur, diğerleri ona tâbi kalırlar.
Eğer desen: "Geçmiş misâllerdeki bütün
mânâları nasıl bileceğiz ki, Kur’ân onları irâde
etmiş ve işaret ediyor?"
Elcevap: Mâdem Kur’ân bir hutbe-i ezeliyedir, hem
muhtelif tabaka tabaka olarak asırlar üzerinde ve arkasında
oturup dizilmiş bütün benîâdem’e hitâb ediyor,
ders veriyor. Elbette o muhtelif ifhama göre müteaddit
mânâları derc edip irâde edecektir ve irâdesine
emâreleri vaz’ edecektir.
Evet, İşârâtü’l-İ’câz’da şuradaki mânâlar
misillü, kelimât-ı Kur’âniyenin müteaddit
mânâlarını ilm-i sarf ve nahvin kaideleriyle ve ilm-i
beyân ve fenn-i maânînin düsturlarıyla, fenn-i belâgatın
kanunlarıyla ispat edilmiştir. Bununla beraber, ulûm-u
Arabiyece sahih ve usûl-ü diniyece hak olmak şartıyla
ve fenn-i maânîce makbul ve ilm-i beyânca münâsip ve
belâgatça müstahsen olan bütün vücuh ve maânî,
ehl-i içtihat ve ehl-i tefsir ve ehl-i usûlü’d-din
ve ehl-i usûlü’l-fıkhın icmâıyla ve ihtilâflarının
şehâdetiyle, Kur’ân’ın mânâlarındandırlar. O
mânâlara derecelerine göre birer emâre vaz’ etmiştir;
ya lâfzıyedir, ya mâneviyedir. O mâneviye ise, ya
siyâk veya sibâk-ı kelâmdan veya başka âyetten
birer emâre o mânâya işaret eder. Bir kısmı yirmi
ve otuz ve kırk ve altmış, hattâ seksen cild olarak
muhakkikler tarafından yazılan yüz binler tefsirler,
Kur’ân’ın câmiiyet ve hârikıyet-i lâfzıyesine
katî bir bürhan-ı bâhirdir. Her ne ise, biz şu sözde
herbir mânâya delâlet eden emâreyi kanunuyla,
kaidesiyle göstersek, söz çok uzanır. Onun için kısa
kesip, kısmen İşârâtü’l-İ’câz’a havale
ederiz.
1 Bil ki Allah’tan başka ilâh yoktur.
Kendi günahın için de af dile. (Muhammed Sûresi: 19.)
2 Yani, Ondan başka hiçbir rızık
verici yoktur. • Ondan başka hiçbir yaratıcı
yoktur. • Ondan başka Rahmân yoktur.
İkinci Lem’a: Mânâsındaki câmiiyet-i
hârikadır.
Evet, Kur’ân, bütün müçtehidlerin mehazlarını, bütün
âriflerin mezâklarını, bütün vâsılların
meşreblerini, bütün kâmillerin mesleklerini, bütün
muhakkiklerin mezheblerini, mânâsının hazînesinden
ihsan etmekle beraber, dâimâ onlara rehber ve
terakkiyâtlarında her vakit onlara mürşid olup, o tükenmez
hazînesinden onların yollarına neşr-i envar ettiği,
bütün onlarca musaddaktır ve müttefeku’n-aleyhtir.
Üçüncü
Lem’a: İlmindeki câmiiyet-i hârikadır.
Evet, Kur’ân, şeriatın müteaddit ve çok
ilimlerini, hakikatin mütenevvi’ ve kesretli
ilimlerini, tarîkatin muhtelif ve hadsiz ilimlerini
kendi ilminin denizinden akıttığı gibi; daire-i mümkinâtın
hakiki hikmetini ve daire-i vücûbun ulûm-u
hakikiyesini ve daire-i âhiretin maarif-i gàmızasını
o denizinden muntazaman ve kesretle akıtıyor. Şu lem’aya
misâl getirilse, bir cild yazmak lâzım gelir. Öyle
ise, yalnız numûne olarak şu yirmi beş adet Sözleri
gösteriyoruz. Evet, bütün yirmi beş adet Sözlerin doğru
hakikatleri, Kur’ân’ın bahr-i ilminden ancak yirmi
beş katredir. O Sözlerde kusur varsa, benim fehm-i kàsırıma
âittir.
Dördüncü
Lem’a: Mebâhisindeki câmiiyet-i hârikadır.
Evet, insan ve insanın vazifesi, kâinat ve Hàlık-ı Kâinatın,
arz ve semâvâtın, dünya ve âhiretin, mâzi ve
müstakbelin, ezel ve ebedin mebâhis-i külliyelerini
cem’ etmekle beraber, nutfeden halk etmek, tâ kabre
girinceye kadar; yemek, yatmak âdâbından tut, tâ
kazâ ve kader mebhaslarına kadar; altı gün hilkat-i
âlemden tut, tâ -1-
kasemleriyle işaret olunan rüzgârların esmesindeki
vazifelerine kadar; -2- işârâtıyla,
insanın kalbine ve irâdesine müdâhalesinden tut, tâ -3-, yani
bütün semâvâtı bir kabzasında tutmasına kadar; -4-
zeminin çiçek ve üzüm ve hurmasından tut, tâ
1 Yemin olsun. meleklere. (Mürselât
Sûresi: 1.); Yemin olsun esip savuran rüzgâra.
(Zâriyat Sûresi: 1.)
2 Allah dilemedikçe siz hiçbir şeyi
isteyemezsiniz. (İnsan Sûresi: 30.) • Allah, kişi
ile onun kalbi arasına girer. (Enfâl Sûresi: 24.)
3 Gökler de Onun kudretiyle dürülmüştür.
(Zâriyât Sûresi: 67.)
4 Biz o ölmüş yeryüzünde hurma ve
üzüm bahçeleri yarattık. (Yâsin Sûresi: 34.)
-1- ile ifade
ettiği hakikat-i acîbeye kadar; ve semânın -2- hâletindeki
vaziyetinden tut, tâ duhânla inşikakına ve
yıldızlarının düşüp hadsiz fezâda dağılmasına
kadar; ve dünyanın imtihan için açılmasından, tâ
kapanmasına kadar; ve âhiretin birinci menzili olan
kabirden, sonra berzahtan, haşirden, köprüden tut, tâ
Cennete, tâ saadet-i ebediyeye kadar; mâzi zamanının
vukuâtından, Hazret-i Âdem’in hilkat-i cesedinden,
iki oğlunun kavgasından tâ tûfana, tâ kavm-i
Firavunun garkına, tâ ekser enbiyânın mühim
hâdisâtına kadar; ve -3-
işaret ettiği hâdise-i ezeliyeden tut, tâ -4- ifade
ettiği vâkıa-i ebediyeye kadar bütün mebâhis-i
esâsiyeyi ve mühimmeyi öyle bir tarzda beyân eder ki,
o beyân, bütün kâinatı bir saray gibi idare eden ve
dünyayı ve âhireti iki oda gibi açıp kapayan ve
zemin bir bahçe ve semâ misbahlarıyla süslendirilmiş
bir dam gibi tasarruf eden ve mâzi ve müstakbel bir
gece ve gündüz gibi nazarına karşı hazır iki sayfa
hükmünde temâşâ eden ve ezel ve ebed, dün ve bugün
gibi silsile-i şuûnâtın iki tarafı birleşmiş,
ittisâl peydâ etmiş bir sûrette bir zaman-ı hazır
gibi onlara bakan bir Zât-ı Zülcelâle yakışır bir
tarz-ı beyândır.
Nasıl bir usta, binâ ettiği ve idare ettiği iki hâneden
bahseder, programını ve işlerinin liste ve
fihristesini yapar; Kur’ân dahi şu kâinatı yapan ve
idare eden ve işlerinin listesini ve fihristesini, tâbir
câiz ise programını yazan, gösteren bir Zâtın beyânına
yakışır bir tarzdadır. Hiçbir cihetle eser-i tasannu’
ve tekellüf görünmüyor. Hiçbir şâibe-i taklid veya
başkasının hesâbına ve onun yerinde kendini farz
edip konuşmuş gibi bir hud’anın emâresi olmadığı
gibi; bütün ciddiyetiyle, bütün safvetiyle, bütün
hulûsiyle sâfî, berrak, parlak beyânı, nasıl gündüzün
ziyâsı "Güneşten geldim" der, Kur’ân
dahi "Ben Hàlık-ı âlemin beyânıyım ve kelâmıyım"
der.
Evet, şu dünyayı antika san’atlarla süslendiren ve
lezzetli ni’metlerle dolduran ve san’atperverâne ve
ni’metperverâne, şu derece san’atının acîbeleriyle,
şu derece kıymettar ni’metlerini dünyanın yüzüne
serpen, sıravârî tanzim eden ve zeminin yüzünde
seren, güzelce dizen bir Sâni’, bir Mün’im’den
başka şu velvele-i takdir ve istihsanla ve zemzeme-i
hamd ve şükranla dünyayı dolduran ve zemini bir
zikirhâne, bir mescid, bir temâşâgâh-ı san’at-ı
İlâhiyeye çeviren Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyân
kime yakışır ve kimin kelâmı olabilir? Ondan başka
kim ona sahip çıkabilir? Ondan başka kimin sözü
olabilir? Dünyayı ışıklandıran ziyâ, güneşten
başka hangi şeye yakışır? Tılsım-ı
1 Ne zaman ki yer müthiş bir
sarsıntıyla sarsılır. (Zilzâl Sûresi: 1.)
2 Sonra İlâhî irâdesini, buhar
halindeki dünya semâsına yöneltti. (Fussılet Sûresi:
11.)
3 Ben sizin Rabbiniz değil miyim? (A’râf
Sûresi: 172.)
4 Yüzler var, o gün ışıl ışıldır,
Rabbine bakar. (Kıyâmet Sûresi: 22-23.)
kâinatı keşf edip âlemi
ışıklandıran beyân-ı Kur’ân, Şems-i Ezelîden
başka kimin nuru olabilir? Kimin haddine düşmüş ki,
ona nazîre getirsin, onun taklidini yapsın?
Elhak, bu dünyayı san’atlarıyla zînetlendiren bir
san’atkârın, san’atını istihsan eden insanla
konuşmaması muhâldir. Mâdem ki yapar ve bilir;
elbette konuşur. Mâdem konuşur; elbette konuşmasına
yakışan, Kur’ân’dır. Bir çiçeğin tanziminden lâkayd
kalmayan bir Mâlikü’l-Mülk, bütün mülkünü
velveleye veren bir kelâma karşı nasıl lâkayd kalır?
Hiç başkasına mal edip hiçe indirir mi?
Beşinci
Lem’a: Kur’ân’ın üslup ve îcâzındaki câmiiyet-i
hârikadır.
Bunda Beş Işık var.
BİRİNCİ IŞIK: üslup-u Kur’ân’ın o kadar acîb
bir cemiyeti var ki, birtek sûre, kâinatı içine alan
bahr-i muhît-i Kur’ânîyi içine alır; birtek âyet,
o sûrenin hazînesini içine alır. Âyetlerin çoğu,
herbirisi birer küçük sûre; sûrelerin çoğu,
herbirisi birer küçük Kur’ân’dır. İşte şu, i’câzkârâne
îcâzdan büyük bir lûtf-u irşâddır ve güzel bir
teshîldir. Çünkü herkes, her vakit Kur’ân’a
muhtaç olduğu halde, ya gabâvetinden veya başka esbâba
binâen, her vakit bütün Kur’ân’ı okumayan
veyahut okumaya vakit ve fırsat bulamayan adamlar, Kur’ân’dan
mahrum kalmamak için, herbir sûre, birer küçük Kur’ân
hükmüne, hattâ herbir uzun âyet, birer kısa sûre
makamına geçer. Hattâ, Kur’ân Fâtiha’da, Fâtiha
dahi Besmele’de münderîc olduğuna, ehl-i keşif müttefiktirler.
Şu hakikate bürhan ise, ehl-i tahkikin icmâıdır.
İKİNCİ IŞIK: Âyât-ı Kur’âniye, emir ve nehiy,
vaad ve vaîd, terğib ve terhib, zecr ve irşâd, kasas
ve emsâl, ahkâm ve maarif-i İlâhiye ve ulûm-u
kevniye ve kavânîn ve şerâit-i hayat-ı şahsiye ve
hayat-ı içtimâiye ve hayat-ı kalbiye ve hayat-ı mâneviye
ve hayat-ı uhreviye gibi umum tabakàt-ı kelâmiye ve
maarif-i hakikiye ve hâcât-ı beşeriyeye delâlâtıyla,
işârâtıyla câmi’ olmakla beraber, yani,
"İstediğin herşey için, Kur’ân’dan her ne
istersen al" ifade ettiği mânâ o derece doğruluğuyla
makbul olmuş ki, ehl-i hakikat mâbeyninde durûb-u
emsâl sırasına geçmiştir. Âyât-ı Kur’âniyede
öyle bir câmiiyet var ki, her derde devâ, her hâcete
gıdâ olabilir. Evet, öyle olmak lâzım gelir.
Çünkü dâimâ terakkiyâtta kat-ı merâtib eden
bütün tabakàt-ı ehl-i kemâlin rehber-i mutlakı
elbette şu hâsiyete mâlik olması elzemdir.
ÜÇÜNCÜ IŞIK: Kur’ân’ın i’câzkârâne îcâzıdır.
Kâh olur ki uzun bir silsilenin iki tarafını öyle bir
tarzda zikreder ki, güzelce silsileyi gösterir. Hem,
kâh olur ki bir kelimenin içine sarîhan, işareten,
remzen, îmâen bir dâvânın çok bürhanlarını derc
eder.
Meselâ,
Göklerin ve yerin yaratılışı ile
dillerinizin ve renklerinizin farklılığı da Onun
âyetlerindendir. (Rum Sûresi: 22.)
’de, âyât ve delâil-i Vahdâniyet
silsilesini teşkil eden silsile-i hilkat-i kâinatın
mebde’ ve müntehâsını zikir ile, o ikinci silsileyi
gösterir; birinci silsileyi okutturuyor.
Evet, bir Sâni-i Hakîme şehâdet eden sahâif-i
âlemin birinci derecesi, semâvât ve arzın asl-ı
hilkatleridir; sonra gökleri yıldızlarıyla tezyin ile
zeminin zîhayatlarla şenlendirilmesi, sonra güneş ve
ayın teshîriyle mevsimlerin değişmesi, sonra gece ve
gündüzün ihtilâf ve deverânı içindeki silsile-i
şuûnâttır. Daha gele gele tâ kesretin en ziyâde
intişâr ettiği mahâl olan sîmâların ve seslerin
hususiyetlerine ve imtiyazlarına ve teşahhuslarına
kadar; mâdem ki, en ziyâde intizamdan uzak ve
tesadüfün karışmasına mâruz olan ferdlerin
sîmâlarındaki teşahhusâtta hayret verici bir
intizam-ı hakîmâne bulunsa, üzerinde gayet san’atkâr
bir Hakîmin kalemi işlediği gösterilse, elbette
intizamları zâhir olan sâir sayfalar kendi kendine
anlaşılır; Nakkaşını gösterir. Hem mâdem, koca
semâvât ve arzın asl-ı hilkatinde eser-i san’at ve
hikmet görünüyor; elbette kâinat sarayının binâsında
temel taşı olarak gökleri ve zemini hikmetle koyan bir
Sâniin sâir eczâlarında eser-i san’atı, nakş-ı
hikmeti pekçok zâhirdir. İşte şu âyet, hafîyi
izhâr, zâhirîyi ihfâ ederek, gayet güzel bir îcâz
yapmış.
Elhak -1-’den
tut, tâ -2-’e
kadar altı defa -3- ile
başlayan silsile-i berâhin, bir silsile-i cevâhirdir,
bir silsile-i nurdur, bir silsile-i i’câzdır, bir
silsile-i îcâz-ı i’câzîdir. Kalb istiyor ki, şu
defînelerde gizli olan elmasları göstereyim; fakat, ne
yapayım makam kaldırmıyor. Başka vakte ta’lik edip,
o kapıyı şimdi açmıyorum.
Hem meselâ, -4- -5- kelâmıyla
-6-
kelimesi ortalarında şunlar var:
1 Akşama erdiğinizde ve sabaha
kavuştuğunuzda Allah’ı tesbih edin. (Rum Sûresi:
17.)
2 Göklerde ve yerde tecellî eden en
yüce sıfatlar Onundur. Onun kudreti her şeye gàliptir;
O her şeyi hikmetle yapar. (Rum Sûresi: 27.)
3 Onun âyetlerindendir. • Onun
âyetlerindendir. (Rum Sûresi: 20, 21, 22, 23, 24, 25.)
4 . . beni zindana gönderin. • Ey
Yûsuf, ey doğru sözlü kişi. (Yûsuf Sûresi: 45-46.)
5 Beni gönderin. (Yûsuf Sûresi: 45.)
6 Ey Yûsuf (Yûsuf Sûresi: 46.)
-1-
Demek beş cümleyi bir cümlede icmâl edip îcâz ettiği
halde vuzuhu ihlâl etmemiş, fehmi işkâl etmemiş.
Hem meselâ, -2-
İnsan-ı âsi, "Çürümüş kemikleri kim
diriltecek" diye, meydan okur gibi inkârına
karşı, Kur’ân der: "Kim bidâyeten yaratmış
ise, o diriltecek. O yaratan Zât ise herbir şeyi herbir
keyfiyette bilir. Hem, size yeşil ağaçtan ateş çıkaran
bir Zât, çürümüş kemiğe hayat verebilir. İşte
şu kelâm, diriltmek dâvâsına müteaddit cihetlerle
bakar, ispat eder.
• Evvelâ, insana karşı ettiği silsile-i ihsanâtı
şu kelâmıyla başlar, tahrik eder, hatıra getirir,
başka âyetlerde tafsil ettiği için kısa keser, akla
havale eder. Yani, "Size ağaçtan meyveyi ve ateşi
ve ottan erzakı ve hubûbu ve topraktan hubûbâtı ve
nebâtâtı verdiği gibi, zemini size hoş-herbir
erzakınız içinde konulmuş-bir beşik ve âlemi güzel
ve bütün levâzımâtınız içinde bulunur bir saray
yapan bir Zâttan kaçıp, başıboş kalıp, ademe
gidip, saklanılmaz; vazifesiz olup, kabre girip,
uyandırılmamak üzere rahat yatamazsınız."
• Sonra, o dâvânın bir deliline işaret eder, 
|