| Risale Oku
YİRMİ ALTINCI LEM’A
İhtiyarlar
Lem’ası
Yirmi
altı rica ve ziya ve teselliyi câmidir.
HAŞİYE
3
İHTAR: Herbir Ricanın başında, mânevî derdimi gayet
elîm ve sizi müteessir edecek derecede yazdığımın
sebebi, Kur’ân-ı Hakîmden gelen ilâcın fevkalâde
tesirini göstermek içindir. İhtiyarlara ait bu
Lem’a, üç dört cihetle hüsn-ü ifadeyi muhafaza
edememiş.
Birincisi: Sergüzeşt-i hayatıma ait olduğu için, o
zamanlara hayalen gidip o hâlette yazıldığından,
ifade, intizamını muhafaza edemedi.
İkincisi: Sabah namazından sonra, gayet yorgunluk
hissettiğim bir zamanda, hem sürate mecburiyet
tahtında yazıldığından, ifadede müşevveşiyet
düşmüş.
Üçüncüsü: Yanımda dâim yazacak bulunmadığından,
yanımda bulunan kâtibin de Risale-i Nura ait dört beş
vazifesi olmakla tashihatına tam vakit
bulamadığımızdan intizamsız kaldı.
Dördüncüsü: Telifin akabinde ikimiz de yorgun olarak,
mânâyı dikkatle düşünmeyerek, gayet sathî bir
tashihle iktifâ edildiğinden, tarz-ı ifadede elbette
kusurlar bulunacak. Âlicenap ihtiyarlardan, ifadedeki
kusurlarıma nazar-ı müsamaha ile bakmak ve rahmet-i
İlâhiye boş olarak döndürmediği mübarek ihtiyarlar
ellerini dergâh-ı İlâhiyeye açtıkları vakit, bizi
de dualarında dahil etsinler.
"Kâf hâ yâ ayn sâd. Bu âyetler,
kulu Zekeriya’ya Rabbinin rahmetini zikirdir. Hani o
Rabbine gizlice niyaz ederek demişti ki: Ey Rabbim,
artık benim kemiklerim yıprandı, başım ihtiyarlıkla
tutuşup saçlarım aklandı. Sana ettiğim dualarımda
da, ey Rabbim, ben hiç mahrum kalmadım." Meryem
Sûresi, 19:1-4.
HAŞİYE
Müellif-i muhtereminin tashihinden geçen yazma bir
nüshada, bu Lem’a hakkında, "Mütebâki kalan
14’ten tâ 26’ya kadar olan Ricalar, malûm musibet
[Eskişehir Hapsi] yüzünden yazılmadı; onun mevsimi
geçtiği için noksan kaldı" denilmektedir.
Şu Lem’a Yirmi Altı Ricadır.
BİRİNCİ
RİCA
Ey sinn-i kemâle gelen muhterem ihtiyar kardeşler ve
ihtiyare hemşireler! Ben de sizin gibi ihtiyarım.
İhtiyarlık zamanında ara sıra bulduğum ricaları ve
o ricalardaki teselli nuruna sizi de teşrik etmek
arzusuyla, başımdan geçen bazı hâlâtı yazacağım.
Gördüğüm ziya ve rast geldiğim rica kapıları,
elbette benim nâkıs ve müşevveş istidadıma göre
görülmüş, açılmış. İnşaallah sizlerin sâfi ve
hâlis istidatlarınız, gördüğüm ziyayı
parlattıracak, bulduğum ricayı daha ziyade
kuvvetleştirecek.
İşte, gelecek o ricaların ve ziyaların menbaı,
madeni, çeşmesi, imandır.
İKİNCİ
RİCA
İhtiyarlığa girdiğim zaman, birgün güz mevsiminde,
ikindi vaktinde, yüksek bir dağda dünyaya baktım.
Birden, gayet rikkatli ve hazîn ve bir cihette
karanlıklı bir hâlet bana geldi. Gördüm ki, ben
ihtiyarlandım, gündüz de ihtiyarlanmış, sene de
ihtiyarlanmış, dünya da ihtiyarlanmış. Bu
ihtiyarlıklar içinde dünyadan firak ve sevdiklerimden
iftirak zamanı yakınlaştığından, ihtiyarlık beni
ziyade sarstı.
Birden, rahmet-i İlâhiye öyle bir surette inkişaf
etti ki, o rikkatli hüzün ve firâkı, kuvvetli bir
rica ve parlak bir teselli nuruna çevirdi. Evet, ey
benim gibi ihtiyarlar! Kur’ân-ı Hakîmde yüz yerde
"er-Rahmânü’r-Rahîm" sıfatlarıyla
kendini bizlere takdim eden ve daima zeminin yüzünde
merhamet isteyen zîhayatların imdadına rahmetini
gönderen ve gaybdan her sene baharı hadsiz nimet ve
hediyeleriyle doldurup rızka muhtaç bizlere yetiştiren
ve zaaf ve acz derecesi nisbetinde rahmetinin cilvesini
ziyade gösteren bir Hâlık-ı Rahîmimizin rahmeti, bu
ihtiyarlığımızda en büyük bir rica ve en kuvvetli
bir ziyadır. Bu rahmeti bulmak, iman ile o Rahmân’a
intisap etmek ve ferâizi kılmakla Ona itaat etmektir.
ÜÇÜNCÜ RİCA
Bir zaman gençlik gecesinin uykusundan ihtiyarlık
sabahıyla uyandığım vakit kendime baktım, vücudum
kabir tarafına bir inişten koşar gibi gidiyor.
Niyazi-i Mısrî’nin
Günde bir taşı bina-yı ömrümün düştü yere,
Can yatar gafil, binası oldu viran bîhaber
dediği gibi, ruhumun hanesi olan cismimin de hergün bir
taşı düşmekle yıpranıyor. Ve dünya ile beni
kuvvetli bağlayan ümitlerim, emellerim kopmaya
başladılar. Hadsiz dostlarımdan ve sevdiklerimden
mufarakat zamanının yakınlaştığını hissettim. O
mânevî ve çok derin ve devâsız görünen yaranın
merhemini aradım, bulamadım. Yine Niyazi-i Mısrî gibi
dedim ki:
Dil bekası, Hak fenâsı istedi mülk-ü
tenim,
Bir devâsız derde düştüm, ah ki Lokman bîhaber. HAŞİYE
O vakit birden merhamet-i İlâhiyenin lisanı, misali,
timsali, dellâlı, mümessili olan Peygamber-i Zîşan
Aleyhissalâtü Vesselâmın nuru ve şefaati ve beşere
getirdiği hediye-i hidayeti, o dermansız, hadsiz
zannettiğim yaraya güzel bir merhem ve tiryak oldu.
Karanlıklı ye’simi, nurlu bir ricaya çevirdi.
Evet, ey benim gibi ihtiyarlığını hisseden muhterem
ihtiyar ve ihtiyareler! Biz gidiyoruz, aldanmakta fayda
yok. Gözümüzü kapamakla bizi burada durdurmazlar;
sevkiyat var. Fakat gafletten ve kısmen de ehl-i
dalâletten gelen zulümat evhamlarıyla bize firaklı ve
karanlıklı görünen berzah memleketi, ahbapların
mecmaıdır. Başta şefîimiz olan Habibullah
Aleyhissalâtü Vesselâm ile bütün dostlarımıza
kavuşmak âlemidir.
Evet, bin üç yüz elli senede, her sene üç yüz elli
milyon insanların sultanı ve onların ruhlarının
mürebbîsi ve akıllarının muallimi ve kalblerinin
mahbubu ve her günde, es-sebebü ke’l-fâil
sırrınca, bütün o ümmetinin işlediği hasenâtın
bir misli, sahife-i hasenâtına ilâve edilen ve şu
kâinattaki makasıd-ı âliye-i İlâhiyenin medarı ve
mevcudatın kıymetlerinin teâlîsinin sebebi olan o
zât-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm, dünyaya
geldiği dakikada "Ümmetî, ümmetî"
rivayet-i sahiha ile ve keşf-i sadıkla dediği gibi,
mahşerde herkes "Nefsî, nefsî" dediği
zaman, yine "Ümmetî, ümmetî" diyerek en
kudsî ve en yüksek bir fedakârlıkla, yine şefaatiyle
ümmetinin imdadına koşan bir zâtın gittiği âleme
gidiyoruz. Ve o güneşin etrafında hadsiz asfiya ve
evliya yıldızlarıyla ışıklanan öyle bir âleme
gidiyoruz.
İşte o zâtın şefaati altına girip ve nurundan
istifade etmenin ve zulümat-ı berzahiyeden kurtulmanın
çaresi, sünnet-i seniyyesine ittibâdır.
DÖRDÜNCÜ
RİCA
Bir zaman ihtiyarlığa ayak bastığımdan, gafleti
idame ettiren sıhhat-i bedenim de bozulmuştu.
İhtiyarlıkla hastalık müttefikan bana hücum etti.
Başıma vura vura uykumu kaçırdılar. Çoluk çocuk,
mal gibi beni dünya ile bağlayacak alâkalar da yoktu.
Gençlik sersemliğiyle zayi ettiğim sermaye-i
ömrümün meyvelerini, bütün günahlar, hatîatlar
gördüm. Niyazi-i Mısrî gibi feryad eyleyerek dedim:
Bir ticaret yapmadım, nakd-i ömür oldu hebâ,
Yola geldim, lâkin göçmüş cümle kervan bîhaber.
Ağlayıp, nâlân edip, düştüm yola tenhâ, garip,
Dîde giryan, sîne biryan, akıl hayran, bîhaber.
HAŞİYE
Yani, benim kalbim bütün kuvvetiyle beka istediği
halde, hikmet-i İlâhiye cesedimin harabiyetini iktiza
ediyor. Hekîm-i Lokman da çaresini bulamadığı,
dermansız bir derde düştüm.
O vakit gurbetteydim. Me’yûsâne bir
hüzün ve nedametkârâne bir teessüf ve
istimdatkârâne bir hasret hissettim.
Birden, Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan imdada
yetişti. Bana o kadar kuvvetli bir rica kapısını
açtı ve öyle hakikî bir teselli ziyasını verdi ki,
o vaziyetimin yüz derece fevkindeki ye’si dahi izale
eder ve o karanlıkları dağıtabilirdi.
Evet, ey benim gibi dünya ile alâkaları kesilmeye
başlayan ve dünya ile bağlanan ipleri kopmaya yüz
tutan muhterem ihtiyar ve ihtiyareler! Bu dünyayı en
mükemmel ve muntazam bir şehir, bir saray hükmünde
halk eden bir Sâni-i Zülcelâl, mümkün müdür ki, o
şehirde, o sarayda, en ehemmiyetli misafirleriyle ve
dostlarıyla konuşmasın, görüşmesin? Madem bilerek
bu sarayı yapmış ve irade ve ihtiyar ile tanzim ve
tezyin etmiş; elbette nasıl ki yapan bilir, öyle de
bilen konuşur. Madem bu sarayı, bu şehri bize güzel
bir misafirhane ve ticaretgâh yapmış; elbette bize
karşı münasebâtını ve bizden arzularını
gösterecek bir defteri, bir kitabı bulunacaktır.
İşte o kudsî defterin en mükemmeli, kırk vecihle
mucize ve her dakikada hiç olmazsa yüz milyonun
dillerinde gezen, nur serpen ve herbir harfinde asgarî
olarak on sevap ve on hasene ve bazen on bin ve bazen
da-Leyle-i Kadir sırrıyla-bir harfine otuz bin hasene
ve meyve-i Cennet ve nur-u berzah veren Kur’ân-ı
Mu’cizü’l-Beyandır. Bu makamda ona rekabet edecek,
kâinatta hiçbir kitap yoktur ve hiçbir kimse
gösteremez. Madem bu elimizdeki Kur’ân, semâvat ve
arzın Hâlık-ı Zülcelâlinin rububiyet-i mutlakası
noktasından ve azamet-i ulûhiyeti cihetinden ve ihata-i
rahmeti cânibinden gelen kelâmıdır, fermanıdır, bir
maden-i rahmetidir. Ona yapış; her derde bir deva, her
zulmete bir ziya, her ye’se bir rica, içinde vardır.
İşte bu ebedî hazinenin anahtarı imandır ve
teslimdir ve onu dinleyip kabul etmektir ve okumaktır.
BEŞİNCİ
RİCA
Bir zaman, ihtiyarlığımın mebdeinde, bir inzivâ
arzusuyla, İstanbul’un Boğaz tarafındaki Yûşâ
Tepesinde, yalnızlıkla ruhum bir istirahat aradı.
Birgün o yüksek tepede, daire-i ufka, etrafa baktım.
Gayet hazîn ve rikkatli bir levha-i zeval ve firâkı,
ihtiyarlığın ihtarıyla gördüm. Şecere-i ömrümün
kırk beşinci senesi olan kırk beşinci dalındaki
yüksek makamından, tâ hayatımın aşağı
tabakalarına nazar gezdirdim. Gördüm ki, o aşağıda,
herbir dalında, herbir senenin zarfında sevdiklerimden
ve alâkadarlarımdan ve tanıştıklarımdan hadsiz
cenazeler var. Ve o firak ve iftiraktan gelen gayet
rikkatli bir mânevî teessürat içinde, Fuzûlî-i
Bağdâdî gibi mufarakat eden dostları düşünerek
enîn edip,
Vaslını yâd eyledikçe ağlarım,
Tâ nefes varsa kuru cismimde feryad eylerim
diyerek bir teselli, bir nur, bir rica kapısını
aradım. Birden, âhirete iman nuru imdada yetişti; hiç
sönmez bir nur, hiç kırılmaz bir rica verdi.
Evet, ey benim gibi ihtiyar kardeşler ve
ihtiyare hemşireler! Madem âhiret var ve madem bâkidir
ve madem dünyadan daha güzeldir. Ve madem bizi yaratan
Zat hem Hakîm, hem Rahîmdir. İhtiyarlıktan şekvâ ve
teessüf etmemeliyiz. Bilâkis, ihtiyarlık, iman ile
ibadet içinde sinn-i kemâle gelip, vazife-i hayattan
terhis ve âlem-i rahmete istirahat için gitmeye bir
alâmet olduğu cihetle, ondan memnun olmalıyız.
Evet, nass-ı hadisle, nev-i beşerin en mümtaz
şahsiyetleri olan yüz yirmi dört bin enbiyanın icmâ ve
tevatürle, kısmen şuhuda ve kısmen hakkalyakine
istinaden, müttefikan âhiretin vücudundan ve
insanların oraya sevk edileceğinden ve bu kâinatın
Hâlıkının katî vaad ettiği âhireti getireceğinden
haber verdikleri gibi; onların verdikleri haberi keşif
ve şuhud ile, ilmelyakin suretinde tasdik eden yüz
yirmi dört milyon evliyanın o âhiretin vücuduna
şehadetleriyle ve bu kâinatın Sâni-i Hakîminin
bütün esmâsı bu dünyada gösterdikleri cilveleriyle
bir âlem-i bekayı bilbedâhe iktiza ettiklerinden, yine
âhiretin vücuduna delâletiyle; ve her sene, baharda,
rû-yi zeminde ayakta duran had ve hesaba gelmez ölmüş
ağaçların cenazelerini emr-i kün feyekûn ile ihyâ
edip ba’sü ba’delmevte mazhar eden ve haşir ve
neşrin yüz binler numunesi olarak nebâtat
taifelerinden ve hayvânat milletlerinden üç yüz bin
nevileri haşir ve neşreden hadsiz bir kudret-i ezeliye
ve hesapsız ve israfsız bir hikmet-i ebediye ve rızka
muhtaç bütün zîruhları kemâl-i şefkatle gayet
harika bir tarzda iaşe ettiren ve her baharda az bir
zamanda had ve hesaba gelmez envâ-ı ziynet ve mehâsini
gösteren bir rahmet-i bâkiye ve bir inâyet-i daimenin
bilbedâhe âhiretin vücudunu istilzam ile ve şu
kâinatın en mükemmel meyvesi ve Hâlık-ı Kâinatın
en sevdiği masnuu ve kâinatın mevcudatıyla en ziyade
alâkadar olan insandaki şedit, sarsılmaz, daimi olan
aşk-ı beka ve şevk-i ebediyet ve âmâl-i sermediyet,
bilbedâhe işaret ve delâletiyle, bu âlem-i fâniden
sonra bir âlem-i bâki ve bir dâr-ı âhiret ve bir
dâr-ı saadet bulunduğunu o derece katî bir surette
ispat ederler ki, dünyanın vücudu kadar, bilbedâhe
âhiretin vücudunu kabul etmeyi istilzam ederler. HAŞİYE
Madem Kur’ân-ı Hakîmin bize verdiği en mühim bir
ders, iman-ı bil’âhirettir; ve o iman da bu derece
kuvvetlidir; ve o imanda öyle bir rica ve bir teselli
var ki, yüz
Bak: Mektubat:
84/1. Müsned, 5:266; Veliyyüddin Tebrizî,
Mişkâtü’l-Mesâbîh, 3:122; İbnü’l-Kayyım
el-Cevzî, Zâdü’l-Meâd, (tahkik: el-Arnavud),
1:43-44.
HAŞİYE
Evet, sübutî bir emri ihbar etmenin kolaylığı ve
inkâr ve nefyetmenin gayet müşkül olduğu bu
temsilden görünür. Şöyle ki:
Biri dese, "Meyveleri süt konserveleri olan gayet
harika bir bahçe küre-i arz üzerinde vardır";
diğeri dese, "Yoktur." ispat eden, yalnız
onun yerini veyahut bazı meyvelerini göstermekle,
kolayca dâvâsını ispat eder. İnkâr eden adam,
nefyini ispat etmek için bütün küre-i arzı görmek
ve göstermekle dâvâsını ispat edebilir.
Aynen öyle de, Cenneti ihbar edenler, yüz binler
tereşşuhâtını, meyvelerini, âsârını
gösterdiklerinden kat-ı nazar, iki şahid-i sadıkın
sübutuna şehadetleri kâfi gelirken; onu inkâr eden,
hadsiz bir kâinatı, hadsiz ebedî zamanı temâşâ
etmek ve görmek ve eledikten sonra inkârını ispat
edebilir, ademini gösterebilir.
İşte, ey ihtiyar kardeşler, iman-ı âhiretin ne kadar
kuvvetli olduğunu anlayınız.
bin ihtiyarlık birtek şahsa gelse, bu
imandan gelen teselli mukabil gelebilir. Elbette biz
ihtiyarlar "Elhamdü lillâhi alâ
kemâli’l-îmân" deyip ihtiyarlığımıza
sevinmeliyiz.
ALTINCI
RİCA
Bir zaman, elîm bir esaretimde, insanlardan tevahhuş
edip Barla Yaylasında, Çam dağının tepesinde yalnız
kaldım. Yalnızlıkta bir nur arıyordum. Bir gece, o
yüksek tepenin başındaki yüksek bir çam ağacının
üstündeki üstü açık odacıkta idim. Üç dört
gurbeti birbiri içinde ihtiyarlık bana ihtar etti.
Altıncı Mektupta izah edildiği gibi, o gece, ıssız,
sessiz, yalnız, ağaçların hışırtılarından ve
hemhemelerinden gelen hazîn bir sadâ, bir ses,
rikkatime, ihtiyarlığıma, gurbetime ziyade dokundu.
İhtiyarlık bana ihtar etti ki: Gündüz nasıl şu
siyah bir kabre tebeddül etti, dünya siyah kefenini
giydi; öyle de, senin ömrünün gündüzü de geceye ve
dünya gündüzü de berzah gecesine ve hayatın yazı
dahi ölümün kış gecesine inkılâp edeceğini
kalbimin kulağına söyledi. Nefsim bilmecburiye dedi:
Evet, ben vatanımdan garip olduğum gibi, bu elli sene
zarfındaki ömrümde zeval bulan sevdiklerimden ayrı
düştüğümden ve arkalarında onlara ağlayarak
kaldığımdan, bu vatan gurbetinden daha ziyade hazîn
ve elîm bir gurbettir. Ve bu gece ve dağın garibâne
vaziyetindeki hazîn gurbetten daha ziyade hazîn ve
elîm bir gurbete yakınlaşıyorum ki, bütün dünyadan
birden mufarakat zamanı yakınlaştığını ihtiyarlık
bana haber veriyor. Bu gurbet gurbet içinde ve bu
hüzün hüzün içindeki vaziyetten bir rica, bir nur
aradım. Birden, iman-ı billâh imdada yetişti. Öyle
bir ünsiyet verdi ki, bulunduğum muzaaf vahşet bin
defa tezâuf etseydi, yine o teselli kâfi gelirdi.
Evet, ey ihtiyar ve ihtiyareler! Madem Rahîm bir
Hâlıkımız var; bizim için gurbet olamaz. Madem O
var; bizim için herşey var. Madem O var; melâikeleri
de var. Öyleyse bu dünya boş değil; hâli dağlar,
boş sahrâlar Cenâb-ı Hakkın ibâdıyla doludur.
Zîşuur ibâdından başka, Onun nuruyla, Onun
hesabıyla taşı da, ağacı da birer mûnis arkadaş
hükmüne geçer, lisan-ı halle bizimle konuşabilirler
ve eğlendirirler.
Evet, bu kâinatın mevcudatı adedince ve bu büyük
kitab-ı âlemin harfleri sayısınca, vücuduna şehadet
eden; ve zîruhların medar-ı şefkat ve rahmet ve
inâyet olabilen cihazatı ve mat’ûmâtı ve nimetleri
adedince rahmetini gösteren deliller, şahitler, bize
Rahîm, Kerîm, Enîs, Vedûd olan Hâlıkımızın,
Sâniimizin, Hâmîmizin dergâhını gösteriyorlar. O
dergâhta en makbul bir şefaatçi, acz ve zaaftır. Ve
acz ve zaafın tam zamanı da ihtiyarlıktır. Böyle bir
dergâha makbul bir şefaatçi olan ihtiyarlıktan
küsmek değil, sevmek lâzımdır.
YEDİNCİ RİCA
Bir zaman, ihtiyarlığın başlangıcında, Eski
Said’in gülmeleri Yeni Said’in ağlamalarına
inkılâp ettiği hengâmda, Ankara’daki ehl-i dünya
beni Eski Said zannedip oraya istediler, gittim. Güz
mevsiminin âhirlerinde Ankara’nın benden çok ziyade
ihtiyarlanmış, yıpranmış, eskimiş kalesinin
başına çıktım. O kale, tahaccür etmiş hâdisât-ı
tarihiye suretinde bana göründü. Senenin ihtiyarlık
mevsimiyle benim ihtiyarlığım, kalenin ihtiyarlığı,
beşerin ihtiyarlığı, şanlı Osmanlı Devletinin
ihtiyarlığı ve Hilâfet Saltanatının vefatı ve
dünyanın ihtiyarlığı, bana gayet hazîn ve rikkatli
ve firkatli bir hâlet içinde, o yüksek kalede geçmiş
zamanın derelerine ve gelecek zamanın dağlarına
baktırdı ve baktım. Birbiri içinde beni ihata eden
dört beş ihtiyarlık karanlıkları içinde,
Ankara’da en kara bir hâlet-i ruhiye hissettiğimden, HAŞİYE bir nur, bir
teselli, bir rica aradım.
Sağa, yani, mazi olan geçmiş zamana bakıp teselli
ararken, bana mazi, pederimin ve ecdadımın ve nevimin
bir mezar-ı ekberi suretinde göründü. Teselli yerine
vahşet verdi.
Sol tarafım olan istikbale, derman ararken baktım.
Gördüm ki, benim ve emsalimin ve nesl-i âtinin büyük
ve karanlıklı bir kabri suretinde göründü, ünsiyet
yerine dehşet verdi.
Sağ ile soldan tevahhuş edip hazır günüme baktım. O
gafletli ve tarihvâri nazarıma o hazır gün, yarım
ölmekte ve hareket-i mezbûhânedeki ıztırap çeken
cismimin cenazesini taşıyan bir tabut suretinde
göründü.
Sonra bu cihetten dahi meyus olunca, başımı
kaldırıp, ömrümün ağacının başına baktım.
Gördüm ki, o ağacın tek bir meyvesi var; o da benim
cenazemdir, o ağaç üstünde duruyor, bana bakıyor.
O cihetten dahi tevahhuş edip başımı aşağıya
eğdim, o ömür ağacının aşağısına, köküne
baktım. Gördüm ki, o aşağıda olan toprak,
kemiklerimin toprağıyla mebde-i hilkatimin toprağı
birbirine karışmış bir surette, ayaklar altında
çiğneniyor gördüm. O da derman değil, belki derdime
dert kattı.
Sonra mecburiyetle arkama baktım. Gördüm ki, esassız,
fâni olan dünya, hiçlik derelerinde ve yokluk
zulümatında yuvarlanıp gidiyor. Derdime merhem
ararken, zehir ilâve etti.
O cihette dahi hayır göremediğimden, ön tarafıma
baktım, ileriye nazarımı gönderdim. Gördüm ki,
kabir kapısı tam yolumun üstünde açık görünüp,
ağzını açmış, bana bakıyor. Onun arkasında, ebed
tarafına giden cadde ve o caddede giden kafileler
uzaktan uzağa nazara çarpıyor.
HAŞİYE
O zaman bu hâlet-i ruhiye Fârisî bir münâcat
suretinde kalbe geldi, yazdım. Ankara’da Hubab
risalesinde tab edilmiştir.
Ve bu altı cihetten gelen dehşetlere
karşı bana nokta-i istinad ve silâh-ı müdafaa
olacak, cüz’î bir cüz-ü ihtiyarîden başka birey
elimde yok. O hadsiz a’dâ ve hesapsız muzır şeylere
karşı tek bir silâh-ı insanî olan o cüz-ü
ihtiyarî, hem nâkıs, hem kısa, hem âciz, hem
icadsız olduğundan, kesbden başka birey elinden
gelmez. Ne geçmiş zamana geçebilir, tâ ondan bana
gelen hüzünleri sustursun; ve ne de istikbale hulûl
edebilir, tâ ondan gelen korkuları men etsin. Geçmiş
ve geleceklere ait emellerime ve elemlerime faydası
olmadığını gördüm.
Bu altı cihetten gelen dehşet ve vahşet ve karanlık
ve meyusiyet içinde çırpındığım hengâmda, birden
Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyânın semâsında
parlayan iman nurları imdada yetişti. O altı ciheti o
kadar tenvir edip ışıklandırdı ki, gördüğüm o
vahşetler ve karanlıklar yüz derece tezauf etseydi,
yine o nur onlara karşı kâfi ve vâfi idi. Bütün o
dehşetleri birer birer teselliye ve o vahşetleri birer
birer ünsiyete çevirdi. Şöyle ki:
İman, o vahşetli geçmiş zamanın mezar-ı ekber
suretini yırtıp, ünsiyetli bir meclis-i münevver ve
bir mecma-i ahbap olduğunu biaynilyakîn,
bihakkılyakîn gösterdi.
Hem iman, bir kabr-i ekber suretinde nazar-ı gaflete
görünen gelecek zamanı, sevimli saadet saraylarında
bir ziyafet-i Rahmâniye meclisi suretinde biilmilyakîn
gösterdi.
Hem iman, nazar-ı gaflete bir tabut vaziyetinde
görünen hazır zamanı ve o hazır günün tabutiyet
şeklini kırıp, o hazır gün uhrevî bir ticaretgâh
dükkânı ve şâşaalı bir misafirhane-i Rahmânî
suretinde bilmüşahede gösterdi.
Hem iman, nazar-ı gaflete ömür ağacının başında
cenaze şeklinde görünen tek meyvesi cenaze
olmadığını, belki ebedî bir hayata mazhar ve ebedî
bir saadete namzet olan ruhumun, eskimiş yuvasından,
yıldızlarda gezmek için çıktığını biilmilyakîn
gösterdi.
Hem iman, kemiklerimle mebde-i hilkatimin toprağı, ayak
altında ehemmiyetsiz mahvolmuş kemikler olmadığını,
belki o toprak, rahmet kapısı ve Cennet salonunun bir
perdesi olduğunu sırr-ı imanla gösterdi.
Hem iman, nazar-ı gafletle arkamda, hiçlikte, yokluk
karanlığında yuvarlanan dünyanın vaziyetini sırr-ı
Kur’ân’la gösterdi ki, o zâhirî zulümatta
yuvarlanan dünya ise, vazifesi bitmiş, mânâsını
ifade etmiş, neticelerini kendine bedel vücutta
bırakmış bir kısım mektubat-ı Samedâniye ve
sahâif-i nukuş-u Sübhâniye olduğunu gösterdi.
Dünyanın mahiyeti ne olduğunu biilmilyakîn bildirdi.
Hem iman, ileride gözünü açıp bana bakan kabri ve
kabrin arkasında ebede giden caddeyi, nur-u Kur’ân
ile gösterdi ki, o kabir, kuyu kapısı değil, belki
âlem-i nurun kapısıdır. Ve o yol ise, hiçliğe ve
ademistana değil, belki vücuda, nuristana ve
saadet-i ebediyeye giden yol olduğunu,
tam kanaat verecek bir derecede gösterdiğinden,
dertlerime hem derman, hem merhem oldu.
Hem iman, o elinde pek cüz’î bir kesb bulunan
cüz’î bir cüz-ü ihtiyarî yerine, o hadsiz düşman
ve zulmetlere karşı, gayr-ı mütenâhi bir kudrete
istinad etmek ve hadsiz bir rahmete intisap etmek için o
cüz-ü ihtiyarînin eline bir vesika veriyor; belki de
iman, o cüz-ü ihtiyarînin elinde bir vesika oluyor.
Hem o cüz-ü ihtiyarî olan silâh-ı insanî, gerçi
zâtında hem kısa, hem âciz, hem noksandır. Fakat,
nasıl ki bir asker, cüz’î kuvvetini devlet hesabına
istimal ettiği vakit, binler derece kuvvetinden fazla
işler görür; öyle de, sırr-ı imanla o cüz’î
cüz-ü ihtiyarî, Cenâb-ı Hak namına, Onun yolunda
istimal edilse, beş yüz sene genişliğinde bir Cenneti
dahi kazanabilir.
Hem iman, geçmiş ve gelecek zamana nüfuz edemeyen o
cüz-ü ihtiyarînin dizginini cismin elinden alıp kalbe
ve ruha teslim eder. Ruh ve kalbin daire-i hayatı ise
cisim gibi hazır zamana münhasır olmadığından, pek
çok seneler maziden, pek çok seneler istikbalden
daire-i hayatına dahil olduğundan; o cüz-ü ihtiyarî,
cüz’iyetten çıkıp külliyet kesb eder. Zaman-ı
mazinin en derin derelerine kuvvet-i imanla girebildiği
ve hüzünlerin zulmetlerini def edebildiği gibi, nur-u
imanla istikbalin en uzak dağlarına kadar çıkar,
korkuları izale eder.
İşte, ey benim gibi ihtiyarlık zahmetini çeken
ihtiyar ve hemşire ihtiyareler! Madem, elhamdü lillâh,
biz ehl-i imanız; ve madem imanda bu kadar nurlu,
lezzetli, sevimli, şirin defineler var; ve madem
ihtiyarlığımız bizi bu definenin içine daha ziyade
sevk ediyor. Elbette imanlı ihtiyarlıktan şekvâ
değil, belki binler teşekkür etmeliyiz.
SEKİZİNCİ
RİCA
İhtiyarlığın alâmeti olan beyaz kıllar saçıma
düştüğü bir zamanda, gençliğin derin uykusunu daha
ziyade kalınlaştıran Harb-i Umumînin dağdağaları
ve esaretimin keşmekeşlikleri ve sonra İstanbul’a
geldiğim vakit, ehemmiyetli bir şan ve şeref vaziyeti,
hattâ Halifeden, Şeyhülislâmdan, Başkumandandan tut,
tâ medrese talebelerine kadar, haddimden çok ziyade bir
hüsn-ü teveccüh ve iltifat gösterdikleri cihetle,
gençlik sarhoşluğu ve o vaziyetin verdiği hâlet-i
ruhiye, o uykuyu o derece kalınlaştırmıştı ki,
adeta dünyayı daimî, kendimi de lâyemûtâne dünyaya
yapışmış bir vaziyet-i acibede görüyordum.
İşte o zamanda, İstanbul’un Bayezid cami-i
mübarekine, Ramazan-ı Şerifte ihlâslı hafızları
dinlemeye gittim. Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan,
semâvî yüksek hitabıyla beşerin fenâsını ve
zîhayatın vefatını haber veren gayet kuvvetli bir
surette
fermanını, hafızların lisanıyla ilân etti.
Kulağıma
"Her nefis ölümü
tadıcıdır." Âl-i İmrân Sûresi, 3:185.
girip, tâ kalbimin içine yerleşip, o
pek kalın gaflet ve uyku ve sarhoşluk tabakalarını
parça parça etti. Camiden çıktım. Daha çoktan beri
başımda yerleşen o eski uykunun sersemliğiyle birkaç
gün başımda bir fırtına, dumanlı bir ateş ve
pusulasını şaşırmış gemi gibi kendimi gördüm.
Aynada saçıma baktıkça, beyaz kıllar bana diyorlar:
"Dikkat et!"
İşte o beyaz kılların ihtarıyla vaziyet tavazzuh
etti. Baktım ki, çok güvendiğim ve ezvâkına meftun
olduğum gençlik elveda diyor. Ve muhabbetiyle pek çok
alâkadar olduğum hayat-ı dünyeviye sönmeye
başlıyor ve pek çok alâkadar ve adeta âşık
olduğum dünya bana uğurlar olsun deyip, misafirhaneden
gideceğimi ihtar ediyor. Kendisi de Allahaısmarladık
deyip, o da gitmeye hazırlanıyor. Kur’ân-ı
Mu’cizü’l-Beyan âyetinin
külliyetinde, "Nev-i insanî bir nefistir; dirilmek
üzere ölecek. Ve küre-i arz dahi bir nefistir; bâki
bir surete girmek için o da ölecek. Dünya dahi bir
nefistir; âhiret suretine girmek için o da
ölecek" mânâsı, âyetin işaretinden kalbe
açılıyordu.
İşte bu hâlette vaziyetime baktım ki, medar-ı ezvak
olan gençlik gidiyor; menşe-i ahzân olan ihtiyarlık,
yerine geliyor. Ve gayet parlak ve nuranî hayat gidiyor;
zâhirî karanlıklı, dehşetli ölüm, yerine gelmeye
hazırlanıyor. Ve o çok sevimli ve daimî zannedilen ve
gafillerin mâşukası olan dünya, pek süratle zevâle
kavuşuyor gördüm. Kendi kendimi aldatmak ve yine
başımı gaflete sokmak için, İstanbul’da haddimden
çok fazla gördüğüm makam-ı içtimaînin ezvâkına
baktım, hiçbir faydası olmadı. Bütün onların
teveccühü, iltifatı, tesellileri, yakınımda olan
kabir kapısına kadar gelebilir, orada söner. Ve
şöhretperestlerin bir gaye-i hayali olan şan ve
şerefin süslü perdesi altında sakîl bir riyâ,
soğuk bir hodfuruşluk, muvakkat bir sersemlik suretinde
gördüğümden, anladım ki, beni şimdiye kadar aldatan
bu işler, hiçbir teselli veremez ve onlarda hiçbir nur
yok.
Yine tam uyanmak için, Kur’ân’ın semâvî dersini
işitmek üzere, yine Bayezid Camiindeki hafızları
dinlemeye başladım. O vakit, o semâvî dersten (ilâ
âhir) nevinden kudsî fermanlarla müjdeler işittim.
Kur’ân’dan aldığım feyizle hariçten teselli
aramak değil, belki dehşet ve vahşet ve meyusiyet
aldığım noktalar içinde teselliyi, ricayı, nuru
aradım. Cenâb-ı Hakka yüz bin şükür olsun ki,
ayn-ı dert içinde dermanı buldum. Ayn-ı zulmet
içinde nuru buldum. Ayn-ı dehşet içinde teselliyi
buldum.
En evvel, herkesi korkutan, en korkunç tevehhüm edilen
ölümün yüzüne baktım. Nur-u Kur’ân ile gördüm
ki, ölümün peçesi gerçi karanlık, siyah, çirkin
ise de, fakat mü’min için asıl siması nuranîdir,
güzeldir gördüm. Ve çok risalelerde bu
hakikati katî bir surette ispat etmişiz.
Sekizinci Söz ve Yirminci Mektup gibi çok risalelerde
izah ettiğimiz gibi, ölüm, idam değil, firak değil,
belki hayat-ı ebediyenin mukaddemesidir, mebdeidir. Ve
vazife-i hayat külfetinden bir paydostur, bir terhistir,
bir tebdil-i mekândır. Berzah âlemine göçmüş
kafile-i ahbaba kavuşmaktır. Ve hâkezâ, bunlar gibi
hakikatlerle ölümün hakikî güzel simasını
gördüm. Korkarak değil, belki bir cihetle müştakane
mevtin yüzüne baktım. Ehl-i tarikatçe rabıta-i
mevtin bir sırrını anladım.
Sonra, herkesi zevâliyle ağlatan ve herkesi kendine
meftun ve müştak eden ve günah ve gafletle geçen ve
geçmiş gençliğime baktım. O güzel, süslü
çarşafı (elbisesi) içinde gayet çirkin, sarhoş,
sersem bir yüz gördüm. Eğer mahiyetini bilmeseydim
birkaç sene beni sarhoş edip güldürmesine bedel, yüz
sene dünyada kalsam beni ağlattıracaktı. Nasıl ki
öylelerden birisi ağlayarak demiş: Yani,
"Keşke gençliğim birgün dönseydi, ihtiyarlık
benim başıma ne kadar hazîn haller getirdiğini ona
şekvâ edip söyleyecektim."
Evet, bu zat gibi gençliğin mahiyetini bilmeyen
ihtiyarlar, gençliklerini düşünüp teessüf ve
tahassürle ağlıyorlar. Halbuki gençlik, eğer ehl-i
kalb, ehl-i huzur ve aklı başında ve kalbi yerinde
bulunan mü’minlerde olsa, ibadete ve hayrâta ve
ticaret-i uhreviyeye sarf edilse, en kuvvetli bir
vesile-i ticaret ve güzel ve şirin bir vasıta-i
hayrattır. Ve o gençlik, vazife-i diniyesini bilip
sû-i istimal etmeyenlere, kıymettar, zevkli bir nimet-i
İlâhiyedir. Eğer istikamet, iffet, takvâ beraber
olmazsa, çok tehlikeleri var; taşkınlıklarıyla
saadet-i ebediyesini ve hayat-ı uhreviyesini zedeler.
Belki hayat-ı dünyeviyesini de berbat eder. Belki bir
iki sene gençlik zevkine bedel, ihtiyarlıkta çok
seneler gam ve keder çeker.
Madem ekser insanlarda gençlik zararlı düşüyor. Biz
ihtiyarlar Allah’a şükretmeliyiz ki, gençlik
tehlikelerinden ve zararlarından kurtulduk. Herşey
gibi, elbette gençliğin dahi lezzetleri gidecek. Eğer
ibadete ve hayra sarf edilmişse, o gençliğin meyveleri
onun yerinde bâki kalıp, hayat-ı ebediyede bir
gençlik kazanmasına vesile olur.
Sonra, ekser nâsın âşık ve müptelâ olduğu
dünyaya baktım. Nur-u Kur’ân ile gördüm ki,
birbiri içinde üç küllî dünya var: Birisi esmâ-i
İlâhiyeye bakar, onların aynasıdır. İkinci yüzü
âhirete bakar, onun mezraasıdır. Üçüncü yüzü
ehl-i dünyaya bakar, ehl-i gafletin mel’abegâhıdır.
Hem herkesin bu dünyada koca bir dünyası var. Adeta
insanlar adedince dünyalar birbiri içine girmiş. Fakat
herkesin hususî dünyasının direği, kendi
hayatıdır. Ne vakit cismi kırılsa, dünyası başına
yıkılır, kıyameti kopar. Ehl-i gaflet, kendi
dünyasının böyle çabuk yıkılacak vaziyetini
bilmediklerinden, umumî dünya gibi daimî zannedip
perestiş eder.
Başkalarının dünyası gibi çabuk
yıkılır, bozulur, benim de hususî bir dünyam var.
"Bu hususî dünyam, bu kısacık ömrümle ne
faydası var?" diye düşündüm. Nur-u Kur’ân
ile gördüm ki:
Hem benim, hem herkes için, şu dünya muvakkat bir
ticaretgâh; ve hergün dolar, boşalır bir misafirhane;
ve gelen geçenlerin alışverişi için yol üstünde
kurulmuş bir pazar; ve Nakkaş-ı Ezelînin teceddüd
eden, hikmetle yazar bozar bir defteri ve her bahar, bir
yaldızlı mektubu ve herbir yaz bir manzum kasidesi; ve
o Sâni-i Zülcelâlin cilve-i esmâsını tazelendiren,
gösteren aynaları; ve âhiretin fidanlık bir bahçesi;
ve rahmet-i İlâhiyenin bir çiçekdanlığı; ve
âlem-i bekada gösterilecek olan levhaları
yetiştirmeye mahsus muvakkat bir tezgâhı mahiyetinde
gördüm. Bu dünyayı bu surette yaratan Hâlık-ı
Zülcelâle yüz bin şükrettim. Ve anladım ki,
dünyanın, âhirete ve esmâ-i İlâhiyeye bakan güzel
içyüzlerine karşı nev-i insana muhabbet verilmişken,
o muhabbeti sû-i istimal ederek fâni, çirkin,
zararlı, gafletli yüzüne karşı sarf ettiğinden, -1- hadis-i
şerifinin sırrına mazhar olmuşlar.
İşte, ey ihtiyar ve ihtiyareler! Ben Kur’ân-ı
Hakîmin nuruyla ve ihtiyarlığımın ihtarıyla ve iman
dahi gözümü açmasıyla bu hakikati gördüm. Ve çok
risalelerde katî bürhanlarla ispat ettim. Kendime
hakikî bir teselli ve kuvvetli bir rica ve parlak bir
ziya gördüm. Ve ihtiyarlığıma memnun oldum ve
gençliğin gitmesinden mesrur oldum. Siz de
ağlamayınız ve şükrediniz. Madem iman var ve hakikat
böyledir; ehl-i gaflet ağlasın, ehl-i dalâlet
ağlasın.
DOKUZUNCU
RİCA
Harb-i Umumîde, esaretle, Rusya’nın şark-ı
şimalîsinde, çok uzak olan Kosturma vilâyetinde
bulunuyordum. Orada Tatarların küçük bir camii,
meşhur Volga Nehrinin kenarında bulunuyordu. Oradaki
arkadaşlarım olan esir zabitler içinde
sıkılıyordum. Yalnızlık istedim. Dışarıda izinsiz
gezemiyordum. Tatar mahallesi, kefaletle beni o Volga
Nehrinin kenarındaki küçük camie aldılar.
Ben yalnız olarak camide yatıyordum. Bahar da yakın. O
şimal kıtas¨n¨n pek çok uzun gecelerinde çok
uyanık kalıyordum. O karanlık gecelerde ve
karanlıklı gurbette, Volga Nehrinin hazîn
şırıltıları ve yağmurun rikkatli şıpıltıları
ve rüzgârın firkatli esmesi, beni derin gaflet
uykusundan muvakkaten uyandırdı. Gerçi daha kendimi
ihtiyar bilmiyordum; fakat Harb-i Umumîyi gören
ihtiyardır. Güya -2-
sırrına mazhar olarak, öyle günlerdir ki, çocukları
ihtiyarlandırdığı cihetle, kırk yaşında iken,
kendimi seksen yaşında bir vaziyette buldum. O
karanlıklı, uzun gece ve hazîn gurbet ve hazîn
vaziyet içinde hayattan ve vatandan bir meyusiyet geldi.
Aczime, yalnızlığıma baktım, ümidim kesildi.
O hâlette iken, Kur’ân-ı Hakîmden imdat
1 "Dünya sevgisi bütün hataların
başıdır."
el-Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ, 1099; Süyûtî,
ed-Dürerü’l-Müntesire, 97; İsfehânî,
Hılyetü’l-Evliyâ, 6:388; el-Münâvî,
Feyzü’l-Kadîr, 3:368, no: 3662.
2 "Çocukları ihtiyarlatan bir
gün." Müzzemmil Sûresi, 73:17.
geldi. Dilim dedi.
Kalbim de ağlayarak dedi:
Ruhum dahi vatanımdaki eski dostları düşünüp o
gurbette vefatımı tahayyül ederek, Niyazi-i Mısrî
gibi dedim:
Dünya gamından geçip, yokluğa kanat açıp,
Şevk ile her dem uçup, çağırırım dost, dost!
diye dostları arıyordu.
Her neyse... O hüzünlü, rikkatli, firkatli, uzun
gurbet gecesinde, dergâh-ı İlâhîde zaaf ve aczim o
kadar büyük bir şefaatçi ve vesile oldu ki, şimdi de
hayretteyim. Çünkü birkaç gün sonra, gayet hilâf-ı
me’mul bir surette, yayan gidilse bir senelik mesafede,
tek başımla, Rusça bilmediğim halde firar ettim. Zaaf
ve aczime binaen gelen inâyet-i İlâhiye ile harika bir
surette kurtuldum. Tâ Varşova ve Avusturya’ya
uğrayarak İstanbul’a kadar geldim ki, bu surette
kolaylıkla kurtulmak pek harika olmuştu. Rusça bilen
en cesur ve en kurnaz adamların muvaffak olamadıkları
çok teshilât ve çok kolaylıkla, o uzun firarî
seyahati bitirdim.
Fakat o Volga Nehri kenarındaki camideki mezkûr gecenin
vaziyeti bana bu kararı verdirmiş ki, bakıye-i
ömrümü mağaralarda geçireceğim. Bu insanların
hayat-ı içtimaîsine karışmak artık yeter. Madem
sonunda yalnız kabre gideceğim; yalnızlığa alışmak
için şimdiden yalnızlığı ihtiyar edeceğim,
demiştim.
Fakat, maatteessüf, İstanbul’daki ciddî ve çok
ahbap ve İstanbul’un şâşaalı hayat-ı
dünyeviyesi, hususan haddimden çok fazla bana teveccüh
eden şan ve şeref gibi neticesiz şeyler, o kararımı
muvakkaten bana unutturdular. Güya o gurbet gecesi,
hayatımın gözünde nurlu siyahlıktı. Ve
İstanbul’un beyaz, şâşaalı gündüzü, o hayat
gözümün nursuz beyazıydı ki, ileriyi göremedi, yine
yattı. Tâ iki sene sonra Gavs-ı Geylânî,
Fütuhu’l-Gayb kitabıyla tekrar gözümü açtırdı.
İşte ey ihtiyar ve ihtiyareler! Biliniz ki,
ihtiyarlıktaki zaaf ve acz, rahmet ve inâyet-i
İlâhiyenin celbine vesiledir. Ben kendi şahsımda çok
hadiselerle müşahede ettiğim gibi, zeminin yüzündeki
rahmetin cilvesi de gayet zâhir bir tarzda bu hakikati
gösteriyor. Çünkü hayvânâtın en âciz ve en
zayıfı, yavrulardır. Halbuki, rahmetin en şirin ve en
güzel cilvesine mazhar, yine onlardır. Bir ağacın
başındaki yuvada
"Allah bize yeter; O ne güzel
vekildir." Âl-i İmrân Sûresi, 3:173.
bir yavrunun aczi, annesini en mutî bir
nefer gibi, rahmetin cilvesi istihdam ediyor. Etrafı
gezer, rızkını getirir. Ne vakit o yavru,
kanatlarının kuvvetlenmesiyle aczini unutsa, validesi
ona "Sen git, rızkını ara" der, daha onu
dinlemez.
İşte bu sırr-ı rahmet yavruların hakkında cereyan
ettiği gibi, zaaf ve acz noktasında yavrular hükmüne
geçen ihtiyarlar hakkında da câridir. Bana kanaat-i
katiye verecek derecede tecrübeler vardır ki, nasıl
çocukların aczlerine binaen, rahmet tarafından,
rızıkları harika bir surette memeler musluklarından
gönderiliyor ve akıttırılıyor; öyle de, mâsumiyet
kesb eden imanlı ihtiyarların rızıkları da bereket
suretinde gönderiliyor. Hem bir hanenin bereket direği,
o hanedeki ihtiyarlar olduğu; hem bir haneyi belâlardan
muhafaza edici, içindeki beli bükülmüş mâsum
ihtiyarlar ve ihtiyareler bulunduğu, HAŞİYE hadis-i şerifin
bir parçası olan yani,
"Beli bükülmüş ihtiyarlarınız olmasaydı,
belâlar sel gibi üzerinize dökülecekti" diye
ferman etmekle, bu hakikati ispat ediyor.
İşte, madem ihtiyarlıktaki zaaf ve acz, bu derece
rahmet-i İlâhiyenin celbine medardır. Ve madem
Kur’ân-ı Hakîm,
âyetiyle, beş cihetle gayet mucizâne bir surette
ihtiyar peder ve valideye karşı hürmete ve şefkate
evlâtları davet ediyor. Ve madem İslâmiyet dini,
ihtiyarlara hürmet ve merhameti emrediyor. Ve madem
insaniyet fıtratı, ihtiyarlara karşı hürmet ve
merhameti iktiza ediyor. Elbette biz ihtiyarlar, gençlik
iştihâsıyla olan muvakkat bir zevk-i maddî yerine,
mânevî ve daimî ve mühim inâyet-i İlâhiyeden ve
rikkat-i cinsiyeden gelen rahmet ve hürmet, ve rahmet ve
hürmetten neş’et eden ezvâk-ı ruhaniyeyi alıyoruz.
O halde biz bu ihtiyarlığımızı yüz gençliğe
değişmemeliyiz. Evet, ben kendim sizi temin ediyorum
ki, Eski Said’in on senelik gençliğini bana
"Onlardan biri veya her ikisi senin
yanında ihtiyarlık çağına erişecek olursa, onlara
sakın ’Öf’ bile deme, onları azarlama; onlara
güzel söz söyle. Onlara merhamet ve tevazu kanadını
ger ve de ki: ’Ey Rabbim, nasıl onlar beni küçükken
besleyip büyüttülerse, Sen de onlara öylece merhamet
buyur.’" İsrâ Sûresi, 17:23-24.
HAŞİYE
Hadisin tamamı ilâ âhir
(ev kemâ kàl). [el-Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ, 2:163;
el-Münâvî, Feyzü’l-Kadîr, 5:344, no: 7523;
el-Beyhakî, es-Sünenü’l-Kübrâ, 3:345.]
verseler, ben şimdi Yeni Said’in bir
senelik ihtiyarlığını vermeyeceğim. Ben
ihtiyarlığımdan razıyım; siz de razı
olmalısınız.
ONUNCU
RİCA
Bir zaman, esaretten geldikten sonra, İstanbul’da bir
iki sene yine gaflet galebe etti. Siyaset havası,
nazarımı nefsimden kaldırıp âfâka dağıtmışken,
birgün İstanbul’un Eyüp Sultan kabristanının
dereye bakan yüksek bir yerinde oturuyordum. İstanbul
etrafındaki âfâka baktım. Birden, bakıyorum, benim
hususî dünyam vefat ediyor, bazı cihette ruh
çekiliyor gibi bir hâlet-i hayaliye bana geldi. Dedim
"Acaba bu kabristan’ın mezar taşlarındaki
yazıları mıdır ki, bana böyle hayal veriyor?"
diye nazarımı çektim. Uzağa değil, o kabristana
baktım. Kalbime ihtar edildi ki:
"Bu senin etrafındaki kabristanın, yüz İstanbul,
içinde vardır. Çünkü yüz defa İstanbul buraya
boşalmış. Bütün İstanbul’un halkını buraya
boşaltan bir Hâkim-i Kadîrin hükmünden kurtulup
müstesna kalamazsın; sen de gideceksin."
Ben kabristandan çıkıp, bu dehşetli hayal ile Sultan
Eyüp Camiinin mahfelindeki küçük bir odaya, çok defa
girdiğim gibi, bu defa da girdim. Düşündüm ki, ben
üç cihette misafirim. Bu menzilcikte misafir olduğum
gibi, İstanbul’da da misafirim, dünyada da misafirim.
Misafir, yolunu düşünmeli. Nasıl ki bu odadan
çıkacağım, birgün de İstanbul’dan da
çıkacağım, diğer birgün de dünyadan çıkacağım.
İşte bu hâlette, gayet rikkatli ve firkatli, elemli
bir hüzün ve gam, kalbime, başıma çöktü. Çünkü
ben yalnız bir iki dostu kaybetmiyorum. İstanbul’da
binler sevdiğim dostlarımdan mufarakat gibi, çok
sevdiğim İstanbul’dan da ayrılacağım. Dünyada
yüz binler dostlarımdan iftirak gibi, çok sevdiğim ve
müptelâ olduğum o güzel dünyadan da ayrılacağım
diye düşünürken, yine kabristanın o yüksek yerine
gittim. Ara sıra sinemaya ibret için gittiğimden,
bana, İstanbul içindeki insanlar, o dakikada, sinemada
geçmiş zamanın gölgelerini hazır zamana getirmek
cihetiyle, ölmüş olanları ayakta gezer suretinde
gösterdikleri gibi, aynen ben de, o vakit gördüğüm
insanları, ayakta gezen cenazeler vaziyetinde gördüm.
Hayalim dedi ki: Madem bu kabristanda olanlardan bir
kısmı, sinemada, gezer gibi görülüyor; ileride
katiyen bu kabristana girecekleri, girmiş gibi gör.
Onlar da cenazelerdir, geziyorlar.
Birden, Kur’ân-ı Hakîmin nuruyla ve Gavs-ı Âzam
Şeyh Geylânî Hazretlerinin irşadıyla, o hazîn
hâlet, sürurlu ve neşeli bir vaziyete inkılâp etti.
Şöyle ki:
O hazîn hale karşı Kur’ân’dan gelen nur böyle
ihtar etti ki: Senin, şimal-i şarkîde, Kosturma’daki
gurbetinde bir iki esir zabit dostun vardı. Bu
dostların herhalde İstanbul’a gideceklerini
biliyordun. Sana birisi deseydi, "Sen İstanbul’a
mı gideceksin, yoksa burada mı kalacaksın?"
Elbette, zerre miktar aklın varsa, İstanbul’a ferah
ve sürurla gitmesini kabul edecektin. Çünkü bin
birden, dokuz yüz doksan dokuz ahbabın
İstanbul’dadırlar. Burada bir iki tane kalmış;
onlar da oraya gidecekler. Senin için İstanbul’a
gitmek hazîn bir firak, elîm bir iftirak değil. Hem de
geldin, memnun olmadın mı? O düşman memleketindeki
pek karanlık, uzun
gecelerinden ve pek soğuk fırtına
kışlarından kurtuldun. Bu güzel, dünya cenneti gibi
İstanbul’a geldin.
Aynen öyle de, senin küçüklüğünden bu yaşına
kadar, sevdiklerinden yüzde doksan dokuzu, sana dehşet
veren kabristana göçmüşler. Bu dünyada kalan bir iki
dostun var; onlar da oraya gidecekler. Dünyada vefatın
firak değil, visaldir, o ahbaplara kavuşmaktır. Onlar,
yani o ervâh-ı bâkiye, eskimiş yuvalarını toprak
altında bırakıp, bir kısmı yıldızlarda, bir
kısmı âlem-i berzah tabakatında geziyorlar diye ihtar
edildi.
Evet, bu hakikati Kur’ân ve iman o derece katî bir
surette ispat etmiştir ki, bütün bütün kalbsiz,
ruhsuz olmazsa veyahut dalâlet kalbini boğmamışsa,
görüyor gibi inanmak gerektir. Çünkü bu dünyayı
hadsiz envâ-ı lütuf ve ihsanıyla böyle tezyin edip
mükrimâne ve şefîkane rububiyetini gösteren ve
tohumlar gibi en ehemmiyetsiz cüz’î şeyleri dahi
muhafaza eden bir Sâni-i Kerîm ve Rahîm, masnuatı
içinde en mükemmel ve en câmi, en ehemmiyetli ve en
çok sevdiği masnuu olan insanı, elbette ve bilbedahe,
sureten göründüğü gibi böyle merhametsiz,
âkıbetsiz idam etmez, mahvetmez, zayi etmez. Belki bir
çiftçinin toprağa serptiği tohumlar gibi, başka bir
hayatta sümbül vermek için, Hâlık-ı Rahîm o
sevgili masnuunu, bir rahmet kapısı olan toprak altına
muvakkaten atar. HAŞİYE
İşte bu ihtar-ı Kur’ânîyi aldıktan sonra, o
kabristan, İstanbul’dan ziyade bana ünsiyetli oldu.
Halvet ve uzlet, bana sohbet ve muaşeretten daha ziyade
hoş geldi. Ben de Boğaz tarafındaki Sarıyer’de, bir
halvethane kendime buldum. Gavs-ı Âzam (r.a.)
Fütuhu’l-Gayb’ıyla bana bir üstad ve tabip ve
mürşid olduğu gibi, İmam-ı Rabbânî de (r.a.)
Mektubat’ıyla bir enîs, bir müşfik, bir hoca
hükmüne geçti. O vakit, ihtiyarlığa girdiğimden ve
medeniyetin ezvâkından çekildiğimden ve hayat-ı
içtimaiyeden sıyrıldığımdan pek çok memnun oldum,
Allah’a şükrettim.
İşte, ey benim gibi ihtiyarlık içine giren ve
ihtiyarlığın ihtarıyla vefatı çok tahattur eden
zatlar! Kur’ân’ın verdiği ders-i iman nuruyla,
ihtiyarlığı ve vefatı ve hastalığı hoş
görmeliyiz, belki bir cihette sevmeliyiz. Madem iman
gibi hadsiz derecede kıymettar bir nimet bizde vardır.
İhtiyarlık da hoştur, hastalık da hoştur, vefat da
hoştur. Nâhoş birey varsa o da günahtır, sefahettir,
bid’atlardır, dalâlettir.
ON
BİRİNCİ RİCA
Esaretten geldikten sonra, İstanbul’da Çamlıca
tepesinde bir köşkte, merhum biraderzadem Abdurrahman
ile beraber oturuyorduk. Bu hayatım, hayat-ı dünyeviye
cihetinde bizim gibilere en mesûdâne bir hayat
sayılabilirdi. Çünkü esaretten kurtulmuştum;
Darü’l-Hikmette, meslek-i ilmiyeme münasip, en âli
bir tarzda neşr-i ilme muvaffakiyet vardı. Bana
teveccüh eden haysiyet ve şeref, haddimden çok fazla
idi. Mevkice İstanbul’un en güzel yeri olan
Çamlıca’da oturuyordum. Hem
HAŞİYE
Bu hakikat, iki kere iki dört eder derecesinde, sair
risalelerde, hususan Onuncu ve Yirmi Dokuzuncu Sözlerde
ispat edilmiştir.
herşeyim mükemmeldi. Merhum biraderzadem
Abdurrahman gibi gayet zekî, fedakâr, hem bir talebe,
hem hizmetkâr, hem kâtip, hem evlâd-ı mâneviyem
beraberdi. Dünyada herkesten ziyade kendimi mesut
bilirken, aynaya baktım, saçımda, sakalımda beyaz
kılları gördüm.
Birden, esarette, Kosturma’daki camideki intibah-ı
ruhî yine başladı. Onun eseri olarak, kalben merbut
olduğum ve medar-ı saadet-i dünyeviye zannettiğim
hâlâtı, esbabı tetkike başladım. Hangisini tetkik
ettimse, baktım ki, çürüktür, alâkaya değmiyor,
aldatıyor. O sıralarda, en sadakatli zannettiğim bir
arkadaşımda, umulmadık bir sadakatsizlik ve hatıra
gelmez bir vefasızlık gördüm. Hayat-ı dünyeviyeden
bir ürkmek geldi. Kalbime dedim: "Acaba ben bütün
bütün aldanmış mıyım? Görüyorum ki, hakikat
noktasında acınacak halimize, pek çok insanlar
gıptayla bakıyorlar. Bütün bu insanlar divane mi
olmuşlar? Yoksa şimdi ben divane mi oluyorum ki, bu
dünyaperest insanları divane görüyorum?"
Her neyse... Ben, ihtiyarlığın verdiği şiddetli
intibah cihetinde, en evvel, alâkadar olduğum fâni
şeylerin fâniliğini gördüm. Kendime de baktım,
nihayet-i aczde gördüm. O vakit, beka isteyen ve beka
tevehhümüyle fânilere müptelâ olan ruhum bütün
kuvvetiyle dedi ki: "Madem cismen fâniyim; bu
fânilerden bana ne hayır gelebilir? Madem ben âcizim;
bu âcizlerden ne bekleyebilirim? Benim derdime çare
bulacak bir Bâkî-i Sermedî, bir Kadîr-i Ezelî
lâzım" diyerek taharrîye başladım.
O vakit, herşeyden evvel, eskiden beri tahsil ettiğim
ilme müracaat edip, bir teselli, bir rica aramaya
başladım. Maatteessüf, o vakte kadar ulûm-u felsefeyi
ulûm-u İslâmiye ile beraber havsalama doldurup, o
ulûm-u felsefeyi, pek yanlış olarak, maden-i tekemmül
ve medar-ı tenevvür zannetmiştim. Halbuki, o felsefî
meseleler ruhumu çok fazla kirletmiş ve terakkiyât-ı
mâneviyemde engel olmuştu. Birden, Cenâb-ı Hakkın
rahmet ve keremiyle, Kur’ân-ı Hakîmdeki hikmet-i
kudsiye imdada yetişti. Çok risalelerde beyan edildiği
gibi, o felsefî meselelerin kirlerini yıkadı,
temizlettirdi.
Ezcümle, fünun-u hikmetten gelen zulümat-ı ruhiye,
ruhumu kâinata boğduruyordu. Hangi cihete baktım, nur
aradım; o meselelerde nur bulamadım, teneffüs
edemedim. Tâ, Kur’ân-ı Hakîmden gelen Lâ ilâhe
illâ Hû cümlesiyle ders verilen tevhid, gayet parlak
bir nur olarak, bütün o zulümatı dağıttı; rahatla
nefes aldım. Fakat nefis ve şeytan, ehl-i dalâlet ve
ehl-i felsefeden aldıkları derse istinad ederek akıl
ve kalbe hücum ettiler. Bu hücumdaki münâzarât-ı
nefsiye, lillâhilhamd, kalbin muzafferiyetiyle
neticelendi. Çok risalelerde kısmen o münazalar
yazılmış. Onlara iktifâ edip, burada yalnız binde
bir muzafferiyet-i kalbiyeyi göstermek için, binler
bürhandan birtek bürhan beyan edeceğim. Tâ ki,
gençliğinde hikmet-i ecnebiye veya fünun-u medeniye
namı altındaki kısmen dalâlet, kısmen
mâlâyâniyat meseleleriyle ruhunu
kirletmiş, kalbini hasta etmiş, nefsini şımartmış
bir kısım ihtiyarların ruhunda temizlik yapsın;
tevhid hakkında şeytan ve nefsin şerrinden kurtulsun.
Şöyle ki:
Ulûm-u felsefiyenin vekâleti namına nefsim dedi ki:
"Bu kâinattaki eşyanın tabiatıyla bu mevcudata
müdahaleleri var. Herşey bir sebebe bakar. Meyveyi
ağaçtan, hububatı topraktan istemeli. En cüz’î, en
küçük bir ¸eyi de Allah’tan istemek ve Allah’a
yalvarmak ne demektir?"
O vakit, nur-u Kur’ân ile, sırr-ı tevhid, şu
gelecek surette inkişaf etti. Kalbim, o mütefelsif
nefsime dedi:
En cüz’î ve en küçük şey, en büyük şey gibi,
doğrudan doğruya bütün bu kâinat Hâlıkının
kudretinden gelir ve hazinesinden çıkar. Başka surette
olamaz. Esbab ise bir perdedir. Çünkü en ehemmiyetsiz
ve en küçük zannettiğimiz mahlûklar, bazen san’at
ve hilkat cihetinde en büyüğünden daha büyük olur.
Sinek, tavuktan san’atça ileri geçmezse de, geri de
kalmaz. Öyleyse, büyük küçük tefrik edilmeyecek. Ya
bütün esbab-ı maddiyeye taksim edilecek, veyahut
bütünü birden birtek zâta verilecektir. Birinci şık
muhal olduğu gibi, bu şık vâciptir. Çünkü birtek
zâta, yani, bir Kadîr-i Ezelîye verilse, madem bütün
mevcudatın intizamat ve hikmetleriyle vücudu katî
tahakkuk eden ilmi her ¸eyi ihata ediyor. Ve madem
ilminde herşeyin miktarı taayyün ediyor. Ve madem,
bilmüşahede, her vakit hiçten, nihayetsiz suhuletle,
nihayetsiz san’atlı masnular vücuda geliyor. Ve madem
o Kadîr-i Alîmin, bir kibrit çakar gibi, emr-i kün
feyekûn ile, hangi şey olursa olsun icad edebildiğini,
hadsiz kuvvetli delillerle çok risalelerde beyan
ettiğimiz ve hususan Yirminci Mektup ve Yirmi Üçüncü
Lem’anın âhirinde ispat edildiği gibi, hadsiz bir
kudreti var. Elbette, bilmüşahede görülen harikulâde
suhulet ve kolaylık, o ihata-i ilmiyeden ve azamet-i
kudretten geliyor.
Meselâ, nasıl ki göze görülmeyen eczalı bir
mürekkeple yazılan bir kitaba, o yazıyı göstermeye
mahsus bir ecza sürülse, o koca kitap birden herbir
göze vücudunu gösterip kendini okutturur. Aynen öyle
de, o Kadîr-i Ezelînin ilm-i muhitinde, herşeyin
suret-i mahsusası, bir miktar-ı muayyenle taayyün
ediyor. O Kadîr-i Mutlak, emr-i kün feyekûn ile, o
hadsiz kudretiyle ve nâfiz iradesiyle, o yazıya
sürülen ecza gibi, gayet kolay ve suhuletle, kudretin
bir cilvesi olan kuvvetini o mahiyet-i ilmiyeye sürer, o
şeye vücud-u haricî verir, göze gösterir, nukuş-u
hikmetini okutturur.
Eğer bütün eşya birden o Kadîr-i Ezelîye ve Alîm-i
Külli Şeye verilmezse, o vakit sinek gibi en küçük
bir ¸eyin vücudunu, dünyanın ekser nevilerinden
hususî bir mizanla toplamak lâzım gelmekle beraber; o
küçük sineğin vücudunda çalışan zerreler, o
sineğin sırr-ı hilkatini ve kemâl-i san’atını
bütün dekaikiyle bilmekle
olabilir. Çünkü esbab-ı tabiiye ile
esbab-ı maddiye, bilbedahe ve umum ehl-i aklın
ittifakıyla, hiçten icad edemez. Öyleyse, herhalde,
onlar icad etse, elbette toplayacak. Madem toplayacak;
hangi zîhayat olursa olsun, ekser anâsır ve
envâından numuneler, içinde vardır. Adeta kâinatın
bir hülâsası, bir çekirdeği hükmündedir. Elbette,
o halde bir çekirdeği bütün bir ağaçtan, bir
zîhayatı bütün rû-yi zeminden ince elekle eleyip ve
en hassas bir mizanla ölçüp toplattırmak lâzım
geliyor. Ve madem esbab-ı tabiiye cahildir, câmiddir;
bir ilmi yoktur ki bir plân, bir fihriste, bir model,
bir program takdir etsin, ona göre mânevî kalıba
giren zerrâtı eritip döksün, tâ dağılmasın,
intizamını bozmasın. Halbuki herşeyin şekli, heyeti
hadsiz tarzlarda olabildiği için, hadsiz had ve hesaba
gelmez eşkâller, miktarlar içinde birtek şekil ve
miktarda, sel gibi akan anâsırın zerreleri
dağılmayarak, muntazaman, miktarsız, kalıpsız,
birbiri üstünde kitle halinde durdurmak ve zîhayata
muntazam bir vücut vermek, ne derece imkândan,
ihtimalden, akıldan uzak olduğu görünüyor. Elbette
kimin kalbinde körlük yoksa görür.
Evet, bu hakikate binaen, -1- bu
âyet-i azîmenin sırrıyla, HAŞİYE bütün esbab-ı
maddiye toplansa, onların ihtiyarları da olsa, birtek
sineğin vücudunu ve o vücudun cihazatını mizan-ı
mahsusla toplayamazlar. Toplasalar da, o vücudun
miktar-ı muayyenesinde durduramazlar. Durdursalar da,
daima tazelenmekte olan ve o vücuda gelip çalışan
zerrâtı, muntazaman çalıştıramazlar. Öyleyse,
bilbedahe, esbab bu eşyaya sahip çıkamazlar. Demek
Sahib-i Hakikîleri başkadır.
Evet, öyle bir Sahib-i Hakikîleri var ki,
-2-
âyetinin sırrıyla, bütün zeminin yüzündeki
zîhayatı, bir sineğin ihyâsı kadar kolay yapar. Bir
baharı, birtek çiçek kolaylığında icad eder.
Çünkü toplamaya muhtaç değil. Emr-i kün
feyekûn’a mâlik olduğundan; ve her baharda hadsiz
mevcudat-ı bahariyenin madde-i unsuriyesinden başka
hadsiz sıfât ve ahvâl ve eşkâllerini hiçten icad
ettiğinden; ve ilminde herşeyin plânı, modeli,
fihristesi ve programı taayyün ettiğinden; ve bütün
zerrat Onun ilim ve kudreti dairesinde hareket
ettiklerinden, kibrit çakar gibi her ¸eyi nihayet
kolaylıkla icad eder. Ve hiçbir şey, zerre miktar
hareketini şaşırmaz. Seyyârat mutî bir ordusu
olduğu gibi, zerrat dahi muntazam bir ordusu hükmüne
geçer. Madem o kudret-i ezeliyeye istinaden hareket
ediyorlar ve o ilm-i ezelînin düsturuyla
1 "Allah’ı bırakıp da
taptıklarınızın hepsi bir araya gelse, bir sinek bile
yaratamazlar." Hac Sûresi, 22:73.
2 "Sizin yaratılmanız da,
diriltilmeniz de, tek bir kişinin yaratılıp
diriltilmesi gibidir." Lokman Sûresi, 31:28.
HAŞİYE
Yani, "Allah’tan başka bütün
çağırdığınız ve ibadet ettiğiniz şeyler
toplansalar, bir sineği halk edemezler." Hac
Sûresi, 22:73.
çalışıyorlar; işte o eserler, o
kudrete göre vücuda gelir. Yoksa o küçük,
ehemmiyetsiz şahsiyetlerine bakmakla o eserler
küçülmez. O kudrete intisap kuvvetiyle bir sinek, bir
Nemrud’u gebertir. Karınca, Firavunun sarayını harap
eder. Zerre gibi küçük çam tohumu, dağ gibi koca bir
çam ağacının yükünü omuzunda taşıyor. Bu
hakikati çok risalelerde ispat ettiğimiz gibi, nasıl
ki bir nefer, askerlik vesikasıyla padişaha intisap
noktasında, yüz bin defa kendi kuvvetinden fazla, bir
şahı esir etmek gibi eserlere mazhar olur. Öyle de,
herşey, o kudret-i ezeliyeye intisabıyla, yüz bin defa
esbab-ı tabiiyenin fevkinde mu’cizât-ı san’ata
mazhar olabilir.
Elhasıl, her ¸eyin nihayet derecede hem san’atlı,
hem suhuletli vücudu gösteriyor ki, muhit bir ilim
sahibi olan bir Kadîr-i Ezelînin eseridir. Yoksa, yüz
bin muhal içinde, değil vücuda gelmek, belki imkân
dairesinden çıkıp imtinâ dairesine girecek ve
mümkün suretinden çıkıp mümteni mahiyetine girecek
ve hiçbir şey vücuda gelmeyecek, belki de vücuda
gelmesi muhal olacaktır.
İşte bu gayet ince ve gayet kuvvetli ve gayet derin ve
gayet zâhir bir bürhanla, şeytanın muvakkat bir
şakirdi ve ehl-i dalâletin ve ehl-i felsefenin bir
vekili olan nefsim sustu. Ve, lillâhilhamd, tam imana
geldi. Ve dedi ki:
Evet, bana öyle bir Hâlık ve Rab lâzım ki, en
küçük hâtırât-ı kalbimi ve en hafî niyazımı
bilecek; ve en gizli ihtiyac-ı ruhumu yerine getirdiği
gibi, bana saadet-i ebediyeyi vermek için, koca
dünyayı âhirete tebdil edecek ve bu dünyayı
kaldırıp âhireti yerine kuracak; hem sineği halk
ettiği gibi semâvâtı da icad edecek; hem güneşi
semânın yüzüne bir göz olarak çaktığı gibi, bir
zerreyi de gözbebeğimde yerleştirecek bir kudrete
mâlik olsun. Yoksa, sineği halk edemeyen, hâtırât-ı
kalbime müdahale edemez, niyaz-ı ruhumu işitemez.
Semâvâtı halk edemeyen, saadet-i ebediyeyi bana
veremez. Öyleyse, benim Rabbim Odur ki, hem
hâtırât-ı kalbimi ıslah eder, hem cevv-i havayı
bulutlarla bir saatte doldurup boşalttığı gibi
dünyayı âhirete tebdil edip, Cenneti yapıp,
kapısını bana açar, "Haydi, gir" der.
İşte, ey nefsim gibi bedbahtlık neticesinde bir
kısım ömrünü nursuz felsefî ve ecnebî fünununa
sarf eden ihtiyar kardeşlerim! Kur’ân’ın
lisanındaki mütemadiyen Lâ ilâhe illâ Hû ferman-ı
kudsiyesinden ne kadar kuvvetli ve ne kadar hakikatli ve
hiçbir cihette sarsılmaz ve zedelenmez ve tagayyür
etmez kudsî bir rükn-ü imanîyi anlayınız ki, nasıl
bütün mânevî zulümatı dağıtır ve mânevî
yaraları tedavi eder!
Bu uzun macerayı, ihtiyarlığımın rica kapıları
içinde derci, adeta ihtiyarımla olmadı. İstemiyordum,
belki usandıracak diye çekiniyordum. Fakat bana
yazdırıldı diyebilirim. Her neyse, sadede dönüyorum.
Saç ve sakalımdaki beyaz kılların ve bir vefâdârın
sadakatsizliği neticesinde o şâşaalı ve zâhiren
tatlı ve süslü İstanbul’un hayat-ı dünyeviyesinin
ezvâkından bana bir nefret geldi. Nefis, meftun olduğu
ezvâkın yerinde mânevî ezvâk aradı. Bu
ehl-i gafletin nazarında soğuk ve ağır
ve nâhoş görünen ihtiyarlıkta bir teselli, bir nur
istedi. Felillâhilhamd, Cenâb-ı Hakka yüz bin
şükür olsun, bütün o hakikatsiz, tatsız, akıbetsiz
ezvâk-ı dünyeviye yerine, hakikî, daimî ve tatlı
ezvâk-ı imaniyeyi Lâ ilâhe illâ Hû’da ve nur-u
tevhidde bulduğum gibi, ehl-i gafletin nazarında soğuk
ve sakîl görünen ihtiyarlığı, o nur-u tevhidle çok
hafif ve hararetli ve nurlu gördüm.
Ey ihtiyar ve ihtiyareler! Madem sizlerde iman var ve
madem imanı ışıklandıran ve inkişaf ettiren namaz
ve niyaz var. İhtiyarlığınıza ebedî bir gençlik
nazarıyla bakabilirsiniz. Çünkü onunla ebedî bir
gençlik kazanabilirsiniz. Hakikî soğuk ve sakîl ve
çirkin ve zulmetli ve elemli olan ihtiyarlık ise, ehl-i
dalâletin ihtiyarlıklarıdır, belki de onların
gençlikleridir. Onlar ağlamalı, onlar "Vâ
esefâ, vâ hasretâ!" demeli. Sizler, ey muhterem
imanlı ihtiyarlar, "Elhamdü lillâhi alâ külli
hal" deyip mesrurâne şükretmelisiniz.
ON
İKİNCİ RİCA
Bir zaman, Isparta vilâyetinin Barla nahiyesinde, nefiy
namı altında işkenceli bir esaretle, yalnız ve
kimsesiz, bir köyde ihtilâttan ve muhabereden men
edilmiş bir vaziyette, hem hastalık, hem ihtiyarlık,
hem gurbet içinde gayet perişan bir halde iken,
Cenâb-ı Hak kemâl-i merhametinden, Kur’ân-ı
Hakîmin nüktelerine, sırlarına dair benim için
medar-ı teselli bir nur ihsan etmişti. Onunla o acı,
elîm, hazîn vaziyetimi unutmaya çalışıyordum.
Vatanımı, ahbabımı, akaribimi unutabiliyordum. Fakat,
vâ hasretâ, birisini unutamıyordum. O da hem
biraderzadem, hem mânevî evlâdım, hem en fedakâr
talebem, hem en cesur bir arkadaşım olan merhum
Abdurrahman idi. Altı yedi sene evvel benden
ayrılmıştı. Ne o benim yerimi biliyor ki yardıma
koşsun, teselli versin; ve ne de ben onun vaziyetini
biliyordum ki onunla muhabere edeyim, dertleşeyim. Benim
bu ihtiyarlık vaziyeti zamanımda öyle fedakâr, sadık
birisi bana lâzımdı.
Sonra, birden, birisi bana bir mektup verdi. Mektubu
açtım, gördüm ki, Abdurrahman’ın mahiyetini tam
gösterir bir tarzda bir mektup ki, o mektubun bir
kısmı Yirmi Yedinci Mektubun fıkraları içinde, üç
zâhir kerameti gösterir bir tarzda derc edilmiştir. O
mektup beni çok ağlattırmış ve el’an da
ağlattırıyor. Merhum Abdurrahman, o mektupla, pek
ciddî ve samimî bir surette, dünyanın ezvâkından
nefret ettiğini ve en büyük maksadı, bana yetişip,
küçüklüğünde benim ona baktığım gibi o da
ihtiyarlığımda bana hizmet etmekti. Hem, dünyada
benim hakikî vazifem olan neşr-i esrar-ı
Kur’âniyede, muktedir kalemiyle bana yardım etmekti.
Hattâ mektubunda yazıyordu: "Yirmi otuz risaleyi
bana gönder; herbirisinden yirmi otuz nüsha yazıp ve
yazdıracağım" diyordu.
O mektup, bana, dünyaya karşı kuvvetli
bir ümit verdi. Dehâ derecesinde zekâya mâlik ve
hakikî evlâdın çok fevkinde bir sadakat ve irtibatla
bana hizmet edecek böyle cesur bir talebemi buldum diye,
o işkenceli esareti, o kimsesizliği, o gurbeti, o
ihtiyarlığı unuttum.
O mektuptan evvel, iman-ı bi’l-âhirete dair tab
ettirdiğim Onuncu Sözün bir nüshası eline
geçmişti. Güya o risale ona bir tiryak idi ki, altı
yedi sene zarfında aldığı bütün mânevî
yaralarını tedavi etti. Gayet kuvvetli ve parlak bir
imanla ecelini bekliyor gibi, bana o mektubu yazmış.
Bir iki ay sonra Abdurrahman vasıtasıyla yine
mes’udâne bir hayat-ı dünyeviye geçirmek
tasavvurunda iken, vâ hasretâ, birden onun vefat
haberini aldım. Bu haber o derece beni sarstı ki, beş
senedir daha o tesir altındayım. O vakit bulunduğum
işkenceli esaret ve yalnızlık ve gurbet ve ihtiyarlık
ve hastalığım, on derece onların fevkinde bana bir
firkat, bir rikkat, bir hüzün verdi. Benim merhume
validemin vefatıyla hususî dünyamın yarısı, onun
vefatıyla vefat etmiş diyordum. Abdurrahman’ın
vefatıyla da, bâki kalan öteki yarı dünyam da vefat
etti gördüm. Dünyadan bütün bütün alâkam kesildi.
Çünkü o dünyada kalsaydı, hem dünyadaki vazife-i
uhreviyemin kuvvetli bir medarı ve benden sonra tam
yerime geçecek bir hayrülhalef ve hem de bu dünyada en
fedakâr bir medar-ı teselli, bir arkadaşım
olabilirdi; ve en zeki bir talebem, bir muhatap ve
Risale-i Nur eczalarının en emin bir sahibi ve
muhafızı olurdu.
Evet, insaniyet itibarıyla böyle bir zayiat, benim gibi
insanlara çok hırkatlidir, yandırıyor. Gerçi
zâhiren tahammüle çalışıyordum, fakat ruhumda
şiddetli fırtına vardı. Eğer ara sıra
Kur’ân’ın nurundan gelen teselli teskin etmeseydi,
benim için dayanmak mümkün olamayacaktı. O zaman
Barla derelerine, dağlarına yalnız gidip geziyordum.
Hâlî yerlerde oturup o teessürât-ı hazîne içinde,
eski zamanda Abdurrahman gibi sadık talebelerimle
geçirdiğim mes’udâne hayat levhaları sinema gibi
hayalimden geçtikçe, ihtiyarlık ve gurbetin verdiği
sürat-i teessür, mukavemetimi kırıyordu.
Birden,
âyet-i kudsiyenin sırrı inkişaf etti. Bana "Yâ
Bâkî, Ente’l-Bâkî, yâ Bâkî,
Ente’l-Bâkî" dedirtti ve onunla hakikî teselli
verdi.
Evet, ben o hâlî derede, o hazîn hâlette, bu âyet-i
kudsiyenin sırrıyla, Mirkatü’s-Sünne Risalesinde
işaret edildiği gibi, kendimi üç büyük cenaze
başında gördüm:
Biri, elli beş yaşıma kadar elli beş ölmüş ve
hayat-ı ömrümde defnedilmiş Said’lerin kabri
üstünde bir mezar taşı olarak kendimi gördüm.
"Herşey helâk olup gidicidir-Ona
bakan yüzü müstesnâ. Hüküm Ona aittir; siz de Ona
döndürüleceksiniz." Kasas Sûresi, 28:88.
İkinci cenaze, zaman-ı Âdem’den
(a.s.) beri, benim hemcinsim ve nevim vefat edip mazi
kabrinde defnedilmiş olan o büyük cenazenin başında,
mezar taşı hükmünde olan bu asrın yüzünde gezer,
karınca gibi küçük bir zîhayat suretinde kendimi
gördüm.
Üçüncü cenaze ise, insanlar gibi her sene dünya
yüzünde seyyar bir dünyanın vefatıyla, büyük
dünya da bu âyetin sırrıyla vefat edeceği, hayalimin
önünde tecessüm etti.
İşte, Abdurrahman’ın vefatının hüznünden gelen
bu dehşetli mânâyı bütün bütün aydınlattıracak
ve hakikî teselli ve sönmez nur verecek bu âyet-i
kerime, mânâ-yı işarîsiyle imdada yetişti:
-1-
Evet, bu âyet bildirdi ki: Madem Cenâb-ı Hak var; O
herşeye bedeldir. Madem O bâkidir; elbette O kâfidir.
Birtek cilve-i inâyeti, bütün dünya yerini tutar. Ve
bir cilve-i nuru, mezkûr üç büyük cenazeye mânevî
hayat verir; cenazeler olmadığını, belki vazifelerini
bitirmiş, başka âlemlere gitmiş olduklarını
gösteriyor. Üçüncü Lem’ada bu sırrın izahı
geçtiğinden, ona iktifâen burada yalnız derim ki:
-2-
(ilâ âhir) âyetinin meâlini gösteren, iki defa Yâ
Bâkî, Ente’l-Bâkî, yâ Bâkî, Ente’l-Bâkî beni
gayet elîm o hazîn hâletten kurtardı. Şöyle ki:
Birinci defa Yâ Bâkî, Ente’l-Bâkî dedim; dünya ve
dünyadaki Abdurrahman gibi hadsiz alâkadar olduğum
ahbapların zevâlinden ve rabıtaların kopmasından
neş’et eden hadsiz mânevî yaralar içinde bir
ameliyat-ı cerrahiye nevinde bir tedavi başladı.
İkinci defa Yâ Bâkî, Ente’l-Bâkî cümlesi,
bütün o hadsiz mânevî yaralara hem merhem, hem tiryak
oldu. Yani, "Sen bâkisin. Giden gitsin, Sen
yetersin. Madem Sen bâkisin; zeval bulan her ¸eye bedel
bir cilve-i rahmetin kâfidir. Madem Sen varsın; Senin
varlığına iman ile intisabını bilen ve sırr-ı
İslâmiyetle o intisaba göre
1 "Eğer senden yüz çevirecek
olurlarsa de ki: Allah bana yeter. Ondan başka ibadete
lâyık hiçbir ilâh yoktur. Ben Ona tevekkül ettim.
Yüce Arşın Rabbi de Odur." Tevbe Sûresi, 9:129.
2 "Herşey helâk olup gidicidir-Ona
bakan yüzü müstesnâ." Kasas Sûresi, 28:88.
hareket eden insana herşey var. Fenâ ve
zevâl, mevt ve adem bir perdedir, bir tazelenmektir,
ayrı ayrı menzillerde gezmek hükmündedir" diye
düşünüp, tamamıyla o hırkatli, firkatli, hazîn,
elîm, karanlıklı, dehşetli hâlet-i ruhaniye,
sürurlu, neşeli, lezzetli, nurlu, sevimli, ünsiyetli
bir hâlete inkılâp etti. Lisanım ve kalbim, belki
lisan-ı hal ile bütün zerrât-ı vücudum
"Elhamdü lillâh" dediler.
İşte, o cilve-i rahmetin binden bir cüz’ü şudur
ki:
Ben o hüzüngâhım olan dereden ve o hüzün-engiz
hâletten, Barla’ya döndüm. Baktım ki, Kuleönlü
Mustafa namında bir genç, benden ilmihâle ait, abdest
ve namaza dair birkaç meseleyi sormak için gelmiş. O
vakit misafirleri kabul etmediğim halde, onun ruhundaki
ihlâs ve ileride Risale-i Nur’a edeceği kıymettar
hizmeti HAŞİYE 1 güya hiss-i
kablelvuku ile ruhum o gencin ruhunda okudu; onu geriye
çevirmedim, kabul ettim. HAŞİYE 2 Sonra tebeyyün
etti ki, Risale-i Nur hizmetinde ve benden sonra
hayrülhalef olarak, bir vâris-i hakikî vazifesini tam
yerine getirecek olan Abdurrahman yerine, Cenâb-ı Hak
Mustafa’yı numune olarak bana göndermiş ki,
"Senden bir Abdurrahman aldım; mukabilinde, bu
gördüğün Mustafa gibi otuz Abdurrahman, o vazife-i
diniyede sana hem talebe, hem biraderzade, hem evlâd-ı
mânevî, hem kardeş, hem fedakâr arkadaş
vereceğim."
Evet, lillâhilhamd, otuz Abdurrahman’ı verdi. O vakit
dedim: "Ey ağlayan kalbim! Madem bu numuneyi
gördün ve onunla o mânevî yaraların en mühimini
tedavi etti. Sair bütün seni müteessir eden yaraları
da tedavi edeceğine kanaatin gelmelidir."
İşte, ey benim gibi ihtiyarlık zamanında gayet
sevdiği evlâdını veya akrabasını kaybeden ve beline
yüklenmiş ihtiyarlığın ağır yüküyle beraber
firaktan gelen ağır gamları da başına yüklenen
ihtiyar kardeşler ve ihtiyare hemşireler! Benim
HAŞİYE 1
İşte o Mustafa’nın küçük kardeşi olan Küçük
Ali, kendi güzel, sıhhatli kalemiyle yedi yüzden
ziyade Nur Risalelerini yazmakla, tamamıyla bilfiil bir
Abdurrahman olduğu gibi, müteaddit Abdurrahman’ları
da yetiştirdi.
vaziyetimi, anladınız ki, sizinkinden
çok şiddetli iken, madem böyle bir âyet-i kerime
tedavi etti, şifa verdi. Elbette, Kur’ân-ı Hakîmin
eczahane-i kudsiyesinde, umum dertlerinize şifa verecek
ilâçları vardır. Eğer iman ile ona müracaat edip ve
ibadetle o ilâçları istimal etseniz, belinizde ve
başınızdaki o ihtiyarlığın ve gamların ağır
yükleri gayet hafifleşecektir.
Bu mebhasın uzun yazılmasının sırrı ise, merhum
Abdurrahman’a ziyade dua-yı rahmet ettirmek
düşüncesidir; sizi usandırmasın. Hem sizi belki
ziyade müteellim edecek en acıklı ve nefret verip
ürkütecek en dehşetli yaramı gayet nâhoş, elîm bir
surette size göstermekten maksadım, Kur’ân-ı
Hakîmin kudsî tiryakı ne derece harikulâde bir ilâç
ve parlak bir nur olduğunu göstermektir.
ON
ÜÇÜNCÜ RİCA HAŞİYE
Bu Ricada, sergüzeşt-i hayatımın mühim bir
levhasından bahsedeceğimden, herhalde bir derece uzun
olacak; usanmamanızı ve gücenmemenizi arzu ediyorum.
Harb-i Umumîde Rusun esaretinden kurtulduktan sonra,
İstanbul’da, iki üç sene Dârü’l-Hikmette,
hizmet-i diniye beni orada durdurdu. Sonra, Kur’ân-ı
Hakîmin irşadıyla ve Gavs-ı Âzamın himmetiyle ve
ihtiyarlığın intibahıyla, İstanbul’daki hayat-ı
medeniyeden usanç ve şâşaalı hayat-ı içtimaiyeden
bir nefret geldi. Dâüssıla tabir edilen iştiyak-ı
vatan hissi beni vatanıma sevk etti. Madem öleceğim,
vatanımda öleyim diye Van’a gittim.
Herşeyden evvel, Van’da Horhor denilen medresemin
ziyaretine gittim. Baktım ki, sair Van haneleri gibi onu
da Rus istilâsında Ermeniler yakmışlardı. Van’ın
meşhur kalesi ki, dağ gibi yekpare taştan ibarettir,
benim medresem onun tam altında ve ona tam bitişiktir.
Benim terk ettiğim yedi sekiz sene evvel, o medresemdeki
hakikaten dost, kardeş, enîs talebelerimin hayalleri
gözümün önüne geldi. O fedakâr arkadaşlarımın
bir kısmı hakikî şehid, diğer bir kısmı da o
musibet yüzünden mânevî şehid olarak vefat
etmişlerdi.
Ben ağlamaktan kendimi tutamadım. Ve kalenin, tâ
medresenin üstündeki, iki minare yüksekliğinde,
medreseye nâzır tepesine çıktım, oturdum. Yedi sekiz
sene evvelki zamana hayalen gittim. Benim hayalim
kuvvetli olduğu için, beni o zamanda hayli gezdirdi.
Etrafta kimse yoktu ki, beni o hayalden çevirsin ve o
zamandan çeksin. Çünkü yalnızdım. Yedi sekiz sene
zarfında, gözümü açtıkça, bir asır zaman geçmiş
kadar bir tahavvülât görüyordum.
Baktım ki, benim medresemin etrafındaki şehir içi,
kale dibi mevkii, bütün baştan aşağıya kadar
yandırılmış, tahrip edilmiş. Evvelki gördüğümden
şimdiki gördüğüme, güya iki yüz sene sonra
dünyaya gelip öyle hazîn nazarla baktım. O
hanelerdeki adamların çoğuyla dost ve ahbap idim.
Kısm-ı âzamı, Allah rahmet etsin, muhaceret ile vefat
etmişler, gurbette perişan olmuşlardı. Hem Ermeni
mahallesinden başka, Van’ın bütün
Müslümanlarının haneleri tahrip edilmiş gördüm.
Benim kalbim en derinden sızladı. O kadar
HAŞİYE
Lâtif bir tevafuktur ki, bu On Üçüncü Ricanın
bahsettiği medrese hadisesi on üç sene evvel oldu.
rikkatime dokundu ki, binler gözüm
olsaydı beraber ağlayacaktı. Ben gurbetten vatanıma
döndüm, gurbetten kurtuldum zannediyordum. Vâ esefâ,
gurbetin en dehşetlisini vatanımda gördüm. On İkinci
Ricada bahsi geçen Abdurrahman gibi ruhumla pek
alâkadar yüzer talebelerimi, dostlarımı kabirde ve o
ahbapların yerlerini harabezar gördüm.
Eskiden beri hatırımda olan bir zâtın bir fıkrası
vardı; tam mânâsını göremiyordum. O hazîn levha
karşısında tam mânâsını gördüm. Fıkra budur:
Yani,
"Eğer dostlardan mufarakat olmasaydı, ölüm
ruhlarımıza yol bulamazdı ki, gelsin, alsın."
Demek, en ziyade insanı öldüren, ahbaptan
mufarakattir. Evet, hiçbir şey beni o vaziyet kadar
yandırmamış, ağlatmamış. Eğer Kur’ân’dan,
imandan medet gelmeseydi, o gam, o keder, o hüzün,
ruhumu uçuracak gibi tesirat yapacaktı.
Eskiden beri şairler şiirlerinde, ahbaplarıyla
görüştükleri menzillerin mürur-u zamanla
harabegâhlarına ağlamışlar. Bunun en firkatli
levhasını da ben gözümle gördüm. İki yüz sene
sonra, gayet sevdiği dostların mahall-i ikametine
uğrayan bir adamın hüznüyle, hem ruhum, hem kalbim,
gözüme yardım edip ağladılar. O vakit, gözümün
önünde harabezâra dönmüş yerlerin, gayet mamur ve
şenlikli ve neşeli ve sürurlu bir surette bulunduğu
zaman, yirmi seneye yakın, en tatlı bir hayatta, tedris
ile, kıymettar talebelerimle geçirdiğim hayatımın o
şirin safahâtı, birer birer, sinema levhaları gibi
canlanıp görünerek, sonra vefat edip gider tarzında
hayali gözümün önünde epey zaman devam etti.
O vakit, ehl-i dünyanın haline çok taaccüp ettim:
Nasıl kendilerini aldatıyorlar? Çünkü o vaziyet
dünyanın tam fâni olduğunu ve insanlar da içinde
misafir bulunduğunu bilbedâhe gösterdi. Ehl-i
hakikatin mütemadiyen "Dünya gaddardır,
mekkârdır, fenadır; aldanmayınız" demeleri ne
kadar doğru olduğunu gözümle gördüm. Hem insan
nasıl cismiyle, hanesiyle alâkadardır; öyle de,
kasabasıyla, memleketiyle, belki dünyasıyla alâkadar
olduğunu kendim de gördüm. Çünkü, ben vücudum
itibarıyla ihtiyarlık rikkatinden iki gözümle
ağlarken, medresemin yalnız ihtiyarlığı değil,
belki vefatından dolayı on gözle ağlamak istiyordum.
Ve o şirin vatanımın yarı ölmesiyle, yüz gözle
ağlamaya ihtiyacım vardı.
Rivayet-i hadiste vardır ki, her sabah bir melâike
çağırıyor: * Yani,
"Ölmek için tevellüd edip dünyaya gelirsiniz;
harap olmak için binalar yapıyorsunuz" diyor.
İşte bu hakikati kulağımla değil, gözümle
işitiyordum.
* el-Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ, 2041;
el-Münâvî, Feyzü’l-Kadir, 5:483, no: 8053;
el-Heysemî, Mecmeu’z-Zevâid, 1:94.
Evet, o vaziyetim o vakit beni nasıl
ağlattırmış; on senedir hayalim o vaziyete
uğradıkça yine ağlıyor. Evet, binler sene yaşamış
o ihtiyar kalenin başındaki menzillerin harap olması
ve onun altındaki şehrin sekiz sene zarfında sekiz
yüz sene kadar ihtiyarlanması ve kale altındaki gayet
hayattar ve mecma-i ahbap olan medresemin vefatı, umum
Osmanlı Devletinde bütün medreselerin vefatını
gösteren cenazesinin mânevî azametine işareten, koca
Van Kalesinin yekpare taşı ona bir mezar taşı olmuş.
Adeta o medresedeki, sekiz sene evvel benimle beraber
bulunan merhum talebelerim, kabirlerinde benimle beraber
ağlıyorlar. Belki o kasabanın harabe duvarları,
dağılmış taşları benimle beraber ağlıyorlar. Ve
onları ağlıyor gibi gördüm.
Ben o vakit anladım ki, vatanımdaki bu gurbete
dayanamayacağım. Ya ben de kabre, onların yanına
gitmeliyim; veyahut dağda bir mağaraya çekilip ecelimi
orada beklemeliyim diye düşündüm. Dedim, "Madem
dünyada böyle tahammül edilmez, sabır-şiken,
mukavemetsûz, yandırıcı firkatler var; elbette mevt,
hayata râcihtir. Hayatın bu ağır vaziyeti çekilir
dertlerden değildir."
O vakit cihât-ı sitte denilen altı cihete nazar
gezdirdim, karanlıklı gördüm. O şiddet-i teessürden
gelen gaflet, bana dünyayı korkunç, boş, hâlî,
başıma yıkılacak bir tarzda gösterdi. Ruhum ise,
düşman vaziyetini alan hadsiz belâlara karşı bir
nokta-i istinad ararken; ve ruhta ebede kadar uzanan
hadsiz arzuları tatmin edecek bir nokta-i istimdad
taharrî ederken; ve o hadsiz firak ve iftiraktan ve
tahrip ve vefattan gelen hüzün ve gama karşı teselli
beklerken, birden, Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyânın
âyetinin hakikati tecellî etti. O rikkatli, firkatli,
dehşetli, hüzünlü hayalden beni kurtardı, gözümü
açtırdı.
Baktım ki, meyvedar ağaçların başlarındaki
meyveleri tebessüm eder bir tarzda bana bakıyorlar,
"Bize de dikkat et; yalnız harabezâra bakıp
durma" diyorlardı. Bu âyet-i kerimenin hakikati
böyle ihtar ediyordu ki:
"Van sahrâsının sayfasında misafir olan
insanların eliyle yazılan ve şehir suretini alan sunî
bir mektubun, Rus istilâsı denilen dehşetli bir sel
belâsına düşüp silinmesi neden seni bu kadar
müteessir ediyor? Asıl Mâlik-i Hakikî ve herşeyin
Sahibi ve Rabbi olan Nakkaş-ı Ezelîye bak ki, bu Van
sayfasında, mektubatı kemâl-ı şâşaa ile, eski
zamanda gördüğün vaziyeti yine devam edip
yazılıyorlar. O yerler boş, harap, hâlî kalmış
diye ağlamaların, Mâlik-i Hakikîsinden gaflet ve
insanları misafir tasavvur etmemekten ve mâlik
tevehhüm etmek yanlışından ileri geliyor."
"Göklerde ve yerde ne varsa
Allah’ı tesbih eder. Onun kudreti herşeye galiptir ve
hikmeti herşeyi kuşatır. Göklerin ve yerin mülkü
Ona aittir. Hayatı da, ölümü de O verir. Onun kudreti
herşeye yeter." Hadid Sûresi, 57:1-2.
Fakat o yanlışlıktan ve o yakıcı
vaziyetten bir hakikat kapısı açıldı. Ve o hakikati
tam kabul etmeye nefis hazırlandı. Evet, nasıl ki bir
demir ateşe sokulur, tâ yumuşasın, güzel ve
menfaattar bir şekil verilsin. Öyle de, o hüzün-engiz
hâlet ve o dehşetli vaziyet ateş oldu, nefsimi
yumuşattı. Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan, mezkûr
âyetin hakikatiyle, hakaik-i imaniyenin feyzini tam ona
gösterdi, kabul ettirdi.
Evet, lillâhilhamd, şu âyetin hakikati, iman feyziyle,
Yirminci Mektup gibi risalelerde katî ispat ettiğimiz
gibi, herkesin kuvvet-i imaniyesi nispetinde inkişaf
eden öyle bir nokta-i istinad ruha ve kalbe verdi ki, o
vaziyetin dehşetinden yüz derece ziyade korkunç,
zararlı musibetlere karşı gelebilir bir kuvveti,
iman-ı billâhtan verdi. Ve şöyle ihtar etti ki:
"Senin Hâlıkın olan şu memleketin Mâlik-i
Hakikîsinin emrine herşey musahhardır. Herşeyin
dizgini Onun elindedir. Ona intisabın yeter."
O Hâlıkıma dayanıp tanıdıktan sonra, düşman
suretini alan bütün şeyler düşmanlıklarını terk
ettiler, ağlattıran hazîn haller beni neşelendirmeye
başladılar. Hem çok risalelerde katî bürhanlarla da
ispat ettiğimiz gibi, o hadsiz arzulara karşı iman-ı
bil’âhiretten gelen nur ile öyle bir nokta-i istimdad
verdi ki, değil küçücük ve muvakkat, kısa dünyevî
ahbaplara karşı arzu ve rabıtalarıma, belki
ebedü’l-âbâdda, âlem-i bekada, saadet-i ebediyede
hadsiz uzun arzularıma kâfi gelebilir bir nokta-i
istimdad verdi. Çünkü bir cilve-i rahmetiyle, muvakkat
bir misafirhanesi olan bu dünyanın bir menzili olan şu
zeminin yüzünde, o misafirlerini bir iki saat
sevindirmek için, bahar sofrasında had ve hesaba
gelmez, san’atlı, şirin nimetlerini her baharda ihsan
edip bir kahvaltı hükmünde o misafirlere yedirdikten
sonra, mesken-i ebedîlerinde sekiz daimî Cenneti hadsiz
bir zamanda hadsiz envâ-ı nimetiyle doldurup ibâdına
ihzar eden bir Rahmânü’r-Rahîmin rahmetine iman ile
istinad edip intisabını bilen, elbette öyle bir
nokta-i istimdad bulur ki, en ednâ derecesi, hadsiz
ebedî emellere medet verip idame eder.
Hem o âyetin hakikatiyle, imanın ziyasından gelen nur
öyle parlak bir surette tecellî etti ki, o zulümatlı
olan cihât-ı sitteyi gündüz gibi aydınlattırdı.
Çünkü bu medresem ve bu şehirde talebe ve
dostlarımın arkalarında kalıp ağlamak vaziyetini
şöyle aydınlattırdı ki, "Ahbabın gittikleri
âlem karanlıklı değil. Yalnız yerlerini
değiştirdiler; yine görüşeceksiniz" diye ihtar
etti. Ağlamayı tamamen kestirdi. Ve dünyada onların
yerine geçecek ve benzeyecek olanları bulacağımı
ifham etti.
Evet, lillâhilhamd, hem vefat eden Van medresesini
Isparta medresesiyle ihyâ edip, oradaki ahbapları dahi,
daha çok, daha kıymettar talebeler ve ahbaplarla mânen
ihyâ etti. Hem bildirdi ki, dünya boş, hâlî
olmadığını ve harap olmuş bir memleket suretini
yanlış tasavvur ettiğimi, belki Mâlik-i Hakikî
hikmetinin iktizasıyla, sunî insanların levhasını
değiştiriyor, mektubunu tazelendiriyor. Bir ağacın
bir kısım meyvelerini kopardıkça yerine yine başka
meyvelerin geldiği gibi, nev-i beşerde bu zeval ve
firak dahi bir teceddüddür, tazelenmektir. İman
noktasında, ahbapsızlıktan gelen elîmâne bir hüzün
değil, belki başka, güzel bir yerde görüşmek üzere
ayrılmaktan gelen lezizâne bir hüzün veren bir
tazelenmektir.
Hem o dehşetli vaziyetten, kâinatın
mevcudatının karanlıklı görünen yüzünü
aydınlattı. Ben de o vakit o hâlete şükretmek
istedim. Arabî şu fıkra geldi, tam o hakikati tasvir
etti. Şöyle ki, dedim:
Yani, "O şiddetli hâletin tesirinden gelen
gafletle, kâinatın mevcudatı, bir kısmı düşman ve
ecnebî, HAŞİYE bir kısmı
müthiş cenazeler, diğer kısmı ise kimsesizlikten
ağlayan yetimler suretinde, gafil nefsime tevehhümle
gösterilen bu korkunç levhayı, nur-u imanla aynelyakin
gördüm ki: O ecnebî, düşman görünenler birer dost,
kardeştirler. Ve o müthiş cenazeler ise, kısmen
hayattar ve ünsiyetkâr ve kısmen vazifeden terhis
edilenlerdir. Ve o ağlayan yetimlerin vâveylâları
ise, zikir ve tesbihin zemzemeleri olduğunu nur-u imanla
gördüğümden, o hadsiz nimetlerin menbaı olan imanı
bana veren Hâlık-ı Zülcelâle hadsiz hamd ediyorum.
Ve bu dünyada, bu dünya kadar büyük, hususî
dünyamdaki bütün mevcudatı, hamd ve tesbihât-ı
İlâhiyede tasavvur ve niyetimle istimal etmek bir
hakkım olduğu nokta-i nazarından, bütün o
mevcudatın herbirisinin ve umumunun lisan-ı halleriyle
beraber, "Elhamdü lillâhi alâ nûri’l-îmân
deriz" demektir.
Hem o gafletkârâne hâlet-i müthişeden hiçe inen
ezvâk-ı hayat ve bütün bütün çekilip kuruyan
emeller ve en dar bir daire içinde sıkışıp kalan,
belki mahvolan şahsıma ait nimetler, lezzetler,
birden-başka risalelerde katî bir surette ispat
ettiğimiz gibi-nur-u imanla, kalbin etrafındaki o dar
daireyi öyle genişlettirdi ki, kâinatı içine aldı
ve o Horhor bahçesinde kurumuş ve lezzetini
kaçırmış nimetler yerinde, dâr-ı dünya ve dâr-ı
âhireti birer sofra-i nimet ve birer tabla-i rahmet
şekline getirdi. Göz, kulak, kalb gibi on değil, yüz
cihazat-ı insaniyenin herbirini, gayet uzun bir el
suretinde, her mü’minin derecesi nispetinde o iki
sofra-i Rahmân’a uzatıp, her tarafından nimetleri
toplayacak bir tarzda gösterdiğinden, hem bu ulvî
hakikati ifade, hem o hadsiz nimete şükür için, o
vakit böyle demiştim:
HAŞİYE Yani zelzele, fırtına, tufan,
tâun, ateş gibi.
Yani, "Dünya ve âhireti nimet ve
rahmetle doldurmuş bir surette, hakikî mü’minlerin
nur-u iman ve İslâmiyetle inkişaf ve inbisat etmiş
bütün hasselerinin elleriyle o iki muazzam sofradan
istifadeyi temin eden ve gösteren nur-u iman nimetinin
mukabiline, o imanı bana veren Hâlıkıma, bütün
zerrât-ı vücudumla, dünya ve âhiret dolusu hamd ve
şükür, elimden gelse yaparım" demektir. Madem
iman bu âlemde bu tesirât-ı azîmeyi yapar; elbette
dâr-ı bekada öyle semerat ve füyuzâtı olacak ki, bu
dünyadaki akılla onlar ihata edilmez ve tarif edilmez.
İşte, ey benim gibi ihtiyarlık münasebetiyle pek çok
dostların firak acılarını çeken ihtiyar ve
ihtiyareler! Sizin en ihtiyarınız her ne kadar zâhiren
benden yaşlı ise de, mânen ben onlardan daha ziyade
ihtiyarlığımı tahmin ediyorum. Çünkü fıtratımda
rikkat-i cinsiye ile acımak hissi ziyade bulunduğundan,
kendi elemimden başka, binler kardeşlerimin elemlerini
de o şefkat sırrıyla çektiğimden, yüzler sene
yaşamış gibi ihtiyarım. Ve siz ne kadar firak
belâsını çekmişseniz, benim kadar o belâya mâruz
kalmamışsınız. Çünkü oğlum yoktur ki yalnız
oğlumu düşüneyim. Bendeki fıtrî olan bu ziyade
acımaklık ve şefkat, binler Müslüman
evlâtlarının, hattâ mâsum hayvanların
teellümlerine karşı dahi bir rikkat, bir elem, o
sırr-ı şefkatle hissediyordum. Hususî bir hanem
yoktur ki fikrimi yalnız ona hasredeyim. Belki bu
memleketle ve belki âlem-i İslâmın kıtas¨yla, hanem
gibi, hamiyet-i İslâmiye noktasında alâkadarım. Ve o
iki büyük hanedeki dindaşlarımın elemleriyle
müteellim ve firaklarıyla mahzun oluyorum.
İşte bütün ihtiyarlığımdan ve firak belâlarından
gelen teessürâtıma, bana nur-u iman tam kâfi geldi;
kırılmaz bir rica, kopmaz bir ümit, sönmez bir ziya,
bitmez bir teselli verdi. Elbette sizlere ihtiyarlıktan
gelen karanlık ve gaflet ve teessürat ve teellümâta,
iman kâfi ve vâfidir. Asıl en karanlıklı ve en
nursuz ve tesellisiz ihtiyarlık ve en elîm ve müthiş
firak, ehl-i dalâletin ve ehl-i sefahetin
ihtiyarlıklarıdır ve firaklarıdır. O rica ve ziya ve
teselli veren imanı zevk etmek ve tesirâtını
hissetmek için, ihtiyarlığa lâyık ve İslâmiyete
muvafık ubudiyetkârâne bir tavr-ı şuurdârâne
takınmakla olur. Yoksa, gençlere benzemeye çalışmak
ve onların sarhoşça gafletlerine başını sokup
ihtiyarlığını unutmakla değildir. (ev kemâ
kàl) meâlindeki hadisi düşününüz. Yani,
"Gençlerinizin en iyisi, temkinde ve sefahetlerden
çekilmekte ihtiyarlara benzeyenleridir. Ve
ihtiyarlarınızın en fenası, sefahette ve başını
gaflete sokmakta gençlere benzeyenlerdir."
Ey kardeşlerim ihtiyarlar ve hemşire ihtiyareler!
Hadis-i şerifte vardır ki, "Altmış yetmiş
yaşlarında ihtiyar bir mü’min dergâh-ı İlâhiyeye
elini kaldırıp dua ederken, rahmet-i İlâhiye onun
elini boş döndürmeye hicap ediyor." Madem
rahmet size karşı böyle hürmet ediyor; siz de
rahmetin bu hürmetini, ubudiyetinizle ihtiram ediniz.
Ali Mâverdî, Edebü’d-Dünyâ
ve’d-Dîn, s. 27; İmam-ı Gazâlî, İhyâ-u
Ulûmi’d-Dîn, 1:142; el-Münâvî, Feyzü’l-Kadîr,
3:487.
el-Aclûnî,
Keşfü’l-Hafâ, 1:244; el-Heysemî,
Mecmeu’z-Zevâid, 10:149.
ON DÖRDÜNCÜ RİCA
Dördüncü Şua olan Âyet-i Nuriye-i Hasbiyenin
başının hülâsası diyor ki:
Bir zaman, ehl-i dünya beni herşeyden tecrid
ettiklerinden, beş çeşit gurbetlere düşmüştüm.
Sıkıntıdan gelen bir gafletle, Risale-i Nur’un
teselli verici ve medet edici nurlarına bakmayarak,
doğrudan doğruya kalbime baktım ve ruhumu aradım.
Gördüm ki, gayet kuvvetli bir aşk-ı beka ve şedit
bir muhabbet-i vücut ve büyük bir iştiyak-ı hayat ve
hadsiz bir acz ve nihayetsiz bir fakr, bende
hükmediyordu. Halbuki müthiş bir fenâ, o bekayı
söndürüyor. O hâletimde, yanık bir şairin dediği
gibi dedim:
Dil bekası, Hak fenâsı istedi mülk-ü tenim,
Bir devâsız derde düştüm, ah, ki Lokman bîhaber.
Meyusâne başımı eğdim. Birden, imdadıma
geldi, "Beni dikkatle oku" dedi. Ben de günde
beş yüz defa okudum. Okudukça, yalnız ilmelyakin ile
değil, aynelyakin ile çok kıymettar envârından dokuz
mertebe-i hasbiye bana inkişaf etti.
BİRİNCİ MERTEBE-İ NURİYE-İ HASBİYE : Bendeki
aşk-ı beka, bendeki bekaya değil, belki sebepsiz ve
bizzat mahbub olan kemâl-i mutlak sahibi Zât-ı
Zülkemâlin ve Zülcelâlin bir isminin bir cilvesinin,
mahiyetimde bir gölgesi bulunduğundan, fıtratımda o
Kâmil-i Mutlakın varlığına ve kemâline ve bekasına
müteveccih olan muhabbet-i fıtriye, gaflet yüzünden
yolunu şaşırmış, gölgeye yapışmış, aynanın
bekasına âşık olmuştu. geldi,
perdeyi kaldırdı. Gördüm ve hissettim ve hakkalyakin
zevk ettim ki, bekamın lezzeti ve saadeti, aynen ve daha
mükemmel bir tarzda Bâkî-i Zülkemâlin bekasına ve
benim Rabbim ve İlâhım olduğuna tasdik ve imanımda
ve iz’ânımda vardır. Bunun edillesi,
zevi’l-ihsâsı hayrette bırakacak gayet derin ve
dakik on iki hemhemeler ve şuur-u imanlarla Risale-i
Hasbiyede beyan edilmiştir.
İKİNCİ MERTEBE-İ NURİYE-İ HASBİYE: Fıtratımdaki
hadsiz aczimle beraber, ihtiyarlık ve gurbet ve
kimsesizlik ve tecridim içinde, ehl-i dünya
desiseleriyle, casuslarıyla bana hücum ettikleri
hengâmda kalbime dedim: "Elleri bağlı, zayıf ve
hasta birtek adama ordular taarruz ediyor. Benim için
bir nokta-i istinad yok mu?" diye, âyetine
müracaat ettim. Bana o âyet bildirdi ki:
İntisab-ı imanî vesikasıyla, kadîr-i mutlak öyle
bir Sultana intisap edersin ki, zemin yüzünde, her
baharda dört yüz bin milletten mürekkep nebâtat ve
hayvânat
"Allah bize yeter; O ne güzel
vekildir." Âl-i İmrân Sûresi, 3:173.
ordularının bütün cihazatlarını
kemâl-i intizamla vermekle beraber, başta insan olarak,
hayvânâtın muazzam ordusunun bütün erzaklarını,
değil, medenî insanların son zamanlarda keşfettikleri
et ve şeker ve sair taamların hülâsaları gibi, belki
yüz derece o medenî hülâsalardan daha mükemmel ve
bütün taamların her nevinden tohum ve çekirdek
denilen Rahmânî hülâsalara koyup ve o hülâsaları
dahi, onların pişirmelerine ve inbisatlarına dair
kaderî tarifeler içinde sarıp, muhafaza için küçük
sandukçalara koyup tevdi eder. O sandukçaların icadı,
kün emrinde bulunan kâf-nun fabrikasından o kadar
çabuk ve kolay ve çoklukla olur ki, Kur’ân der:
"Hâlık emreder, meydana gelir." Madem sen
intisab-ı imanî tezkeresiyle böyle bir nokta-i istinad
bulabildiğinden, hadsiz bir kuvvete ve kudrete
dayanabilirsin.
Ben de âyetten bu dersimi aldıkça öyle bir kuvve-i
mâneviyeyi buldum ki, değil şimdiki düşmanlarıma,
belki dünyaya meydan okuyabilir bir iktidar-ı imanî
hissederek, bütün ruhumla beraber dedim.
ÜÇÜNCÜ MERTEBE-İ NURİYE-İ HASBİYE: Ben o
gurbetler ve hastalıklar ve mazlumiyetlerin tazyikiyle
dünyadan alâkamı kesilmiş bularak, ebedî bir
dünyada ve bâki bir memlekette daimî bir saadete
namzet olduğumu iman telkin ettiği hengâmda, tahassür
akıtan of, oftan vazgeçip, beşâşet izhar eden oh, oh
dedim. Fakat bu gaye-i hayal ve hedef-i ruh ve netice-i
fıtratın tahakkuku, ancak ve ancak bütün
mahlûkatının bütün harekâtlarını ve
sekenatlarını ve ahval ve amallerini kavlen ve fiilen
bilen ve kaydeden ve bu küçücük ve âciz-i mutlak
nev-i insanı kendine dost ve muhatap eden ve bütün
mahlûkat üstünde bir makam veren bir Kadîr-i
Mutlakın hadsiz kudretiyle ve insana nihayetsiz inâyet
ve ehemmiyet vermesiyle olabilir diye düşünürken, bu
iki noktada, yani, böyle bir kudretin faaliyeti ve
zâhiren bu ehemmiyetsiz insanın hakikatli ehemmiyeti
hakkında imanın inkişafını ve kalbin itminânını
veren bir izah istedim. Yine o âyete müracaat ettim.
Dedi ki: "Hasbünâ’daki nâ’ya dikkat edip,
seninle beraber lisan-ı hal ve lisan-ı kal ile
Hasbünâ’yı kimler söylüyorlar, dinle"
emretti.
Birden baktım ki, hadsiz kuşlar ve kuşçuklar olan
sinekler ve hesapsız hayvanlar ve nihayetsiz nebatlar ve
gayetsiz ağaçlar dahi benim gibi lisan-ı hal ile
mânâsını yad ediyorlar. Ve herkesin yâdına
getiriyorlar ki, bütün şerâit-i hayatiyelerini
tekeffül eden öyle bir vekilleri var ki, birbirine
benzeyen ve maddeleri bir olan yumurtalar ve birbirinin
misli gibi katreler ve birbirinin aynı gibi habbeler ve
birbirine müşabih çekirdeklerden, kuşların yüz bin
çeşitlerini, hayvanların yüz bin
tarzlarını, nebâtâtın yüz bin nevini ve
ağaçların yüz bin sınıfını yanlışsız,
noksansız, iltibassız, süslü, mizanlı, intizamlı,
birbirinden ayrı fârikalı bir surette, gözümüz
önünde, hususan her baharda, gayet çok, gayet kolay,
gayet geniş bir dairede, gayet çoklukla halk eder,
yapar bir kudretin azamet ve haşmeti içinde, beraberlik
ve benzeyişlik ve birbiri içinde ve bir tarzda
yapılmalarıyla vahdetini ve ehadiyetini bize gösterir.
Ve böyle hadsiz mu’cizâtı ibraz eden bir fiil-i
rububiyete, bir tasarruf-u hallâkıyete müdahale ve
iştirak mümkün olmadığını bildirir diye anladım.
Her mü’min gibi benim hüviyet-i şahsiyemi ve
mahiyet-i insaniyemi anlamak isteyenler ve benim gibi
olmak arzu edenler, Hasbünâ’daki nâ cemiyetinde
bulunan ene’nin, yani nefsimin tefsirine baksınlar.
Ehemmiyetsiz, hakir ve fakir görünen vücudum-her
mü’minin vücudu gibi-neymiş, hayat neymiş,
insaniyet neymiş, İslâmiyet neymiş, iman-ı tahkikî
neymiş, marifetullah neymiş, muhabbet nasıl
olacakmış, anlasınlar, dersini alsınlar.
DÖRDÜNCÜ MERTEBE-İ NURİYE-İ HASBİYE: Bir vakit
ihtiyarlık, gurbet, hastalık, mağlûbiyet gibi
vücudumu sarsan arızalar, bir gaflet zamanıma rast
gelip, şiddetle alâkadar ve meftun olduğum vücudumu,
belki mahlûkatın vücutlarını ademe gidiyor diye
elîm endişe verirken, yine bu âyet-i hasbiyeye
müracaat ettim. Dedi: "Mânâma dikkat et ve iman
dürbünüyle bak."
Ben de baktım ve iman gözüyle gördüm ki, bu zerrecik
vücudum, her mü’minin vücudu gibi, hadsiz bir
vücudun aynası ve nihayetsiz bir inbisatla hadsiz
vücutları kazanmasına bir vesile ve kendinden daha
kıymettar, bâki, müteaddit vücutları meyve veren bir
kelime-i hikmet bulunduğunu ve mensubiyet cihetiyle bir
an yaşaması, ebedî bir vücut kadar kıymettar
olduğunu ilmelyakin ile bildim. Çünkü, şuur-u imanla
bu vücudum Vâcibü’l-Vücudun eseri ve san’atı ve
cilvesi olduğunu anlamakla, vahşî evhamdan ve hadsiz
firaklardan ve hadsiz mufarakat ve firakların
elemlerinden kurtulup, mevcudata, hususan zîhayatlara
taallûk eden ef’âl ve esmâ-i İlâhiye adedince
uhuvvet rabıtalarıyla münasebet peydâ eylediğim,
bütün sevdiğim mevcudata, muvakkat bir firak içinde
daimî bir visal var olduğunu bildim. İşte, iman ile
ve imandaki intisap ile, her mü’min gibi, bu vücudum
dahi hadsiz vücutların firaksız envârını kazanır.
Kendi gitse de onlar arkada kaldığından, kendisi
kalmış gibi memnun olur.
Hülâsa, ölüm firak değil, visaldir, tebdil-i
mekândır, bâki bir meyveyi sümbül vermektir.
BEŞİNCİ MERTEBE-İ NURİYE-İ HASBİYE: Yine bir vakit
hayatım çok ağır şerâitle sarsıldı ve nazar-ı
dikkatimi ömre ve hayata çevirdi. Gördüm ki, ömrüm
koşarak gidiyor, âhirete yakınlaşmış; hayatım dahi
tazyikat altında sönmeye yüz tutmuş. Halbuki, Hayy
ismine dair risalede izah edilen hayatın mühim
vazifeleri ve büyük meziyetleri ve kıymettar
faydaları böyle çabuk sönmeye değil, belki uzun
yaşamaya lâyıktır diye müteellimâne
düşündüm. Yine üstadım olan âyetine
müracaat ettim. Dedi: "Sana hayatı veren Hayy-ı
Kayyûma göre hayata bak."
Ben de baktım, gördüm ki: Hayatımın bana bakması
bir ise, Zât-ı Hayy-ı Kayyûma bakması yüzdür. Ve
bana ait neticesi bir ise, Hâlıkıma ait bindir. Şu
halde, marzî-i İlâhî dairesinde bir an yaşaması
kâfidir, uzun zaman istemez.
Bu hakikat dört mesele ile beyan ediliyor. Ölü
olmayanlar veyahut diri olmak isteyenler, hayatın
mahiyetini ve hakikatini ve hakikî hukukunu o dört
mesele içinde arasınlar, bulsunlar ve dirilsinler.
Hülâsası şudur ki:
Hayat, Zât-ı Hayy-ı Kayyûma baktıkça ve iman dahi
hayata hayat ve ruh oldukça beka bulur, hem bâki
meyveler verir. Hem öyle yükseklenir ki, sermediyet
cilvesini alır; daha ömrün kısalığına ve
uzunluğuna bakılmaz.
ALTINCI MERTEBE-İ NURİYE-İ HASBİYE: Mufarakat-i
umumiye hengâmında olan harab-ı dünyadan haber veren
âhirzaman hâdisâtı içinde mufarakat-i hususiyemi
ihtar eden ihtiyarlık ve âhir ömrümde bir
hassasiyet-i fevkalâde ile fıtratımdaki cemalperestlik
ve güzellik sevdası ve kemâlâta meftuniyet hisleri
inkişaf ettikleri bir zamanda, daimî tahribatçı olan
zeval ve fenâ ve mütemadî tefrik edici olan mevt ve
adem, dehşetli bir surette bu güzel dünyayı ve bu
güzel mahlûkatı hırpaladığını, parça parça edip
güzelliklerini bozduğunu, fevkalâde bir şuur ve
teessürle gördüm. Fıtratımdaki aşk-ı mecazî bu
hale karşı şiddetli galeyan ve isyan ettiği zamanda
bir medar-ı teselli bulmak için, yine bu âyet-i
hasbiyeye müracaat ettim. Dedi: "Beni oku ve
dikkatle mânâma bak."
Ben de Sûre-i Nur’daki (ilâ
âhir) âyetinin rasathanesine girip, imanın
dürbünüyle bu âyet-i hasbiyenin en uzak tabakalarına
ve şuur-u imanî hurdebiniyle en ince esrarına baktım,
gördüm:
Nasıl ki aynalar, şişeler, şeffaf şeyler, hattâ
kabarcıklar, güneş ziyasının gizli ve çeşit
çeşit cemâlini ve o ziyanın elvân-ı seb’a denilen
yedi renginin mütenevvi güzelliklerini gösteriyorlar;
ve teceddüd ve taharrükleriyle ve ayrı ayrı
kabiliyetleriyle ve inkisaratlarıyla o cemal ve o
güzellikleri tazeleştiriyorlar; ve inkisaratlarıyla
güneşin ve ziyasının ve elvân-ı seb’asının
gizli güzelliklerini güzel izhar ediyorlar. Aynen öyle
de, Şems-i Ezel ve Ebed olan Cemîl-i Zülcelâlin
cemâl-i kudsîsine ve nihayetsiz güzel Esmâ-i
Hüsnâsının sermedî güzelliklerine aynadarlık edip
cilvelerinin tazelenmesi için, bu güzel masnular, bu
tatlı mahlûklar, bu cemalli mevcudat, hiç durmayarak
gelip gidiyorlar. Kendilerinde görünen güzellikler ve
cemaller kendilerinin malı olmadığını, belki
tezahür etmek isteyen sermedî ve mukaddes bir
"Allah göklerin ve yerin
nurudur." Nur Sûresi, 24:35.
cemâlin ve daimî tecellî eden ve
görünmek isteyen mücerret ve münezzeh bir hüsnün
işaretleri ve alâmetleri ve lem’aları ve cilveleri
olduğunun pek çok kuvvetli delilleri Risale-i Nur’da
tafsilen izah edilmiş. Burada o bürhanlardan üç
tanesi, kısaca, gayet mâkul bir surette zikredilmiştir
diye beyana başlar. Bu risaleyi gören herbir zevk-i
selim ashabı hayrette kalmakla beraber, kendilerinin
istifadelerinden başka, gayrılarının da
istifadelerine çalışmayı lâzım buluyorlar. Hususan
İkinci Burhanda beş nokta beyan ediliyor. Aklı
çürük, kalbi bozuk olmayan, herhalde takdir ve tahsin
ve tasviple "Mâşaallah, fetebârekâllah"
diyecek; fakir, hakir görünen vücudunu teâli
ettirecek harika bir mucize olduğunu derk ve tasdik
edecek.
ON
BEŞİNCİ RİCA HAŞİYE
Bir zaman Emirdağı’nda ikamete memur ve tek başıma,
menzilde adeta bir haps-i münferit ve bana çok ağır
gelen tarassutlar ve tahakkümlerle bana işkence
vermelerinden, hayattan usandım, hapisten çıktığıma
teessüf ettim. Ruh u canımla Denizli hapsini arzuladım
ve kabre girmeyi istedim. ve "Hapis ve kabir bu
tarz-ı hayata müreccahtır" diye, ya hapse veya
kabre girmeye karar verirken, inâyet-i İlâhiye imdada
yetişti, kalemleri teksir makinesi olan
Medresetü’z-Zehrâ şakirtlerinin ellerine yeni
çıkan teksir makinesini verdi. Birden, Nurun kıymettar
mecmualarından her tanesi, bir kalemle beş yüz nüsha
meydana geldi. Fütuhata başlamaları, o sıkıntılı
hayatı bana sevdirdi, "Hadsiz şükür olsun"
dedirtti.
Bir miktar sonra, Risale-i Nur’un gizli düşmanları,
fütuhat-ı Nuriyeyi çekemediler, hükümeti aleyhimize
sevk ettiler. Yine hayat bana ağır gelmeye başladı.
Birden inâyet-i Rabbâniye tecellî etti. En ziyade
Nurlara muhtaç olan alâkadar memurlar, vazifeleri
itibarıyla, müsadere edilen Nur Risalelerini kemâl-i
merak ve dikkatle mütalâa ettiler. Fakat Nurlar
onların kalblerini kendine taraftar eyledi. Tenkit
yerine takdire başlamalarıyla Nur dershanesi çok
genişlendi, maddî zararımızdan yüz derece ziyade
menfaat verdi, sıkıntılı telâşımızı hiçe
indirdi.
Sonra, gizli düşman münafıklar, hükümetin nazar-ı
dikkatini benim şahsıma çevirdiler. Eski siyasî
hayatımı hatırlattırdılar. Hem adliyeyi, hem maarif
dairesini, hem zabıtayı, hem Dahiliye Vekâletini
evhamlandırdılar. Partilerin cereyanları ve
komünistlerin perdesinde anarşistlerin tahrikâtıyla o
evham genişlendi. Bizi tazyik ve tevkif ve ellerine
geçen risaleleri müsadereye başladılar. Nur
şakirtlerinin faaliyetine tevakkuf geldi. Benim
şahsımı çürütmek fikriyle, bir kısım resmî
memurlar, hiç kimsenin inanmayacağı isnatlarda
bulundular, pek acip iftiraları işâaya çalıştılar.
Fakat kimseyi inandıramadılar.
Sonra, pek âdi bahanelerle, zemherîrin en şiddetli
soğuk günlerinde beni tevkif ederek, büyük ve gayet
soğuk ve iki gün sobasız bir koğuşta, tecrid-i
mutlak içinde hapsettiler. Ben küçük odamda günde
kaç defa soba yakar ve daima mangalımda
HAŞİYE
Nurun telif zamanı üç sene evvel bitmiş olmasından,
bu On Beşinci Rica, ileride bir Nurcu tarafından
İhtiyarlar Lem’asının tekmiline, telifine mehaz
olmak üzere yazıldı.
ateş varken, zaafiyet ve hastalığımdan
zor dayanabilirdim. Şimdi, bu vaziyette, hem soğuktan
bir sıtma, hem dehşetli bir sıkıntı ve hiddet
içinde çırpınırken, bir inâyet-i İlâhiye ile bir
hakikat kalbimde inkişaf etti. Mânen,
"Sen hapse medrese-i Yusufiye namı vermişsin. Hem
Denizli’de, sıkıntınızdan bin derece ziyade hem
ferah, hem mânevî kâr, hem oradaki mahpusların
Nurlardan istifadeleri, hem büyük dairelerde Nurların
fütuhatı gibi neticeler, size şekvâ yerinde binler
şükrettirdi. Herbir saat hapsinizi ve sıkıntınızı
on saat ibadet hükmüne getirdi, o fâni saatleri
bâkileştirdi. İnşaallah, bu üçüncü medrese-i
Yusufiyedeki musibetzedelerin Nurlardan istifadeleri ve
teselli bulmaları, senin bu soğuk ve ağır
sıkıntını hararetlendirip sevinçlere çevirecek. Ve
hiddet ettiğin adamlar, eğer aldanmışlarsa,
bilmeyerek sana zulmediyorlar; onlar hiddete lâyık
değiller. Eğer bilerek ve garazla ve dalâlet hesabına
seni incitiyorlar ve işkence yapıyorlarsa, onlar pek
yakın bir zamanda ölümün idam-ı ebedîsiyle kabrin
haps-i münferidine girip daimî sıkıntılı azap
çekecekler. Sen onların zulmü yüzünden hem sevap,
hem fâni saatlerini bâkileştirmeyi, hem mânevî
lezzetleri, hem vazife-i ilmiye ve diniyeyi ihlâsla
yapmasını kazanıyorsun" diye ruhuma ihtar edildi.
Ben de bütün kuvvetimle "Elhamdü lillâh"
dedim. İnsaniyet damarıyla o zalimlere acıdım,
"Yâ Rabbi, onları ıslah eyle" diye dua
ettim. Bu yeni hadisede, ifademde Dahiliye Vekâletine
yazdığım gibi, on vecihle kanunsuz olduğu ve kanun
namına kanunsuzluk eden o zalimler, asıl suçlu onlar
olması gibi, öyle bahaneleri aradılar, işitenleri
güldürecek ve hakperestleri ağlattıracak iftiraları
ve uydurmalarıyla ehl-i insafa gösterdiler ki, Risale-i
Nur’a ve şakirtlerine ilişmeye, kanun ve hak
cihetinde imkân bulamıyorlar, divaneliğe sapıyorlar.
Ezcümle, bir ay bizi tecessüs eden memurlar bir şey
bahane bulamadıklarından, bir pusula yazıp ki,
"Said’in hizmetkârı bir dükkândan rakı
almış, ona götürmüş," o pusulayı imza
ettirmek için hiç kimseyi bulamayıp, sonra yabanî ve
sarhoş bir adamı yakalamışlar, tehditkârâne
"Gel bunu imza et" demişler. O da demiş:
"Tövbeler tövbesi olsun, bu acip yalanı kim imza
edebilir?" Onları, pusulayı yırtmaya mecbur
etmiş.
İkinci bir numune: Bilmediğim ve şimdi dahi
tanımadığım bir zat, atını, beni gezdirmek için
vermiş. Ben de, rahatsızlığım için, teneffüs
kastıyla, ekser günlerde, yazda bir iki saat gezerdim.
O at ve araba sahibine elli liralık kitap vermeye söz
vermiştim-tâ kaidem bozulmasın ve minnet altına
girmeyeyim. Acaba bu işte hiçbir zarar ihtimali var
mı? Halbuki, "O at kimindir?" diye, elli defa
bizlerden hem vali, hem adliyeciler, hem zabıta ve
polisler sordular. Güya büyük bir hadise-i siyasiye ve
âsâyişe temas eden bir vakıadır! Hattâ, bu
mânâsız soruşların kesilmesi için, iki zat,
hamiyeten, biri "At benimdir," diğeri
"Araba benimdir" dedikleri için, ikisini de
benimle beraber tevkif ettiler. Bu nümunelere kıyasen,
çok çocuk oyuncaklarına seyirci olup gülerek
ağladık ve anladık ki, Risale-i Nur’a ve
şakirtlerine ilişenler maskara olurlar.
O numunelerden lâtif bir muhavere: Benim
tevkif kâğıdımda sebep "emniyeti ihlâl"
suçu yazıldığından, ben daha o pusulayı görmeden
müdde-i umuma dedim: "Seni geçen gece gıybet
ettim. Emniyet müdürü hesabına beni konuşturan bir
polise, ’Eğer bin müdde-i umumî ve bin emniyet
müdürü kadar bu memlekette emniyet-i umumiyeye hizmet
etmemişsem-üç defa-Allah beni kahretsin’
dedim."
Sonra, bu sırada, bu soğukta, en ziyade istirahate ve
üşümemeye ve dünyayı düşünmemeye muhtaç olduğum
bir hengâmda, garazı ve kastı ihsas eder bir tarzda,
beni bu tahammülün fevkinde bu tehcir ve tecrit ve
tevkif ve tazyike sevk edenlere, fevkalâde iğbirar ve
kızmak geldi. Bir inâyet, imdada yetişti. Mânen kalbe
ihtar edildi ki:
"İnsanların sana ettikleri ayn-ı zulümlerinde,
ayn-ı adalet olan kader-i İlâhînin büyük bir
hissesi var.
"Ve bu hapiste yiyecek rızkın var; o rızkın seni
buraya çağırdı. Ona karşı rıza ve teslimle
mukabele lâzım.
"Hikmet ve rahmet-i Rabbâniyenin dahi büyük bir
hissesi var ki, bu hapistekileri nurlandırmak ve teselli
vermek ve size sevap kazandırmaktır. Bu hisseye
karşı, sabır içinde binler şükretmek lâzımdır.
"Hem senin nefsinin bilmediğin kusurlarıyla onda
bir hissesi var. O hisseye karşı istiğfar ve tevbe
ile, nefsine ’Bu tokada müstehak oldun’ demelisin.
"Hem gizli düşmanların desiseleriyle bazı safdil
ve vehham memurları iğfal ile o zulme sevk etmek
cihetiyle, onların da bir hissesi var. Ona karşı
Risale-i Nur’un o münafıklara vurduğu dehşetli
mânevî tokatlar, senin intikamını tamamen onlardan
almış. O, onlara yeter.
"En son hisse, bilfiil vasıta olan resmî
memurlardır. Bu hisseye karşı, onların Nurlara tenkit
niyetiyle bakmalarında, ister istemez, şüphesiz, iman
cihetinde istifadelerinin hatırı için, düsturuyla
onları affetmek bir ulüvvücenaplıktır."
Ben de bu hakikatli ihtardan kemâl-i ferah ve
şükürle, bu yeni medrese-i Yusufiyede durmaya, hattâ
aleyhimde olanlara yardım etmek için, kendime mucib-i
ceza, zararsız bir suç yapmaya karar verdim. Hem benim
gibi yetmiş beş yaşında ve alâkasız ve dünyada
sevdiği dostlarından, yetmişten ancak hayatta beşi
kalmış ve onun vazife-i Nuriyesini görecek yetmiş bin
Nur nüshaları bâki kalıp serbest geziyorlar ve bir
dile bedel binler dille hizmet-i imaniyeyi yapacak
kardeşleri, vârisleri bulunan benim gibi bir adama,
kabir bu hapisten yüz derece ziyade hayırlıdır. Ve bu
hapis dahi, haricinde hürriyetsiz tahakkümler
altındaki serbestiyetten yüz derece daha rahat, daha
faydalıdır. Çünkü, haricinde, tek başıyla yüzer
alâkadar memurların tahakkümlerini çekmeye mukabil,
hapiste yüzer mahpuslarla beraber, yalnız müdür ve
başgardiyan gibi bir iki zâtın, maslahata binaen hafif
tahakkümlerini çekmeye mecbur olur. Ona mukabil,
hapiste çok dostlardan kardeşâne taltifler,
|