Yozlaşan
Medeniyet ile Mücadele: Said Nursî’nin
Çözümü
Farkına varma ihtiyacı
Çağımızda Allah’a inananların önündeki en
önemli mücadele alanlarından birisi, içinde
yaşadığımız medeniyeti değerlendirmekteki bakış
açısıdır. Yaşamakta olduğumuz hayat oldukça
karmaşık ve hatta şaşırtıcı tezatları içinde
barındıran bir hayattır. Günümüz medeniyeti
kolaylaştırıcı ve zevk veren pekçok unsuruyla
hayatı cazip kılmaktadır. Aynı zamanda, Allah’ın
vermiş olduğu iman nimetinin şuurunda olan herkes,
günümüz medeniyetinin iman gerekleriyle birebir uyum
içinde olmadığının ve hatta iman esasları
çerçevesinde Yaratana itaat edecek bir şekilde
yaşamaya engel teşkil eden unsurlar taşıdığı
gerçeğini bilmek zorundadır
Pekçok insan dini gereksiz görmekte, diğer pekçok
kimse de eski zamanlarda insanı dine inanmaya götüren
pekçok sebebin bugün için bilim tarafından
giderildiğini düşünmektedir. Günümüz insanı
hastalandığında doktora gitmektedir. Psikolojik
problemleri olduğunda ya bir psikiyatriste ya da
danışmana gitmektedir. Ürünleri için suya ihtiyaç
duyduklarında da yağmur duasına çıkmamakta, sulama
sistemleri inşa etmektedirler. Buradan hareketle,
günümüz insanının Allah’a ihtiyacının
kalmadığına hüküm verilmekte, yaşamla ilgili,
sağlıkla ilgili ve zenginlikle ilgili problemlere bilim
yeteri çözümler üretebilmektedir diye
düşünülmektedir.
İnananlar için konu, günümüz medeniyetinin
Allah’ı günlük aktivitelerin dışına itme
temayülü kadar kolay değildir. Günümüz medeniyeti
aynı zamanda dinî değerlerle örtüşmeyen kendi
değer sistemini de oluşturmuştur. Mutluluk, dinî
düşünceden farklı bir şekilde tarif edilmektedir.
Başarı ve başarısızlık da farklı şekilde
algılanmaktadır. Buna göre, kişinin kendini en üst
seviyede tatmini motivasyonun esas kaynağını
oluşturmakta, tüketim mallarının elde edilmesi de
kişisel başarının sembolü olarak sunulmaktadır.
Buradan hareketle rekabet, günümüz hayatının
müteharrik gücünü oluşturmakta ve netice olarak
dünya kazananlar ve kaybedenler olarak ikiye
bölünmektedir.
Bizler gibi, Müslüman, Hıristiyan ve Allah’ı
varoluşun ezeli ve ebedi sonu olarak gören diğerleri
için ve aynı zamanda iyi ve kötü herşeyin
Allah’ın izni ile yaratıldığına inananlar için
günümüz medeniyetinde neyin gerçekten kıymetli,
neyin de gelip geçici ve tahripkar olduğu hususlarını
tespit edecek bir yol ve yönteme ihtiyaç vardır. Taze
sebzelerin yanında çürümüş olanları da almak için
yaşadığımız medeniyeti iyi bir şekilde analiz
edebilmemize yarayacak birtakım entelektüel vasıtalara
sahip olmamız gerekmektedir.
Benim düşünceme göre, Risale-i Nurlar vasıtasıyla
Said Nursî hayatı boyunca Müslümanların
yaşadığımız medeniyeti doğru okuyup anlamalarına
yarayacak aletleri geliştirebilmiştir. Böylelikle
insanlar günümüz yaşantısında parıltılı gibi
görülen zararlı birtakım tahripkar eğilimlerle
faydalı değerleri ayırt edebilme kabiliyetine haiz
olmaktadırlar. Said Nursî’nin günümüz medeniyetine
ilişkin yaklaşımları oldukça derin tahlilleri
içeren kapsamlı yaklaşımlardır ki bunlardan çok
önemli bulduğum bir kaç tanesini zikretmeden öteye
herhangi birşey söyleyemeyeceğim. Bu konuya iki
aşamada açıklık getirmeye çalışacağım. İlk
olarak Said Nursî’nin günümüz medeniyetine ilişkin
Risale-i Nurlarda yaptığı yorumları özetleyeceğim.
İkinci olarak da onun imanın gerekleri ile medeniyetin
sunduğu olumlu hususları barıştırma çabalarına
değineceğim.
BÖLÜM 1: NURSÎ’NİN GÜNÜMÜZ MEDENİYETİNİ
ANALİZİ
Modern medeniyet ikidir
Bizim “Modern Medeniyet” ya da “Batı Medeniyeti”
olarak adlandırdığımız medeniyeti Said Nursî
“Avrupa Medeniyeti” ya da kısaca “Avrupa” olarak
adlandırmıştır. Bunun böyle adlandırılması,
modernitenin sadece bilimsel ve teknolojik gelişmeler
anlamında değil, aynı zamanda felsefi temelleri
itibariyle de Avrupa’dan kök salıp, dünyaya
yayılması sebebiyle oldukça mantıklıdır. Bugün
için günümüz dünya görüşünün ve yaşam
tarzının propaganda liderliğini Amerika Birleşik
Devletleri yapmakta ve finansal, askeri, haberleşme ve
organizasyon kaynaklarını sınırsız bir şekilde bu
amaç uğruna sarf etmektedir. Said Nursî’nin hemen
hemen yüzyıl öncesinden görmüş olduğu ve
kendisinin Avrupa olarak adlandırdığı küreselleşme
trendi bugün için eski merkezler olan Paris, Londra,
Berlin ve Washington’un yanısıra Tokyo, Seul,
Singapur ve San Paolo gibi merkezleri de modernist
düşüncelerin yayılma merkezleri olarak seçmiştir.
Said Nursî “Avrupa ikidir” şeklindeki ifadesiyle
şu anda yaşadığımız dünyayı tarif etmektedir. 21.
yüzyılın başlarına bakıldığında dindar
insanların Said Nursî’nin bakış açısıyla modern
medeniyeti iki tür medeniyet olarak tarif etmeleri
mümkündür. Günümüz medeniyetine bu ikili bakış
açısından hareketle Said Nursî küresel moderniteyi
oluşturan ve tezat teşkil eden unsurları
ayrıştırmaya ihtiyaç olduğuna vurgu yapmıştır.
Böylelikle ifadesinde:
“Avrupa ikidir. Birisi İsevilik din-i hakikisinden
aldığı feyizle hayat-ı içtima-i beşeriyeye nafi
san’atları ve adalet ve hakkaniyete hizmet eden
fünunları takip eden bu birinci Avrupa’ya hitap
etmiyorum. Belki, felsefe-i tabiiyenin zulmetiyle,
medeniyetin seyyiatını mehasin zannederek beşeri
sefahate ve delalete sevk eden bozulmuş Avrupa’ya
hitap ediyorum.”
Said Nursî’nin Avrupa medeniyetini değerlendirmesinde
bazen olumsuzluklar üzerine odaklanıyor gibi
görünmesi, onun iman, adalet ve sosyal uyum gibi
değerleri dikkate alan birinci Avrupa ile herhangi bir
problemi olmamasındandır. O daha ziyade, günümüz
medeniyetinin tehlikeli cazibelerine karşı gerekli
tedbirlerin alınması açısından bir uyarıcı
vazifesi görüyor. O, zararlı felsefî yapıyı esas
alan bozulmuş Avrupa’nın yanlış iddialarını
çürütme arayışındadır.
“O zaman, o seyahat-ı ruhiye, mehasin-i medeniyet ve
funun-u nafiadan başka olan malayani ve muzır felsefeyi
ve muzır ve sefih medeniyeti elinde tutan Avrupa’nın
şahs-ı manevisine karşı demiştim: Bil, ey ikinci
Avrupa! Sen sağ elinle sakim ve dalaletli bir felsefeyi
ve sol elinle sefih ve muzır bir medeniyeti tutup dava
edersin ki, beşerin saadeti bu ikisiyledir.”
Nursî, günümüz insanını bir ikilem içinde bir
kavşakta görmektedir. Bu insan hangi yöne gidecektir?
Hangi yolu tercih edecektir? Kendisine bir paket halinde
sunulan günümüz hayatına göre mi yaşamayı tercih
edecek, yoksa zaman ayırarak analitik bir yaklaşımla
ayırıma mı gidecek? Bu medeniyetin toplayıp
getirdiği yoğun kirlilikler arasından düzgün
taneleri ayırt edebilmek için hangi entelektüel ve
manevî değerleri kullanacaktır? Nursî için, neyin
doğru ve dikkate değer, neyin de yanlış ve
dışlanmış olduğuna karar vermede temel kriter ve
ölçü Kur’an’dır.
“O iki kardeş ise; biri ruh-u mü’min ve kalb-i
salihtir, diğeri ruh-u kafir ve kalb-i fasıktır. Ve o
iki tarikten sağ ise, tarik-ı Kur’an ve imandır; sol
ise tarık-ı isyan ve küfrandır. Ve o yoldaki bahçe
ise, cemiyet-i beşeriye ve medeniyet-insaniye içinde
muvakkat hayat-ı içtimaiyedir ki hayır ve şer, iyi ve
fena, temiz ve pis şeyler beraber bulunur. Akıl odur
ki: ‘Güzel ve huzur vereni al, çirkin ve keder vereni
bırak’ kaidesiyle amel eder, selamet-i kalp ile
gider.”
Materyalist değerler üzerine bina edilmiş bir
medeniyet
Pekçok yerde Nursî, günümüz medeniyetinin sunduğu
sosyal değerler ile Kur’anî bakış açısının
sunduğu değerler arasındaki zıtlıklara dikkat
çekmektedir. Nursî’ye göre, Kur’an’ın bakış
açısı Hz. Muhammed’den önceki peygamberler
vasıtasıyla gönderilenlere göre detaylarda
farklılıklar arz etmektedir. Böylelikle, bu bakış
açısı Müslümanların da paylaştığı Hz. İsa
peygamberi takip eden “gerçek Hıristiyanların”
bakış açısından farklı değildir. Hıristiyanlar
Avrupa’yı bu tarz peygamberî değerler üzerine bina
etmek istemişler, fakat Greko-Roman felsefenin tesiri bu
tür çabaları baltalamıştır.
18. ve 19. yüzyıllarda, Aydınlanma Çağının maddeci
ve tabiatperest felsefecilerinin görüşleri
doğrultusunda Avrupa’da kalmış olan peygamber
öğretilerinin izleri bile saldırıya uğrayarak
terkedilmiştir. Netice olarak, Aydınlanma Çağı
felsefecileri “modern Avrupa”yı ve Batı
medeniyetini kendi çaba ve emeklerinin ürünleri
üzerine bina etmeye başladılar. Bu yeni medeniyetin
temel aldığı esaslar, insanların akılcı
düşüncelerinin neticesi olduğundan peygamber
vasıtasıyla gönderilmiş bulunan değerleri
reddetmekte, sosyal ilişkileri karakterize eden
bambaşka değerler sunmaktadır.
Nursî, daha önce Avrupa’da meydana gelmiş olan bu
sürecin kendi zamanında Türkiye’de de yer
aldığını görmüştür. Dinin gelişme önündeki
engel olduğu düşüncesinden hareketle, Türkiye
Cumhuriyetindeki pek çok kimse Avrupa’dan esinlenerek
oluşturulan birtakım yeni değerler ve yaşam
biçiminin dinî değerlerin yerine ikame edilmesi
çabalarına girişmişlerdir. Bu onların Risale-i Nur
çalışmalarının yaygınlaşmasına engel olmasını
netice vermiştir. Afyon Mahkemesindeki savunmasında
Nursî, dinî bakış açısının laik modernist bir
bakış açısıyla değiştirilmesi yönündeki abes
yaklaşımlara, “Müslüman başka dinsizler gibi
olmaz. Ve bu bin seneden beri dünyayı diyanetiyle
ışıklandıran ve bütün dünyanın tehacümatına
karşı salâbet-i diniyesini kahramanâne müdafaa eden
bu vatandaki milletin bir ihtiyac-ı fıtrîsi hükmüne
geçen diyanet, salâhat ve bilhassa iman hakikatlerinin
öğrenmesi yerlerine hiçbir terakkiyat, hiçbir
medeniyet tutamaz” diye cevap vermiştir.
Modern değerler sisteminin savunucuları, çoğunluğa
daha iyi bir hayat sunmanın iddiasındadırlar. Nursî,
iyi hayat tabirinden ne anlaşılması gerektiği
üzerinde durarak “bunun aldatıcı ve zihinleri
uyuşturucu fantaziler sunan bir hayat” olduğuna
hükmetmektedir. Bu düşüncenin arkasında yatan
sebepler, eğer insanlar karınlarını iyi yiyeceklerle
doldurabilirler, başlarının üzerinde de altında
sığınabilecekleri bir çatı bulabilirler ve
gerektiğinde de tıbbi tedavi imkanlarına
ulaşabilirlerse “iyi hayat” amacına ulaşmış
olurlar varsayımıdır. Nursî’ye göre, insanlığın
gerçek ihtiyaçlarının tespitinde bu oldukça dar bir
bakış açısıdır. Bir insan modernitenin
imkanlarıyla hiçbir şekilde karşılayamayacağı bir
takım manevî ihtiyaçlara da sahiptir. “Ey sersem
nefsim ve ey pürheves arkadaşım! Aya, zannediyor
musunuz ki, vazife-i hayatınız yalnız terbiye-i
medeniye ile güzelce muhafaza-i nefs etmek, ayıp
olmasın, batın ve fercin hizmetine mi münhasırdır?
Yahut, zannediyor musunuz ki , hayatınızın makinesinde
derc edilen şu nazik letaif ve maneviyat ve şu hassas
aza ve alat ve şu muntazam cevarih ve cihazat ve şu
mütecanis havas ve hissiyatın gaye-i yeganesi, şu
hayatı fanide, nefs-i rezilenin, hevesat-ı sufliyenin
tatmini için istimale münhasırdır?”
Nursî’ye göre temel problem günümüz medeniyetinin
insanların düşüncelerini bir kara bulut gibi
kaplayarak, manevî yaşamın değerlerini görmelerine
engel olmasıdır. Günümüz hayatı, insanların acil,
gelip geçici ihtiyaçları üzerine odaklanmakta,
olayın ebediyete bakan cephesiyle ilgilenmemektedir.
“Şu zamanda medeniyet-i Avrupanın tahakkümüyle,
felsefe-i tabiiyenin tasallutuyla, şeriat-ı hayat-ı
dünyeviyenin ağırlaşmasıyla, efkar ve kulup
dağılmış, himmet ve inayet inkisam etmiştir;
zihinler maneviyata karşı yabanileşmiştir.”
Allah’ın onlar için murat etmiş olduğu gerçek iyi
hayatın arayışında olmak yerine, insanlar, onları
mutluluğa eriştireceği düşüncesiyle zenginlik,
prestij ve siyasi güç elde etme noktasında yarış
içine girerek hatalı hedefler peşinde
koşmaktadırlar.
Modernitenin felsefi araçları oldukça çoktur. Öyle
ki bunlar insanı hareketsiz kılmaktadır. Modern insan
“zihni felsefede boğulmuş, aklı siyasete dalmış,
kalbi hayat-ı dünyeviyede sersem olmuş” bir şekilde
ebedi âlemin ağırlığını idrakten uzaktır. Onun
aklı gerçeğe karşı körleşmiş bir şekilde, kendi
kabiliyetlerini kullanarak olumlu bir tavır için
kararlar almasına engel olmaktadır. “İşte,
felsefe-i sakîme, tetkikat-ı felsefe ile ve hikmet-i
tabiiye ile ve medeniyet-i sefihenin cazibedar
lehviyatıyla, sarhoşâne hevesatıyla o dünyanın hem
cumudetini ziyade edip gafleti kalınlaştırmış, hem
küduretle bulanmasını taz`îf edip Sânii ve âhireti
unutturuyor.” Bunun karşısında Kur’an
bulanıklıkları izale ederek dünyaya bakışı
netleştirmektedir.
Avrupa medeniyeti ile Kur’an medeniyetinin
karşılaştırılması
Hakikat Çekirdekleri’nde Nursî Bu iki bakış
açısının farklılıklarını veciz bir şekilde
açıklamaktadır. Ona göre medeniyet-i hazıra, beş
menfi esas üzerine teessüs etmiştir:
1. Nokta-i istinadı kuvvettir. O ise, şe’ni
tecavüzdür.
2. Hedef-i kastı menfaattir. O ise, şe’ni
tezâhumdur.
3. Hayatta düsturu cidaldir. O ise, şe’ni tenâzudur.
4. Kitleler mâbeynindeki rabıtası, âhari yutmakla
beslenen unsuriyet ve menfi milliyettir. O ise, şe’ni
müthiş tesâdümdür.
5. Cazibedar hizmeti, hevâ ve hevesi teşcî ve
arzularını tatmindir. O hevâ ise, insanın mesh-i
mânevîsine sebeptir.
Beş esas aşağıdaki şekilde ifade edilebilir.
1) Kuvvetliysem haklıyım,
2) şahsi menfaat ve mücadele,
3) orman kanunu ve herkes kendi hayatını yaşar,
4) benim milletim ve ırkım en üstündür,
5) istediğim herşeyi elde etmek en doğal hakkımdır.
Nursî, bu prensiplerin gerek insanı, gerekse de toplumu
tahrip ettiğini düşünür ve Kur’anî bir bakış
açısıyla şöyle der:
“Şeriat-ı Ahmediyenin (a.s.m.) tazammun ettiği ve
emrettiği medeniyet ise: Nokta-i istinadı, kuvvete
bedel, haktır ki, şe’ni adalet ve tevâzündür.
Hedefi de, menfaat yerine fazilettir ki, şe’ni
muhabbet ve tecâzüptür. Cihetü’l-vahdet de,
unsuriyet ve milliyet yerine, rabıta-i dinî ve vatanî
ve sınıfîdir ki, şe’ni samimî uhuvvet ve
müsalemet ve haricin tecavüzüne karşı yalnız
tedâfüdür. Hayatta, düstur-u cidal yerine düstur-u
teâvündür ki, şe’ni ittihad ve tesanüttür. Hevâ
yerine hüdâdır ki, şe’ni insaniyeten terakki ve
ruhen tekâmüldür.”
Zıtlık oldukça nettir. Kur’an’ın (ve aynı
zamanda daha önceki peygamberlerin) öngördüğü
medeniyette; kuvvetli olan, güçlü olan değil haklı
olandır. İnsan hareketleri gücünü şahsî
menfaatlerin temininden ziyade faziletten almalıdır.
Kur’an kavga ve cidal yerine sosyal hayatta birlik ve
beraberliği esas alır. İnsanlar arasında acımasız
rekabet yerine yardımlaşmayı esas alır. Ahlakî
normların geliştirilmesinde insanların kaprislerini
değil, Yaratanın emirlerini esas alır. Bu tür
prensipleri esas alarak inşa edilmiş bir toplumda öne
çıkan değerler; adalet, uyum, sevgi, barış,
kardeşlik ve dayanışmadır. Bu durum kendine has
faziletleri ile herhangi bir baskı ve zorlama olmadan
başkalarını da cezp edecektir.
Eğer bir medeniyet “hak kuvvettedir” prensibini
kabul ederse, neticesi adaletsizliktir. Eğer bir
medeniyet birtakım gelip geçici zevklerin tatminini
prensip edinirse netice tembellik, durgunluk ve
uyuşukluk halidir. Nursî, Müslüman toplumlarını
günümüz medeniyetinin bu olumsuz prensiplerini
sıklıkla esas almaları dolayısıyla suçlamakta ve
bunun “açlığı, maddi kayıpları, fiziksel
sıkıntıları” netice verdiğini söylemektedir.
Kur’an çok çalışmayı, üretimi ve oluşan
zenginliği fakir ile paylaşmayı tavsiye etmektedir.
Fakat Müslümanlar modern medeniyetin prensiplerini
benimseyerek Kur’an’ın emirlerine göre
yaşamamaktadırlar. Nursî, günümüz medeniyeti ile
Kur’an’ın önerdiği medeniyeti
karşılaştırdığında sosyal hayattaki bütün
düzensizliklerin iki sebepten meydana geldiğini
söylemektedir. Bunlar:
(1) “Ben tok olduktan sonra başkası açlıktan ölse
bana ne?”
(2) “Sen çalış, ben yiyeyim.”
Tahripkar sosyal, siyasî ve manevî sonuçlar
Materyalist bir bakış açısıyla yeni bir toplum
oluşturma çabasının neticeleri sadece kültürel
alanda değil aynı zamanda ekonomik ve siyasi alanda da
kendini göstermektedir. Nursî, Fransız Devrimiyle
oluşan prensiplerden geliştirilen ideolojik
gelişmelerin insanî değerleri dışlayan Sovyet
Komünizmine yol açtığını görmüştür. İnsanın
yaratılıştan gelen kutsallığını reddetmek ve hatta
onu baskı altında tutmak, bütün sınırları
kaldırmak, ulusal çatışma ve anarşiye sebep
olmuştur. Yecüc ve Mecüc hakkında Kur’an’ın
öğretileri günümüz tarihine uygulandığında Nursî
Fransız Liberalizminden komünizme ve anarşiye direk
izler bulmaktadır.
“Evet, ihtilâl-i Fransevîde hürriyetperverlik
tohumuyla ve aşılamasıyla sosyalistlik türedi,
tevellüd etti. Ve sosyalistlik ise bir kısım
mukaddesatı tahrip ettiğinden, aşıladığı fikir,
bilâhare bolşevikliğe inkılâp etti. Ve
bolşeviklik dahi çok mukaddesat-ı ahlâkiye ve kalbiye
ve insaniyeyi bozduğundan, elbette, ektikleri tohumlar
hiçbir kayıt ve hürmet tanımayan anarşistlik
mahsulünü verecek. Çünkü kalb-i insanîden hürmet
ve merhamet çıksa, akıl ve zekâvet, o insanları
gayet dehşetli ve gaddar canavarlar hükmüne geçirir;
daha siyasetle idare edilmez.”
Nursî, günümüzde devam etmekte olan kargaşa ve
savaş durumunun sebebi olarak toplumu, materyalist
esaslara göre yeniden düzenleme çabalarını
göstermektedir. O, her iki dünya savaşını da
medeniyetin yanlış yönlendirmesi neticesinde
Allah’ın bir gazabı olarak görmektedir. Bu,
Allah’ın insanların yanlış hareketlerini
cezalandırmak amacıyla İlahî gazabını serbest
bırakması şeklinde anlaşılmamalı, fakat insanın
yanlış hareketleri ve kibirli davranışlarının
tahripkar neticeler vermesine müsaade etmesi şeklinde
anlaşılmalıdır. Eğer insanlar, çatışma, yıkıcı
rekabet ve düşmanlık esasları üzerine bir medeniyet
tesis ediyorlarsa, bunun kaçınılmaz sonucunun savaş
ve karşılıklı yıkım olduğunu bilmek gerekmektedir.
“Hem meselâ “En neffeseti fil ukad” cümlesi
(şeddeler sayılmaz) bin üç yüz yirmi sekiz (1328),
eğer şeddedeki lâm sayılsa, bin üç yüz elli sekiz
(1358) adediyle bu umumî harpleri yapan ecnebî
gaddarların, hırs ve hasetle bizdeki Hürriyet
inkılâbının Kur’ân lehindeki neticelerini bozmak
fikriyle tebeddül-ü saltanat ve Balkan ve İtalyan
harpleri ve Birinci Harb-i Umumînin patlamasıyla maddî
ve mânevî şerlerini, siyasî diplomatların, radyo
diliyle herkesin kafalarına sihirbaz ve zehirli
üflemeleriyle ve mukadderat-ı beşerin düğme ve
ukdelerine gizli plânlarını telkin etmeleriyle bin
senelik medeniyet terakkiyatını vahşiyâne mahveden
şerlerin vücuda gelmeye hazırlanmaları tarihine
tevâfuk ederek “En neffeseti fil ukad”in tam
mânasına tetâbuk eder. Hem meselâ “Ve min şerri
hasidin ize hased” cümlesi (şedde ve tenvin
sayılmaz) yine bin üç yüz kırk yedi (1347) edip,
aynı tarihte, ecnebî muahedelerin icbarıyla bu vatanda
ehemmiyetli sarsıntılar ve felsefenin tahakkümüyle bu
dindar millette ehemmiyetli tahavvüller vücuda
gelmesine ve aynı tarihte, devletlerde İkinci Harb-i
Umumîyi ihzar eden dehşetli hasetler ve rekabetlerin
çarpışmaları tarihine bu mânâ-yı işârî ile tam
tamına tevafuku ve mânen tetabuku, elbette bu kudsî
sûrenin bir lem’a-i i’câz-ı gaybîsidir.”
Said Nursî’ye göre Risale-i Nur’da bilim ve
felsefenin yanlış yorumlanmasından kaynaklanan manevî
karanlığın sadece entelektüel bir problem olmadığı
açıktır. Bu kendisini etkilemiş olan ağır bir
yüktür. “İhtiyarlar Risalesi”nde bu mücadelenin
kendisine derin acılar ve ızdıraplar verdiğine
değinmektedir. “Fakat nefis ve şeytan, ehl-i dalâlet
ve ehl-i felsefeden aldıkları derse istinad ederek
akıl ve kalbe hücum ettiler.” Bu manevî krizden
zaferle çıkmasında kendisine yardımcı olan Allah’a
şükrederek, bunun Batı felsefesi ve medeniyetinin
getirdiği bilimsel addedilen birtakım ıvır zıvır
şeyler olduğu gerçeğini anlayarak gençlikte bu tür
bir bataklığa düşenlere yardımcı olmasını temenni
etmektedir. Kur’an üzerinde derin bir tefekkür ile
Nursî Allah’ın varlık ve birliğini kavrayabilmiş
ve her türlü yaratıkta Allah’ın sanatını idrak
edebilmiştir.
“İşte bu gayet ince ve gayet kuvvetli ve gayet derin
ve gayet zâhir bir burhanla, şeytanın muvakkat bir
şakirdi ve ehl-i dalâletin ve ehl-i felsefenin bir
vekili olan nefsim sustu. Ve, lillâhilhamd, tam imana
geldi. Ve dedi ki: Evet, bana öyle bir Hâlık ve Rab
lâzım ki, en küçük hâtırât-ı kalbimi ve en hafî
niyazımı bilecek; ve en gizli ihtiyac-ı ruhumu yerine
getirdiği gibi, bana saadet-i ebediyeyi vermek için,
koca dünyayı âhirete tebdil edecek ve bu dünyayı
kaldırıp âhireti yerine kuracak; hem sineği halk
ettiği gibi semâvâtı da icad edecek; hem güneşi
semânın yüzüne bir göz olarak çaktığı gibi, bir
zerreyi de gözbebeğimde yerleştirecek bir kudrete
mâlik olsun.”
Şeytanî tesirler
Bir önceki bölümde, Nursî’nin kendi zihninde bile,
şeytanın Batı medeniyetinin temel argümanları
vasıtasıyla onu inançsızlığa yöneltmek için
çabalamasının farkında olduğunu gördük. O,
günümüz toplumlarındaki şer unsurlarının
pekçoğunun şeytanî desiseler olduğunu müşahede
etmiştir.
İlham aldığı kaynakların çeşitliliği nedeniyle
günümüz medeniyetinin ne olduğu belirsizdir. Bizlere
vahyedilen din vasıtasıyla günümüz medeniyetinin
sevgi, düzen ve adalet gibi birtakım önemli esasları
temel aldığını söyleyebiliriz. Buna rağmen,
modernitenin dini dışlamasından ve belki de şeytanî
desiselerden kaynaklanan tahripkar unsurları
“günümüz medeniyeti bütün insanlığın ve hatta
cinlerin düşüncelerinin bir sonucu olması
nedeniyle” Kur’an’a karşı bir tavır
geliştirmiştir. Kur’an’ın mucizeviliğini,
birtakım büyücülük vs. vasıtalarla inkara
uğraşmaktadır.
O, milliyetçilik düşüncelerini şeytanın Avrupa
medeniyetini ve yaşam tarzını dayatmasının bir
stratejisi olarak g?rmektedir. Pekçok şey söz
vermesine rağmen, özellikle de dindar ve sıkıntıda
olan insanlara hiçbir değer sunmamaktadır. Nursî
ifadesinde:
“Birinci kısım olan ehl-i iman ve ehl-i takvânın en
büyük menfaati, frenkmeşrebâne bir medeniyette midir?
Yoksa hakaik-i imaniyenin nurlarıyla saadet-i ebediyeyi
düşünüp, müştak ve âşık oldukları tarik-i
hakta sülûk etmek ve hakikî teselli bulmakta mıdır?
Senin gibi dalâlet-pîşe hamiyetfuruşların tuttuğu
meslek, müttakî ehl-i imanın mânevî nurlarını
söndürüyor ve hakikî tesellilerini bozuyor ve
ölümü idam-ı ebedî ve kabri daimî bir firak-ı
lâyezâlî kapısı olduğunu gösteriyor. İkinci
kısım olan musibetzede ve hastaların ve
hayatından meyus olanların menfaati,
Frenkmeşrebâne, dinsizcesine medeniyet terbiyesinde
midir?”
Nursî, aynı zamanda, lüks hayata özen ve şahsî
ihtiyaçların tatmini arayışlarını, Allah’ın
vaad ettiği cennet yerine cennet hayatını bu dünyada
yaşamaya özendiren şeytanın bir desisesi olarak
yorumlamaktadır. Nursî “İkinci Avrupa” diye
tanımladığı ortak şahsiyet içinde bunu
Deccal’ın bir işi olarak görmektedir.
“Deccal’ın şahs-ı surîsi insan gibidir. Mağrur,
firavunlaşmış, Allah’ı unutmuş olduğundan,
surî, cebbârâne olan hâkimiyetine ulûhiyet
namını vermiş bir şeytan-ı ahmaktır ve bir insan-ı
dessastır. Fakat şahs-ı mânevîsi olan dinsizlik
cereyan-ı azîmi pek cesîmdir. Rivayetlerde Deccal’a
ait tavsifât-ı müthişe ona işaret eder... Amma
Deccal’ın yalancı cenneti ise, medeniyetin cazibedar
lehviyâtı ve fantaziyeleridir. Merkebi ise,
şimendifer gibi bir vasıtadır ki, bir başında ateş
ocağı bulunur; kendine tâbi olmayanları bazan
ateşe atar. O merkebin bir kulağı, yani diğer
başı cennet gibi tefriş edilmiş; tâbi olanları
oraya oturtur. Zaten sefih ve gaddar medeniyetin mühim
bir merkebi olan şimendifer, ehl-i sefahet ve dünya
için yalancı bir cennet getirir; biçare ehl-i diyanet
ve ehl-i İslâm için, medeniyet elinde cehennem
zebanîsi gibi tehlike getirir, esaret ve sefalet altına
atar.”
Nursî, buna rağmen kötümser değildir. O, Müslüman
ve Hıristiyanların birliğinin ileride Deccal’ı ve
onun yanlış vaatlerini alt edeceğini hissetmektedir.
Müslüman ve doğru Hıristiyanların birbirlerini
anlamalarının ateist felsefe ve davranışlarla
mücadele birliğinin de en kuvvetli teşvik unsuru
olacağı görüşündedir.
“İşte böyle bir sırada, o cereyan pek kuvvetli
göründüğü bir zamanda, Hazret-i İsâ
Aleyhisselâmın şahsiyet-i mâneviyesinden ibaret
olan hakikî İsevîlik dini zuhur edecek, yani rahmet-i
İlâhiyenin semâsından nüzul edecek, halihazır
Hıristiyanlık dini o hakikate karşı tasaffi edecek,
hurafattan ve tahrifattan sıyrılacak, hakaik-i
İslâmiye ile birleşecek, mânen Hıristiyanlık bir
nevi İslâmiyete inkılâp edecektir. Ve Kur’ân’a
iktida ederek, o İsevîlik şahs-ı mânevîsi tâbi
ve İslâmiyet metbû makamında kalacak, din-i hak bu
iltihak neticesinde azîm bir kuvvet bulacaktır.
“Dinsizlik cereyanına karşı ayrı ayrı iken
mağlûp olan İsevîlik ve İslâmiyet, ittihad
neticesinde dinsizlik cereyanına galebe edip dağıtacak
istidadında iken, âlem-i semâvatta cism-i
beşerîsiyle bulunan şahs-ı İsâ Aleyhisselâm, o
din-i hak cereyanının başına geçeceğini, bir
Muhbir-i Sadık, bir Kadîr-i Külli Şeyin vaadine
istinad ederek haber vermiştir. Madem haber vermiş,
haktır. Madem Kadîr-i Külli Şey vaad etmiş, elbette
yapacaktır.”
Tüketim alışkanlığının tehlikeleri
Günümüz medeniyetinin en tehlikeli taraflarından
birisi de olmadık ihtiyaçları var gibi göstererek,
üretim yapmak ve bunları alarak insanları mutlu
olacağına ikna etmektir. Bu tesadüfî değildir.
Nursî, bunun hayatın manevî boyutunun terk
edilmesinin direk maddî bir sonucu olduğunu
söylemektedir. İnsanlar, Allah’a itaat ve ebediyet
hayatını kazanma yönünde gerekli davranışları
gösterme düşüncesini kaybederek, maddi varlıkları
ve rahat bir hayatı temin etmekle hayatlarına anlam
kazandıracağını düşünmüştür. Hayatının
sonlarına doğru İstanbul’u ziyareti sonrasında
yazmış olduğu bir mektupta şöyle demektedir:
“Medeniyet-i hâzıra-i garbiye, semavî kanun-u
esasîlere muhalif olarak hareket ettiği için seyyiatı
hasenatına, hatâları, zararları, faydalarına râcih
geldi. Medeniyetteki maksud-u hakikî olan istirahat-i
umumiye ve saadet-i hayat-ı dünyeviye bozuldu.
İktisat, kanaat yerine israf ve sefahet; ve sa’y ve
hizmet yerine tembellik ve istirahat meyli galebe
çaldığından, biçare beşeri hem gayet fakir, hem
gayet tembel eyledi. Semavî Kur’ân’ın kanun-u
esasîsi, “Leyse lil insani illa me sea külü
veşrabü vela tüsrifü” ferman-ı esasîsiyle,
‘Beşerin saadet-i hayatiyesi, iktisat ve sa’ye
gayrette olduğunu ve onunla beşerin havas, avâm
tabakası birbiriyle barışabilir’ diye Risale-i Nur
bu esası izaha binaen, kısa bir iki nükte
söyleyeceğim.”
Nursî, ?nceleri insanların birkaç maddi şeye
ihtiyaçları olduğunu ve onları memnun etmek için de
bu temel ihtiyaçlarını temin yolunda sıkı bir
çalışma içerisinde olduğunu söylemektedir.
“Şimdiki Garp medeniyet-i zâlime-i hâzırası, su-i
istimâlât ve israfat ve hevesatı tehyiç ve havâic-i
gayr-ı zaruriyeyi, zarurî hâcatlar hükmüne getirip
görenek ve tiryakilik cihetiyle, şimdiki o medenî
insanın tam muhtaç olduğu dört hâcâtı yerine,
yirmi şeye bu zamanda muhtaç oluyor.”
Nursî’ye gö?re tüketim alışkanlığı, doğrudan
dinî hayatın terk edilmesiyle ilgilidir. Bu insanları
yoksullaştırmakta, salgınlaştırarak ahlakî
çöküntüye yol açmaktadır. Eski zamanlarda,
savaşlar din ve adalet için yapılmakta iken bugün
petrol alanlarının, su haklarının elde edilmesi ve
piyasaların kontrol edilmesi amacıyla yapılmaktadır.
Said Nursî bir ifadesinde şunları söylemektedir:
“Demek, bu medeniyet-i hâzıra insanı çok fakir
ediyor. O ihtiyaç cihetinde beşeri zulme, başka haram
kazanmaya sevk etmiş. Biçare avâm ve havas
tabakasını daima mübarezeye teşvik etmiş.
Kur’ân’ın kanun-u esasîsi olan “vücub-u zekât,
hurmet-i riba” vasıtasıyla avâmın havassa karşı
itaatini ve havassın avâma karşı şefkatini temin
eden o kudsî kanunu bırakıp burjuvaları zulme,
fukaraları isyana sevk etmeye mecbur etmiş.
İstirahat-i beşeriyeyi zîr ü zeber etti.”
BÖLÜM 2: DİNİN GÜNÜMÜZ MEDENİYETİYLE
BARIŞTIRILMASI
İnsanlığın gelişimi için Allah’a
şükredilmesi
Bir kişi Said Nursî’nin sadece günümüz medeniyeti
hakkındaki eleştirilerini okuduğunda onun hayatın
daha düzenli olduğu eski zamanlara aşırı derecede
bağlılık içerisinde olduğu ve bunun savunuculuğunu
yaptığı sonucuna varabilir. Görüşüme göre, böyle
bir düşünce Risale-i Nur’un yanlış okunmasından
başka birşey değildir.
Nursî’yi modernitenin her türlü gelişmesine
karşıymış gibi düşünmek, onun temel aldığı;
“Günümüz medeniyeti tabiatı itibariyle iki
yönlüdür. Avrupa (modern medeniyet) ikidir”
yaklaşımı çerçevesinde düşünmek yanlıştır.
Birincisine karşı onun hiçbir itirazı yoktur. Onun
eleştirdiği, “İkinci Avrupa” olarak
adlandırdığı dinsiz felsefeciler, bilim adamları ve
politikacılardır.
Said Nursî, saati geriye döndürmeye çalışan
inatçı gelenekçi bir kişi değildir. O, günümüz
medeniyetinin pekçok faziletlerinin olduğunu kabul
etmektedir. Müsbet değerlerin sadece Avrupa
medeniyetinin ürünleri olmayıp tüm insanların ve
vahye dayalı dinlerin, özellikle de Hazreti Muhammed
vasıtasıyla gönderilmiş olan İslam medeniyetinin
getirmiş olduğu kuralların bir ortak sonucu olduğu
düşüncesindedir. Dindar insanların günümüz
medeniyetinin bu unsurlarıyla hiçbir problemi
olmadığı gibi, onları kabul etmekte bu medeniyetin
insanlığa sağladığı kolaylıklar nedeniyle de
sevinmektedir.
Nursî, aslında hayatı boyunca medeniyetin getirmiş
olduğu gelişmelere tamamıyla karşıymış gibi
gösterilerek suçlanmıştır. Bu tür suçlamalar,
sıklıkla çıkma zorunda bırakıldığı mahkeme
duruşmalarında kendini göstermiştir. Denizli
Mahkemesinde kendisine karşı ileri sürülen iddialarda
günümüz medeniyetini, medeniyetin imkanlarından
radyoyu, uçağı ve treni kullanmayarak, bunun şeytanî
ve hatalı taraflarını eleştirmesinden dolayı
suçlanmıştır. Nursî, kendisini bu akıl almaz saçma
suçlamalara karşı savunmak zorunda kalmıştır. O, bu
tür teknolojik gelişmelerin aslında Allah’ın bir
lütfu olduğunu söyleyerek, insanlar bunun için tüm
kalpleriyle Allah’a şükredeceklerine günümüzün bu
harika vasıtalarını insanlar başkalarını yok etmek
için kullanmışlardır.
“Cenâb-ı Hakkın büyük nimetleri olan tayyare,
şimendifer ve radyoyu, büyük şükürle mukabele
lâzımken, beşer etmedi, tayyarelerle başlarına bomba
yağdı. Ve radyo öyle büyük bir nimet-i İlâhiyedir
ki, ona mukabil şükür ise, o radyo milyonlar dilli bir
küllî hâfız-ı Kur’ân olup, bütün zemin
yüzündeki insanlara Kur’ân’ı dinlettirsin.
İslâmı bu harikalara teşvik ettiğim halde, bir
sebeb-i itham olarak, ‘Şimendifer ve tayyare ve radyo
gibi terakkiyat-ı hâzıra aleyhinde’ diye,
iddianamenin âhirinde, beni evvelki müdde-i umumînin
garazlarına binaen itham eder.”
Savunusunda Nursî, modernite taraftarlarının
iddialarının aksine kendisinin bu tür imkanlardan
adaletsiz bir şekilde yoksun bırakıldığını pekçok
kez tekrarlamıştır. O “Bu altı sene zarfında bana
layık görülen muamele kanun dışı ve tamamiyle
keyfidir” demektedir. Kendisini bu tür iddialarla
takibe uğratanların ve netice olarak da hapsedenlere,
bu sebepleri ileri sürmelerinden dolayı haklı olarak
kızgınlıkla karşı çıkmaktadır. Bununla eğer,
insan haklarından ve adaletten bahsediyorlarsa, bu
kuralları davada da benimsemeliydiler.
“Kur’ân-ı Hakîmin kuvvetiyle, sizin dinsizleriniz
dahil olduğu halde bütün Avrupa’ya meydan
okuyorum. Bütün neşrettiğim envâr-ı imaniye ile,
onların fünun-u müsbete ve tabiat dedikleri muhkem
kalelerini zirüzeber etmişim. Onların en büyük
dinsiz filozoflarını hayvandan aşağı
düşürmüşüm. Dinsizleriniz dahi içinde bulunan
bütün Avrupa toplansa, Allah’ın tevfikiyle, beni o
mesleğimin bir meselesinden geri çeviremezler,
inşaallah mağlûp edemezler.”
Kendi prensiplerini tahrip eden, günümüz medeniyetinin
taraftarları ve destekleyicilerinden başkası
değildir. “Ne hakla bana usul-ü medeniyetinizi teklif
ediyorsunuz?” diye sorar. “Halbuki siz, beni hukuk-u
medeniyetten iskat etmiş gibi, haksız olarak beş sene
bir köyde muhabereden ve ihtilâttan memnu bir tarzda
ikamet ettirdiniz. Her menfiyi şehirlerde dost ve
akrabasıyla beraber bıraktınız ve sonra vesika
verdiğiniz halde, sebepsiz beni tecrid edip, bir iki
tane müstesna, hiçbir hemşehriyle görüştürmediniz.
Demek beni efrad-ı milletten ve raiyetten
saymıyorsunuz. Nasıl kanun-u medeniyetinizin bana
tatbikini teklif ediyorsunuz?”
Dinî ve seküler eğitimin barıştırılması:
Medresetü’z-Zehra
Nursî’nin en büyük hayallerinden birisi, politik
sebeplerden dolayı bir türlü gerçekleştirilemeyen
üniversite seviyesinde eğitim verecek olan
Metresetü’z-Zehra’yı Türkiye’nin doğusunda
kurmak idi. 1951 yılına kadar mücadelesini verdiği,
kurulması için planlar yapıp kaynak aradığı bu
büyük projenin iki temel hedefi vardı: 1) Kürt,
Türk, Arap, Kafkaslar ve Orta Asya’dan talebeleri bir
araya getirerek İslam birliğini tesis etmek. 2) Fen
ilimleri ile dinî ilimleri bir araya getirerek, Avrupa
medeniyeti ile İslam hakikatleri arasında uzlaşmayı
sağlamak.
Bu okul için Nursî, yeni bir eğitim modeli
tasarlamıştır. Bu sistemde, fen ilimleri ile dinî
ilimler bir arada okutulacaktır. O, Kur’an
öğretileri ile uyum içinde oldukça modern bir okulu
hayal etmiştir. İfade ettiği gibi, insanlığın en
büyük düşmanı “cahillik, ayrılık ve
fakirliktir.” Tek bir proje ile tüm bu düşmanlara
karşı topyekün mücadelede Nursî’nin Doğuda bir
medrese kurma amacını anlamak daha kolaydır.
Nursî’nin hayatı boyunca savunduğu bu projesinde
kendisinin günümüz medeniyetinin pek çok nimetlerinin
dinî inançlarla tezat teşkil etmediğini görmekteyiz.
Fen ilimlerini tahsil etmenin günümüz inananları
için bir gereklilik olduğunu vurgulamakta, bu inançla
kendisi de hayatının büyük bölümünü fen ilimleri
çalışmalarına yönlendirmiştir. Kur’an’ın
Müslümanları Avrupa medeniyeti ve gelişmeleri takdir
etmeleri konusunda yasaklamadığını ifade etmekte ve
iyi olan şeyleri Avrupa’dan ödünç almakta herhangi
bir mahzur görmemektedir.
Medeniyetteki gelişmeler insanları Yaratanın
varlığı hakkında şuurlandırmalıdır
Mahkeme savunmalarında Nursî’nin üzerinde sıklıkla
durduğu konulardan biri, medeniyetin olumlu taraflarına
yapmış olduğu vurgudur. 1948 yılında Nur
Talebelerinin Afyon savunmasında kendisinin talebelerini
moderniteye karşı cephe almaları yönünde teşvik
ettiği şeklindeki ithamlara karşı çıkmıştır.
Bunun da ötesinde, Nur Talebelerinin Risaleleri
okumakla, Kur’an mesajları doğrultusunda doğru bir
medeniyet projesinin temellerini attığını ve milleti
komünist tehlikeye karşı koruduğunu iddia etmektedir.
“Hayat-ı içtimaiye-i insaniyenin, hususan millet-i
İslamiyenin üssü’l-esası, akrabalar içinde
samimane muhabbet ve kabile ve taifeler içinde
alakadarane irtibat ve İslamiyet milliyetiyle mü’min
kardeşlerine karşı manevî fedakarane bir alaka ve
hayat-ı ebediyesini kurtaran Kur’an hakikatlerine ve
naşirlerine sarsılmaz bir rabıta ve iltizam ve
bağlılık gibi, hayat-ı içtimaîyi esasıyla temin
eden bu rabıtaları inkar etmekle ve şimaldeki
dehşetli anarşistlik tohumunu saçan ve nesil ve
milleti mahveden ve herkesin çocuklarını kendine alıp
karabet ve milliyeti izale eden ve medeniyet’i
beşeriyeyi ve hayat-ı içtimaiyeyi bütün bütün
bozmaya yol açan kızıl tehlikeyi kabul etmekle ancak
Nur Şakirtlerine cemiyet namını verebilirler. Onun
için hakiki Nur Şakirtleri çekinmeyerek, Kur’an
hakikatlerine karşı kudsi alakalarını ve uhrevi
kardeşlerine karşı sarsılmaz irtibatlarını izhar
ediyorlar.”
Bu inananların insanlık âlemindeki gelişmeleri pasif
olarak kabul etmesi ve müsamaha göstermesi ile
açıklanabilecek kadar basit bir olay değildir. Said
Nursî, medeniyet nimetlerinin yansımalarının
insanları Allah’ı anlama ve onun İlahi Planı’nın
ne olduğunu idrak etmesinde yardımcı olacağını
düşünmektedir. O, bunu iptidai bir toplumdan bir
kişinin medeniyet nimetleriyle dolu bir saraya girmesi
ve tüm bunların nereden geldiğini anlayamaması
şeklinde hikâye eder. Saray, dünyayı temsil eder,
içindeki mobilyalar ve tezyinat da medeniyetin
nimetlerini temsil eder. Hikâyedeki adamı
günümüzdeki bir ateist ile mukayese eder ki, ateist
adam dünyaya ve insan çabaları sonucunda elde edilen
başarılara bakarak ve bunları Allah’ın
yarattığını ve insanlara başarma azmi ve gücü
verdiğini idrak etmekten aciz kalır. Tabiatperest
felsefeci de tüm bunların bir tesadüf sonucu meydana
geldiğini düşünür. İnsanlık âlemindeki
gelişmelerin tamamıyla başıboş insanın
çabalarının ürünü olduğunu düşünür. Bu insana
Nursî, Onun emirlerini anlamasını, Kur’an’ı
dinlemesini ve çılgınlıktan ve gözü
dönmüşlükten ayrılmasını öğüt veriyor.
Nursî geleceğe baktığında, günümüzün gerek
ulusal gerekse de uluslararası tahripkar ilişkilerinden
ayrı olarak oldukça sağlam bir şekilde İslam
şeriatını esas alan ve bununla günümüz
medeniyetinin olumlu yanlarını mezc eden yeni bir
medeniyetin yükseldiğini görmektedir. Bu yeni
medeniyet, ilim ve din arasında varmış gibi
gösterilen ayrılığa son verecek ve bunu da gönüllü
olarak ilk kabul edenler Müslümanlar olacaktır.
Medeniyet ile irtibat ve ondan çekinme
Said Nursî’nin medeniyete yaklaşımı ile ilgili bu
son bakış açısını, başlı başına bir tebliğ
konusu olması nedeniyle, gündeme getirmekten
çekiniyorum. Bu inanan bir insanın maddi mevzularıyla
alakalı toplumla olan irtibatı ve ayrışma
noktasının ne olması gerektiği sorusudur.
Medeniyet, görebildiğimiz kadarıyla, sadece Said
Nursî’nin zamanında, arabalar, trenler ve uçaklar;
bugün için de bilgisayarlar, internet ve cep
telefonları gibi teknolojideki gelişmeleri
içermemekte, aynı zamanda dünya ile aşırı iç içe
olmayı da kapsamaktadır.
Kadın olsun erkek olsun inanan her insanın kendi
kendine cevabını bulması gereken en temel sorun,
dünya hayatının karmaşıklıkları ve tehlikeleri
karşısında kendilerinî dini sorumluluklarını yerine
getirmekten uzak tutmaları mı gerekir? Yoksa aksine
medeniyetin gerektirdiği faaliyetlerden geri mi
durmalıdırlar? Pek çok tasavvuf ehline göre Allah’a
olan sevgilerini ve bağlılıklarını kuvvetlendirmek
için, insanlar bu hedefin önünde engel teşkil eden
dünya faaliyetlerinden kendilerini geri çekmeleri
gerekir. Benzer şekilde, uzun yüzyıllar boyunca
Hazreti İsa’ya inananlar da kendilerini tamamıyla
Allah’a inanmaya adamış iyi ameller işleyen birer
keşiş olma gayesiyle, dünyaya ilişkin faaliyetlerden
feragat etmişlerdir.
Said Nursî gibi bir âlime bu tür bir sorunun
sorulmaması düşünülemezdi. Bazı tasavvuf
ehlinin dünya hayatından elini eteğini çektiği
görülürken, Peygamberin sahabelerinin dünya hayatı
ile iç içe olduğu görülmektedir. Said Nursî kendi
düşüncesini savunmak amacıyla sahabenin en
zayıfının bile en büyük tasavvuf ehlinden daha
yüksekte olduğunu söylemiştir. Nursî cevap olarak,
sahabenin dünyayı, sürülüp ekilecek ve mahsulü
toplanacak bir tarla gibi tasavvur ettiklerini
söylemektedir. Onların zamanın medeniyetle alakalı
mevzularıyla iç içe olduğunu söylemek doğrudur.
Fakat bu durum, onların Kur’an’ı takip etme
yolundaki çabalarından da geri koymamıştır.
Ona göre, dünyanın ahiret hayatına bakan bir yüzü
vardır. İnananlar için de sevgi mükemmelliğe
ulaşmada en temel vasıtadır. Bunun da ötesinde,
günümüz medeniyetini ve zamanını da içine alan
şekliyle dünya hayatına ilişkin bir görüş vardır.
Öyle ki bu Allah’ın isim ve sıfatlarını
yansıtmakta ve onu daha iyi anlamamıza yardımcı
olmaktadır. Başka bir ifadeyle, bir insanın medeni
dünya hayatı ile Allah’ın arzu ettiği şekilde
çalışarak, ekip biçmek gibi faaliyetler insanı
dininden uzaklaşmasını gerektirmediği gibi,
Yaratıcının yarattıkları ve bahşettikleriyle en
güzel isim ve sıfatlarını keşfetmeye de yardımcı
olacaktır. Hazreti Muhammed’in sahabeleri bu inançla
dünya faaliyetleri ile alakadar olmuşlar, iyilikte ve
dürüstlükte en üst seviyeye ulaşmışlardır.
Sapkınlıkta olanların en büyük hatası dünyayı ve
medeniyeti sadece kendileri için sevip istemeleridir ki
bu durum hiçbir şekilde karşılık vermez. O, bu tür
görüş sahiplerine başka bir anlatımla, “Ben bu
dünya hayatının mutluluklarını, zevklerini ve
medeniyette yaşanan gelişmeleri ahiret hayatını
düşünmeyi ve Allah’ı bilmeyi reddetmenin
gerekçeleri olarak düşünüyorum. Bu dünyaya olan
sevgi ile herşeyi sadece kendimin yaptığına
inanıyor ve dolayısıyla da her bakımdan kendimi
özgür hissediyorum” demektedir. Nursî, bu tür
insanların sevgisinin Allah’a yönelik olması
gerektiğini ifade etmekte kendi kişisel amaçlarının
ve ıvır zıvır şeylerle ilgilenmelerinin neticesinin
oldukça ızdırap verici olduğunu söylemektedir.
Kısaca, Allah’ı tanıma amacı gütmeyen bir şekilde
medeniyet hayatı ile olan irtibat, kendi kendini
mağlup ve tahrip eden bir irtibat şeklidir.
Bu prensipler çerçevesinde “Gayr-ı meşru bir
muhabbetin neticesi, merhametsiz azap çekmektir”
kaidesi sırrınca, siz fıtratınızdaki Cenab-ı
Hakkın zat ve sıfat ve esmasına sarf edilecek muhabbet
ve marifet istidadını ve şükür ve ibadat
cihazatını nefsinize ve dünyaya gayr-ı meşru bir
surette sarf ettiğinizden, bil’istihkak cezasını
çekiyorsunuz. Çünkü hakiki bir rahatı, o
mahbubunuza vermiyorsunuz.
Her neyse, inanan insanların hayatında kendilerini
dünyadan geri çekmelerinin zamanı geldiğinde
yalnızlık halindeki düşünceyle kendisini daha çok
ebedi âleme adar. Şartlar, çoğunlukla hastalık,
yaşlanma, hapis hayatı gibi Said Nursî’nin tüm
hayatı boyunca karşılaştığı ve onu dünya
hayatından uzaklaştırdığı bu tür durumları öne
çıkarır.
Kendisinin “İhtiyarlar Risalesi”nde bu zamanların
hiçbir şekilde kayıp olarak düşünülmemesi
gerektiğini, aksine manevî zenginlik zamanları
olduğunu idrak ederek Allah’ın muradını anlama ve
ahirete hazırlanma zamanları olarak değerlendirilmesi
gerektiğinden bahsedilmektedir. O, İstanbul’u son
ziyaretlerinden birinde tefekküre dalmak maksadıyla
Sarıyer’de inzivaya çekildiğinde şu tecrübeyi
yaşamıştır:
“İşte bu ihtar-ı Kur’anîyi aldıktan sonra, o
kabristan, İstanbul’dan ziyade bana ünsiyetli oldu.
Halvet ve uzlet, bana sohbet ve muaşeretten daha
ziyade hoş geldi. Ben de Boğaz tarafındaki
Sarıyer’de bir halvethane kendime buldum. Gavs-ı
Azam (r.a.) Fütuhu’l-Gayb’ıyla bana bir üstad ve
tabip ve mürşid olduğu gibi İmam-ı Rabbani’de
(r.a.) Mektubat’ıyla bir enis, bir müşfik, bir hoca
hükmüne geçti. O vakit, ihtiyarlığa girdiğimden
ve medeniyetin ezvakından çekildiğimden ve
hayat-ı içtimaiyeden sıyrıldığımdan pekçok
memnun oldum. Allah’a şükrettim.
“İşte, ey benim gibi ihtiyarlık içine giren ve
ihtiyarlığın ihtarıyla vefatı çok tahattur eden
zatlar! Kur’an’ın verdiği ders-i iman nuruyla
ihtiyarlığı ve vefatı ve hastalığı hoş
görmeliyiz, belki bir cihette sevmeliyiz. Madem iman
gibi hadsiz derecede kıymettar bir nimet bizde vardır;
ihtiyarlık da hoştur, hastalık da hoştur, vefat da
hoştur.”
Özet olarak, Said Nursî için medeniyet ile iç içe
olmak mı, yoksa ondan elini eteğini çekmek mi
tarzındaki bir sorudan ziyade, ?önemli olan bunlara
karşı tutumlarımızın neler olacağıdır? Eğer bir
kimse Allah’ın rızasını arıyor ise, gerek hapis
hayatı, gerek yaşlılık ve gerekse ölümü
Allah’ın bir mükafatı olarak telakki edip, Onun isim
ve sıfatlarını daha iyi anlama arayışı içinde
olmalıdır. Medeniyet, Allah’ı anlamak ve sonsuz
mutluluğa erişmek amacıyla bir vasıta olarak
kullanılmak yerine, bir kişinin sadece kendisini
sevmesi ve ihtiyaçlarını en üst seviyede tatmini
için bir nihai amaç olarak düşünülürse oldukça
tahripkar bir alternatif olarak kendini gösterir. Nihai
olarak, günümüz hayatında Allah’ın isim ve
sıfatlarını yansıtan pekçok yön vardır. Bunlar
kabul edilmeli ve Allah’a şükretmelidir. Fakat,
Allah’ı ve onun hayatımızdaki ehemmiyetini
dışlayan tarzdaki modernitenin bakış açısı, yalan
s?yleyerek vermiş olduğu sözleri tutmaz. Bu tür
yanlış beyanları anlayıp tahlil ettikten sonra
reddetmek için gerekli olan şey, manevî olgunluktur.
Bunu elde edebilmek ve iyiyi kötüden ayırabilmesi
Kur’an’ın iyi bir şekilde anlaşılması ile
mümkün olabilir.