Ziyaretci Defteri
Akademik Calismalar
Akademik Calismalar
Akademik Calismalar

Makale

Hakikat ve Hoşgörü: Said Nursi'nin Başarısı

Tebliğ, John Hick'in eserinin bir incelemesiyle başlıyor. Hick, dünyadaki bütün büyük dinlerin eşit ve "gerçeğin" makûl karşılığı olduğuna inanan çoğulcu hipotezi savunmuştur. Buna rağmen bir birey "anlayışlı" mizaca sahip olsa bile, bu durumla ilgili problemler büyüktür. Bu, hemen hemen bütün büyük dinlerdeki sadece kendi geleneklerinin doğru olduğunu savunan inananlar için bir problem teşkil eden agnostisizm konusunda gerçek bir kapilütasyondur. Risale-i Nur'a döndüğümüz zaman bir alternatif buluyoruz. Said Nursî İs­lâmın doğruluğunu mütalaa ederken aynı zamanda eserlerinde hoş­görüye de yer vermiştir. Risale-i Nur'u incelediğimizde, "ehl-i ki­tap" kavramının, mantıksal olarak, Karl Rahner'ın "İsimsiz Hıris­tiyanlar" mefhumundaki gibi işlediğini görüyoruz. Çözümü, doğ­ruluk ve hoşgörü probleminin dinî karşılığına duyulan ihtiyacı vur­gulayarak buluyoruz.

Takdim


Çoğu Batılı için doğruluk ve hoşgörü tamamıyla bağdaşması im­kansız olarak görülür. Problem, bir dünya görüşünün "doğru" ol­duğunun kabul etmenin, diğerlerini "yanlış" olduğunu imâ etmek anlamına geleceğini savunan görüşün altında yatar. Tarih boyunca, güçlü olana karşı olan rağbet, güçlü olanlarla görüş ayrılığı olanların (ve bundan dolayı görüş açıları "yanlış" olanlar) sansürlenmesi ve hatta öldürülmesi gerektiğini savunmuştur. Neticede tartışma, doğru olanın onaylanmasının genelde hoşgörüsüzlükle karşılanmasıyla sonuçlanır.


Bu tebliğde, İngiliz filozof John Hick'in yaklaşımını inceleyerek başlayalım. Hick, dünyadaki bütün büyük dinlerin eşit ve "haki­katin" makûl karşılığı olduğuna inanan çoğulcu hipotezi öne sürü­yor. Bu bağlamda, her büyük dinin sadık mensupları için büyük problem teşkil eden, anlayışlı mizacın benimsenebileceğini göster­me­ye çalışacağım. Öncelikle, çoğulcu hipotezin mantıkî anlamının, her geleneksel dindeki ayrı hakikat kavramlarının yanlış olmasıdır. Burada bir yanlış vardır. Sadece liberaller hoşgörülü olabilir ve hoş­görü, dindeki hakikat ihtimalini inkar etmeye karşın ortaya çıkar.


Yeni bir alternatif arayışı için Bediüzzaman Said Nursî'nin düşün­cesine dönüyoruz. Onun Risale-i Nur'unda, dinî çeşitliliğin, İs­lâmın doğruluğunu ve mucizevîliğini kesin olarak taahhüt ettiğine dair bir yaklaşım görüyoruz. Said Nursî'nin dini çeşitliliğe yaklaşımının üç özelliğine bakalım:


Çoğulcu hipotez


Dinsel farklılıklara alternatif bir bakış öneren John Hick'in[2] yak­laşımıyla başlıyoruz. Onun çözümü "Diğer Dinlerin Hıristiyan Te­olojisi tartışması" meselesinde ortaya çıkıyor. Hick, öğrencisi Alan Race'in[3] öne sürdüğü tasniflendirmenin üzerine bina ederek, din­sel çeşitliliğin içe kapalı ve dışa açık karşılıklarının uygunsuz olduğunu iddia ediyor. Bunun yerine, hepimiz "çoğulcu" olmalıyız. Bu tartışma Hıristiyan doktrinindeki Hz. İsa'ya itikat problemi ta­rafından provoke ediliyor; yani, eğer İsa tek yol ise, Hıristiyan ol­mayanlar ne olacak? İçe kapalılar, dinsel inançlarına sadık Hıristiyanların, İncil'in kurtuluş için tek yol olduğu iddiasına kendilerini adamış olduğunu öne sürer. Ve bu kilise dışına ulaşabilmek için misyonerliği zorunlu kılmaktadır. Dışa açıklar Hıristiyanlıkta Tanrının muhafaza ediciliğinin sadece bilinçli onaylamaya ihtiyacı olmadığını savunurlar. Bir insanın Hıristiyanlık tarafından kurtarılması başka bir dine mensup olsa da mümkündür (örneğin İslâm). Romalı Katolik teolog Karl Rahner, böyle Müslümanların gerçek isimsiz Hıristiyanlar olduğunu söyler. Hick, içe kapalı durumu tutarsız ve adaletsiz olduğu için reddediyor. Tutarsızdır, çünkü Tanrı bü­tün insanların kurtuluşunu istiyor (bk. 1 Tim 2:4) ve sadece bir kül­türel dinin meşruluğu halinde bu istek gerçekleştirilemez olur. Ada­letsizdir, çünkü, insanların büyük çoğunluğu, kendilerinden kay­naklanan bir hata olmaksızın, Hıristiyan olmayan kültürlerde doğ­muşlardır. Hick'e göre, merhametli bir Tanrı, insanların çoğunu yanlış kültürün içinde doğdukları için cehenneme mahkum ede­mez. Dışa açık durumu reddediyor, çünkü kuramsal olarak çok ken­dinden emin ve aşağılayıcı bir tutumdur. Bilgi kuramında, Hick'in görüşü hiçbir insanın Tanrının doğasından ve dünyayla olan ilişkisinden tamamen emin olamayacağıdır. Dışa açıklar Hıristi­yan hareketinin hakikate yakın olduğundan ve diğer bütün dinlerin (en iyi ihtimalle) bu hakikat hakkında kısmi bilgiye sahip olduğun­dan emindirler; Hick bu özgüveni haklı çıkaracak hiçbir şey gö­re­mez. Bu aşağılayıcı ve kibirli bir yaklaşımdır. Çünkü bir insanın kendi tanımını kabul etmez (sözgelişi Müslüman), fakat bunun ye­rine bu insanı bir isimsiz Hıristiyana çevirir.[4]


Neticede onun çözümü sözde bir çoğulcu hipotezdir. Çoğulcu hipotezin özü ulaşılmış basit bir gerçektir ve dünyanın bütün büyük dinlerinde kısmen açığa çıkar. Bu durumda gerçek neye benzer? Hick'in ilk yazıları bir teistik çoğulculuğu öneriyordu—sevecen ve iyi, bütün büyük inanç geleneklerini alttan destekleyen tek bir tanrı. Fakat sonradan, teistik çoğulculuğun Budizmi karşılamadığını fark etti. Budizm sayısız değişik formlar alır, fakat bütünüyle bir tan­rıdan söz etmeyi zorlaştıran için önemli engelleri vardır. Bu­diz­min esas ilkesi olan dört Yüce Hakikat mefhumunun içinde neredey­se Tanrı hiç yer almaz. Bu yüzden, "Dinin Bir Yorumu" adıyla ya­yınlanan Gifford konferanslarında Hick, hiçbir geleneğin tarif edemeyeceği yahut tamamen bildiğini iddia edemeyeceği "hakikat"i tartışır. Bu yolla, Budizm'deki Nirvana'nın önemi "hakikat"in tecrübe edilmesiyle bağdaştırılabilir.


Bu durumda şu manzarayla karşı karşıyayız: Hakikat, her kültürde farklı şekilde yorumlanan yüceliğin tarafsız anlamıdır. Türkiye'deki Müslümanlar "yüceliği" "Allah" olarak tanımlarken, Hindistan'da yaşayanlar Krishna olarak, Kuzey Amerika'da yaşayan Hıristiyanlar ise İsa olarak adlandırırlar. Kant'ın felsefesindeki nominal (varlığından emin olunmayan yalnızca akılla idrak edilen) ve fenomenal (gözlemlenerek aklî olarak anlaşılan) kavramlar arasındaki farkın doğruluğunu kabul etmektedir. Nominal, kutsallığı "biz­zat kendi içinde" görme bilincidir. Fenomenal ise kutsalı, "akıl­la idrak edilen" bir kavram olarak kabul eder. Nominal ula­şı­la­maz­dır. Bütün bildiğimiz, her kültürün kendi dili ve kendi kavram­ları içinde tarafsız bir hakikat yorumu yaptığıdır. Herhangi bir kültürün daha az doğru olduğunu iddia edemeyiz. Çünkü hiçbirimiz kendi kültürümüzü yüceleştiremeyiz ve Hakikatin gerçekte neye ben­zediğini bulamayız.


Hick'in dinsel çeşitlilik konusunda hoşgörülü onayı bazıları tarafından takdir edilse de, mantığının vardığı sonuç büyük dinlerin, sadık mensuplarını rahatsız edecektir. Bu sonuç, "hakikat"in varlığı hakkında bütün bildiğimizin, agnostik olma zorunluluğumuzdan ay­rı olduğunu belirtmektedir. Hick'e göre çoğulcu hipotezle ters dü­şen bütün farklı doktrinler reddedilmelidir. Yani, Hick'e göre, Müs­lümanlar Kur'an'ın Allah'tan gelen en son ve kesin bildiri oldu­ğuna inanırken ve Hıristiyanlar İsa'nın Tanrının vücut bulmuş ha­li olmasını kabul ederken, her ikisi de yanılmaktadırlar. Bu doktrin­ler, geleneksel olarak anlaşıldığı şekliyle çoğulcu hipotezle bağ­daş­maz. Çünkü, bu anlayışa göre eğer Kur'an doğruysa, Kur'­an'­ın dün­ya görüşü diğerlerinden daha doğrudur ve kısmen, çok tan­rılı dine inananlar ve Teslis inancını kabul eden Hıristiyanlar ya­nıl­mak­tadırlar.


Eğer Hick'in çözümünü gerçek ve hoşgörü olarak kabul edersek, bu, hepimiz inanç geleneklerimizin liberal taraftarları haline gelmemiz anlamına gelir. Bütün geleneklerdeki farklı hakikatler kökten yeniden yorumlanmalıdır. Neticede Tanrının vücut bulmuşu olan İsa sadece pek çok değişik peygamberden biridir; ve Kur'an, Tanrıdan gelen son ve kesin kitap olmak yerine, sadece, çoğunu hemen hemen hiç bilmediğimiz yüce varlığın hakikatine tanıklık eden pek çok kutsal kitaptan biridir.


Alternatif arayışı


İşte bu noktada Bediüzzaman Said Nursî'nin eserlerine dönüyoruz. Bediüzzaman (asrın harikası anlamına gelir) Said Nursî'nin ha­yatı (1873-1960) halifelik ve Osmanlı İmparatorluğunun çözülme yıllarına, Birinci Dünya Savaşı'nın trajedisine, 1923'te koyu laikliğe olan bağlılığın ilk etkileriyle Türkiye Cumhuriyetinin kurulmasına kadar birçok tarihî değişime tanık olmuştur. Onun başlıca muhatabı (hem laik, hem de Hıristiyan olarak gördüğü) Batı ve İslâ­­mın birçok değişik formlarıydı. Yahudilik, özellikle Said Nur­sî'­­nin düşünce yapısından dolayı eserlerinde sadece belirli yerlerde ge­çer. Risale-i Nur'un başarısının, İslâma hem hakikati benimseye­cek bir yaklaşım getirmek, hem de, dinsel çeşitliliği hoş görmeyi sağ­lamak olduğunu gösterebilirim. Bu Said Nursî'nin müteakiben dö­neceğimiz düşüncesidir.


Hakikat ve hoşgörü açısından Said Nursî


Nursî'nin fikirlerindeki üç özelliği incelemek istiyorum. Bunlar:


Birincisi, Said Nursî kendisini İslâmın doğruluğuna ve başkalarına bu doğruyu anlatmaya adamıştır.


İkincisi, Said Nursî kendi geleneğinde diğer inanç gelenekleriyle birlikte uyumlu olmanın önemini gösteren birçok delil bulmaktadır.


Üçüncüsü, Nursî, Müslümanların gayr-ı Müslimlere karşı şiddete başvurmalarının İslâmdaki özgüven eksikliğini gösterdiğine inanır. İmanı güçlü, özgüvenli Müslümanlar şiddete başvurmaya ih­ti­yaç duymazlar.


Birinci özelliğe dönersek, Nursî için İslâm sadece kültürel bir se­çim değildir. Onun yerine İslâm Allah'ın varlığının ve Allah'ın in­sanlardan istediklerinin son, kesin ve en nazik tarifidir. Bundan dolayı, Nursî Hz. Muhammed'in öneminden şöyle bahseder:


"Rahmânü'r-Rahîmden, Arş-ı Âzamdan gelen Furkan-ı Hakîmin kendisine indiği Efendimiz Muhammed'e, ümmetinin hasenatı adedince milyonlar salât ve milyonlar selâm olsun. Risaleti Tevrat, İncil ve Zebur'da müjdelenen; nübüvveti irhâsâtla, cinlerin hâtifleriyle, insanlık âleminin evliyalarıyla, beşerin kâhinleriyle müjdelenen; bir işaretiyle ay parçalanan Efendimiz Muhammed'e, ümmetinin hasenâtı adedince milyonlar salât ve selâm olsun."[5]


Bu dine bağlılığın temelinde, Hz. Muhammed'in ahlâkı ve onun Tevrat ve İncil'le olan ilişkisi hakkında kesin hakikatler bulunduğu­nu belirtmek gerekir. On Dördüncü Reşha'da Said Nursî dikkatini Hz. Muhammed'den Kur'an'a çevirir:


"İşte, Rabbimizi bize tarif eden Kur'ân-ı Hakîm: şu kitab-ı kebir-i kâinatın bir tercüme-i ezeliyesi; şu sahâif-i arz ve semâda müs­tetir künûz-u esmâ-i İlâhiyenin keşşafı; şu sutûr-u hâdisâtın altında muzmer hakaikın miftâhı; şu âlem-i şehadet perdesi arkasındaki âlem-i gayb cihetinden gelen iltifâtât-ı Rahmâniye ve hitâbât-ı ezeliyenin hazinesi; şu âlem-i mâneviye-i İslâmiyenin güneşi, teme­li, hendesesi; âlem-i uhreviyenin haritası; Zât ve sıfât ve şuûn-u İlâ­hiyenin kavl-i şârihi, tefsir-i vâzıhı, burhan-ı nâtıkı, tercüman-ı sâ­tıı; şu âlem-i insaniyetin mürebbîsi, hikmet-i hakikîsi, mürşid ve hâ­dîsi; hem bir kitab-ı hikmet ve şeriat; hem bir kitab-ı dua ve ubu­di­yet; hem bir kitab-ı emir ve davet; hem bir kitab-ı zikir ve marifet gibi, bütün hâcât-ı mâneviyesine karşı birer kitap ve bütün muhte­lif ehl-i mesâlik ve meşârib olan evliya ve sıddıkînin, asfiya ve muhakkikînin herbirinin meşreplerine lâyık birer risale ibraz eden bir kütüphane-i mukaddesedir."[6]


Said Nursî, İslâmın doğruluğu konusunda son derece mantıkî de­lillerin olduğuna inanır. Kur'an'ı okuyan hiç kimsenin metnin özündeki ilahiliği kabul etmekten kaçamayacağı fikri Said Nursî'­nin eserlerinin bir çok yerinde yer almaktadır. Hakikaten de, Kur'­an'­ın okuyucu üzerindeki etkisi o kadar büyüktür ki, Nursî onun İla­hî kaynağını savunurken bir "reductio ad absurdum (yanlış olanın çürütülerek hakikatin ortaya çıkarılması)" yöntemi kullanır. Hal­kın Kur'an'ın diğer bütün kitaplardan farklı olduğunu tam açıkla­yamasa da kabul ettiğini şöyle açıklıyor:


"Öyleyse, ya Kur'ân umumun altındadır veya umumun fevkinde bir derecesi vardır. Umumun altındaki şık ise, muhal olmakla be­raber, hiçbir düşman, hattâ Şeytan dahi diyemez ve kabul etmez. Öy­leyse, Kur'ân umum kitapların fevkindedir; öyleyse mucizedir. Öy­leyse, bizzarure ve bilâşüphe, Kur'ân Hâlık-ı Kâinatın kelâmıdır. Çünkü ortası yoktur ve muhaldir ve olamaz."[7]


Said Nursî, John Hick'in aksine kendi geleneğine olan güçlü bağlılığıyla yola çıkar. Nursî, İslâmın hakikat olduğuna inanır. İslâm, sadece onun için değil bütün dünya için bir hakikattir. Nur­sî'nin kapsamlı eserlerinde, Allah hakkında birçok hakikatin olduğu­nu ve Kur'an'ın bu doğrulardan biri olduğuna dair bir açıklamaya rastlamayız. Risale-i Nur'da hiçbir postmodern kültürel izafiyet yok. Nur Talebelerini yetiştirmenin önemi anlatırken bunu apaçık ya­pıyor. Diyor ki:


"Kur'an ehl-i kitaptan iman edenleri tahsisle şereflerini ilân; ve imana gelmeyenleri imana şu âyetle teşvik ediyor: ‘Onlar sana indirilen Kur'ân'a da, senden önceki peygamberlere indirilen kitaplara da inanırlar. Onlar, âhirete de kesin olarak iman etmiş kimselerdir.' (Bakara, 4) Bu âyet, şunu anlatmak ister: ‘Ey ehl-i kitap! İslâ­mi­yeti kabul etmekte size bir meşakkat yoktur; size ağır gelmesin. Zi­ra, size bütün bütün dininizi terk etmenizi emretmiyor. Ancak, iti­kadatınızı ikmal ve yanınızda bulunan esasat-ı diniye üzerine bina ediniz diye teklifte bulunuyor. Zira Kur'ân, bütün kütüb-ü sâli­fe­nin güzelliklerini ve eski şeriatlerinin kavaid-i esasiyelerini cem et­miş olduğundan usulde muaddil ve mükemmildir. Yani, tâdil ve tek­mil edicidir."[8]


Said Nursî'nin İslâmın tüm dünyadaki tek hakikat olduğunu savunmasıyla ilgili olarak, bu paragrafta iki yorum daha görebiliriz. Bunlar: Müslüman olmayanları İslâma dönmeleri için davet etmek ve bir anlamda Kur'an'ın Hıristiyanlık ve Yahudiliği tamamladığı inancıdır. Bu "ifa teolojisi", Karl Rahner'ın Hıristiyanlık ve Hıristiyanlık dışı inançlar arasında kurduğu bağlantıda da bulunabilir.


Şimdi, bu "gelenek temelli" başlangıç noktası (Alasdair Mac­Inty­re'ın eserinden alınmış bir ifade) John Hick'in liberal yaklaşımı için büyük bir avantajdır. Bu avantaj şudur: Dünyadaki Müslümanların büyük çoğunluğu aynı noktadan yola çıkmaktadır. Çeşitlilik, diyalog ve hoşgörü konusundaki birlik kısmî inançsızlıktan kaynaklamaz, fakat inanç geleneğinin özellikleri üzerine temellen­di­ril­meye ihtiyacı vardır. Her gelenekte, hoşgörüyü sağlamak için "dinsel inançlarına sadık" inanırlara ihtiyaç vardır. Zaten Hick'in yak­laşımı sadece liberal olanları ve kendi geleneklerinde kısmen ta­rafsız olanları cezp etmektedir. Said Nursî'nin yaklaşım tarzı çok da­ha ümit vericidir.


Şimdi, Said Nursî'nin hakikat ve hoşgörü konularındaki ikinci özelliğine dönüyoruz. Bu yorumda, açık bir şekilde kaynağını gele­nek­ten alan, gayr-ı Müslimlerle uyumlu olmayı teşvik etmek hak­kın­da birçok gerekçe gösterir. Sadece bu özellikte verilen, kendi doğ­rultusunda sağlam bir tez olabilir ve ben az sayıda örnekle tatmin olabilirim. Said Nursî'nin bu özellik hakkındaki başlıca misalin­de, muhabbetin önemini vurgular. Hutbe-i Şamiye'deki şu parag­raf bu yaklaşımı çok güzel anlatır:


"Bütün hayatımda, hayat-ı içtimaiye-i beşeriyeden kat'î bildiğim ve tahkikatların bana verdiği netice şudur ki: Muhabbete en lâyık şey muhabbettir; ve husumete en lâyık sıfat husumettir. Yani, hayat-ı içtimaiye-i beşeriyeyi temin eden ve saadete sevk eden muhab­bet ve sevmek sıfatı, en ziyade sevilmeye ve muhabbete lâyıktır. Ve hayat-ı içtimaiye-i beşeriyeyi zîrüzeber eden düşmanlık ve adâvet, her şeyden ziyade nefrete ve adâvete ve ondan çekilmeye müstahak ve çirkin ve muzır bir sıfattır."[9]


Şimdi Said Nursî için bu çok temel olan muhabbet ihtiyacı, diğer­leriyle uyumlu ve barış içinde yaşamayı gerektirir.


Bu konunun güzel bir misali Thomas Michel tarafından da kaydedilmiştir.[10] Doğu Anadoludaki Kürtler, Yunanların ve Ermeniler serbest kalmalarından dolayı endişelendikleri zaman, Said Nursî son derece kararlı bir şekilde "gayr-ı Müslimlerin özgürlüğünün bizim özgürlüğümüzün bir parçası" olduğunu savunmuştur.[11] Ayrıca Hıristiyanların bağımsızlığının meşru olmasının onaylanmasından korkmanın cehalet, sefalet ve husumet temelli olduğunu belirtir. Michel'in de belirttiği gibi: "Said Nursî'nin mesajı neredeyse 80 yıl önce söylenmiş olmasına rağmen günümüz için de geçerlidir. Bugün Hıristiyanlar ve Müslümanlar arasındaki çatışmaların ve gerginliklerin temelinde yatan sebep, sadece başkalarının kötü ni­yeti değil aynı zamanda bizim de egemen olma, intikam ve hükmet­me gibi bencil isteklerimizdir."[12] Nursî'nin nazarında, Müslüman­ların Hıristiyanların özgürlüğüne saygı göstermeleri Kur'anî bir yükümlülüktür.


Böylelikle, Said Nursî'nin eserlerinde muhabbet ve diğerlerinin haklarına saygı göstermek mefhumları eşit bir şekilde ele alınmıştır. Bu iki özellik gayr-ı Müslimlerle olan ilişkilerimizi şekillendirir. Her ne kadar Hıristiyanlara İslâmın hakikatlerini anlatmanın öne­mine birçok yerde değinse de, ahir zamanda İslâma dönüş yapmamış birçok güvenilir ve samimî Hıristiyanlar bulunacağını kabul eder. Deccal'e ("Allah'ı bütünüyle inkar etmeye sebep olan naturalist ve metaryalist düşüncenin"[13] bir sunumu) karşı verilen ev­rensel mücadelede Müslümanlar ve samimî Hıristiyanlar Dec­cal'a yenilmemek için birlikte çalışacaklardır. Bu bağlamda Nursî şöyle der:


"Hem âlem-i insaniyette inkâr-ı ulûhiyet niyetiyle medeniyet ve mukaddesât-ı beşeriyeyi zîrüzeber eden Deccal komitesini, Hazret-i İsâ Aleyhisselâmın din-i hakikîsini İslâmiyetin hakikatiyle birleştirmeye çalışan hamiyetkâr ve fedakâr bir İsevî cemaati namı altında ve ‘Müslüman İsevîleri' ünvanına lâyık bir cemiyet, o Deccal komitesini, Hazret-i İsâ Aleyhisselâmın riyaseti altında öldürecek ve dağıtacak, beşeri inkâr-ı ulûhiyetten kurtaracak."[14]


Ahir zamandaki bu işbirliği, aynı zamanda İsa'nın dönüşüyle de alakalıdır. Nursî, bu durumu şöyle açıklar:


"İşte böyle bir sırada, o cereyan pek kuvvetli göründüğü bir za­man­da, Hazret-i İsâ Aleyhisselâmın şahsiyet-i mâneviyesinden ibaret olan hakikî İsevîlik dini zuhur edecek, yani rahmet-i İlâhiyenin se­mâsından nüzul edecek, halihazır Hıristiyanlık dini o hakikate kar­şı tasaffi edecek, hurafattan ve tahrifattan sıyrılacak, hakaik-i İs­lâ­miye ile birleşecek, mânen Hıristiyanlık bir nevi İslâmiyete inkı­lâp edecektir. Ve Kur'ân'a iktida ederek, o İsevîlik şahs-ı mânevî­si tâbi ve İslâmiyet metbû makamında kalacak, din-i hak bu iltihak neticesinde azîm bir kuvvet bulacaktır. Dinsizlik cereyanına kar­şı ayrı ayrı iken mağlûp olan İsevîlik ve İslâmiyet, ittihad netice­sinde dinsizlik cereyanına galebe edip dağıtacak istidadında iken, âlem-i semâvatta cism-i beşerîsiyle bulunan şahs-ı İsâ Aley­his­se­lâm, o din-i hak cereyanının başına geçeceğini, bir Muhbir-i Sa­dık, bir Kadîr-i Külli Şeyin vaadine istinad ederek haber vermiştir. Madem haber vermiş, haktır. Madem Kadîr-i Külli Şey vaad etmiş, elbette yapacaktır."[15]


Her ne kadar bu ifadeye bazı duyarlı Hıristiyanlar güceneceklerse de bugünün Hıristiyanlığının "çarpıklığı ve bozulmuşluğu" bir yana atılacak ve Hıristiyanlık "bir nevi İslâmiyetin farklı bir formu" haline gelecek. Bu paragrafın öneminin altında yatan gerçek, ahir zamanda dahi hâlâ güvenilir Hıristiyanların bulunacağıdır. Başka bir deyişle, Said Nursî'nin ahiret hakkındaki inancı bugün varlığı devam eden Hıristiyan topluluğuna karşı bir koruyucu unsurdur. Her ne kadar sosyolojik ve teolojik olarak gerçekleşemeyeceğinin farkında olsa da bütün Hıristiyanların İslâmiyeti kabul et­mesi onu çok sevindirirdi. Hıristiyanların ve Yahudilerin ahir za­man­da bir görevleri vardır. Birçok gerekçeyle anlatıldığı gibi Müslü­manların Hıristiyanlar ve Yahudilerle olan ilişkilerini korumak gi­bi bir görevleri vardır. Her ne kadar Hıristiyanlar ve Yahudiler be­ğenmeseler de, bu teolojinin sosyal ve politik sonuçları oldukça hayırlıdır.


Kur'an'da bu konuda çok dikkat çeken âyetler de vardır. Mesela, Maide Suresinin 51. âyetinde Hıristiyanlar ve Yahudilerle dostluk etme yasaklanıyor gibi görünür. Said Nursî burada ilginç bir yorum yapar: Âyetin geçerliliğini kabul etmekle birlikte bu yasaklamanın çok geniş kapsamlı olmadığını ifade eder. Bunun yerine buradaki yasaklama Yahudilerin ve Hıristiyanların Müslümanlar için bir tehlike unsuru olduğu zamanlara aittir.


"Zaman-ı Saadette bir inkılâb-ı azîm-i dinî vücuda geldi. Bütün ezhânı nokta-i dine çevirdiğinden, bütün muhabbet ve adaveti o noktada toplayıp muhabbet ve adavet ederlerdi. Onun için, gayr-ı Müslimlere olan muhabbetten nifak kokusu geliyordu. Lâkin, şimdi âlemdeki bir inkılâb-ı acîb-i medenî ve dünyevîdir. Bütün ezhânı zapt ve bütün ukulü meşgul eden nokta-i medeniyet, terakki ve dün­yadır. Zaten onların ekserisi, dinlerine o kadar mukayyed değil­dir­ler. Binaenaleyh, onlarla dost olmamız, medeniyet ve terakkileri­ni istihsan ile iktibas etmektir. Ve her saadet-i dünyeviyenin esası olan âsâyişi muhafazadır. İşte bu dostluk, kat'iyen nehy-i Kur'­ânî­de dahil değildir."[16]


Başka bir deyişle dostluk ancak amaçların olumlu ve uyumlu olmasıyla gerçekleşebilir. Said Nursî hayatı boyunca ehl-i kitapla olumlu ilişki kurmanın öneminin bilincindeydi. Kur'an ve hadisi esas alan bu fikirlerin bir sonucu olarak, Müslümanların gayr-ı Müslimlerle olumlu ve yapıcı ilişkiler içinde olmaları gerekmektedir. Gayr-ı Müslimler İslâmın bu hayat görüşünün doğruluğunu ka­bul ederler, ama bu onlar için bir yükümlülük değildir. Fakat sonuç ola­rak çeşitlilik, diyalog ve diğer insanlarla uyumlu, barış içinde yaşamak konularında sağlam bir İslâmî fikir elde ederiz.


Bu bizi üçüncü özelliğe götürür. Said Nursî için dinler arasında şiddete başvurmak İslâmın doğruluğuna olan güven eksikliğini gösterir. Nursî'ye göre sadece zayıflar şiddete başvurur. İslâm için yeterli sağlamlıktaki fikirler beraberinde başarıyı getirir. Şükran Vahide yazdığı Nursî'nin biyografisinde bunu şöyle anlatıyor:


"Risale-i Nur şiddetli ateizm ve dinsizliğe karşı mücadele ederken, barışçı cihat veya manevî cihat yöntemini kullanmıştır. Yalnızca imanın güçlenmesi ve yaygınlaşması için çalışmak, aynı zaman­da, komünizmin ahlakî ve manevî yıkımlarına, dinsizliğin cemiyeti çalkantılı hale getiren ve anarşi oluşturan güçlerine karşı, toplum içinde dengeyi, barışı ve iç düzeni de koruma çabasıdır."[17]


Başka bir deyişle, Nursî'nin barış anlaşmazlığını ele alması dinin hakikati konusundaki Batı şüpheciliğinden değil dinin hakikatinden kaynaklanır. Nursî İslâmî bir yenilenme ister; Müslümanların bu gücü kendi geleneklerinden çıkarmalarını ister. Bunu yaparken Allah arayışında olanları çekmek için delillerin sağlamlığının ve gerekçelerin yeterli olduğuna inanır. O bunu, "sözlü cihat" veya "maddi olmayan cihat" olan manevî cihat olarak adlandırır. Cihadın maddi olmamasının nedeni olarak, başarının şiddete başvurmaktansa, Allah'a güvenerek fikirler vasıtasıyla barışçıl bir yolla elde edilebileceğini gösterir. Said Nursî'nin inandığı Allah, Müslümanların samimi dualarıyla mucizeler yaratabilir. Böylece diğer geleneklerin savunucuları söz konusu olduğunda Nursî İslâmın güzelliğini ve tutarlılığını gösteren şiddet karşıtı delillere başvurur. Nursî, İslâmda bütün imanlı Müslümanların ittifak halinde bulunmasının bir yükümlülük olduğunu ifade eder. Şöyle der:


"Haricî düşmanın hücumunda dahilî münakaşâtı terk etmek ve ehl-i hakkı sukuttan ve zilletten kurtarmayı en birinci ve en mühim bir vazife-i uhreviye telâkki edip, yüzer âyât ve ehâdis-i Nebevi­ye­nin şiddetle emrettikleri uhuvvet, muhabbet ve teavünü yapıp, bütün hissiyatınızla, ehl-i dünyadan daha şiddetli bir surette meslektaş­larınızla ve dindaşlarınızla ittifak ediniz, yani, ihtilâfa düşmeyiniz. ‘Böyle küçük meseleler için kıymettar vaktimi sarf et­me­k­ten­se, o çok kıymetli vaktimi zikir ve fikir gibi kıymettar şeylere sarf ede­ceğim' deyip çekilerek ittifakı zayıflaştırmayınız. Çünkü bu mâ­nevî cihatta küçük mesele zannettiğiniz, çok büyük olabilir."[18]


Yine burada dikkate değer bir iddia yer almaktadır. Bununla birlikte, İslâmî cemiyette dindar bir hareket olarak anlaşmazlıklardan ve çekişmelerden kaçınmaya teşvik ederken, Nursî böyle yapmanın da yanlış olacağını ısrarla savunur. Bu fikirleri dinî bir görev olarak yerine getirmek bizim ahlâkî cihat kavramının işaret ettiği anlaşmazlık vurgusunu bilmediğimizi gösterir.


Nursî çoğulculuk gerçeğini (örneğin birçok dinî gelenekler olması) ve İslâmî cemiyetin içinde ve dışındaki anlaşmazlığın kaçınılmaz olduğunu kabul eder. Ancak, onun tutumu "İslâmın diğerleri arasındaki tek hakikat" olmasından ziyade (John Hick'in metodu), kendine özgü iddiaların ve inançların kabul edilmesini sağlayacak çok daha derin bir imanı sağlamaya çalışır. Nursî, yenilenme­nin bir parçası olarak Müslümanların plüralist dünyaya uyum sağ­lamalarını kolaylaştıracak İslâmî inanç konusunda, Müslümanla­rın yeterli özgüvene sahip olmalarını ister.


Hakikî bir Müslümanın, fikirleri sağlam olan diğer geleneklere de uyum sağlayabileceği düşüncesiyle ilgili olarak burada bir yoruma girilmelidir. Nursî, gerçek Müslümanların kötü nesiller yetiştirdiğine dair birçok laik eleştiriyle karşılaşmıştır. Nursî buna karşı şu fikri savunur: Laik düzenin teslimiyetçi Müslüman olan vatandaşlar istememesi görüşüne katılmak yerine, en iyi örnek vatandaşları bu hakiki Müslümanların yetiştireceğini savunur. Onlar devlet düzeni için bir tehdit unsuru değildir; onların devleti yıkmaya ihtiyaçları yoktur. Hutbe-i Şamiye'de şöyle der:


"Şimdi istediğimiz nokta, mü'minlerin teveccühleri ve teyakkuzlarıdır. Teveccüh-ü umumînin tesiri inkâr edilmez. İttihadın hedefi ve maksadı i'lâ-yı kelimetullah ve mesleği de kendi nefsiyle cihâd-ı ekber ve başkalarını da irşaddır. Bu mübarek heyetin yüzde doksan dokuz himmeti siyaset değildir. Siyasetin gayrı olan hüsn-ü ahlâk ve istikamet ve saire gibi makasıd-ı meşruaya masruftur."[19]


Nursî her seferinde, çeşitlilik ve anlaşmazlığı sorgularken, Batı­da­ki Hıristiyanlığı savunan ilahiyat dallarının fikirlerini şekillendiren şüpheci yaklaşımı kullanmak yerine, derin bir Allah sevgisi ve Kur'­­an'ın yüce kelamı üzerinde ısrarla durur. Nursî için çeşitliliği ele almanın en güzel yolu yarı-agnostisizm değil iman teslimiyetidir.


Hick ve Nursî'nin karşılaştırılması


John Hick ve Said Nursî arasında iki önemli fark vardır. Birincisi, Hick dinî çeşitlilik konusundaki probleme kaynak olarak dışarıyı gösterirken, Said Nursî problemi İslâmın içinde görür. Hick, dinî çeşitlilik fenomenine tam bir izah getirmeye çalışan bir âlimdir. Hıristiyanlığın özelliklerini üzerinde çok taşımaz.[20] Hayatı boyunca bir üstünlük anlayışına sahip olmasına rağmen, asıl olanın en iyi tanımı konusunda agnostik (Allah'ın var olup olmadığından emin olmama) olduğunu kabul eder. Bu şekilde, bir âlim olarak Hick, geleneksel Hıristiyanlığın dışında yer alarak, bir takım dinî çeşitlilik tarifleri sunar. Hick'in çoğulcu hipotezi, Hick ile aynı konumda bulunan herkesi kendine çekecektir. Gerçekten de bu hipotez, New York Times okuyucularında, Amerika'nın doğu kıyılarında ve post-Hıristiyan Avrupa'da popülerdir. Fakat bu alanların dışında ilgi çekmemektedir. Çoğu dindar insan kendi geleneklerine karşı yarı-tarafsız değildirler. İnsanlar bir dinin tanımlarını kabul ettiklerinde, hayatlarını o dinin tanımlamalarına göre şekillendirirler.


Said Nursî İslâmî tanımlamalarla yola çıkar. O, İslâmın özelliklerinin doğruluğunu benimser. Nursî'nin vazifesi, çeşitlilik gerçeğini İslâmın bakış açısından yorumlamaktır. Bugün kendi geleneklerinin gerçeklerine sahip çıkan, hoşgörü ve çeşitliliğin zorluğunu kabul eden birçok Hıristiyan ve Müslüman vardır. Nursî'nin başarısı, İslâmın geleneksel formunu çok derin yaşarken aynı zamanda diyalog ve hoşgörünün önemini de beyan etmesinden kaynaklanır. Hick'in hakikat ve hoşgörü problemi konusundaki çözümünden farklı olarak, Nursî'nin yaklaşımı prensip olarak herhangi bir geleneksel Müslüman tarafından kabul edilebilir niteliktedir.


İkinci fark ise, John Hick'in bütün potansiyel saldırıları engellemek için takındığı yüksek bir İngiliz hassasiyetidir. Mesela, bir geleneğin, yücelik gerçeğini diğerlerine göre çok daha doğru bir şekilde açıkladığını iddia etmesi bir nevi saldırıdır.[21] Böylece, Yahudilerin, Hıristiyanların ve Müslümanların Allah'ı "hareket edebilen", "karar verebilen" ve "sevebilen" olarak tanımlarken, Budistlerin kişisel olmayan yücelik görüşünün yanlış olduğu öne sürülmektedir. Hick bu durumun inançlar arasındaki iyi ilişkilere engel oluşturan bir kibir olduğunu düşünmektedir. Başka bir deyişle, diğer dinlerden kendi dinine çevirme çabasının tamamen karşısında dur­maktadır. Dünya dinleri hakikatin "kültürel" karşılıklarıdırlar. Hin­­distan'da esas din Hinduizm; Amerika'da Hıristiyanlıktır. Hick'e göre, hangi dinde olduğunuz çok önemli değildir; belirli kül­­türlerde yaşayan insanlara uygun olan birçok seçenek vardır


Her ne kadar dinî ilişkilerde saygı yerinde bir tutum olsa da, dinî bir hakikati kabul edildiğinde ve o hakikate bağlanıldığında, Hick'in bahsettiği saygı kavramı gerçekçi olmayan bir beklenti olur. Ve birçok ilim adamı için de bu mesele tartışmalı bir nokta olmuştur. Hick'in görüşlerine göre, her dinî gelenek kesin farklılığı reddetmeli ve her din için ve inanırlar için itici olan yarı-agnostik tavrı takınmalıdır. Ve her geleneksel inanırın kendi liberal çoğulculuk hipotezini kabul etmesini ister. Burada, bütün hakikat savunucularının kendi görüşlerinin üstün olduğunu ima etme özelliğine sahip olduğunu ve diğerlerinin kendilerininkini kabul etmesini istediğini hatırlayalım. Bu ifade "Kur'an'ın Allah'ın insanlığa gönderdiği en son ve kesin tanım" olduğunu savunan Müslümanlar için doğru olduğu gibi, "bütün dinlerin yanlış" olduğunu iddia eden ateistler için de doğrudur, "bütün dinlerin hakikate götürmede eşit geçerliliğe sahip olduğunu" savunan çoğulcular için de doğrudur.


Said Nursî İslâmın hakikatine inanır. Bunun, Hıristiyanlığın temelde belirli hususlarda yanlış yolda olduğu anlamına geldiğini kabul eder. Ayrıca Hıristiyanlara hakikati anlatmanın İslâmî bir görev olduğunu onaylar. Doğal olarak bir Hıristiyan olarak ben buna katılmıyorum. Ve Nursî çok ilginçtir çünkü bu anlaşmazlığın kaçınılmaz olduğunu da kabul eder; ve benim ibadetlerimi devam ettirip dinimi muhafaza etmemi de onaylar; ve Allah'ın Hıristiyanları dünyanın sonuna kadar koruyacağını tasdik eder. Said Nursî ifadelerinde John Hick'e nazaran daha tavizsiz bir üslup kullanır, ama çok daha tesirlidir. Hick'in dinlerin karşılıklı olarak onaylanma ütopyasının yerine, Said Nursî meselelere hakikatin hoşgörüyle birleştirildiği bir konumdan bakar.


Hıristiyanlık sınıflandırmasındaki "çoğulculuk", "dışa açıklık" ve "içe kapalılık gibi kavramlar diğer inançlara kolayca uyum sağlayamazlar. Hıristiyanlığın kurtuluş hakkındaki özel sorusu diğer dinî geleneklerde aynı şekilde ortaya çıkmaz. Bununla beraber, eğer terminolojiyi uyarlayabilirsek, belki Said Nursî'yi bu spektruma yerleştirebiliriz. Dışa açıklık, temsil-sisteminin (örneğin bir dünya görüşü meydana getiren inançlar ve eylemler) doğru olduğu ve bir grubun üyelerinin bu sistemi onaylamasının esas olması görüşü olabilir. İçe kapalılık ise, belirli bir grubun belirli bir temsil sisteminin diğerlerine göre hakikate daha yakın olması, fakat hakikati kısmî olarak anlayan diğer gruplarında onaylanabilmesi yaklaşımı olarak nitelendirilebilir. Çoğulculuk farklı temsil sistemleri arasına dahil edemeyeceğimiz bir tutumdur. Bundan dolayı bütün gruplar (güzel ahlâkî ifadelere sahip olanlar) eşit geçerliliktedir.


Sınıflandırmayı bu açıdan yorumladığımızda, Said Nursî'yi tam anlamıyla "içe kapalı (inclusivism)" olarak nitelendirebiliriz. O, Kur'an'ın izahları doğrultusunda İslâmın hakikatini ve Hz. Muhammed'in hayatının esaslarını teslim etmiştir. Yine de diğer inançlarda hakikatin kısmî olarak bulunduğunu kabul eder. Asıl mücadele içe kapalılar ve dışa açıklar arasında gerçekleşmektedir. Çoğulculuk sadece giderek daha çok dine karşı olmaya teşvik edecektir. Said Nursî Karl Rahner'den haberdar olmalıydı. İçe kapalılık hem hakikati hem de hoşgörüyü bir arada tutan bir yaklaşımdır.



[1] Prof. Dr. Ian Markham: Doktorasını 1996'da Exeter Üniversitesinde tamamladıktan sonra, aynı üniversitede ilahiyat dalında öğretim görevlisi oldu. Aka­demik kariyerinde gayet başarılı ve hızlı bir ilerleme kaydetti. İlk önce Li­ver­pool Hope Üniversitesinde İlahiyat Profesörü oldu. Ardından kurucu dekan ve Liverpool İlahiyat profesörü olarak Liverpool Hope University College'inde gö­rev aldı. Bunu ise 2001'de, Hartford Seminary'e dekan olması takip etti. Halen bu görevi yürütmektedir. Çalışmalarını birçok kitapta ve ilahiyat sahasında yayınlanan birçok uluslararası dergilerde yayınladı.

[2] John Hick'in görüşleri birçok eserde bulunur. Görüşlerinin en sistematik su­numu, Gifford Konferanslarında bulunur. (Dinin Bir Yorumu, Basingstoke: Mac­millan, 1989)

[3] Alan Race, Hıristiyanlar ve Dinî Çoğulculuk (Londra, 1983)

[4] Müslüman yazar Bilal Sambur, "isimsiz Hıristiyan" kavramını şöyle açıklamıştır: "Dinler arası ilişkilere bir katkıları yoktur, çünkü insanlar dinlerini özgürce seçmişlerdir. Bundan başka, bu kavram insan özgürlüğü ve diğer dinlerin mensuplarının gururları açısından pek de hürmetkar olmayan bir yaklaşım içerir." Bilal Sambur, "Is Interfaith Prayer Possible?", Dünya Dinleri Karşılaştırması, Haziran 1990.
[5] Said Nursî, Sözler, On Dokuzuncu Söz

[6] Sözler, On Dokuzuncu Söz

[7] Sözler, On Beşinci Sözün Zeyli

[8] Said Nursî, İşârâtü'l-Í'caz, 50 (İstanbul: Envar Neşriyat, 1995); Niyazi Beki'nin, Kur'an'ı Anlamada Çağdaş Bir Yaklaşım: Risale-i Nur Örneği (Dördüncü Sempozyum), Kur'an ve İrşad Tarzı adlı tebliğinde söylediği gibi (bk. s. 201)

[9] Said Nursî, Hutbe-i Şamiye, 49 (İstanbul: Sözler Yayınevi 1996)

[10] Thomas Michel, Bediüzzaman Said Nursî'nin Düşüncesinde Müslüman-Hıristiyan Diyaloğu ve İşbirliği, Kur'an'ı Anlamada Çağdaş Bir Yaklaşım: Risale-i Nur Örneği (Dördüncü Sempozyum) (İstanbul: Sözler Neşriyat, 2000)

[11] Said Nursî, Münazarat, 21 (İstanbul: Sözler Yayınevi 1977)

[12] Thomas Michel, s. 557

[13] Thomas Michel, s. 560

[14] Said Nursî, Mektubat

[15] Said Nursî, Mektubat

[16] Osman Cilacı'nın Kur'an'ı Anlamada Çağdaş Bir Yaklaşım: Risale-i Nur Örneği adlı sempozyumda "Risale-i Nur'un Kitab-ı Mukaddese Getirdiği Yorumlar" adlı tebliğinde bahsettiği gibi.

[17] Şükran Vahide, Said Nursî'nin biyografisi: Risale-i Nur'un yazarı, üçüncü bölüm.

[18] Said Nursî, Yirminci Lem'a

[19] Said Nursî, Hutbe-i Şamiye Birinci Zeyl

[20] John Hick içinde birçok seçkin ilim adamının vücut bulma hadisesinin geleneksel doktrinini buldukları Myth of God Incarnate'in editörüydü.

[21] Hick'e dürüst olmak gerekirse, o aynı zamanda bu tür iddiaların bilgi kuramı açısından zor olduğunu düşünür.

 

 

© gencnur.com