Ziyaretci Defteri
Akademik Calismalar
Akademik Calismalar
Akademik Calismalar

Makale

Konunun Özü: Nursî'nin Şiirsel

İman Tasavvuru

Prof. Dr. Jane Smith[1]

Kur'an'daki hiçbir kavram, Allah'ın Hz. Muhammed'e vahyini esas alan imandan daha esaslı değildir. Tam anlamıyla doğru ve ahlâkî bir hayatın çekirdeği olan imanın, genel olarak tasdik ve teslim anlamlarını birlikte içerdiği farzedilir. Kur'anî bakış açısına göre, bütün faziletler, güzellikler doğrudan doğruya Allah'ın varlığından ve vahyine olan imandan kaynaklanır. Kur'an'da açıkça ifade edildiği gibi, bu imanın en önemli esası, Allah'ın birliğini ve bütün insanların ahirette, hayat boyu yaptıklarından sorgulanacaklarını kabul etmektir. Birbirinden ayrı tutulması imkansız olan bu iki kavram, Kur'an'ın mesajını ve İslâm dininin genel yapısını anlatmaktadır.[2]

Kur'an'ın maksadına uygun olarak, Bediüzzaman Said Nursî, imanı, hayatının, davasının ve eserlerinin merkezi haline getirmiştir.[3] Genellikle "iman müceddidi"[4] olduğu ima edilmekle birlikte, "Yeni Said" olarak adlandırılan son dönemlerinde bütün gayretlerini, iman kavramını, hem ferdî anlamda hem de fertlerin toplumdaki görevleri açısından tefsir etmek için sarf etmiştir.[5] Bu kısa tebliğimde Said Nursî'nin Kur'an'ın penceresinden bakarak ele aldığı "iman" üzerine ve kendi şahsî düşüncelerindeki hakikî imanı yaşamaktan kastını incelemeye çalışacağım. Nursî, eserlerinde imanî meseleleri anlatırken, kendi hayatından ve eserlerini okuyan talebelerinin hayatlarından örnekler verdiği gibi, ilginç tasvirler ve mecazî ifadeler de kullanarak vermek istediği mesajı çok daha anlaşılır hale getirir.

Said Nursî'nin son dönem eserleri özellikle, Kur'an'ın açık birer yorumu niteliğindedir. Bu yorumlar tefsir adı verilen geleneğin bir parçasıdır. Nursî, bu tefsirlerde hem akla hem de kalbe hitap etmiştir. Zengin tasvirleri, okuyucunun, Nursî'nin kendi düşüncelerini, duygularını ve bugünün dünyasında yaşama anlayışını bir arada idrak etmesini sağlar. Onun eserleri, yorumlama tekniğinde gerçekten çok başarılıdır. Risale-i Nur külliyatında, Nursî, temsilleri bolca kullanarak okuyucunun Kur'anî gerçekleri çok daha kolay bir şekilde anlamasını amaçlamıştır. Bu tasvirler Nursî'nin imanî zayıflık ve insan hayatındaki sonuçları konusunda yaptığı açıklamaları anlatmada çok etkili olmuştur.

Sürekli olarak birçok mecaz anlatım kullanırken, aynı zamanda Nursî, Kur'an'ın tefsirini yaparken neyin ne olduğunu açık açık anlatmaktan ziyade daha çok öğretici bir üslup kullanmayı tercih etmiştir. O, hem bir yorumcu hem de iyi bir öğreticidir. Eserlerinde, günlük hayattan çeşitli örnekler verdiği gibi, kainatın en uzak köşelerinden de birçok örnekler vererek, iman ile imansızlık arasındaki kesin farkı tarif etmiştir. Bu ayırım Nursî'nin zihninde gayet açık olduğu ve imanın inceliklerini gayet iyi kavradığı halde, eserlerinde kendisinin de şahsî hayatında gerçek bir imana sahip olmak için gayret gösterdiğinden bahsetmiştir. Kendi tecrübeleriyle imanın, bir anda kazanılacak bir başarı olmaktan ziyade, derece derece, sürekli yeni şeyler fark ederek, devamlı artan bir kavram olduğunu çok iyi bilmektedir.

Nursî'nin temsilî anlatımları, mukayeseleri ve kısa hikayecikleri sürekli olarak imanın önemini anlattığı meselelerde –ki bu onun en önemli meselesidir– kendini göstermektedir. En sık kullandığı misali ise hodbin adam ve hudabin adam arasında yaptığı karşılaştırmadır. Birinci adam herşeyi olumsuz görmektedir. Bulunduğu ortamı, tamamıyla düşmanlarla, cesetlerle, işkence ve umutsuzlukla dolu bir matem yeri olarak görmektedir. İyi ahlâklı ve dindar olan adam ise aynı mekana baktığında, umumî bir şenlik, neşe içinde Allah'ı zikreden insanlar görür. Tabii ki hiçbir şeyden pervası olmayan ve ahlâksız olan birinci adam, imansızdır. İkincisi ise, Allah'ı tanıyan ve tasdik eden imanlı adamdır. Bu iki adamın görüş açıları, cehennemin derinliklerindeki Zakkum ağacını ve cennetin şahane âlemlerindeki Tuba ağacını temsil etmektedir.[6] Nursî, başka bir yerde de, imanın Allah'ın antika bir sanatı olan insanın kıymetini açığa çıkardığını, imansızlığın da kıymetini düşürdüğünü söyler. Ayrıca imanın insanı sultan ettiğini, imansızlığın ise aciz bir canavara dönüştürdüğünü belirtir.[7]

Nursî, eserlerindeki imanî bahisleri anlayabilmeleri için talebelerini devamlı olarak hadiselere iman dürbünüyle bakmaya sevk etmiştir. Kendisi, olaylara iman gözüyle baktığında neler gördüğünü şöyle anlatır: "Ben de baktım ve iman gözüyle gördüm ki, bu zerrecik vücudum hadsiz bir vücudun aynası ve nihayetsiz bir inbisatla hadsiz vücutları kazanmasına bir vesile ve kendinden daha kıymettar, bâki, müteaddit vücutları meyve veren bir kelime-i hikmet hükmünde bulunduğunu ve mensubiyet cihetiyle bir an yaşaması ebedî bir vücut kadar kıymettar olduğunu ilmelyakîn ile bildim."[8]

Bu dürbün benzetmesini daha sonraları genişleterek felsefenin yorumunu şöyle yapmıştır: Felsefe, herşeyi çirkin, korkunç gösteren siyah bir gözlüktür. İman ise, herşeyi güzel, ünsiyetli gösteren şeffaf, berrak, nuranî bir gözlüktür. Daha sonra, geçmiş, gelecek, semavat ve arz cihetlerinden bakarak imanî gözlükle hayata bakmanın rahatlığını açığa çıkarır.[9] Ayrıca "Hakkalyakin derecesindeki iman vasıtasıyla, Cennetin bu âlem-i fânide –temsilde hata olmasın– bir nevi müstemlekeleri ve daireleri bulunabilir. Ve kalb telefonuyla, yüksek ruhlarla muhabereleri olabilir, hediyeleri gelebilir" demektedir.[10]

Peki Said Nursî'nin iman hakikatlerini çoğu zaman temsillerle anlatmasıyla, Kur'an'ın iman ve imansızlık arasındaki farkları çok daha öz ve direkt bir şekilde anlatması arasında nasıl bir paralellik bulunmaktadır?

Teslimiyet yönüyle iman

Bizim İngilizceye "faith" olarak çevirdiğimiz kavram, Kur'­an'­da Arapça bir kelime olan "iman" olarak kullanılmıştır. "Amene" fiil kökünden gelen bu kelime, sadakat, güvenilir olma, korkudan emin olmak gibi çeşitli anlamlar içerir. Bu fiilin dördüncü çekimi anlam olarak kişinin bir şeye veya birine inanması ve emniyet içinde olmasını ifade eder. Başka bir deyişle bir inanç sahibi olmak anlamına gelir. İman sahibi olan kişi, Allah'ın vahyinin esaslarını bilir, kabul eder ve Allah'a inanır, teslim olur. Kur'an'da Enfal Suresinin 2. âyetinde "Mü'minler ancak o kimselerdir ki, Allah'ın adı anıldığı zaman kalpleri titrer, kendilerine Onun âyetleri okunduğunda imanları ziyadeleşir ve onlar yalnız Rablerine tevekkül ederler" denilmektedir. Kur'an'da iman sahiplerine Allah'ın emirleri ve tavsiyeleri anlatılırken, çoğunlukla âyetler "Ey iman edenler (ya eyyühellezine aminu)" ifadesiyle başlar. Aynı şekilde Said Nursî de tefsirlerinde "Ey ehl-i iman!" ifadesini kullanır ve imanın, şeytanların müthiş tahriplerine karşı en önemli silâh olduğunu söyler.[11]

Nursî, imanî meselelerde her zaman "teslimiyet" kelimesini kullanmasa da, bu kavramın kesinlikle kişinin Allah ile arasındaki en doğru rabıtanın esasını teşkil ettiğini söylemektedir. Hem Eski Said'in hem de Yeni Said'in eserlerinde, insanın gerçek imanı elde etmesiyle, inançsızlık cehenneminden, Türkiye'deki İslâmî hayatın ma­ruz kaldığı Batılılaşma, laiklik ve modernizmin cazibedar tehlike­lerinden kurtulacağını anlatılır. Bu meselede çoğunlukla, Hz. Pey­gamberin kendi hayatında ve Sahabelerinin hayatındaki halis ve hakikî imanını dikkate verir.[12] Nursî'ye göre, Kur'an hakikatleri­ne inanmak insanı hem bu dünya cehenneminden hem de ahiret ce­henneminden korur.[13] "İşte, bunun gibi bütün hakaik-ı imaniye ve İslâmiye, kendilerinin şe'nlerini, muktezaları olan azamete isti­nad ederek, karşılarındaki küfrün dehşetli muhâlâtından ve vahşetli hurâfâtından ve zulmetli cehâlâtından kurtarıp kemâl-i iz'an ve tes­limiyetle selîm kalblerde ve müstakim akıllarda yerleştirirler."[14]

Şükür yönüyle iman

Kur'an'ın birçok âyetinde anlatıldığına göre imanın en temel şartlarından biri, yaşadığımız hayatın Allah'ın bir ihsanı ve bu hayat içinde Allah'ın insanlığa sunduğu nimetlerin apaçık birer âyet olduğunu kabul etmektir. Gerçek imana sahip olan insan kainattaki bu âyetleri görür ve Allah'ın birer ihsanı olduğunu akleder. İmanı ol­mayan kişiler ise bu âyetleri fark edemeyeceklerdir. Allah'a ve Kur'­an'ın âyetlerine iman etmek, aynı zamanda önemli bir esas olan Allah'ın insanlığa bağışladığı ihsanlarından dolayı ona şükretme­yi ve hamd etmeyi de içine alan bir mefhumdur. Allah'a şükret­mekten kasıt, sadece kalbî olarak değil aynı zamanda şahsî olarak da hamd etmek ve secde etmektir.

Birçok yerde Said Nursî, Allah'ın bir ihsanı olan iman nimetine karşı "Elhamdülillah" ifadesini kullanır.[15] Ayrıca, imanı ebedî saadetin bir anahtarı olarak görür ve vazifelerini yerine getiren ehl-i marifetin kendilerine verilen İlâhî nimetleri ve iman faziletini hiçe saymayacaklarını belirtir.[16] Yirmi Altıncı Lem'ada "Yedinci Rica" olarak adlandırdığı kısımda, geleceklerini ölüm ve yokluktan başka bir şey görmeyen ihtiyarların maneviyatını güçlendirmek için kendi bazı tecrübelerinden bahseder. Barla'da Çam Dağında yalnız başınayken, memleketinden uzakta bulunmanın hüznü, vefat etmiş dostlarının acısıyla birlikte ihtiyar yaşında sürgün edilmenin ağırlığı omuzlarına çöker. O anda Allah o hazin haline bir teselli gönderir. Nursî, o yüce kudretin bir tek cilve-i inayetinin bütün dünyanın yerini tutacağını söyler. Burada, Nursî şahsî olarak kendi memleketinden, geçmişinden, elemlerinden bahsederken, bu perişanlık içinde teselliyi imanda bulur ve bu çaresizliğine karşı ilaç olarak imanı gönderdiği için Allah'a şükreder. "Dünya ve âhireti nimet ve rahmetle doldurmuş bir surette, hakikî mü'minlerin nur-u iman ve İslâmiyetle inkişaf ve inbisat etmiş bütün hasselerinin elleriyle o iki muazzam sofradan istifadeyi temin eden ve gösteren nur-u iman nimetinin mukabiline, o imanı bana veren Hâlıkıma, bütün zerrât-ı vücudumla, dünya ve âhiret dolusu hamd ve şükür, elimden gelse yaparım."[17]

Allah korkusu yönüyle iman

Kur'an'daki imanî meselelerden biri olan Allah'tan korkma kavramı çok mühim bir meseledir. Bu kavram, Allah'a karşı itaat, din­darlık veya "korkmak" fiilinden türemiş olan Allah'tan korkmak manasına gelen "takva" sahibi olmak anlamlarına gelir. Allah'tan korkmak, Kur'an'da Haşir Suresinin 18. âyetinde "Ey iman edenler, Allah'ın emir ve yasaklarına karşı gelmekten sakının. Allah'tan korkun!" şeklinde geçmektedir. Burada anlatılmak istenen korku, insanın dehşete düşmesi, hiçbir tesellisi olmadığı halde acınacak halde bulunması gibi bir durumu ifade etmez. Aksine, Allah'ın öldükten sonra insanları yeniden diriltecek kudretine ve celaline karşı hürmet göstermek, onun haşmeti karşısında titremektir. İmanî bir mesele olan korku Kur'an'da, insanın Allah'ın adaletine ve rahmetine sığınarak sarsılmaz bir tevekkül kaynağı elde etmesi olarak anlatılır. "Mü'min olanlar ancak Allah'a tevekkül etsinler." (İbrahim Suresi, 11)

Said Nursî Allah'tan korkma meselesini anlatırken, talebelerini şeytanın desiselerine karşı ve imanî zayıflıktan kaynaklanan endişelere karşı ikaz etmiştir. Kişinin sağlam bir imanı varsa şeytanın verdiği vehimlere aldırmayacak, onlardan zarar görmeyecektir. Ama şeytanın desiselerinden etkilenen bedbaht kişi, imanının zayıfladığı korkusuna kapılır. Nursî, bu vesveselerin, insanın Allah ile arasındaki bağlantısını ve imanını kaybetmesi anlamına gelmediğini anlatır. Vesveselere kapılmış insanın, bu yüzden Allah ile arasındaki bağlantısını ve imanını kaybetmeyeceğini anlatır. Fakat, vesveseli kişinin de şeytanın bu hilelerine karşı Kur'an'ın imanî esaslarına sağlam bir şekilde sarılması gerektiğini söyler. "İşte, ey ehl-i iman! Sizi idam-ı ebedîden ve dünyevî ve uhrevî cehennemlerden kurtaran Kur'ân'ın himayeti altına mü'minâne ve mutemi­dâ­ne giriniz ve Sünnet-i Seniyyesinin dairesine teslimkârâne ve müs­tahsinâne dahil olunuz, dünya şekavetinden ve âhirette azaptan kur­tulunuz." [18] Said Nursî, Allah'ı anlatırken, dehşet duymak, titre­mek kavramlarından ziyade, imansız bir hayatın endişelerini gide­­recek (belki Kur'an'ın kastını tam olarak anlatan) huşu içinde olmak, şükretmek ve hazzetmek gibi mefhumları kullanır.

Dostları korumak yönüyle iman

Kur'an'da Tevbe Suresinin 71. âyetinde iman edenler anlatılırken, "birbirlerini kötülükten sakındırırlar" denilmektedir. Bu âyet devamında, mü'min erkek ve kadınların birbirlerinden sorumlu oldukları, devamlı iyiliğe teşvik ettikleri, namazlarını dosdoğru kıldıkları, zekatlarını verdikleri anlatılır. Kur'an'daki "iyiliği emretmek, kötülükten sakındırmak" anlayışı, imanı anlamak ve anlatmak için zorunludur. Sonraki âyette ise bu esasları yerine getiren mü'minlere Allah, cennette altından ırmaklar akan güzel meskenler vaad etmiştir.

İlahiyatçıların kesin yorumlarını bir yana bırakırsak, Müslümanların genel olarak, Allah katında çok önemli olan iman ve küfür kavramının tarifini yapmaktan kaçındıklarını görüyoruz. Allah'ı tam anlamıyla tanımak, Allah'ın birliğini kabul ve tasdik etmek anlamına gelen "tevhid" kelimesiyle ifade edilmiştir. Tevhid, Allah'ın benzerinin olmadığını, Allah'ın kesinlikle tek olduğunu kabul etmeyi ve insanların onun birliğini tasdik etmekle yetinmeyip, kendi hayatlarında, hareketlerinde de yansıtmalarını gerektirir. Allah'ın kainatın tek yaratıcısı ve sahibi olduğunu tasdik etmek anlamında Müslümanlar hayatlarında, ahlâk, dürüstlük ve dinî vazifeleri birer esas haline getirirler. Nursî, Allah ve insan arasındaki tevhid esaslı ilişkiyi şöyle anlatır: "İnsan, nur-u iman ile âlâ-yı illiyyîne çıkar."[19] İman, Allah'ın herşeyin yaratıcısı ve insanda var olan bütün sanatların sanatkârı olduğunu tasdik eder. Sanatkarına bağlılıktan ibaret olan iman, insandaki bütün san'atları ortaya çıkarır.

Kur'anî bir yaklaşım olan inananların dostlarını koruması düsturu, Nursî'nin yorumlarında derin bir akis bulur. Risale-i Nur'un birçok yerinde, iman sahiplerinin birbirlerine bağlılıklarını ve buna karşılık olarak imansızlık sonucunda ortaya çıkan ve herkesi etkileyen zararları anlatır. "Hem umum mevcudatın herbiri birer vazife-i âliye ile muvazzaf birer memur-u Rabbânî derecesinde iken, kü­für vasıtasıyla sukut ettirip, câmid, fâni, mânâsız bir mahlûk men­zilesinde gösterdiğinden, umum mahlûkatın hukukuna karşı bir ne­vi tahkirdir."[20] İman korumayı, kollamayı icap ederken, yanlış yola saptırmak herkesi etkiler. Nursî, bu durumu anlatmaya şu cümleyle devam ediyor: "Ehl-i isyana ve ehl-i dalâlete karşı kâinat hiddete geliyor, mevcudat kızıyor, mahlûkat öfkeleniyor." Said Nursî'ye göre, iman yalnız bir faaliyet değildir. Sonuçları sadece kişinin kendisini değil bütün kainatı ilgilendirir. "Âhireti bilmi­yor­san veya Allah'ı tanımıyorsan, sende öyle dehşetli bir hastalık var ki, milyon defa sendeki bu küçük hastalıktan daha büyüktür; ondan feryat et. Çünkü, bütün dünyanın mevcudatıyla kalbin, ruhun ve nefsin alâkadardır."[21] İmansızlık hastalığının çaresini araştırmak sadece insanın kendi ebedî saadetini kurtarmak değildir. Bu durum, bütün kâinatı ilgilendirir.

İman ve imanın karşı tezi

Kur'an, iyi ve kötünün ayrımını çok kesin bir şekilde yapmıştır ve bunlardan birini seçmenin kişiyi ya cennet bahçelerine ya da cehennem ateşine götüreceğini açıkça belirtmiştir. Bu durumda iman, doğru ve yanlışı belirleyen esas kriter olmaktadır. Nitekim bir­çok âyette iman sahipleriyle (mü'min), Allah'ın mesajlarını red­de­den inanmayan kişiler (kafir) arasında keskin bir çizgi olduğu be­lirtilmiştir. Bazı âyetlerde, imansız kişilerin inanmayışlarının sebe­binin aklî muhakemelerinin imanı benimsemelerine imkan tanıma­ması olarak açıklanmıştır. Ayrıca, iman etmeyenler Kur'an'da nan­kör olarak tanımlanmıştır. Yukarıda da anlattığımız gibi, şükür ve hamd gibi kavramlar imanın esaslarındandır. İbrahim Suresinin 34. âyetinde şöyle denilmektedir: "O, sözünüz ve halinizle istediğiniz herşeyden size verdi. Allah'ın nimetlerini saymaya kalkarsanız saymakla bitiremezsiniz. İnsan ise, şüphesiz ki, çok zâlim ve çok nankördür." İmanlı insan hakikati kabul ederek Allah'ın emirlerine itaat ederken, kafir Allah'ın insanlığa ihsan ettiği nimetlere karşı nankörlük eder. Allah "Öyle ise siz beni anın ki ben de sizi anayım. Bana şükredin; sakın bana nankörlük etmeyin!" buyurmaktadır. Kur'an'ın birçok yerinde iman ve küfür arasındaki bu negatif paralellik göze çarpmaktadır. Nimetleri inkar eden kişinin özellikleri de pek çok yerde tanımlanmıştır.

Nursî, eserlerinde iman ve küfür arasındaki bu çarpıcı farklardan çok yerde bahsetmiştir; hatta bu meselenin Risale-i Nur'da en çok göze çarpan konu olduğunu söylemek de mümkündür. Bir misalde Nursî, iki kardeşi anlatır. Bunlardan biri inanan bir ruha ve dürüst bir kalbe sahiptir. Diğeri ise inançsızdır ve kalbi bozulmuştur. Birincisi, Allah'a iman ve Kur'an yolunu takip ederken diğeri isyan ve inkar yolundadır. Birisi için bu dünyanın belaları olarak görünen durumlar, diğerine Allah'ın merhametli uyarıları ve ihsanları şeklinde görünür. "Her kim hayat-ı fâniyeyi esas maksat yapsa, zahiren bir cennet içinde olsa da, mânen cehennemdedir. Ve her kim hayat-ı bâkıyeye ciddî müteveccih ise, saadet-i dâreyne mazhardır."[22]

Nursî, küfür ve iman arasındaki farkları anlatırken, zengin tasvir gücünü kullanır: Sağlık ve hastalık; aydınlık ve karanlık; sultanlık ve zayıf bir canavar olmak; özgürlük ve hapis vs.[23] "Nasıl ki, iman, ölüm vaktinde insanı idam-ı ebedîden kurtarıyor; öyle de, herkesin hususî dünyasını dahi idamdan ve hiçlik karanlıklarından kurtarıyor."[24]

İman ve İslâm

İslâm, imana iki boyutlu bir bakış açısı getiren tek dindir. Düşey eksende, insanların dikkatini Allah'ın birliği kavramına çeker. Bu çoğu zaman imanî boyut olarak da adlandırılmıştır. Yatay eksende ise, bu birliği kabul eden insanların Allah'ı tasdik etmek için, müşterek olarak kurdukları ihlâslı imanî oluşumları dikkate verir. Müslümanlar, şahsî İslâm olarak da adlandırılabilecek, Allah'ın birliğini çağlar boyunca tasdik eden bu insanların ihlâsını takdirle anmışlardır. Cemaat kavramının ilk ortaya çıkması Mekke'den Medine'ye olan hicret zamanında gerçekleşmiştir. Hicret zamanında, her ne kadar İslâm çok yayılmamış olsa da Müslümanlar kendi aralarında bir grup oluşturarak ümmet mefhumunu meydana getirdiler. Bununla birlikte, çok ciddi tartışmaların yaşandığı kimin gerçekten ümmet olduğu sorusu da doğmuş oldu. Bu tartışmaların içinde İslâm ve iman arasında bir fark olup olmadığı meselesi de bulunmaktaydı.

Kur'an'da bu iki mefhum arasında çok kesin bir fark yoktur. Fa­kat belki Hücurat Suresi 14. âyeti dışında: "Bedevîlerden bazıları ‘İman ettik' dediler. Onlara de ki: Hayır, iman etmediniz. Siz ‘Müs­lüman olduk" deyin; çünkü iman henüz kalbinize girmiş değildir." İslâmın ilk zamanlarında Müslümanlar İslâm ve imanı birbirinden daha kesin bir çizgiyle ayırıyorlardı. Bunu yaparken genellikle, önce İslâmı, sonra imanı ve Allah'a bağlılığın en yüksek derecesi olan ihsanı temel alan Hz. Muhammed'in sünnetini esas alıyorlardı. Özellikle Fahreddin Razi dışında çok az Kur'an müfessiri İslâm ve imanın esas kimliği üzerine fikir beyan etmiştir. Fahrettin Razi, İslâm ve imanın genelde farklı ama özde aynı olduklarını savunmuştur. Çoğunluk, klasik Kur'an müfessirlerinin dehası olan Ebu Cafer et-Taberî'nin fikirlerini kabul eder. Taberî, İslâmı birinci mertebe olarak kabul eder ve Müslüman olmak için sözlü şekilde yapılan teslimiyet olarak nitelendirir. Sonraki mertebede ise kişi hem kalple hem akılla teslim olarak imanı elde etmiş olur.

Kur'an'da olduğu gibi, Said Nursî genellikle Müslüman olan ama imana uygun olmayan bir hayat yaşayan insanı ele alır ve İslâmın sadece Kur'an'dan ibaret olmadığını, aynı zamanda Hz. Muhammed'in hayatını da anlayıp örnek almak olduğunu anlatır. Bununla birlikte bazen, Kur'an'daki bedevî örneğindeki gibi, iman ve İslâm arasındaki farkı anlamaya dair vurgular yapar. Meselâ, Mektubat'ta, iman ve İslâm arasındaki ilişkinin birçok İslâm âliminin eserlerinde bahis konusu olduğunu ve bir kısmının "ikisi birdir" diğer bir kısmının da "ikisi bir değil, fakat biri birisiz olamaz" dediğini anlatır.

"Ben şöyle bir fark anladım ki: İslâmiyet iltizamdır; iman iz'an­dır. Tabir-i diğerle, İslâmiyet, hakka tarafgirlik ve teslim ve inkı­yad­dır; iman ise, hakkı kabul ve tasdiktir. Eskide bazı dinsizleri gör­düm ki, ahkâm-ı Kur'âniyeye şiddetli tarafgirlik gösteriyorlardı. De­mek o dinsiz, bir cihette Hakkın iltizamıyla İslâmiyete maz­har­dı; ‘dinsiz bir Müslüman' denilirdi. Sonra bazı mü'minleri gördüm ki, ahkâm-ı Kur'âniyeye tarafgirlik göstermiyorlar, iltizam etmi­yor­lar; ‘gayr-ı müslim bir mü'min' tabirine mazhar oluyorlar."[25] Ne­tice olarak hem imanın hem de İslâmın Tûbâ-i Cennetin meyveleri gibi tatlı ve güzel olduklarını söyler.

İman ve kainat bağlantısı

Bu makalede çok kez tekrar edildiği gibi, Said Nursî için, iman tek başına bir irade olay değil, aynı zamanda, kainatın bütün unsurla­rının birbirleriyle olan bağlantılarını fark etmek ve tasdik etmektir. Nursî, Allah'ın bütün âlemlerin sultanı olduğunu ifade eden Kur'anî delillerle, Allah'ın yarattığı ve inananların hizmetine sunduğu tabiat unsurlarının, bizden sonraki ve bizden önceki bütün varlıkların insanla olan ilişkisini birbirine rapteder. Nursî'nin tasavvufla olan münasebeti başka bir makale konusudur, ama Dale Eickelman'ın da belirttiği gibi, her ne kadar Kur'an vahyi daha mühim de olsa, Nursî tasavvufu imanî gerçeklere giden geçerli bir yol olarak görmüştür.[26] Ayrıca Allah'ın yüceliğini ispat etmek için kâinatın tefekkürünü yaparken tasavvufun bazı hikmetlerinden ilham aldığı bir gerçektir.[27] Fakat Nursî'nin tefekkürleri kendisine aittir. Taha Abdurrahman'ın da gözlemlediği gibi "O, şaşırtıcı benzersiz bir kapasiteye sahiptir. Bu kapasite onun hem kendi hayatının garip sırlarını, hem de çevresindeki olayların görünmeyen taraflarını keşfetmesini sağlar."[28]

Bu makaleyi yazmadan birkaç hafta önce yerel bir televizyonda Peru'nun yüksek dağlarında gezegenler üzerine yapılmış bir program izledim. Tabii bilimler konusunda az da olsa bilgim olmasına rağmen, sayılarını saymaktan aciz olduğum yıldızların ve gök cisimlerinin milyonlarca yıl öteden gelen muhteşem ışıkları beni hayrete düşürdü. "Aslında," dedi programcı, "zamanın başlangıcın­da yaratılan ilk yıldızların ışığını görebiliyoruz." Bir anda zaman ve uzay kavramı zihnimde çözülmeye başladı ve hayret içinde tele­viz­yonu kapadım. Ve bu enfes manzaraların, küçücük, mahdut ve çok narin olan biz insanlara gerçekten ne anlatmak istediğini düşün­meye başladım. Şans eseri, belki de Allah'ın merhametiyle, çok kısa bir süre sonra bu sempozyuma hazırlanmak için Said Nursî'­nin Risale-i Nur eserini elime aldım. Dördüncü Mektubu açtım ve Said Nursî'nin bazı yerlerinde Endülüs şairi ve mutasavvıfının sözlerinden alıntılar yaptığı bu şiiri okumaya başladım (Nursî, "şiir yazma istidadım yok" demektedir):

Dinle de yıldızları, şu hutbe-i şirinine,

Nâme-i nurunu hikmet bak ne takrir eylemiş.

Hep beraber nutka gelmiş, hak lisanıyla derler:

Bir Kadîr-i Zülcelâlin haşmet-i sultanına,

Birer burhan-ı nurefşânız biz vücud-u Sânie,

Hem vahdete, hem kudrete şahitleriz biz.

Şu zeminin yüzünü yaldızlayan

Nazenin mucizâtı çün melek seyranına,

Bu semânın arza bakan, Cennete dikkat eden

Binler müdakkik gözleriz biz.[29]

Said Nursî, "İşte, imanın şuuruyla ve iman rabıtasıyla, Arz ve Semavat San'atkârına intisap noktasında gökleri yıldızlarla, zemini çiçekler ve güzel mahlûklarla yapan, süslendiren ve böyle herbir san'atta yüzer mucize gösteren bir san'atkârın eser-i san'atı ve böyle hadsiz harikalı bir ustanın yapılışı olmak, ne kadar antika ve kıymettar ve şuuru varsa ne kadar iftihar eder ve şereflenir diye uzaktan hissettim" demektedir. Nursî için, imanın gözlerimizi kainatın hakikatlerine açtığı, Yaratıcısını ve bizim onunla olan alakamızı fark etmemizi sağladığı kesindir.



[1] Prof. Dr. Jane Smith: 1970 yılında Harvard Üniversitesi Dinler Tarihi/İslâmi Çalışmalar alanında doktorasını tamamladı. Pennsylvania Devlet Üniversitesi ve Harvard İlahiyat Okulu'nda öğretim üyeliği yaptı. Halen Hartford Seminary, Hıristiyan Müslüman İlişkileri, Duncan Black Macdonald Merkezi'nin müdür yardımcısı ve İslâmi Çalışmalar Profesörü olarak görev yapıyor. Birçok sa­yıda makale ve kitap yayınladı. Onun en son çıkan kitaplarından birkaçı şunlar­dır: Amerika'da İslâm (New York: Columbia University Press, 1999); Amerika'­da Müslüman Topluluklar, (Albany: State University of New York Press, 1994); Amerika Misyonu: Amerika'ya Yönelik Beş İslâmi Mezhep Hareketi, (Gainesville: The University Presses of Florida, 1993)

[2] Makalemde Kur'an'ın iman ve inanç anlayışı meselesinde kaynak olarak Jane Dammen McAuliffe'nin "İnanç" başlığındaki Kur'an Ansiklopedisini kullandım. II. cilt, Leiden: Brill, 2002

[3] Ben burada iman kelimesini "faith" şeklinde kullanıyorum, ama Risale-i Nurun İngilizce çevirisinde "belief" olarak kullanılmıştır. Burada ima edilen Şükran Vahide tarafından tercüme edilen Risale-i Nurun dört kitabıdır: Sözler, İstanbul: Sözler Neşriyat, 1992; Mektubat (1928-1932), İstanbul: Sözler Neşriyat, 1994; Lem'alar, İstanbul: Sözler Neşriyat, 1995; Şualar, İstanbul: Sözler Neşriyat, 1998

[4] Fred A. Reed, Said Nursî'nin İzinde, Yolların Ayrılış Noktasında İslâm, SUNY, 2003; Türkçe tercüme: Gelenek Yayınları, 2003

 

 

© gencnur.com