| Makale Risale-i
Nurlarda İmanın İnkişafı
ve
Manevî Olgunluk
Prof.
Dr. Marcia K. Hermansen
Bir kişinin inanç
ve ruhsal gelişimini yönlendirme kabiliyetinin hayat
boyu kendini gösterdiği fikri birçok geleneksel dinde
bulunur. 20. yüzyılda da din ve ruhsal gelişim
konularıyla ilgilenenler, inancın olgunlaşması ve
maneviyat temalarını anlatabilmek için Batı
psikolojisi ve kavramsal gelişim modellerinden ilham
almışlardır. İsviçreli araştırmacı Jean
Piaget’e göre merhale merhale ortaya çıkan inanç,
bireyin kendi inancı ve 20. yüzyılın diğer
inançlarından ortaya çıkan sentezden de etkilenir ve
bu durum çocukluk çağında oluşan mantıksal
gelişimle de alakalıdır. Bu hususlarda ahlâkî
gelişim üzerine çalışmalar yapmış olan Kohlberg ve
inanç merhalelerini araştıran Fowler oldukça
tanınmış teorisyenlerdir.
İslâmî gelenekte
ise kişilerin sorumlulukları, yaşları ve hayat boyu
değişen konumları göz önünde bulundurularak,
şeriat hükümlerinde yer almıştır. Gelişim
konusunda ayrıntılı fikirler ise, çocukların ve
yetişkinlerin eğitim ve öğretimlerini
gerçekleştirirken uygun yaklaşımlarla davranma
usulünde, diğer bir deyişle terbiye konusundaki
görüşlerde bulunulabilir. Felsefî ahlâk sisteminde,
adap çalışmalarında ve Sufi edebiyatında birçok
malzeme bulunulabileceği halde, genel olarak ruhsal
gelişim konusu ihmal edilmiş bir husustur. Ayrıca,
gelişim kavramını, insanî şartlardan öteye
taşıyan, kişinin dünyadaki hayat süresinden öteye
uzatan el-Haddad’ın eserlerini ve Mevlana’nın
yarı evrimsel bakış açısını da göz ardı
edemeyiz.
Bu tebliğimde 20.
yüzyıl Türk yazarı Said Nursî’nin şaheseri
Risale-i Nur’u inceleyeceğim. Risale-i Nur,
Türkiye’de İslâmî konularda çok önemli sosyal,
ahlâkî ve manevî reformların temelinde
bulunmaktadır. Yazılarında ve öğrencilerine
verdiği derslerde, modernizmin hücumu ve
Batılılaşma karşısında imanın korunmasının çok
gerekli olduğunu defalarca belirttiğini görürüz.
Nursî’nin hayatına baktığımızda sürekli
eğitimin öneminin vurgulandığını ve imanî ve
ahlâkî gelişim için güvenilir, kendini hizmete
adamış kişilere de bu esasları aşıladığını
görürüz.
Bizim İngilizcede
ruhanilik kelimesi için kullandığımız
“spirituality” kelimesi İslâmî geleneğin
savunucuları tarafından her ne kadar paralel anlamı
içerse de “ruhiyye” ve “ruhaniyye”
kelimelerine eşdeğer kabul edilmez. “Ruh”
kelimesi diğer Sami dillerinde olduğu gibi
“nefes” kelimesiyle ilişkilidir. Bizim ruh
anlamında kullandığımız “spirit” kelimesiyle
her zaman değil ama, bazen eşit anlamda kullanılır.
Bu anlamda kullandığımız ruh kelimesinin birçok
derecelerinin bulunduğunu ve insanın Allah ile olan
bağlantısını sağladığı gibi, bedeni hareket
ettiren güç olduğunu birçok klasik Müslüman yazar
delillerle açıklamışlardır. Allah’ın Âdem’i
yaratırken ona bir ruh üflediğini anlatan Kur’an
ayetleri (15:29, 32:9, 38:72) bu anlayışın temelini
oluşturmaktadır.
Kur’an’da ve
İslâmî kaynaklarda kullanılan “nefs” kelimesi ise
İngilizcede kullandığımız “soul (ruh)” veya
“ego” kelimelerine tekabül eder. Müslüman
mistikler kesin Kur’anî referanslara dayanarak
aşamalı bir nefis modeli geliştirmişlerdir. Bu
modelde önce nefis günaha meyleder, sonraki aşamada
günahlarından dolayı kendini suçlar, daha sonra
Allah’a yakınlaşır ve son merhalede ise nefis
günahlardan arınmış, rahat ve mutludur. Bu Sufi
psikolojisinin izlerine Said Nursî’nin
çalışmalarında da rastlamak mümkündür. Meselâ
sık sık tekrarladığı “kötülüğü emreden
nefis” ifadesi bunlardan biridir.
“Manevî” ve
“maneviyat” kelimeleri, dinin kendisinden ayrı
şeyler olsalar da bugün çağdaş Batıda oldukça
güncel kavramlar olmuşlardır. Bu anlayışa göre
“maneviyat” çoğu bakımdan dinden ayrıdır ve daha
çok kişisel bir kavramdır. Nursî’nin
çalışmalarında “manevi” kavramı bu anlamda
anlaşılmamalıdır. O, maneviyatı maddecilikle
karşılaştırmıştır, ama kesinlikle maneviyatın
dinsel bir temelden ortaya çıktığını hissetmiştir.
Nursî gibi bir
şahsiyetin “maneviyat”ını konuşmak, onun yorum
yaptığı İslâmî hususları ve kendi şahsî
uygulamalarını incelemeye yol açıyor. Meselâ
Nursî’nin dersleri ve İslâmî Sufizm arasındaki
ilişki, onun hayatını ve davasını inceleyenlerin
ilgi odağı olmuştur.
Ayrıca
Nursî’nin Abdülkadir Geylâni, Mevlana Celaleddin
Rumi (1273), İmam-ı Rabbani (1625) gibi evliyaların
yüce şahsiyetleriyle ve fikirleriyle olan ilişkileri
de dikkat çekmiştir. Nursî’nin yetiştiği
ortam, Nakşibendi müceddidi Mevlana Halid-i
Bağdadî’nin görüşlerinden oldukça
etkilenmişti. Nursî, işte bu âlimlerin meydana
getirdiği ilmî gelenekte yetişti. Fakat kişisel
olarak şeyh-mürit ilişkisinden kaçınmıştır.
Şöyle ki: Geleneksel Sufi tarikatındaki lider
otoritesinin ve taraftarlığın çağın değişen
şartları için uygun olmadığı beyan etmişti. Fakat
bazen de bu durumun aksine tarikatın olumlu
değerlendirmelerini de yapmıştır. Örneğin,
“Tarikat tasavvuf adı altında insanlara beşeri
olgunlukta yükselmek için bir sır takdim eder.”
Said Nursî’nin
görüşlerinde ferdiyet ve cemiyet
Klasik İslâmî
mistik felsefede kişi küçük bir kâinat veya mikro
kozmos olarak tanımlanır. Çoğumuzun bildiği
“kendini bilmek” deyimi veya “Kendini bilen
Rabbini bilir” hadisi bu anlayışın temelini
oluşturur (irfan veya marifet). Dünyadaki her insanın
içinde ayrıca küçük bir dünyası bulunduğunu
söyleyen Nursî, bu durumu çok ilginç ve açık bir
şekilde dile getirir.
“Hem herkesin bu
dünyada koca bir dünyası vardır: Adeta insanlar
adedince dünyalar birbiri içine girmiş. Fakat herkesin
hususî dünyasının direği, kendi hayatıdır.”
Şerif Mardin,
Nursî’nin fikirlerinde, cemiyetin tek başına bir
mevcudiyetten çok, insanî ilişkilerden müteşekkil
bir şebeke olarak ifade edildiğini söyler.
Mardin’e göre, Nursî’nin dünya görüşü,
toplumu, “analar ve babalar”, “bizim
hükümdarlarımız” veya “hükümdarlar” gibi
bileşenlerin toplamı şeklinde çizer. Usta ve onun
öğrencilerinden, usta zanaatkâr ile onun çırak veya
kalfalarından söz eder. Bu belirtiler arasındaki
bağlantılar ise “evlat sevgisi”, “verilen
sözün tutulması”, “yeminin kutsallığı”,
“arkadaşlık bağları kurulması”, “komşularla
iyi geçinme” ve “(kısmen) dinî bir cemaatin üyesi
olarak saygın bir konum elde etmeye çalışmak” gibi
unsurlardan ibarettir.
Mardin, Said Nursî
analizlerinde, sosyal ve siyasî fiillerden çok,
kişisel gelişim konularına odaklanmıştır.
Kişiselci unsur, bir toplumsal ilişkiler sistemi olarak
alındığında, Said Nursî’nin dinî stratejisinin
bazı yönlerini, örneğin İslâmiyetin yeniden
canlandırılmasında bir işaret noktası olarak
insanın içsel dünyasının değiştirilmesine yapılan
özel vurguyu açıklamaktadır. Bir kez daha burada da
iki etmen birbiriyle çakışarak işlev görmektedir:
Harekete geçmiş bir kişilik, toplumsal yapının
modernleştirilmesiyle ortaya çıkan gerekliliklerden
birisidir; ancak, bu hareketin fiilen
gerçekleştirilmesinin en iyi yolu, imanı gerçek
anlamda özerk bireyler tarafından geliştirilen bir
olgu haline getirerek, hareketin insanlarda kalıcı bir
yer elde etmesini sağlamaktadır. İdeolojik bir
çerçeve olarak İslâmiyet, harekete geçmenin haricî
dürtüsünü oluştururken, içselleştirilmiş
İslâmiyet de bireylerden kaynaklanan içsel dürtüyü
yaratacaktır. Bu içselleştirmenin taşıdığı önem,
kişilikçi sistemin mantıkî bir uzantısıdır.
Çünkü, kişiselci sistemde topluma ilişkin
-İslâmiyet dışında- kudsî kavramlar
olmadığından, kişinin peşinden koştuğu şey de bir
bütün olarak toplumun değil bireyin ve onun
“gönlünün” değiştirilmesi olacaktır.
Görüldüğü kadarıyla, siyaseti bırakıp bireylerin
dönüştürülmesi işine döndüğünde Said
Nursî’nin aklında yatan da, gönüllerin seferber
edilmesine yönelik bu imkânlardı.
Burada Mardin,
Nursî’nin bakış açısındaki siyasîlikten
bireyciliğe doğru olan değişimi anlatıyor. Said
Nursî’nin kendi içinde olan bu değişim, “Eski
Said”den “Yeni Said”e geçiş olarak
adlandırılır. Bu değişim aynı zamandan Osmanlı
yönetiminden cumhuriyetçiliğe geçişle aynı vakte
tekabül eder.
Mardin’in
anlattığı insanın kendi içindeki hesaplaşması,
Nursî’nin maneviyatında çok güçlü bir unsurdur.
Bu durumun onun hem kişisel yaşamında hem de onun
felsefesiyle ve dersleriyle yetişenler üzerindeki
etkisi büyüktür. Bu hesaplaşma, aniden kendiliğinden
olan bir şey değildir. Aksine eğitim ve bilgi temelli,
örnek bir şahsiyetin etkisiyle gerçekleşebilecek,
bilinç ve teslimiyeti arttıran bir hesaplaşmadır. Bu,
çağdaş teorisyen Fowler’in anlattığı manevî
ve imanî olgunlaşmayla ilişkilidir.
Mardin’in ima
ettiği bağımsız çağdaşlar, geleneksel gruplar ve
ayinlerden ziyade, kendi şahsî ihtiyaçlarını
karşılayacak maneviyatın peşindedirler. Bu durum
Nursî’nin maneviyatıyla ilgili olduğu gibi,
Fowler’in anlattığı iman kademeleriyle de
alakalıdır. Fowler’in anlayışına göre, dinî
olgunlaşma, insanın kendi kişisel
hesaplaşmalarından uzaklaşmasıyla
gerçekleşebilir.
Genel olarak
özetlemek gerekirse, Fowler’ın anlattığı iman
mertebeleri şöyledir:
Birinci mertebe,
daha çok kalbî, hayal gücüyle dolu bir imandır. Bir
çocuğun kolayca etkilenebileceği örnekleri, ruh
hallerini, hareketleri taklit etme aşamasıdır.
İkinci mertebe,
efsanelere, söylentilere inanan imandır. Bu aşamada
kişi hikâyelerle, değişik inançlarla, kendi
topluluğuna ait örflerle ilgilenir.
Üçüncü mertebe,
geleneksel, taklidî imandır. Kişinin dünya tecrübesi
ailesinin yanında oluşmaktadır. Bu mertebede iman
değerli ve bilgili hale getirilmelidir. İman, bir
bakış açısı, kimlik kazandırmak zorundadır.
Dördüncü
mertebe, ferdiyetçi imandır. Bu iman şekli özellikle
yaş ilerledikçe ciddi sorumluluklar üstlenmek zorunda
kalacak yetişkinler için oldukça tehlikelidir.
Beşinci mertebe
ise tesadüfçü imandır. Bu inanç şekli kişinin
kendi şahsiyeti ve hariçte iradesi dışında gelişen
önceden tanımlanamayan olayların birleşiminden
oluşur. Tesadüfçü inançta olan bireyin içinden
gelen sesleri dinlemesi gerekir. Orta yaşlardan önce
pek görünmeyen bu inanç mertebesindeki insanlar, çok
fazla yenilgiye uğrar ve hareketlerinin, vaatlerinin
geri dönüşünün olmadığını kabul ederler.
Altıncı
mertebedeki inanç mertebesinde çok az insan bulunur. Bu
mertebedeki kişilerin inancı, bütün varlıkları
kapsayan, nihai noktadaki bütün inançların bir
kompozisyonu durumundadır. Altıncı mertebe insanları,
bütün insanlığı kapsayan bir maneviyat
oluşturmuşlardır.
Nursî’nin
maneviyatında sosyal imalarını göz önünde
bulundurarak Fowler’ın modelini ele aldığımızda,
Fowler’ın inancın varlığını tamamıyla kabul
ettiğini ve genel olarak inancın kişilere geleneksel
normlardan daha çok manevi gelişimde imtiyazlar
tanıdığını kabul ettiğini görürüz. Diğer
taraftan, Nursî ayrıca gençliğin imanını etkilemesi
bakımından modernizmin, laikliğin, metaryalizmin,
yabancılaşmanın da tehlikelerinden kaygılanmıştır.
Ve bu tehlikelere karşı geleneksel inancın bir zırh
olduğunu savunmuştur.
Nursî, toplumun
bir bölümünde yaş ve hayat konumunun esas olduğunu
anlatır. Toplumu beş veya altı gruba ayıran Nursî,
inancın reddedilmesinin daha çok genç kesime ait
olduğunu savunur. Toplumun, yaşlılar, zayıflar,
fakirler, çocuklar ve dindarlar gibi diğer
kesimlerinin, bu inançlarından kopmuş, geleneksel
bağlardan ve değerlerden uzaklaşmış kişiler
tarafından zarara uğratıldığını anlatır. İşte
buradan Nursî’nin toplumsal ve şahsî manevi
hastalıklara bir çözüm olarak erken yaşlardaki
eğitime yaptığı vurgunun nedenlerinden birini
çıkarabiliriz. Gençlik, ihtiyarlık ve hastalar
için yazdığı özel risalelerde bu zayıf gruplara
ümit ve inanç kazandırmaya çalışmıştır.
Aynı zamanda
Nursî’nin toplumsal düzelme konusunda daha çok ön
plana çıkan ferdî gelişime öncelik verme fikriyle,
Fowler ve Kohlberg’in modellerinin kesişme noktasında
bir ahlâk ve inanç muhakemesi elde edebiliriz.
Nursî’nin toplumsal yapının iyileştirilmesi için
önerdiği bu model, kemalatın bir parçası veya
İslâmî gelenekteki peygamber sünnetinin bir
uygulamasıdır. Bununla birlikte kişisel ahlâk ve
maneviyat gelişimi öncelikle diğerlerine hizmet etmeyi
gerektirir.
Nursî’nin
psikolojisi
Nursî’nin
psikolojisi, Aristo’nun felsefesiyle Kur’anî
esasları sentezleyen İbni Sina’nın fikirlerinden
oldukça etkilenmiş olan İslâmî düşünce
yapısından büyük ölçüde ilham almıştır.
İslâmî düşüncedeki bu kavramlara mutasavvıflar
tarafından Kur’an esasları ışığında dinî
anlamlar kazandırılmıştır. Meselâ, Nursî’nin
fıtrî ve manevî melekelerden bahsetmesi, Gazalî ve
diğer âlimlerin eserlerinde anlatılan insanın
yapısındaki hayvanî ve melekî unsurları
anımsatıyor.
Hem insan ibadet
için halk olunduğunu, fıtratı ve cihazât-ı
mâneviyesi gösteriyor. Zira hayat-ı dünyeviyesine
lâzım olan amel ve iktidar cihetinde en ednâ bir
serçe kuşuna yetişmez. Fakat hayat-ı mâneviye ve
uhreviyesine lâzım olan ilim ve iftikar ile tazarru ve
ibadet cihetinde hayvanâtın sultanı ve kumandanı
hükmündedir.
Mesnevi-i Nuriye
adlı eserin mukaddemesindeki “cazibedar hassalar”
ifadesi, Nursî’nin yüksek maneviyatına bir delil
teşkil etmektedir.
İnsanın haricî
ve dahilî hassaları sadece bilinen işitme, duyma,
görme vs. gibi beş duyudan ibaret değildir. Bunlara ek
olarak insan, sanki görülmeyen bir dünyaya açılan
pencereler gibi enfüsî duygulara da sahiptir. Bu da
demek oluyor ki her insanın ruhunda keşfedemediği
birçok duygu vardır. Turuk-u hafiye gibi enfüsî ve
dahilî cihetinde çalışmış, kalp ve ruh içinde yol
açmaya muvaffak olmuş. Bahçesi olan Risale-i Nur, hem
enfüsî, hem ekseri cihetinde turuk-u cehriye gibi
âfâkî ve haricî daireye bakıp marifetullaha geniş
ve her yerde yol açmış.
Bununla birlikte
Said Nursî, Nakşibendi veya felsefî modellerle
bağdaşan bu tafsilatlı meseleyi konuşmaktan
kaçınmış ve sadece küçük bir gruba hitap ettiğini
savunmuştur. Aynı zamanda Nursî’nin kemalat
yorumlarında, ehl-i tarikatın mesleği olan tasavvufî
bir mefhum olan sülûk veya manevî yollarda seyahat
etmek kavramı da yer almıştır. Mutasavvıflar
herkesin bunu yapamayacağını söylerler. Çoğu insan
için İlâhî kanunlara itaat etmek nefsânî
isteklerinden uzaklaşmak ve Cenneti kazandıracak iyi
işler yapmak için yeterlidir. Bu durum, Nursî’nin
tasavvuf ve iman ilişkisini anlattığı Beşinci
Mektup’ta şöyle belirtilmiştir:
“İmansız
Cennete gidilmez; fakat tasavvufsuz Cennete giden pek
çoktur. Ekmeksiz insan yaşayamaz, fakat meyvesiz
yaşayabilir. Tasavvuf meyvedir, hakaik-i İslâmiye
gıdadır.” Nursî, Kur’an yolunu, beşerî
yorumlarla şüphe kabul etmeyen, problemli ve sıkıcı
bir hale gelen tasavvufa tercih eder.
Başka bir yerde
Risale-i Nur ile tasavvuf arasındaki farkları şöyle
anlatır: “Risale-i Nur imanı koruma hizmetini
yaparken, tarikat ve şeyhlik evliyalık derecelerinde
yükselmeyi amaçlar. Bir kişinin imanını kurtarmak,
imanlı on insanın manevi mertebelerini yükseltmekten
daha mühim ve kıymetlidir.”
Ayrıca
Nursî’nin, insanın hayatında ve imanî inkişafında
tesiri çok güçlü olan manevî hastalıklara
yaptığı vurgu da oldukça dikkate değerdir. Nursî
kendisinin yaşadığı ruhî fırtınalardan, peygamber
hayatlarındaki özel misallerle bağlantılar kurarak
Lem’alar’da bahsetmiştir:
“Bu fakir Said,
Eski Said’den çıkmaya çalıştığı bir zamanda,
rehbersizlikten ve nefs-i emmârenin gururundan gayet
müthiş ve mânevî bir fırtına içinde akıl ve
kalbim hakaik içerisinde yuvarlandılar. Kâh
Süreyya’dan serâya, kâh serâdan Süreyya’ya kadar
bir sukut ve suud içerisinde çalkanıyorlardı.
“İşte, o zaman
müşahede ettim ki, Sünnet-i Seniyyenin meseleleri,
hattâ küçük âdâpları, gemilerde hatt-ı hareketi
gösteren kıblenâmeli birer pusula gibi, hadsiz
zararlı, zulümatlı yollar içinde birer düğme
hükmünde görüyordum. Hem o seyahat-i ruhiyede, çok
tazyikat altında, gayet ağır yükler yüklenmiş bir
vaziyette kendimi gördüğüm zamanda, Sünnet-i
Seniyyenin o vaziyete temas eden meselelerine ittibâ
ettikçe, benim bütün ağırlıklarımı alıyor gibi
bir hiffet buluyordum. Bir teslimiyetle, tereddütlerden
ve vesveselerden, yani, ‘Acaba böyle hareket hak
mıdır, maslahat mıdır?’ diye endişelerden
kurtuluyordum. Ne vakit elimi çektiysem, bakıyordum,
tazyikat çok. Nereye gittikleri anlaşılmayan çok
yollar var. Yük ağır, ben de gayet âcizim. Nazarım
da kısa, yol da zulümatlı. Ne vakit Sünnete
yapışsam yol aydınlaşıyor, selâmetli yol
görünüyor, yük hafifleşiyor, tazyikat kalkıyor gibi
bir hâlet hissediyordum. İşte o zamanlarımda İmam-ı
Rabbânînin hükmünü bilmüşahede tasdik ettim.”
Ayrıca Nursî’ye
göre, tecrübeler, yaşanan hastalık gibi aynı zamanda
manevî birer idmandırlar.
Şerif Mardin,
çalışmasında Nursî’nin “yeni dönem”ini sadece
akılcılığın tersine iman ve manevî deneyimleri esas
alan bir dönüşüm olarak tasvir etmiştir. “Yeni
Said, “büyük sır”rın temelini kavrayabilmek
için, dinin zihinselleştirilmesi yönelimlerini terk
etmekteydi. Artık onun için iman, “aklî” bir olgu
olarak dine karşı kendi ağırlığını koymuştu.”
Bu tanım,
Gazalî’nin el-Münkız mine’d-Dalâl adlı
kitabında anlatılan halkın safî imanından ve
ilahiyatçıların gerçekçi yaklaşımlarından farklı
olan imanî zevk kavramını akla getiriyor.
İbrahim Abu Rabi
Nursî’nin modern çağda dindar bir insan olmaktan
dolayı çektiği ıstırapları şöyle anlatır:
“Risaleleri
okuyan kişi, bu eserlerin tarihî ve sosyal değişimler
yüzünden 19. yüzyıldan beri içine çekilmekte olan
Müslüman dünyasını yansıttığını ve bir çile,
sürgün, hapis ürünü olduğunu görebilir. Buhran,
Risalenin ana meselelerinde kendini göstermektedir.
Nursî’nin düşünceleri, tarihî çalkalanmalarla
dolu bir ortamda, laik düzende yok olmaya yüz tutan
kutsal değerleri kurtarma arzusuyla beslenmiştir.”
Bu fikirler,
Nursî’nin hayatının Fowler’in imanın en yüksek
mertebesi olarak belirttiği altıncı mertebede bulunma
ihtimalini akla getirmektedir.
Conn’un teorik
özetine göre, Fowler’in ifade ettiği imanın son
mertebesindeki kişiler, çok ender bulunur, eylemci,
sadece şahsî hayatında değil aynı zamanda toplumda
da değişimcidirler. Bu mertebedeki insanlar, sosyal,
politik, ekonomik ve ideolojik dayatmalara karşı
özgür düşünceye sahip kuşaklar meydana getirmekte
çok etkilidirler. Dünyayı değiştirmek, bir bütün
haline getirme kabiliyetini taşıyan topluma mal olmuş
bu kişiler, dinî yapının bozulmasının kişisel ve
ortak çıkarlarımızı ön planda tutmamızdan
kaynaklandığını tecrübe etmişlerdir. Bu mertebedeki
çoğu kişi, değiştirmeyi umdukları insanların
ellerinde ölmüştür. Topluma mal olmuş kişilerin
değeri genellikle vefatlarından sonra anlaşılır.
Sayıları çok az olan bu mertebenin insanları,
Allah’ın onlara verdiği özel bir lütuf sayesinde
diğer insanlara nazaran çok daha berrak, daha sade ve
her nasılsa çok daha insancıl görünürler. Onların
cemaati evrenseldir. Meziyetleri el üstünde tutulur.
Çünkü onlar bütün evrensel değerlerdir. Bu kişiler
hayatı hem sevmişlerdir; hem de çok
bağlanmamışlardır. İmanın bu son mertebesindeki
şahsiyetler, hangi seviyede olursa olsun, hangi inanca
sahip olursa olsun insanlarla cemaat kurmaya
hazırdırlar.
Nursî’nin hayat
mertebeleri üzerine yaptığı iman yorumları
Nursî’nin
çalışmalarındaki manevî gelişim meselesini nasıl
özet halde anlatacağımı düşünürken, kendi
eserlerindeki çocukluk, gençlik ve ihtiyarlık gibi
belirli hayat mertebelerini anlattığı bölümlere
odaklanmaya karar verdim. Nursî, çocukluk ve
ihtiyarlık çağlarını, İlâhî rahmete en çok
mazhar olunan dönemler olarak tanımlamıştır. Bu
dönemlerde acizlik ve bağlanma ihtiyacının artması
Allah’a ve rahmetine olan yakınlaşmayı artırır.
Şerif Mardin bu
durumu şöyle anlatmıştır:
Said Nursî’nin
yazılarında, her ikisi de insan kavramının birer
fonksiyonu olan “çocuklar”ın ve
“yaşlılar”ın, nasıl olup da toplumsal ilişkileri
kavramlaştırmada çözümleyici iki temel kategori
olarak kullanıldığını şimdi anlayabiliyoruz.
İmanın ahiretteki
meyvelerini anlattığı risalede Nursî, insan
hayatını başlıca çocukluk, gençlik, olgunluk,
ihtiyarlık gibi safhalara ayırır ve her safhadaki
toplam nüfusu hesaplar. Buna göre, çocuklar ve
ihtiyarlar insan nüfusunun dörtte birini, gençler
üçte birini, hastalar ve mazlumlar ise altıda birini
oluşturmaktadır.
Nursî’ye göre,
çocukluk çağı hem hassas hem de mübarek bir
çağdır. Çocuklar, ana-babalarının hareketlerinden
çok etkilenirler. Yaşlılar gibi, çocuklar da
masumdurlar. Ebeveynlerin çocuklarına karşı
tutumları hem şefkatli hem de koruyucu olmalıdır.
Çocukluk çağında böyle bir ortamda yaşamış
kişiler, birer yetişkin olduklarında bozulmuş,
incinmiş bir ruhun tersine sağlıklı bir psikolojiye
sahip olacaklardır.
“Nev-i insanın
dörtten birini teşkil eden çocuklar, âhiret imanıyla
insanca yaşayabilirler ve insaniyetin istidatlarını
taşıyabilirler. Yoksa, elîm endişeler içinde,
kendini uyutturmak ve unutturmak için çocukça
oyuncaklarıyla, haylâz bir hayatla yaşayacak.
Çünkü, her vakit etrafında onun gibi çocukların
ölmesiyle onun nazik dimağında ve ileride uzun
arzuları taşıyan zayıf kalbinde ve mukavemetsiz
ruhunda öyle bir tesir yapar ki, hayatı ve aklı o
biçareye âlet-i azap ve işkence edeceği zamanda,
âhiret imanının dersiyle, görmemek için oyuncaklar
altında onlardan saklandığı o endişeler yerinde, bir
sevinç ve genişlik hisseder.”
Gençlerin
sorumluluk duygusunu ve hassaslıklarını Nursî,
gençlik ve ilim açısından inceler.
Nursî’ye göre
gençlik hissiyatın en had safhada olduğu bir
çağdır. “gençler, delikanlılar, şiddet-i
galeyanda olan hissiyatlarını ve ifratkâr bulunan
nefis ve hevâlarını tecavüzattan ve zulümlerden ve
tahribattan durduran ve hayat-ı içtimaiyenin hüsn-ü
cereyanını temin eden, yalnız Cehennem fikridir.”
“Gençlik damarı akıldan ziyade hissiyatı dinler.”
Ayrıca, gençlik döneminin fani olmasına karşın
Cehennem fikrinin devamlı hatırlanması gerektiğini
anlatır. Bu bağlamda Nursî, gençlere sarhoşluğu
bırakıp, ciddiyet sahibi olmalarını ve ölümün
bilincinde olmalarını tavsiye eder.
Gençliğin geçici
olduğunu vurgulamak amacıyla Nursî Emirdağ’da
gördüğü bir manzarayı tasvir eder. Bir lisenin
bahçesinde gülerek raks eden kızların elli altmış
seneki halleri bir sinema perdesi gibi ona görünür:
“Evet,
gördüğüm hakikattir, hayal değil. Nasıl ki bu yaz
ve güzün âhiri kıştır; öyle de, gençlik yazı ve
ihtiyarlık güzünün arkası kabir ve berzah
kışıdır. Geçmiş zamanın elli sene evvelki
hadisatı sinema ile hal-i hazırda gösterildiği gibi,
gelecek zamanın elli sene sonraki istikbal hadisatını
gösteren bir sinema bulunsa, ehl-i dalâlet ve sefahetin
elli altmış sene sonraki vaziyetleri onlara
gösterilseydi, şimdiki güldüklerine ve gayr-ı meşru
keyiflerine nefretle ve teellümlerle
ağlayacaklardı.”
Bu çağın diğer
bir yüzü de, en çok gençlerin “tokat”lara maruz
kalmasıdır. Nursî bu durumu, kendi talebelerinden de
örnekler vererek, haylazlık yapan kişilerin tevafukî
ve mucizevî olarak kader eli tarafından azarlanması
olarak açıklar. Bu kavrama İslâmın ileri gelen
âlimleri çok aşina değildir. Mardin’in de
söylediği gibi Nursî’nin erkândan daha çok önem
verdiği gibi halk anlayışından türemiş gibi
görünmektedir.
Şualar’da
Nursî, böyle tokatlara maruz kalan talebelerinden özel
örnekler vermektedir:
“Risale-i
Nur’un Gençlik Rehberinde ve Meyve Risalesindeki beş
meselesinin, haylaz gençlerde dokuz tokadı Risale-i
Nur’un bir lâtif kerameti olduğunu o gençler dahi
tasdik ediyorlar.
“Birincisi: Bana
hizmet eden Feyzi. Ona bidayette dedim: ‘Sen Meyvenin
bir dersinde bulundun, haylâzlık yapma.’ O yaptı,
birden tokat yedi, bir hafta eli bağlı kaldı. (Evet,
doğrudur. Feyzî)
“İkincisi: Bana
hizmet eden ve Meyveyi yazan Ali Rıza. Bir gün,
yazdığını ona ders verecektim. O, haylâzlığından
yemek pişirmek bahanesiyle gelmedi, birden tokat yedi. O
vakit onun tenceresi sağlamken, dibi yemeğiyle beraber
tamamen düştü. (Evet, doğrudur. Ali Rıza)”
Bu tokatlar şiddet
derecelerine göre sınıflandırılır ve “şefkat”
ve “sehiv” tokatları şeklinde ikiye ayrılır.
“Üçüncü
kısım şudur ki: Hizmette hâlisen çalışanlara
fütur geldiği vakit şefkatli bir tokat yerler,
intibaha gelerek yine o hizmete girerler. Bu kısmın
hâdisâtı yüzden fazladır. Yalnız yirmi hadiseden on
üç, on dördü şefkatli tokat yemişler, altı yedisi
zecir tokatı görmüşler.”
Nursî’nin
zihninde, kâinatın işleme prensibini anlaması
açısından bu tokat kavramı çok önemli bir unsurdur.
Gerçekten de, bu “tokat”ların her şeyi kapsayan ve
mucizevî yönü Nursî’nin bir mahkeme savunmasında
ima edilmiştir.
Nursî gençlik
meselesini yorumlarken, iki başlık üzerinde özellikle
durmuştur. Başıboş kalmış gençliğe rehberlik
etmek, istihdam etmek ve doğru bir ilim elde etmeleri ve
verimli bir şekilde hizmet etmeleri için yol açmak.
Gerçekten de şu
mealdeki hadiste gençliğin yapması gerekenin üzerinde
durulmuştur:
“Gençlerinizin
en iyisi, temkinde ve sefahetlerden çekilmekte
ihtiyarlara benzeyenleridir. Ve ihtiyarlarınızın en
fenası, sefahette ve başını gaflete sokmakta
gençlere benzeyenlerdir.”
Nursî, ihtiyarlık
zamanını, ihtiyarların masumluğuna ve hassaslığına
bağlı olarak bir dua, ibadet zamanı olarak
tanımlamıştır. “İhtiyarlıktaki zaaf ve acz,
rahmet ve inâyet-i İlâhiyenin celbine vesiledir.”
Aynı zamanda, ihtiyarların duasının en makbul dua
olduğunu, ihtiyarların varlığının belaları
defedeceğini ifade etmiştir.
“İşte ey
ihtiyar ve ihtiyareler! Biliniz ki, ihtiyarlıktaki zaaf
ve acz, rahmet ve inâyet-i İlâhiyenin celbine
vesiledir. Ben kendi şahsımda çok hadiselerle
müşahede ettiğim gibi, zeminin yüzündeki rahmetin
cilvesi de gayet zâhir bir tarzda bu hakikati
gösteriyor...
“Bana kanaat-i
kat’iye verecek derecede tecrübeler vardır ki, nasıl
çocukların aczlerine binaen, rahmet tarafından,
rızıkları harika bir surette memeler musluklarından
gönderiliyor ve akıttırılıyor; öyle de, mâsumiyet
kesb eden imanlı ihtiyarların rızıkları da bereket
suretinde gönderiliyor. Hem bir hanenin bereket direği,
o hanedeki ihtiyarlar olduğu; hem bir haneyi belâlardan
muhafaza edici, içindeki beli bükülmüş mâsum
ihtiyarlar ve ihtiyareler bulunduğu, hadis-i şerifin
bir parçası olan ‘Beli bükülmüş ihtiyarlarınız
olmasaydı, belâlar sel gibi üzerinize dökülecekti’
diye ferman etmekle, bu hakikati ispat ediyor.”
“Ey kardeşlerim
ihtiyarlar ve hemşire ihtiyareler! Hadis-i şerifte
vardır ki, “Altmış yetmiş yaşlarında ihtiyar bir
mü’min dergâh-ı İlâhiyeye elini kaldırıp dua
ederken, rahmet-i İlâhiye onun elini boş döndürmeye
hicap ediyor.” Madem rahmet size karşı böyle hürmet
ediyor; siz de rahmetin bu hürmetini, ubudiyetinizle
ihtiram ediniz.”
Nursî,
ihtiyarlığın bir şükür vesilesi olduğunu ve
yaşlılıkta hiçbir zaman ümitsizliğe kapılmamayı
tavsiye eder. Bunu yaparken de buradaki fanî hayattan
sonraki ebedî gençliği ve bakî hayatı nazara verir.
“Hem insanın bir
rub’unu teşkil eden ihtiyarlar, yakında
hayatlarının sönmesine ve toprağa girmelerine ve
güzel ve sevimli dünyalarının kapanmasına karşı
tesellîyi, ancak ve ancak âhiret imanında
bulabilirler. Yoksa o merhametli muhterem babalar ve
fedakâr şefkatli analar, öyle bir vâveylâ-yı ruhî
ve bir dağdağa-i kalbî çekeceklerdi ki, dünya onlara
meyusâne bir zindan ve hayat işkenceli bir azap olurdu.
Fakat âhiret imanı onlara der:
“Merak etmeyiniz.
Sizin ebedî bir gençliğiniz var, gelecek ve parlak bir
hayat ve nihayetsiz bir ömür sizi bekliyor. Ve zâyi
ettiğiniz evlât ve akrabalarınızla sevinçlerle
görüşeceksiniz. Ve ettiğiniz bütün iyilikleriniz
muhafaza edilmiş; mükâfatlarını göreceksiniz”
Nursî, çoğu
eserinde kendisini bütün ihtiyarlardan daha yaşlı
olarak tanımlar. Bunu söylediği yıllar, saçındaki
ilk beyazları fark ettiği kırklı yaşlarına tekabül
eder. Kendi hayatının sonbaharının veya kışının
geldiğini hissettiğini söylemesi onun elemli bir
havaya büründüğü izlenimini veriyor.
“İkinci Rica:
İhtiyarlığa girdiğim zaman, birgün güz mevsiminde,
ikindi vaktinde, yüksek bir dağda dünyaya baktım.
Birden, gayet rikkatli ve hazîn ve bir cihette
karanlıklı bir hâlet bana geldi. Gördüm ki, ben
ihtiyarlandım, gündüz de ihtiyarlanmış, sene de
ihtiyarlanmış, dünya da ihtiyarlanmış. Bu
ihtiyarlıklar içinde dünyadan firak ve sevdiklerimden
iftirak zamanı yakınlaştığından, ihtiyarlık beni
ziyade sarstı.
“Birden, rahmet-i
İlâhiye öyle bir surette inkişaf etti ki, o rikkatli
hüzün ve firâkı, kuvvetli bir rica ve parlak bir
teselli nuruna çevirdi. Evet, ey benim gibi ihtiyarlar!
Kur’ân-ı Hakîmde yüz yerde
‘er-Rahmânü’r-Rahîm’ sıfatlarıyla kendini
bizlere takdim eden ve daima zeminin yüzünde merhamet
isteyen zîhayatların imdadına rahmetini gönderen ve
gaybdan her sene baharı hadsiz nimet ve hediyeleriyle
doldurup rızka muhtaç bizlere yetiştiren ve zaaf ve
acz derecesi nisbetinde rahmetinin cilvesini ziyade
gösteren bir Hâlık-ı Rahîmimizin rahmeti, bu
ihtiyarlığımızda en büyük bir rica ve en kuvvetli
bir ziyadır. Bu rahmeti bulmak, iman ile o Rahmân’a
intisap etmek ve ferâizi kılmakla Ona itaat
etmektir.”
Daha hüzünlü bir
mektubunda ise Ankara kalesinin başında yaptığı
tefekkürdür:
“Ankara’nın
eskimiş kalesinin başına çıktım. O kale tahaccür
etmiş hâdisât-ı tarihiye suretinde bana göründü.
Benim ihtiyarlığım, kalenin ihtiyarlığı, şanlı
Osmanlı Devletinin ihtiyarlığı, hilâfet
saltanatının vefatı bana gayet hazîn geldi. Firkatli
bir hâlet içinde, geçmiş zamanın derelerine ve
gelecek zamanın tepelerine baktım. Mazi, teselli yerine
dehşet verdi; istikbal, benim ve emsâlimin ve nesl-i
âtinin büyük ve karanlık bir kabri suretinde
göründü. Hazır günüme baktım. Ölümle bir
hareket-i mezbuhânenin ıztırabını çeken cismimin
cenazesini taşıyan bir tabut suretinde göründü.”
Tabii bütün
mektuplar böyle olumsuz değildir. Nursî’nin kendi
ifadelerinde, ondan sonra gelecekler için bir ümit
beslediğini görebiliyoruz. “İçinizde kuvvetli,
metin, genç çok Said’ler bulunduğuna ve bu biçare,
ihtiyar, hasta, zayıf Said’den çok ziyade Risale-i
Nur’a sahip ve vâris ve hâmi olacaklarına kanaatim
geliyor” sözüyle bu ümidi açıkça belli
etmektedir.
Nursî’nin
anlayış yapısını tahlil eden aşağıdaki yorumda,
acz, fakr ve şefkatten gelen niyazlar, çocukluk ve
ihtiyarlık çağlarıyla özdeşleştirilmiştir.
Nursî’nin kendi
yolunu ilgilendirdiği cihetten bakılırsa, bu yolun
bütün vasıtaları Kur’an’a dayalıdır ve bu yol
diğerlerine göre nisbeten kısa ve daha selametlidir.
Onun tariki, dört terakki mertebesini ihtiva eder.
Başlangıç noktası olarak acz vardır. Ardından,
fakra ve şefkate dair iki ara mertebeden geçilir. Ve
son olarak, tefekkür ile zirveye erişilir. Her bir
mertebe, Nursî tarafından, Allah’ın ayrı bir isim
ve sıfatına, ayrı bir veçhine eriştiren bağımsız
bir yol olarak da mütalaa edilmiştir. Meselâ, acz onun
her şeyi kuşatan muhabbetine; fakr küllî rahmetine;
şefkat Onun mutlak şefkatine; ve tefekkür her şeyi
kapsayan hikmetine eriştirir.
Acz, fakr ve
şefkat insanın çeşitli dönemlerine ait tabii haller
olmasına karşın, tefekkür özellikle niyet edilmesi
gereken ve ilhamını hem kainat kitabından hem de
kutsal kitaptan alan bir tariktir. Nursî, kendisinin
tanımladığı bu dört tarikin, tarikat değil hakikat
olduğunu belirtir. Geleneksel tarikattaki, sesli veya
sessiz olarak kendinden geçmiş bir şekilde Allah’ın
isimlerini zikretmek yerine, Nursî bu dört tariki hem
aklî hem de kalbî açıdan tanımlar. Bu tanımların
asıl amacı, herkesin kendine has bir şahsiyet
olduğunu anlatmak ve insanın Allah’la olan
rabıtasını kavramasını sağlamaktır. Enaniyetin her
türlüsünde, mutlaka çaresinin bulunması gereken
Allah’ı unutmak ve kibir hastalığı vardır. Ahlâk,
ibadet ve hizmet kavramları bu duruma birer devadırlar.
“Enâniyeti bırakıp, bizzat nefsi hiç olduğunu ve
Mûcid-i Hakikînin bir âyine-i tecellîsi bulunduğunu
gördüğü vakit, bütün mevcudatı ve nihayetsiz bir
vücudu kazanır. Zira, bütün mevcudat, esmâsının
cilvelerine mazhar olan Zât-ı Vâcibü’l-Vücudu
bulan, herşeyi bulur.”
İnanç ve ümit
açısından Nursî’nin fikirleri
Birçok meselede
Nursî, çocukluk ve ihtiyarlık çağlarını
anlatırken, bu dönemdeki insanların bir teselliye
ihtiyaç duyduklarından, hassaslıklarından ve
kendilerini Sonsuz Rahmete yönelten acizliklerinden ve
korumasız oluşlarından bahsetmiştir. Soyut anlamda
ümit ve rahmetin ikisi de, manevî kavramlardır; fakat
ümit insanî, rahmet ise Rabbanîdir. Genellikle klasik
İslâmî düşüncede ümit mefhumu tamamen iyimser bir
yaklaşımla ele alınmamıştır. Mutasavvıflar
çoğunlukla ümit (reca) ve korkuyu (havf) bir arada
almışlar ve bu iki kavramı bir kuşu yükseklere
uçurmak için gerekli iki kanada benzetmişlerdir.
Gazali’ye göre
ümit ve korku, bir kuşun iki kanadı gibidir. İkisi
birbirine denk olduğu zaman kuş çok daha dengeli ve
mükemmel bir şekilde uçacaktır. Ümit ve korku,
aralarından ahiret geçen keskin eğimli iki tepe
gibidir.
“Ümit”
mefhumunun önemli bir boyutu Kur’an’da Nuh Suresi
13-15. ayetlerde şöyle ifade edilmiştir:
“Size ne oluyor
ki Allah’ın büyüklüğünü hiç
düşünmüyorsunuz? Oysa o sizi aşama aşama
yaratmıştır. Görmediniz mi Allah, yedi göğü
uygun tabakalar halinde nasıl yaratmış?”
Bu Kur’an
ayetinde mana itibariyle, tabiat tefekkürünün kişiye
ümit ilham ettiği ifade edilmektedir.
Nursî’nin
eserlerinde birçok defa bahsi geçen tabii harikalar
meselesinde bu ifade yankı bulmaktadır-bitkiler,
kelebekler ve bahar ümidi ilham eden hadiseler olarak
tasvir edilmiştir.
Kainattaki tanzim
unsurunun mantıkî bir dille anlatıldığı
Nursî’nin eserlerinde, ümit ve ilham kaynağı
olarak ifade edilen güzellik ve cazibe kavramlarının
tasvirinde daha hissî bir yaklaşım fark ederiz. Bu
tasvirler aynı zamanda mutasavvıf el-Kuşeyrî’nin
yorumlarını anımsatmaktadır: “Ümit, İlahî
ihtişamı güzellik gözüyle görmektir.”
Gazali’nin
yorumlarına göre, ümit, daimî bir ruh hali ve elde
edilmiş bir vaziyettir. Gazalî ümit için şunları
söyler:
“Ümit insanın
Allah’ın kainatta yarattığı nimetlerine karşı
itibar göstermesi ve Kur’an ayetlerinde teşvik edilen
ümitli olma halinin hayata geçirilmesidir.”
Ümidin
geliştirilmesini amaçlayan bu her iki tutum da, Said
Nursî’nin imanî münazaralarında, çocuklara ve
ihtiyarlara olan tavsiyelerinde teşvik edilmiştir.
Nursî’ye göre ümit tamamıyla imanla alakalı bir
mefhumdur.
“İşte bütün
ihtiyarlığımdan ve firak belâlarından gelen
teessürâtıma, bana nur-u iman tam kâfi geldi;
kırılmaz bir rica, kopmaz bir ümit, sönmez bir ziya,
bitmez bir teselli verdi. Elbette sizlere ihtiyarlıktan
gelen karanlık ve gaflet ve teessürat ve teellümâta,
iman kâfi ve vâfidir. Asıl en karanlıklı ve en
nursuz ve tesellisiz ihtiyarlık ve en elîm ve müthiş
firak, ehl-i dalâletin ve ehl-i sefahetin
ihtiyarlıklarıdır ve firaklarıdır. O rica ve ziya
ve teselli veren imanı zevk etmek ve tesirâtını
hissetmek için, ihtiyarlığa lâyık ve
İslâmiyete muvafık ubudiyetkârâne bir tavr-ı
şuurdârâne takınmakla olur. Yoksa, gençlere
benzemeye çalışmak ve onların sarhoşça
gafletlerine başını sokup ihtiyarlığını
unutmakla değildir.”
İmtiyaz Yusuf,
Nursî’nin imanî eserlerini şu özet cümleyle tahlil
eder: “Allah’a iman beraberinde kişisel bir
tamamlanma, huzur, emniyet, rahatlık ve güven
getirir.”
Sonuç
Batıdaki kişilik
teorileriyle ilgilenen ilim adamları çoğu geçersiz
olan çeşitli kişilik modelleri oluşturmuşlardır. Bu
modellerin bazılarında, bireyin kişisel
özelliklerinin yorumlanması esas alınmıştır.
Bazıları ise daha metafiziksel ve felsefî yorumları
içermektedir. Felsefî yorumlar içeren modeller, insan
yapısını tasvir ederken, kimi zaman çözülemeyen
birtakım çelişkilerin tesirinde kaldığı yorumunu
(örn. Freud’un teorisi), kimi zaman da bir idealin
inkişaf etmesinde büyük bir kuvvetin kişisel
gelişime rehberlik ettiği teorisini (örn. Jung,
pekçok dinî teoriler) kullanmışlardır. İmam-ı
Gazali ve özellikle İmam-ı Rabbanî gibi klasik
İslâm düşünürleri, bu yorumları, çelişki
kavramını insan gelişiminin en aşağı seviyelerine
indirerek birleştirmişlerdir. Böylece çelişki,
dünyanın hayvânî, maddî yüzüne bakan veya nefs-i
emmarenin melekî güçlerle çatışması olarak
tanımlanan bir mefhuma dönüşmüştür. Ahlâkî ve
manevî tekâmülle bu çelişkiler yenilebilir. Nursî
de bu yorumu benimsemiştir.
Belki burada
Nursî’nin manevî gelişim hakkındaki fikirleriyle
Kohlberg’in ahlâkî muhakeme konusundaki yorumlarını
mütalaa etmek uygun olabilir. Kohlberg’e göre
ahlâkî düşüncenin ilk seviyesi genellikle
çocuklarda görülen haldir. Bu seviyede, insanlar
toplumsal normları esas alarak hareket ederler. Çünkü
ebeveyn veya öğretmen gibi otorite sahibi birileri
onlara böyle yapılması gerektiğini söylemiştir.
İtaat ise tehdit veya cezayla sağlanır.
İkinci seviyedeki
ahlâk anlayışına genellikle halkta rastlanır. Bu
yüzden “geleneksel” olarak adlandırılmıştır. Bu
seviyenin birinci kısmında kişiler diğerlerinin
onayını kazanacakları tutumların arayışındayken,
ikinci kısımdakiler kanunlara boyun eğerler ve
yükümlü oldukları sorumlulukları yerine getirirler.
Kohlberg’e göre
ahlâk anlayışının üçüncü seviyesine çok az
insan ulaşabilmiştir. Üçüncü seviyenin birinci
kısmı, toplumsal beraberliği anlamak ve diğerlerinin
refahıyla ilgilenmeyi esas alır. İkinci kısmın
temelinde ise hem evrensel ilkelere hem de bireysel
vicdana saygı duymak vardır.
Kohlberg,
kişilerin bu seviyeler boyunca ilerlerken, bir seferde
sadece bir seviye yükselebileceklerine inanır.
Böylelikle öncekinden bir üst seviyedeki ahlâkî bir
gerçeği kavrayabilecek duruma gelebilirler.
Kohlberg’e göre, öğrencilerin ahlâkî
anlayışını geliştirirken, bir üst seviyenin
gerekliliğini göstermek açısından, ahlâkî
ikilemleri de göstermek lazım. Böylelikle bu yönde
ilerlemeleri de teşvik edilmiş olacaktır.
Aslında Kohlberg
bu metodu, ahlâkî gelişimde ilerleme kaydetmenin
yollarından biri olarak görmektedir. Ayrıca, Kohlberg
en iyi ahlâkî yükselmenin, sosyal etkileşimlerle,
kişilerin kendi ahlâk seviyelerinde yaşadıkları
mantıkî çelişkilerin üstesinden nasıl geldiklerini
gözlemlemekle gerçekleşebileceğine inanır.
Buna benzer bir
modeli Nursî’nin çelişkilerin üstesinden gelmeyi ve
ahlâkî eğitimin önemini anlattığı eserlerinde
görmekteyiz. Fowler ve Kohlber’in aksine, Nursî
mutlak gerçeğe inanırken aynı zamanda ahlâkî
çelişkileri çözmenin en iyi yolu olarak gördüğü
geleneksel dindarlık prensiplerini de desteklemektedir.
İlginçtir ki, Nursî’nin talebelerinin kendi
hayatlarında uyguladıkları, kişinin kendi
hareketlerini tutumlarını gözden geçirdiği muhasebe
kavramı, klasik tasavvuf anlayışının bir esasıdır.
Her ne kadar bu kavram çok daha şahsî olsa da,
Kohlberg’in ahlâkî problemlerle uğraşmalarını
teşvik etmek için öğrencilerine uyguladığı eğitim
modeliyle de benzerlik göstermektedir.
Nursî’nin
maneviyatını mütalaa etmenin bir diğer yolu da David
Carr’ın yaptığı, Batıdaki maneviyat eğitimi
konusundaki güncel tartışmalar hakkında bilgi veren
üç maneviyat mefhumunun analizi ışığında
incelemektir:
1. Dinî modellere
ait olan geleneksel maneviyat.
2. Geleneksel
olarak dine ait kabul edilen mefhumlara üstün gelen
plüralizmin (çoğulculuk) ve post-modernizmin korku ve
heyecan gibi kavramları.
3. Tekâmülün ve
tecrübelerin, olumlu, usüle daha uygun veya
sistematik psikolojisi.
Nursî’nin
maneviyat eğitimi konusundaki yaklaşımlarını bu üç
unsur açısından tanımlamaya çalışacağım.
Önerdiği eğitim sisteminde temel olarak İslâmî
geleneği esas almasına karşın, gençlik, gelişim
ve eğitim konularındaki bakış açısı dolaylı
olarak “sistematik psikolojiler”le de ilgilidir.
Kapsamlı bir halk eğitim sistemi uygulaması olan bu
sistem Müslüman âlemi için bir yeniliktir.
Nursî’nin dinî inancı güçlendiren bilimsel ve
tabii unsurlara karşı olan açık olan tutumu,
Carr’ın tanımladığı mefhumlardan ikincisiyle
ilişkili görünmektedir. Tabii ki, tabiattan insanı
huşuya sevk eden yorumlar çıkarmak ve Yaratıcının
varlığını tasdik eden deliller göstermek, dinî
eğitimde yeni değildir. Carr’ın ikinci tanımı
sadece maneviyatı imanî konumdan ayrıştırmaya
çalışmak anlamında bir yeniliktir.
Özet olarak,
Nursî’nin maneviyatının tahlili, kendisinin ortaya
koyduğu, İslâmî ve kültürel içeriğe sahip olduğu
kadar insan kemalatının ahlâkî ve manevî
boyutlarını gösteren çağdaş yorumları da içinde
barındıran manevî gelişim modeliyle uyum
sağladığını göstermektedir.
|