| Makale İSLÂM
VE ŞİDDET RİSALE-İ NUR PERSPEKTİFİ
M. Said Özdemir[1]
Bediüzzaman Said
Nursî Hazretleri, hayatının son otuz senesi hapis,
sürgün, işkence, hücre hapsi, daimi gözetim ve
sıkıntı içinde geçtiği halde, hiçbir şekilde
emniyet ve asayişi bozacak bir hadiseye ve şiddete
sebep olacak bir harekete tevessül etmemiştir.
Milyonlarca Nur Talebelerinden de hiçbiri milletin
emniyet ve huzurunu bozacak bir olay, bir şiddet
çıkarmamıştır.
Bunu te'yiden,
Üstad ile beraber geçen bir vakıanın canlı bir
şahidi olarak şunları arz etmek isterim:
1958'de Risale-i
Nur'un neşrinden dolayı İzmir'de rahmetli Atıf
Ural'la birlikte bir mahkememiz vardı. İzmir'den
mahkemeden dönerken, sabah namazından evvel
Bediüzzaman Hazretlerinin bulunduğu eve uğradık. Ta
ki onu ziyaret edip, duasını alıp, sonra Ankara'ya
gidelim.
Sabah namazından
sonra yanındaki talebelerle Risale-i Nur dersi
yapıyorlardı. Biz de o derse iştirak ettik. Dersten
sonra bana dedi ki: "Said, yarın seninle beraber
Ankara'ya gideceğiz." Ben sevindim, "Hay hay
gidelim Üstadım" dedim. Bu gitme arzusunu bir
iki defa tekrar etti.
Vakit daha erkendi.
Biraz yatıp kalktıktan sonra kardeşlere,
"Arabayı hazırlayın, Zübeyir'i de alalım
mı?" dediler. "Siz bilirsiniz" dedim.
Arabanın ön tarafına şoför Hüsnü kardeşle ben ve
Atıf bindik. Üstad ile Zübeyir Ağabey arka tarafa
bindiler.
Konya yolu ile
Ankara'ya gidecektik. Yolda Üstad Hazretleri hatıralar
anlatıyordu. Eğirdir'den geçerken uzaktan Barla
göründü. Üstad eliyle işaret ederek, "İşte
Barla! Ben orada sekiz sene kaldım, Risale-i Nurlar
orada doğdu" dediler ve hayatından bazı
hatıralar anlattılar.
Yolda müsait bir
yerde mola verdik. Üstad abdest aldı. Abdest almasına
yardım ettim. "Konya'da benimle görüşmek
isteyenlerle benim bedelime sen görüşürsün"
dediler. Fakat nasıl olmuşsa bilmiyoruz. Emniyet bizim
Konya yoluyla Ankara'ya gideceğimizi öğrenmiş.
Konya halkı da emniyetten Bediüzzaman'ın
Konya'ya geleceğini duymuş. Binden fazla insan Üstad
Hazretlerini ziyaret için Mevlana Hazretlerinin
meydanına dolmuşlar.
Atlı polislerle
kalabalığı meydanın kenarlarında durduruyorlardı.
Bizim böyle bir kalabalıktan haberimiz yoktu.
Bulunduğumuz taksi, meydanın ortasına geldi, durdu.
Üstad'ın taksisini görünce polis kordonundan
kırk-elli kişi kurtularak Üstad'ın elini öpmek için
taksinin üstünü bulut gibi kapladılar. Üstad bana,
"Kardeşim, konuş" dedi. O kadar kalabalık
geldi ki, "Üstadım kiminle konuşayım?"
dedim.
Üstadın kardeşi
Abdülmecid gelmişti. Onunla selamlaştılar. Polisler
taksinin yanına gelenlere coplarla giriştiler.
Onları dağıttıktan sonra bize giriştiler. Bizi de
coplayıp taksinin içinden çıkardılar. Zübeyir
Ağabeyi cipe bindirip götürdüler. Şoför Hüsnü
kardeşle Atıf kardeşi de tartakladılar. Ben
ellerinden kaçtım, beni dövemediler.
Bir ara baktım
Üstad arabada yalnız, onun yanına yanaşamıyorlar.
Üstad polisleri çağırdı. Saati gösterip,
"Öğle namazı vakti gelmiş namaz
kılacağım" dedi. Polisler, "Buyurun
kılın" dediler. Ben hemen koşup koluna girdim.
Meydanın kenarındaki Selimiye Camiine girdik. Öğlen
namazını kıldık. Camiden çıktık.
Üstad Hazretleri
polislere dedi ki: "Mevlana Hazretlerini ziyaret
edeceğim." Polisler, "Bugün kapalı"
dediler. Mevlana Müzesi Müdürü Mehmet Önder o anda
oradaymış. Polislere cevaben dedi ki: "O vazife
bana ait, ben ona hususi olarak açacağım."
Üstad,
"Yalnız gireyim, kimse gelmesin" dediyse de
halktan bazıları ve sivil polisler girmeye
başlayınca, biz de arkasından girdik. Üstad on - on
beş adım gitti. Sağda kabirler vardı, kıbleye
döndü, ellerini kaldırdı. Dua ediyor, gözlerinden
yaşlar akıyor ve ağlıyordu. Neye ağladığını
bilemedik.
Herhalde halkın ve
talebelerinin coplanmasından çok üzülmüştü.
İsteseydi bir işaretle binlerce insan polisleri linç
edebilirdi. Fakat hiçbir zaman şiddetli bir hadise
çıkarmaya taraftar olmadığı için ve böyle bir
hadise olsa masumlar da zarar göreceği için, böyle
şiddetli olaya tevessül etmedi.
Koluna girdim,
müzeden çıktık. Müzenin bahçe kısmında çıkış
kapısının yanında polisleri ve bir komiseri gördü.
"Komisere senin ismin ne?" dedi. Komiser,
"Kemal" dedi.
"Gel sana
birkaç şey söyleyeceğim" dedi. Komiser,
"Gelemem, bana propaganda edeceksiniz" diye
cevap verdi. Üstad, "Propagandalık iş yok"
dedi. Orada başka bir polis gördü, onu çağırdı,
"Gel" dedi. Ona dedi ki:
"Kardeşim
sizin bu yaptığınız tedbire teşekkür ederim. Yani
halklara elimi öptürmediğiniz için teşekkür
ediyorum. Elimi öptürmek bana azaptır. Şunu iyi bilin
ki, bu memleketin emniyet ve asayişini koruyan biziz.
Her ferdin kalbine manevi bir yasakçı, manevi bir
polis bırakmak suretiyle onu suçlardan önlüyoruz.
Siz suçlar meydana geldikten sonra işe
karışıyorsunuz. Eğer bu memleketin emniyet ve
asayişine bin savcı kadar, bin emniyet müdürü
kadar hizmet etmemiş isem Allah beni kahretsin. Ben
Eskişehir Hapishanesinde 11 ay, Denizli Hapishanesinde
9 ay 10 gün, Afyon Hapishanesinde 20 ay hapis yattım.
Bu hapishanelerde yatan mahpusların hepsi ıslah
oldular. Eski suçlu hayatlarını bıraktılar. Güzel
ahlâklı insanlık sıfatını giydiler."
Hatta Denizli
Hapishanesinde üç-dört adam öldüren bir katil,
Kur'an hakikatlerini okuduktan sonra ıslah-ı hal
etmiş, bir tahta kurusu alıp Üstad'a gelmiş,
"Üstad'ım bu tahta kurusunu öldürmek suç olur
mu? Günah olur mu?" diye sormuş.
Evvelce dört beş
adam öldürmüş, hiç günahtır suçtur
düşünmemiş, fakat Kur'an nurları kalbine girince
Allah korkusu, ahirette hesap verme duygusu ruh ve
kalbine hakim olunca, bir tahta kurusunu öldüremiyor.
Bunun evvelki hali mi memlekete millete faydalı, ikinci
hali mi? Elbette ki ikinci hali memleketin milletin
istediği haldir.
Her bir hapiste
iken Ankara'dan müfettişler gelip hapishaneyi kontrol
edip rapor yazıyorlardı. Eğer inanmıyorsanız o
zamanlarda gelen müfettişlerin ceza işleri genel
müdürlüğündeki raporlarına bakılsın. Bu durumlar
görülecektir.
Üstad kendisine
gelen polise bu durumları anlattıktan sonra dedi ki:
"Siz bizim vazife arkadaşımızsınız, biz sizin
vazife arkadaşınızız, yabancı değiliz. Polis
arkadaşlarına selam söyle. Bize düşman nazarıyla
bakmasınlar. Biz sizin dostunuzuz, siz bizim
kardeşlerimizsin."
Sonra bana döndü
dedi ki: "Said, seninle Ankara'ya gidecektik, fakat
bu hadiseler gösterdi ki, benim düşündüğüm hal
daha gelmemiş. Ben şimdi Emirdağı'na dönüyorum, siz
de Ankara'ya gidiniz."
Bediüzzaman
Hazretlerinin burada ifade ettiği masum ve mazlumların
zarar görmemesi için emniyet ve asayişi bozmamak
hususu, Risale-i Nurların bir çok kitaplarında
mevcuttur. Mesela, Lem'alar'ın 402'inci sahifesinde,
Risale-i Nur Talebelerinin, iman-ı tahkiki kuvveti ile
bu vatanın her tarafında anarşistliği durdurduğunu,
umumi emniyeti ve asayişi muhafaza ve yirmi senedir
memleketin her tarafındaki Nur Talebelerinin
hiçbirisinin emniyeti ihlale dair bir vukuatlarının
bulunmadığını ve hatta insaflı bir kısım zabıta
memurlarının, "Nur Talebesi manevi bir
zabıtadır. Asayişi muhafazada bize yardım ediyorlar,
iman-ı tahkiki ile Nur'u okuyan her adamın kafasına
bir yasakçı bırakıyor, emniyeti temine
çalışıyorlar" dedikleri ifade edilmektedir.
Aynı zamanda
Şualar'ın 282'nci sahifesinde, Risale-i Nur'un gerçi
siyasetle alakası yoktur, fakat küfr-ü mutlakı
kırdığı için, küfr-ü mutlakın altı olan
anarşiliği ve üstü olan istibdad-ı mutlakı esası
ile bozar, reddeder. Emniyeti, asayişi, hürriyeti,
adaleti temin ettiğine yüzer hüccetlerden biri, bu
müdafaanamesi hükmündeki Meyve Risalesidir,
denilmektedir.
Beşer tarihinin
ilk zamanlarında çapulcu, asi, azgın kavimler Asya ve
Avrupa'yı tarumar edip mahvettiği gibi, ahirzamanda
da büyük Deccalın ahlakta ve hayatta hürmet, merhamet
ve itaatin nurani zincirlerini kırarak dehşetli bir
anarşistliğe meydan açacağını Bediüzzaman
Hazretleri, Şualar kitabının 464, 467 ve 468'inci
sahifelerinde şöyle beyan etmektedir:
"...Kur'an'ın lisan-i
semâvîsinde Ye'cüc ve Me'cüc namı verilen Mançur ve
Moğol kabileleri, eski zamanda Çin-i Maçin'den bir
kısım başka kabileleri beraber alarak kaç defa Asya
ve Avrupa'yı hercümerc ettikleri gibi, gelecek
zamanlarda dahi dünyayı zîr ü zeber edeceklerine
işaret ve kinayedir. Hattâ şimdi de komünistlik
içindeki anarşistin ehemmiyetli efradı onlardandır.
"Evet, ihtilâl-i Fransevîde
hürriyetperverlik tohumuyla ve aşılamasıyla
sosyalistlik türedi, tevellüd etti. Ve sosyalistlik ise
bir kısım mukaddesatı tahrip ettiğinden,
aşıladığı fikir, bilâhare bolşevikliğe inkılâp
etti. Ve bolşeviklik dahi çok mukaddesat-ı ahlâkiye
ve kalbiye ve insaniyeyi bozduğundan, elbette,
ektikleri tohumlar hiçbir kayıt ve hürmet tanımayan
anarşistlik mahsulünü verecek. Çünkü kalb-i
insanîden hürmet ve merhamet çıksa, akıl ve
zekâvet, o insanları gayet dehşetli ve gaddar
canavarlar hükmüne geçirir; daha siyasetle idare
edilmez. Ve anarşistlik fikrinin tam yeri ise, hem
mazlum kalabalıklı, hem medeniyette ve hâkimiyette
geri kalan çapulcu kabileler olacak.
"...Nasıl ki kavm-i Firavuna
çekirge âfâtı ve bit belâsı ve Kâbe tahribine
çalışan kavm-i Ebrehe'ye ebâbil kuşları musallat
olmuşlar. Öyle de, Süfyanın ve deccalların
fitneleriyle bilerek, severek isyan ve tuğyana ve
Ye'cüc ve Me'cüc'ün anarşistliği ile fesada ve
canavarlığa giden ve dinsizliğe, küfür ve küfrana
düşen insanların akıllarını başlarına getirmek
hikmetiyle arzdan bir hayvan çıkıp musallat olacak,
zîr ü zeber edecek. Allahu a'lem, o dâbbe bir nevidir.
Çünkü, gayet büyük birtek şahıs olsa, her yerde
herkese yetişmez. Demek, dehşetli bir taife-i hayvaniye
olacak.
"...Büyük Deccal, şeytanın
iğvâsı ve hükmüyle şeriat-ı İseviyenin
ahkâmını kaldırıp Hıristiyanların hayat-ı
içtimaiyelerini idare eden rabıtaları bozarak
anarşistliğe ve Ye'cüc ve Me'cüc'e zemin hazır eder.
Ve İslâm Deccalı olan Süfyan dahi, şeriat-ı
Muhammediyenin (a.s.m.) ebedî bir kısım ahkâmını
nefis ve şeytanın desiseleriyle kaldırmaya
çalışarak, hayat-ı beşeriyenin maddî ve mânevî
rabıtalarını bozarak, serkeş ve sarhoş ve sersem
nefisleri başıboş bırakarak hürmet ve merhamet gibi
nuranî zincirleri çözer, hevesat-ı müteaffine
bataklığında birbirine saldırmak için cebrî bir
serbestiyet ve ayn-ı istibdat bir hürriyet vermek ile
dehşetli bir anarşistliğe meydan açar ki, o vakit o
insanlar gayet şiddetli bir istibdattan başka zapt
altına alınamaz."
Bediüzzaman
Hazretleri bu millet ve vatanın içtimaî ve siyasî
hayatını anarşilikten kurtarmanın çaresini Kastamonu
Lahikası'nın 272'nci sahifesinde şu şekilde beyan
etmektedir:
"Çünkü bu millet ve vatan,
hayat-ı içtimaiyesi ve siyasiyesi anarşilikten
kurtulmak ve büyük tehlikelerden halâs olmak için,
beş esas lâzım ve zarurîdir. Birincisi merhamet,
ikincisi hürmet, üçüncüsü emniyet, dördüncüsü
haram ve helâlı bilip haramdan çekilmek, beşincisi
serseriliği bırakıp itaat etmelidir.
"İşte Risale-i Nur, hayat-ı
içtimaiyeye baktığı vakit bu beş esası temin edip,
hem âsâyişin temel taşını tesbit ve temin eder.
Risale-i Nur'a ilişenler kat'iyen bilsinler ki, onların
ilişmesi, anarşilik hesabına, vatan ve millete ve
asâyişe düşmanlıktır."
Risale-i Nur'un bu
memleket evlatlarına en büyük faidesini ve hizmetini
ve onları iki büyük tehlikeden kurtardığını
Tarihçe-i Hayatın 447 ve 470'inci sahifelerinde şöyle
ifade etmektedir:
"Evet, efendiler! Gerçi
Risale-i Nur sırf âhirete bakar; gayesi rıza-yı
İlâhî ve imanı kurtarmak ve şakirdlerinin ise,
kendilerini ve vatandaşlarını idam-ı ebedîden ve
ebedî haps-i münferitten kurtarmaya çalışmaktır.
Fakat dünyaya ait ikinci derecede gayet ehemmiyetli bir
hizmettir; ve bu millet ve vatanı anarşilik
tehlikesinden ve nesl-i âtinin biçareler kısmını
dalâlet-i mutlakadan kurtarmaktır. Çünkü bir
Müslüman başkasına benzemez. Dini terk edip
İslâmiyet seciyesinden çıkan bir Müslim dalâlet-i
mutlakaya düşer, anarşist olur, daha idare edilmez.
"Evet, eski terbiye-i
İslâmiyeyi alanların yüzde ellisi meydanda varken ve
an'anât-ı milliye ve İslâmiyeye karşı yüzde elli
lâkaydlık gösterildiği halde, elli sene sonra yüzde
doksanı nefs-i emmâreye tâbi olup millet ve vatanı
anarşiliğe sevk etmek ihtimalinin düşünülmesi ve o
belâya karşı bir çare taharrisi, yirmi sene evvel
beni siyasetten ve bu asırdaki insanlarla
uğraşmaktan kat'iyen men' ettiği gibi; Risale-i
Nur'u, hem şakirtlerini, bu zamana karşı
alâkalarını kesmiş; hiç onlarla ne mübareze, ne
meşguliyet yok.
"Biz, Risale-i Nur'la, bu
memleketin ve istikbalinin en büyük iki tehlikesini
def etmeye çalışıyoruz ve bilfiil çok emarelerle,
hattâ mahkemede de kısmen ispat etmişiz.
"Birinci tehlike: Bu memlekette,
hariçten kuvvetli bir sûrette girmeye çalışan
anarşiliğe karşı sed çekmek.
"İkincisi: Üç yüz elli
milyon Müslümanların nefretlerini kardeşliğe
çevirmekle, bu memleketin en büyük nokta-i
istinadını temin etmektir."
Bediüzzaman
Hazretleri bize verdiği derslerde, "Bir ferdin
hakkı veya hayatı bir cemiyet için feda
edilemez" diyordu.
Malumunuz iki
çeşit adalet var.
Birincisi: Adalet-i
mahza, yani mutlak adalet.
İkincisi: Adalet-i
izafiye, yani nisbi adalet.
Üstad bunu On
Beşinci Mektup'ta şöyle izah etmektedir:
???? ?????? ??????? ????????
?????? ???? ??????? ??? ????????? ???????????? ??????
???????? ????????
"Âyetin mânâ-yı
işarîsiyle, bir mâsumun hakkı, bütün halk için
dahi iptal edilmez. Bir fert dahi, umumun selâmeti için
feda edilmez. Cenâb-ı Hakkın nazar-ı merhametinde hak
haktır, küçüğüne büyüğüne bakılmaz. Küçük,
büyük için iptal edilmez. Bir cemaatin selâmeti
için, bir ferdin rızası bulunmadan, hayatı ve
hakkı feda edilmez. Hamiyet namına, rızasıyla olsa, o
başka meseledir.
"Adalet-i izafiye ise, küllün
selâmeti için cüz'ü feda eder. Cemaat için, ferdin
hakkını nazara almaz. Ehvenüşşer diye bir nevi
adalet-i izafiyeyi yapmaya çalışır. Fakat adalet-i
mahzâ kabil-i tatbik ise, adalet-i izafiyeye gidilmez.
Gidilse zulümdür."
İşte Bediüzzaman
Hazretleri de daima, mutlak adaleti tatbik cihetine
gitmiştir. Onu kızdırıp ta bir olay çıkarması
için tahrik, tazyik etmişlerdir, hatta hakaret
etmişlerdir, ta ki kızsın bir olay çıkarsın ve o
olay bahanesiyle onu ve talebelerini imha etsinler. O ise
o fırsatı onlara vermemiş, ta ki bir olayda bir masum
dahi zarar görmesin. Çünkü mutlak adalette bir masum
bir cemaat için feda edilmez.
Buna bir misal
olarak şahit olduğum Bediüzzaman Hazretlerinin
Ankara'ya polislerce sokulmama hadisesini arz edeyim:
Bediüzzaman
Hazretleri 1959'da iki defa Ankara'ya geldiler. Birinci
geldiğinde Denizciler Caddesinde Beyrut Palas'ta üç
gün kaldılar. Milletvekilleri kafile kafile gelip
Üstad ile görüşüyorlardı. Memleket ve âlem-i
İslâm çapında mühim meseleler konuşuluyordu. Kısa
bir müddet sonra İstanbul'a gittiler. Orada da birkaç
gün kaldılar. Bir müddet sonra da tekrar Ankara'ya
geldiler. Bahçelievler'de bir ev tuttuk. Orada da
birkaç gün kaldılar.
Bu Ankara ve
İstanbul gezilerinde bütün gazeteler, adeta Üstad'a
kilitlendi. Hep Üstad'dan, Risale-i Nur'dan ve
Bediüzzaman'dan bahsediyorlardı. Memlekette adeta Nur
havası esmeye başladı. Bu hal muhalefet lideri
İnönü'nün işine gelmedi. "Menderes Said
Nursî'yi seçim propagandası için gezdiriyor"
diye beyanat vermeye başladı. Bu beyanattan Menderes
korktu ve Ankara Emniyetine emir verdi:
"Bediüzzaman bir daha Ankara'ya gelmesin. Gelirse
Ankara'ya sokmayın." Bu emirden bizim de Üstadın
da haberi yoktu.
Bir gün Üstad
Emirdağı'ndan çıkıp Ankara'ya doğru geliyor.
Polisler haber alıyorlar. Biz Ulus'taki dershanede
sabah namazından sonra yatmıştık. Polisler bizim
dershaneyi bastılar. "Kalın giyinin, sizi
götüreceğiz" dediler. Giyindik. 15 kişi kadar
vardık. Bizi şimdi İsmet Paşa Mahallesindeki
karakolun (eskiden Birinci Şube idi) en üst odasına
kilitlediler, gittiler. Meğerse Üstad'ın Ankara'ya
geleceğini duymuşlar. Aldıkları emre göre Ankara'ya
sokmayacaklar, bizler karşılamaya gideceğiz, Ankara'ya
girsin diyeceğiz, onlar bırakmayacaklar. Böyle bir
durum olmasın diye daha evvel bizi bir yere hapsetmekle
bizi saf dışı etmiş oluyorlar.
Üstad,
kardeşlerle birlikte taksiyle Gölbaşı'na geliyor.
Ankara Emniyet Müdürü Niyazi Bilicioğlu, Üstad'ın
Ankara'ya girmemesi için arabasını ters çeviriyor,
yolu kapatıyor. Üstad'ı durduruyorlar. "Ankara'ya
girmeyeceksiniz" diyorlar. Üstad, "Ben
mevkuf değilim, hapis değilim, gıyabi tevkifim yok,
şu anda sizin kanunlarınıza göre bütün Türkiye'yi
gezebilirim" diyor. Polisler, "Kusura
bakmayınız, Menderes'in emridir" deyince Üstad,
"Kardeşlerim bu gayr-ı kanuni bir emirdir. Ben
sizi dinlemiyorum. Emrinizi de hükümetinizi de."
Polisler, "Efendim biz emir kuluyuz" diyorlar.
Üstad polislere,
"Kardeşlerim, ben 28 senedir hapis, işkence,
sürgün ve hakaret gördüm, çok tahrik ettiler,
hiddete getirip bir hadise çıkarmak istediler. O
hadisede masumlar da zarar görebilir. Halbuki bir
kimsenin hatasından dolayı başkasına zarar verilemez.
Bu hüküm Allah'ın kat'î bir emridir. Bir hadise
çıkarsak, o hadisede masumlar ve mazlumlar da zarar
görebilirler. Halbuki Kur'an tutan bir el bir masuma
zarar veremez. Onun için biz 28 senedir zulüm ve
işkence gördüğümüz halde, emniyet ve asayişi
bozacak, masumlara da zarar verecek bir harekete
sebebiyet vermedik. Yoksa benim fedai talebelerim var.
Eğer onlara emir etsem, kendilerini feda ederler,
buradan geçeriz, fakat iş büyür. Masum ve mazlumlar
da zarar görebilirler. Buna hiçbir hakkımız yok.
Cenab-ı Hak da masumlara zarar vermeyin diye kat'î
emrediyor. Onun için Ankara'ya girmeyeceğiz, fakat
sizin için de iyi olmayacak" diyor ve geri
dönüyorlar. Polisler onları Polatlı'ya kadar takip
ediyorlar.
Üstad Hazretleri
vefatından evvel 1959 tarihinde Ankara'ya ilk defa
geldiğinde, en önde hizmet eden talebelerini Beyrut
Palas'ta topladı. Onlara verdiği son derste çok mühim
şeyler söyledi. O dersin ilk kısmını mevzumuzla
alakalı olarak, daima müsbet hareket etmek, menfi
harekete tevessül etmemek hakkındaki beyanatını
aynen arz ediyorum:
"(Umum Nur talebelerine Üstad
Bediüzzaman'ın vefatından önce vermiş olduğu en son
derstir.)
"Aziz kardeşlerim,
"Bizim vazifemiz müsbet hareket
etmektir. Menfî hareket değildir. Rıza-yı İlâhîye
göre sırf hizmet-i imaniyeyi yapmaktır, vazife-i
İlâhiyeye karışmamaktır. Bizler âsâyişi
muhafazayı netice veren müsbet iman hizmeti içinde
herbir sıkıntıya karşı sabırla, şükürle
mükellefiz.
"Meselâ, kendimi misal alarak
derim: Ben eskiden beri tahakküme ve terzile karşı
boyun eğmemişim. Hayatımda tahakkümü
kaldırmadığım, birçok hadiselerle sabit olmuş.
Meselâ, Rusya'da kumandana ayağa kalkmamak, Divan-ı
Harb-i Örfîde idam tehdidine karşı mahkemedeki
paşaların suallerine beş para ehemmiyet vermediğim
gibi, dört kumandanlara karşı bu tavrım,
tahakkümlere boyun eğmediğimi gösteriyor. Fakat bu
otuz senedir müsbet hareket etmek, menfî hareket
etmemek ve vazife-i İlâhiyeye karışmamak hakikati
için, bana karşı yapılan muamelelere sabırla, rıza
ile mukabele ettim. Cercis Aleyhisselâm gibi ve Bedir,
Uhud muharebelerinde çok cefa çekenler gibi, sabır
ve rıza ile karşıladım.
"Evet, meselâ seksen bir
hatâsını mahkemede ispat ettiğim bir müdde-i
umumînin yanlış iddiaları ile aleyhimizdeki kararına
karşı, beddua dahi etmedim. Çünkü asıl mesele bu
zamanın cihad-ı mânevîsidir. Mânevî tahribatına
karşı sed çekmektir. Bununla dahilî âsâyişe
bütün kuvvetimizle yardım etmektir.
"Evet, mesleğimizde kuvvet var.
Fakat bu kuvvet, âsâyişi muhafaza etmek içindir. ??
??? ?????? ????????? ?????? ??????? düsturu ile ki, bir
câni yüzünden onun kardeşi, hanedanı,
çoluk-çocuğu mesul olamaz. İşte bunun içindir ki,
bütün hayatımda bütün kuvvetimle âsâyişi
muhafazaya çalışmışım. Bu kuvvet dahile karşı
değil, ancak hâricî tecavüze karşı istimal
edilebilir. Mezkûr âyetin düsturuyla vazifemiz,
dahildeki âsâyişe bütün kuvvetimizle yardım
etmektir. Onun içindir ki, âlem-i İslâmda âsâyişi
ihlâl edici dahilî muharebat ancak binde bir olmuştur.
O da aradaki bir içtihad farkından ileri gelmiştir. Ve
cihad-ı mâneviyenin en büyük şartı da vazife-i
İlâhiyeye karışmamaktır ki, bizim vazifemiz
hizmettir; netice Cenab-ı Hakka âittir. Biz vazifemizi
yapmakla mecbur ve mükellefiz.
"Ben de Celâleddin Harzemşah
gibi, ‘Benim vazifem hizmet-i imaniyedir; muvaffak
etmek veya etmemek Cenab-ı Hakkın vazifesidir' deyip
ihlâs ile hareket etmeyi Kur'an'dan ders almışım.
"Haricî tecavüze karşı
kuvvetle mukabele edilir. Çünkü düşmanın malı,
çoluk çocuğu ganimet hükmüne geçer. Dahilde ise
öyle değildir. Dâhildeki hareket, müsbet bir şekilde
mânevî tahribata karşı mânevî, ihlâs sırrıyla
hareket etmektir. Hariçteki cihad başka, dahildeki
cihad başkadır. Şimdi milyonlar hakikî talebeleri
Cenab-ı Hak bana vermiş. Biz bütün kuvvetimizle
dahilde ancak âsâyişi muhafaza için müsbet hareket
edeceğiz. Bu zamanda dahil ve hariçteki cihad-ı
mâneviyedeki fark pek azîmdir.
"Biz dünyaya bakmıyoruz.
Baktığımız vakit de onlara yardımcı olarak
çalışıyoruz. Âsâyişi muhafazaya müsbet bir
şekilde yardım ediyoruz. İşte bu gibi hakikatler
itibarıyla, bize zulüm de etseler hoş görmeliyiz.
"Demek Risale-i Nur, beşeri
anarşistlikten kurtarmaya bir derece vesile olduğu
gibi, İslâmın iki kahraman kardeşi olan Türk ve
Arabı birleştirmeye, bu Kur'an'ın kanun-u esasîlerini
neşretmeye vesile olduğunu düşmanlar da tasdik
ediyorlar.
"Kardeşlerim, hastalığım pek
şiddetli; belki pek yakında öleceğim veyahut
bütün bütün konuşmaktan-bazan men olduğum gibi-men
edileceğim. Onun için benim Nur âhiret kardeşlerim,
"ehvenüşşer" deyip bazı biçare
yanlışçıların hatâlarına hücum etmesinler.
Daima müsbet hareket etsinler. Menfî hareket
vazifemiz değil... Çünkü dahilde hareket menfîce
olmaz. Madem siyasetçilerin bir kısmı Risale-i Nur'a
zarar vermiyor, az müsaadekârdır;
"ehvenüşşer" olarak bakınız. Daha
"âzamüşşer"den kurtulmak için,
onlara zararınız dokunmasın, onlara faydanız
dokunsun.
"Hem dahildeki cihad-ı
mânevî, mânevî tahribata karşı çalışmaktır ki,
maddî değil, mânevî hizmetler lâzımdır. Onun
için, ehl-i siyasete karışmadığımız gibi, ehl-i
siyaset de bizimle meşgul olmaya hiçbir hakları yok...
"Meselâ, bir parti bana binler
vecihle sıkıntı verdiği halde, hattâ otuz senede
hapisler de, tazyikler de olduğu halde, hakkımı helâl
ettim. Ve azaplarına mukabil, o biçarelerin yüzde
doksan beşini tezyif ve itirazlara, zulümlere mâruz
kalmaktan kurtulmaya vesile oldum ki, ?? ??? ??????
????????? ?????? ??????? âyeti hükmünce kabahat ancak
yüzde beşe verildi. O aleyhimizdeki partinin şimdi
hiçbir cihetle aleyhimizde şekvâya hakları yoktur.
"Hattâ bir mahkemede yanlış
muhbirlerin ve casusların evhamlarıyla bizi, yetmiş
kişiyi mahkûm etmek için su-i fehmiyle,
dikkatsizliğiyle Risale-i Nur'un bazı kısımlarına
yanlış mânâ vererek seksen yanlışla beni mahkûm
etmeye çalıştığı halde, mahkemelerde ispat
edildiği gibi, en ziyade hücuma mâruz bir kardeşiniz,
mahpus iken pencereden o müdde-i umumînin üç
yaşındaki çocuğunu gördü, sordu. Dediler: ‘Bu
müdde-i umumînin kızıdır.' O mâsumun hâtırı
için o müddeîye beddua etmedi. Belki onun verdiği
zahmetler, o Risale-i Nur'un, o mucize-i mâneviyenin
intişarına, ilânına bir vesile olduğu için
rahmetlere inkılâp etti."
Afyon
hapishanesinde Bediüzzaman Hazretlerine işkence ettiren
Afyon Savcısına beddua edeceği anda 3 yaşındaki
çocuğunu görüp bedduadan vazgeçme hadisesinde, o
anda orada bulunan Sabri Halıcı Ağabeyimiz o vakıayı
şöyle anlatmıştır:
"Kışın en
şiddetli zamanında Bediüzzaman Hazretlerini camları
kırık büyük bir koğuşa koyarlar. Dışarıda
dondurucu soğuk ve kar, koğuşun içi de çok soğuk.
Yer ıslak, beton bir sandalye, bir battaniye de
vermemişler. Üstad abdest almış, abdest aldığı su
donmuş. Gezinmiş gezinmiş oturacak yer yok. İçeriye
girdiğim zaman yorulmuş, ayakları üzerine çömelmiş
vaziyette gördüm. Üstad dedi ki: ‘Savcı burada
soğukta donayım öleyim diye bu işkenceyi bana
yaptırıyor. Artık canıma tak etti. Ona beddua
edeceğim.' Beddua için elini kaldırırken koğuşun
dışında Savcının oturduğu lojmanın penceresinde 3
yaşındaki kız çocuğu göründü. Üstad sordu:
‘Bu çocuk kimin?' Cevaben, ‘Savcının
çocuğudur' deyince, Üstad ellerini indirdi, ‘Bu
çocuk babama bir şey oldu deyip ağlamasın diye ben de
bedduadan vazgeçtim' dediler."
[1] M. Said Özdemir:
1927 senesinde Siirt ilinin Tillo (Aydınlar) nahiyesinde
doğdu. 1938 yılında Ankara'ya geldi. İlk, orta ve
lise fen kısmını Ankara'da bitirdi. 1947'den 1949'a
kadar İstanbul Teknik Üniversitesinde Makine
Fakültesinde iki sene okudu. Bir rahatsızlık
nedeniyle üniversiteyi yarıda bıraktı. Diyanet
İşleri Başkanlığına memur olarak girdi. Oradaki din
âlimlerinden tefsir, hadis ve kelam derslerini hususi
olarak aldı. Müftülük ve vaizlik imtihanını
yüksek bir derece ile kazandı. Ankara'da gezici
vaizliğe tayin edildi. 1964'te İzmir'in Çeşme
ilçesinde müftülük yaptı. 1972'de Diyanet'ten emekli
oldu.
1953 tarihinde Bediüzzaman
Said Nursi Hazretleri ile Isparta'da görüştü.
Risalelerin neşriyatından dolayı 9-10 sefer
hapislere attılar. İhlas Nur Neşriyat olarak 51
senedir Risale-i Nur eserlerini basıyorlar. Çince,
Japonca, Hintçe, Malayca ve Suwahili (Afrika lisanı)
ile 33 lisana çevirerek baskıya devam ediyorlar.
|