Alemin Yaratıcısını
Bize Tarif ve İlan Eden Üç Büyük Delillerden
İkincisi Olan Hz. Muhammed (A.S.M) Kimdir Diye
Suale Verilen Cevap.
Hâlık-ı Âlem'i
bize tarif ve ilân eden deliller ve bürhanlar,
lâyüadd ve lâyuhsadır. O delillerin en
büyükleri üçtür:
Birincisi:
Bazı âyetlerini gördüğün, işittiğin şu
"kitab-ı kebir-i kâinat"tır.
İkincisi: Bu
kitabın âyet-ül kübrası ve divan-ı
nübüvvetin hâtemi ve künuz-u mahfiyenin
miftahı olan Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü
Vesselâm'dır.
Üçüncüsü:
Kitab-ı âlemin tefsiri ve mahlukata karşı
Allah'ın hücceti olan Kur'an'dır.
Şimdi, birkaç
reşha zımnında ikinci bürhanı tariften sonra
sözlerini dinleyeceğiz.
BİRİNCİ
REŞHA: Arkadaş! Hâlıkımızı tarif eden,
pek büyük bir şahsiyet-i maneviyeye mâlik,
bürhan-ı nâtık dediğimiz "Hazret-i
Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm kimdir?"
diye yapılan suale cevaben deriz ki:
Hazret-i Muhammed
(A.S.M.) öyle bir zâttır ki, azamet-i
maneviyesinden dolayı sath-ı arz, o zâtın
Mescid-i Aksa'sıdır. Mekke-i Mükerreme onun
mihrabı, Medine-i Münevvere onun minber-i
fazl-ı kemalidir. Cemaat-ı mü'minîne en son
ve en âlî imam ve nev'-i beşerin hatib-i
şehîridir; saadet düsturlarını beyan ediyor.
Ve bütün enbiyanın reisidir; onları tezkiye
ve tasdik ediyor. Çünki dini bütün dinlerin
esasatına câmi'dir. Ve bütün evliyanın
başıdır. Şems-i risaletiyle onları terbiye
ve tenvir ediyor.
O zât (A.S.M.)
öyle bir kutub ve nokta-i merkeziyedir ki, onun
halka-i zikrinde bulunan bütün enbiya u ahyar,
ebrar u sadıkîn onun gelmesine müttefik ve
kelâm-ı nutkuyla nâtıktırlar. Ve öyle bir
şecere-i nuraniyedir ki, damar ve kökleri,
enbiyanın esasat-ı semaviyesidir. Dal ve
budakları, evliyanın maarif-i ilhamiyesidir.
Bu itibarla,
herhangi bir davayı iddia etmiş ise, bütün
enbiya mu'cizelerine istinaden ve bütün evliya
kerametlerine müsteniden ona şehadet
etmişlerdir. Evet bütün davalarının
tasdiklerini iş'ar eden, bütün kâmillerin
hâtem ve mühürleri vardır. Ezcümle:
O zâtın (A.S.M.)
davalarından biri "Tevhid"dir. Bu
davayı tasrih ve ifade eden "Lailahe
İllellah" kelime-i mübarekesidir. O
zâtın halka-i din ve zikrine giren bütün
geçmiş ve gelecek insanlar o kelime-i
mukaddeseyi rükn-ü iman ve vird-i zeban
etmişlerdir. Demek, o davanın hak ve hakikat
olduğuna kanaat ve itminan ve iz'anları hasıl
olmuş ki, zaman ve mekâna şamil bir tarzda, o
kelime-i mübareke, meşrebleri, meslekleri,
an'aneleri mütehalif, mütebayin insanların
ağızlarında Mevlevîler gibi semavî deveran
ve cevelan ediyor.
Binaenaleyh gayr-ı
mütenahî şahidlerin tasdikiyle hak ve
hakkaniyeti tahakkuk eden bir davaya, hiç bir
vehmin haddi değildir ki, ona dest-i itirazı
uzatabilsin!
İKİNCİ REŞHA:
Arkadaş! Tevhidi isbat ve nev'-i beşeri irşad
eden o nuranî bürhan; biri sağında, diğeri
solunda, biri mütevatir, diğeri mecma-i aleyh
bulunan nübüvvet ve velayetle mücehhezdir. Ve
aynı zamanda, irhasat denilen kabl-en nübüvvet
kendisinden zuhur eden hârika hallerin
rumuzatıyla ve kütüb-ü semaviyenin
beşaratıyla ve hevatif denilen -gaybdan
verilen- tebşirat-ı müteaddide ile
musaddaktır.
Ve keza o bürhan-ı
nuranîden zuhur eden inşikak-ı Kamer,
parmaklarından fışkıran sular, ağaçların
onun davetine icabetleri, duasının akabinde
yağmurun nüzulü, pek az bir yemekten
çokların yiyip doymaları ve kurt, ceylan,
deve, taş ve sairenin konuşmaları gibi
mu'cizelerinin delalet ve şehadetiyle tasdik
edilmiş bir zâttır. (A.S.M.)
Ve keza dünya ve
âhiret saadetlerini temine kâfil, kâfi olan
şeriatı, nübüvvetini tasdik ve isbata
kâfidir. Geçen derslerde, şems-i şeriatından
bazı şuaları gördük. Tatvil-i kelâmı
mûcib tekrarları lâzım değildir.
ÜÇÜNCÜ
REŞHA: Arkadaş! O zât (A.S.M.), delail-i
âfâkıye denilen haricî deliller ile musaddak
olduğu gibi, delail-i enfüsiye denilen
zâtında ve nefsinde sabit delil ve işaretler
ile dahi musaddaktır. Çünki O zât şems
gibidir; zâtını zâtı ile ziyalandırarak
gösterir. Meselâ: Bütün ahlâk-ı hamîdenin
en yüksekleri o zâtta içtima etmiş olduğuna
bütün âlem şehadet ediyor. Ve keza en nezih
hasletleri ve huyları ve en yüksek seciyeleri
câmi' bir şahsiyet-i maneviye sahibi olduğuna
icma vardır. Ve keza o zâtın en yüksek
derecede bulunan zühd ve takva ve ubudiyeti
şehadetleriyle mâlik olduğu kuvvet-i imaniye
ile musaddaktır. Ve keza siyer-i Nebeviyenin
şehadetiyle derece-i vüsuku ve kemal-i ciddiyet
ve metaneti ve bütün işlerinde ve
harekâtında kuvvet-i emniyeti, hakka
mütemessik ve hakikate sâlik olduğunu tasdik
eden kat'î delillerdir. Evet yaprakların
yeşilliği, çiçeklerin taravet ve güzelliği
ve semerelerin tazeliği; ağacın canlı,
hayatlı, hayy olduğuna sadık şahiddirler.
DÖRDÜNCÜ
REŞHA: Arkadaş! Tûl-i zaman ve bu'd-i
mekânın muhakemat-ı akliyede tesiri çoktur.
Maahaza,"leysel haberu kel ayan"
düsturuna ittibaen, şu zaman ve muhitin
hayalâtından çıkarak tayy-ı zaman ve mekân
ile, hayalen Ceziret-ül Arab'a gidelim ve
Medine-i Münevvere'de nuranî ve yüksek
minber-i saadetine çıkmış, nev'-i beşere
hitaben irşadatta bulunan o zât-ı muallâyı
bizzât görüp, sözlerini dinlemeliyiz.
İşte hayalen oraya
gittik. Bak hârika bir surette hüsn-ü suretle
hüsn-ü sîreti cem'eden o Mürşid-i Umumî, o
Hatib-i Kudsî cevahir dolu bir kitab-ı
mu'ciz-ül beyan eline alarak, bütün insanlara
mele-i a'lâdan nâzil olan hutbe-i ezeliyeyi
okuyor. Ve bütün Benî Âdemi ve cinleri ve
mevcudatı dinletiyor. Evet pek büyük bir
emirden haber veriyor. Hilkat-ı âlemin acib
muammasını açıyor. Kâinatın sırr-ı
hikmetine dair tılsımı açıyor. Felsefe ve
fenn-i hikmetin, nev'-i beşere "Siz
kimlersiniz? Nereden geliyorsunuz? Nereye
gidiyorsunuz? diye irad ettiği, akılları acz
ve hayrette bırakan üç suale cevab veriyor.
BEŞİNCİ
REŞHA: Arkadaş! Şu zât-ı nuranî
(A.S.M.), mürşid-i imanî, Resul-i Ekrem
Aleyhissalâtü Vesselâm, bak nasıl
neşrettiği hakikatın nuruyla, hakkın
ziyasıyla, nev'-i beşerin gecesini gündüze,
kışını bahara çevirerek, âlemde yaptığı
inkılab ile âlemin şeklini değiştirerek
nuranî bir şekle sokmuştur. Evet o zâtın
nuranî güzelliğiyle kâinata bakılmazsa,
kâinat bir matem-i umumî içinde görünecekti.
Bütün mevcudat birbirine karşı ecnebi ve
düşman durumunda bulunacaktı. Cemadat, birer
cenaze suretini gösterecekti. Hayvan ve
insanlar, eytam gibi zeval ve firakın
korkusundan vaveylâlara düşeceklerdi. Ve
kâinata, harekâtıyla, tenevvüüyle ve
tegayyüratıyla, nukuşuyla tesadüfe bağlı
bir oyuncak nazarıyla bakılacaktı. Bilhassa
insanlar, hayvanlardan daha aşağı, zelil ve
hakir olacaklardı.
İşte, O Zât'ın
telkin ettiği iman nazarıyla kâinata
bakılmadığı takdirde, kâinat böyle
korkunç, zulümatlı bir şekilde görünecekti.
Fakat o mürşid-i kâmilin gözüyle ve iman
gözlüğüyle bakılırsa; her taraf nurlu,
ziyadar, canlı, hayatlı, sevimli, sevgili bir
vaziyette arz-ı didar edecektir.
Evet kâinat iman
nuruyla matem-i umumî yeri olmaktan çıkıp
mescid-i zikir ve şükür olmuştur. Birbirine
düşman telakki edilen mevcudat, birbirine ahbab
ve kardeş olmuşlardır. Cenaze ve ölü
şeklini gösteren cemadat, ünsiyetli birer
hayatdar ve lisan-ı haliyle Hâlıkının
âyâtını nâtık birer müsahhar memuru
şekline giriyorlar. Ağlayan, müteşekki ve
eytam kıyafetinde görünen insan, ibadetinde
zâkir, Hâlık'ına şâkir sıfatını
takınıyor. Ve kâinatın harekât, tenevvüat,
tegayyürat ve nukuşu abesiyetten kurtuluyor.
Rabbanî mektublar, âyât-ı tekviniyeye
sahifeler, esma-i İlahiyeye âyineler suretine
inkılab ederler.
Hülâsa: İman
nuruyla âlem öyle terakki eder ki:
"Hikmet-i Samedaniye Kitabı" namını
alıyor. Ve insan, zelil ve fakir ve âciz
hayvanların sırasından çıkar; za'fının
kuvvetiyle, aczinin kudretiyle, ubudiyetinin
şevketiyle, kalbinin şuaıyla, aklının
haşmet-i imaniyesiyle hilafet ve hâkimiyetin
zirvesine yükselmiştir. Hattâ acz, fakr,
ihtiyaç ve akıl onun sukutuna esbab iken, suud
ve yükselmesine sebeb olurlar. Zulmetli,
karanlıklı bir mezar-ı ekber suretinde
görünen zaman-ı mazi, enbiya ve evliyanın
ziyasıyla ziyadar ve nuranî görünmeye
başlar. Karanlıklı gece şeklinde olan
istikbal, Kur'anın ziyasıyla tenevvür eder.
Cennet'in bostanları şekline girer. Buna
binaen, O zât-ı nuranî olmasa idi kâinat da,
insan da, her şey de adem hükmünde kalır, ne
kıymeti olur ve ne ehemmiyeti kalırdı.
Binaenaleyh bu kadar
garib, acib, güzel kâinat için böyle tarifat
ve teşrifatçı bir mürşid-i hârika
lâzımdır. "Eğer bu zât (A.S.M.) olmasa
idi kâinat da olmazdı." mealinde, "levlake
levlake lema halektul eflak" olan
hadîs-i kudsî şu hakikatı tenvir ediyor.
ALTINCI REŞHA:
Arkadaş! O hutbe-i ezeliyeyi okuyan zât,
kâinatın kemalâtını keşfeden canlı bir
güneştir. Saadet-i ebediyeyi ihbar ve tebşir
ediyor. Nihayetsiz rahmeti keşfetmiş, ilân
ediyor. Saltanat-ı rububiyetin mehasininin
dellâlı ve esma-i İlahiyenin gizli
definelerinin keşşafıdır.
Evet! O Zât
(A.S.M.) vazifesi itibariyle, hakkın bürhanı,
hakikatın ziyası, hidayetin güneşi, saadetin
vesilesidir. Şahsiyet ve hüviyet cihetiyle,
muhabbet-i Rahmaniyenin misali, rahmet-i
Rabbaniyenin timsali, hakikat-ı insaniyenin
şerefi, şecere-i hilkatin en kıymettar ve
kıymetli bahadar bir semeresidir. Tebliğ
ettiği dini de hârika bir sür'atle şark ve
garbı ihata etmiş, nev'-i beşerin beşte biri
kabul etmiştir. Acaba böyle bir zâtın
davalarında, nefis ve şeytanın münakaşa ve
itirazlarına bir imkân var mıdır?
YEDİNCİ REŞHA:
Arkadaş! O zâtı harekete getirip o
inkılabları kendisine yaptıran ancak bir
kuvve-i kudsiyedir. Evet bilhassa Ceziret-ül
Arab'da yaptığı inkılab ve icraata bak!..
O sahralarda, o
çöllerde, âdetlerini muhafazada çok
mutaassıb ve asabiyetlerinde fevkalâde inadçı
ve kasavet-i kalb ve merhametsizlikte emsalsiz ve
hattâ diri diri kızlarını toprağa gömüp
öldürürlerken müteessir bile olmayan pek çok
vahşi kavimler oturmakta idiler. O zât-ı
nuranî kısa bir zamanda o kavimlerin ahlâk-ı
seyyielerini kaldırarak ahlâk-ı hasene ile
tebdil ettirdi. Hattâ o zât-ı mürşidin
(A.S.M.) telkin ettiği iman nuru sayesinde, o
vahşi insanlar, insan âleminde insanlara
muallim oldular. Ve medeniyet dünyasında,
medenîlere üstad oldular. O zâtın (A.S.M.)
şu kadar geniş ve azîm saltanatı, yalnız
zahirî bir saltanat değildir. Daha geniş ve
daha derin yerde saltanat-ı bâtıniyesi vardır
ki, bütün kalbleri ve akılları kendisine cezb
ve celbetmiştir. Ve bütün ruhları ve
nefisleri teshir etmiştir ki, kalblere mahbub,
akıllara muallim ve tenvir edici ve nefislere
mürebbi ve ruhlara sultan olmuş ve olmaktadır.
SEKİZİNCİ
REŞHA: Arkadaş! Bilirsin ki, sigara gibi
küçük bir âdeti, bir şeyi tiryakisinden
ref'etmek pek zahmettir. Hattâ büyük bir
hâkim, büyük bir azim ile küçük bir kavimde
itiyad edilen bir hasleti kaldırmakta büyük
müşkilâta rastgelir. Halbuki bu zât-ı
nuranî, pek çok âdetleri, pek çok asabî,
inatçı kavimlerden, cüz'î bir kuvvetle, kısa
bir zamanda kaldırarak, yerlerini yüksek, nezih
ahlâk ve âdetler ile doldurmuştur.
Evet Hazret-i Ömer
İbn-ül Hattab (Radıyallahü teâlâ anh)ın
İslâmiyetten evvel ve sonraki halleri bu
mes'eleye güzel bir misaldir. Bunun gibi
icraat-ı esasiyesinden binlerce hârikalar
vardır. O zâtın o zamandaki icraatına hârika
diyoruz. Acaba bu zamanın yüzlerce
feylesofları, o zamanda o vahşet-âbâd
cezireye gidip, pek uzun zamanlarda o vahşileri
ıslah için çalışsalar, o zât-ı mürşidin
bir senede muvaffak olduğu kadar, onlar elli
senede muvaffak olabilirler mi? Hâşâ!..
DOKUZUNCU REŞHA:
Arkadaş! Aklı başında olan bir adam
münazaralı davalarda yalan söyleyemez. Çünki
bilâhere yalanının açığa çıkıp mahcub
olmasından korkar. Ve keza bir insan yalan
söylediği takdirde pervasız, lâübali bir
tarzda söyleyemez. Ve keza serbest, heyecanlı
söylenmesine girişemez. -Velev âdi bir
mes'ele, küçük bir cemaat içinde, küçük
bir vazifede bulunan küçük bir şahıs olsun.-
Acaba büyük bir
vazife ile vazifedar, pek büyük bir mes'elede,
pek büyük bir şeref ve haysiyet sahibi, pek
büyük bir cemaat içinde, pek şedid
hasımların karşısında iddia ettiği bir
davada yalan ve hilaf-ı hakikat söyleyebilir
mi?
İşte o zât-ı
nuranî, okuduğu o hutbe-i ezeliyeyi öyle bir
tarz ile okuyor; ne tereddüdü var ne hicabı,
ne korkusu var ne teessürü... Hem samimî bir
safa-i kalble, hâlis bir ciddiyetle,
hasımlarının damarlarına dokundurmak üzere
akıllarını tezyif, nefislerini tahkir edip,
izzetlerini kırıyor. Acaba böyle bir davada,
böyle bir makamda, böyle bir şahıstan zerre
miskal bir hilenin bu mes'eleye karışmasına
imkân var mıdır? Hâşâ, "İn huve
illa vahyun yuha" Evet hak hileye
muhtaç değil, hakkı söylemekte hile ve iğfal
ihtimali yoktur. Hakikatı gören bir nazar
halkı iğfal etmez, hilaf-ı hakikat söylemez,
hayal ile hakikatı temyiz eder; aralarında
iltibas olamaz.
ONUNCU REŞHA:
Arkadaş! O zât-ı mürşid, nev'-i beşeri
korkutmak için pek müdhiş hakikatlerden
bahsediyor. Ve insanları tebşir için, kalbleri
cezb ve akılları celbeden mes'elelerden haber
veriyor.
Yahu! Hakaik ve
garaibi keşf için insanlarda öyle bir şevk,
öyle bir merak vardır ki, garib bir hakikati
keşif yolunda canlarını, mallarını feda
ediyorlar. Bu Zât'ın (A.S.M.) keşf ve ihbar
ettiği hakaika ne için ehemmiyet vermiyorlar?
Halbuki bütün enbiya ve evliya ve sıddıkîn
gibi ehl-i şuhud ve ashab-ı ihtisas, bilittifak
o zâtı tasdik etmiş ve ediyorlar.
Bu zât (A.S.M.),
öyle bir sultanın şuunundan bahsediyor ki,
kamer Onun mülkünde bir sinek gibidir. Acib
hârikalardan bahsettiği gibi, pek müdhiş
infilâk ve inkılablardan da haber veriyor.
Bakınız! O hutbe-i ezeliyede "İzeşşemsu
küvveret" "İzessemaun feterat"
"iza zulziletil ardu zilzaleha"
gibi tilavet ettiği âyetlere dikkat ediniz!
Ve beşer için
öyle bir istikbalden haber veriyor ki, dünyevî
istikbal ona nisbeten bir katre hükmündedir. Ve
öyle bir saadetten müjde veriyor ki, dünya
saadetleri ona nazaran rü'yalar gibi olur. Evet
bu kâinatın perdesi altında çok acaib şeyler
vardır, bizleri bekliyorlar. Biz de onları
intizar ediyoruz. Binaenaleyh o acaibi görüp
bize keyfiyetlerini hikâye etmek için
hârikulâde bir insan lâzımdır ki, o hârika
garaibi görsün ve gördüğü gibi bize de
söylesin.
Ve keza o zât,
Hâlıkımızın bizden taleb ettiği şeylerden
bahsediyor ve çok hakikatlerden, mes'elelerden
haber veriyor ki onlardan kurtuluş yoktur. Feya
acaba! Ekser nâs neden böyle hak şeylerden
göz yumuyorlar, hakikatlerden kulak
tıkıyorlar?.
ONBİRİNCİ
REŞHA: Arkadaş! Şu minber-i âlîde
Hutbe-i Ezeliyeyi okuyan ve şahsiyet-i
maneviyesiyle bizlere meşhud ve yüksek
şuunatıyla âlemde meşhur olan Zât-ı Nuranî
(A.S.M.), vahdaniyet-i İlahiyeye bir bürhan-ı
sadık-ı nâtık ve tevhidin hakikat olduğuna
bir delil-i hak ve saadet-i ebediyenin de vücuda
gelmesine kat'î bir delil ve zahir bir
bürhandır.
Ve keza o zât,
insanları hidayete davet etmekle saadet-i
ebediyenin (husulüne sebeb olduğu gibi),
vusulüne de sebebdir.
Ve keza o zât,
duasıyla, ubudiyetiyle o saadetin vücuduna ve
icadına vesiledir. Evet bak! O zât, nev'-i
beşere imamdır. Mescidi, yalnız Ceziret-ül
Arab değildir, küre-i arzdır. Cemaati de
yalnız o zamanın insanları değildir. Belki
Âdem zamanından kıyamete kadar her bir asrın
halkı bir saf olup, bütün asırlar safları
onun arkasında, onun duasına "Âmîn"
diyorlar.
Bilhassa o zât, o
cemaat-ı uzmada umum zevilhayata şamil pek
şedid bir ihtiyac-ı azîm için dua eder. Ve
onun duasına, yalnız o cemaat değil, belki arz
ve sema ve bütün mevcudat "Âmîn"
söyler. Yani "Ya Rabbena! Onun duasını
kabul eyle. Biz de o duayı ediyoruz. Biz de onun
taleb ettiğini taleb ediyoruz."
Bilhassa o cemaat-ı
uzma önünde kıldırdığı namazda, öyle bir
tazarru' ve tezellül ile, öyle bir iştiyakla,
öyle bir hüzün ile niyaz ve dua eder ki,
kâinat bile heyecana gelir; O Zât'ın duasına
iştirak eder. Evet öyle bir maksad için niyaz
eder ki, eğer o maksad husule gelmezse, yalnız
mahlukat değil âlem bile kıymetsiz kalır,
esfel-i safilîne düşer. Çünki o zâtın
matlubuyla mevcudat yüksek kemalâta erişir.
Acaba o zât, o matlubu kimden istiyor? Evet
öyle bir zâttan talebeder ki, en gizli ve en
küçük bir hayvanın cüz'î bir ihtiyacı
için lisan-ı haliyle yaptığı duayı işitir,
kabul eder, ihtiyacını yerine getirir.
Ve keza en edna bir
emeli, en edna bir gaye için en edna bir
zîhayatta görür ve onu ona yetiştirmekle
ikram ve merhamet eder. Bu duaların neticesinde
yapılan terbiye ve tedbirler öyle bir intizamla
cereyan eder ki, o terbiyelerin ancak bir Semi'
ve Basîr, bir Alîm ve Hakîm'den olduğuna
şübhe bırakmaz.
Acaba o zât, o
minberde arşa müteveccihen ellerini kaldırarak
yaptığı dua ile ne istiyor ki bütün mahlukat
"Âmîn" söylüyor?
Evet o zât,
Cenab-ı Hakk'ın rızasını ve Cennet'te
mülâkat ve rü'yetiyle saadet-i ebediyeyi
istiyor. Bu istenilen şeylerin icadına rahmet,
hikmet, adalet gibi sayısız esbab olmadığı
takdirde, o zât-ı nuranînin tek duası ve
tazarru' ile niyaz etmesi, Cennet'in icadına ve
îtasına kâfidir. Binaenaleyh o zât'ın
risaleti, imtihan ve ubudiyet için şu
dünyanın kurulmasına sebeb olduğu gibi, o
zâtın ubudiyetinde yaptığı dua, mükâfat ve
mücazat için dâr-ı âhiretin icadına sebeb
olur.
Evet bu yüksek
intizam ve geniş rahmet ve güzel san'at ve
kusursuz cemal ile zulüm ve çirkinlik arasında
tezad vardır. İçtimaları mümkün değildir.
Evet edna bir sesi,
edna bir kimseden, âdi bir iş için işitip
kabul etmekle; en yüksek bir savtı, en büyük
bir iş için işitip kabul etmemek, emsalsiz bir
kubh ve çirkinlik ve bir kusurdur. Bu ise,
mümkün değildir. Çünki hüsn-ü zâtî,
kubh-u zâtîye inkılab eder. İnkılab-ı
hakaik ise muhaldir.
ONİKİNCİ
REŞHA: Arkadaş! O hatib-i mürşidden
gördüğün, işittiğin kâfidir. Çünki
ahvalini tamamıyla ihata etmek mümkün
değildir. Öyle ise, ondan sonra gelen
asırların o zâttan aldıkları feyizlere
dikkat etmek üzere geri dönelim. Bak arkadaş!
Bütün bu asırlar, o Asr-ı Saadet'in
güneşinden Ebu Hanife, Şafiî, Ebu Yezid,
Cüneyd-i Bağdadî, Abdülkadir-i Geylanî,
İmam-ı Gazalî, Muhyiddin-i Arabî, Ebu Hasen-i
Şazelî, Şah-ı Nakşibend, İmam-ı Rabbanî
(Radıyallahü anhüm ecmaîn) gibi binlerle
nuranî ziyadar yıldızlar ayrılıp, âlem-i
beşeri tenvir etmişlerdir.
Meşhudatımızın
tafsilâtını başka vakte te'hir ederek
mu'cizat sahibi o zât-ı nuranî Aleyhissalâtü
Vesselâm'a bir salât ü selâm getirelim.
...............
...............
Arkadaş! Risalet-i
Ahmediye'yi isbat eden deliller pek büyük bir
yekûn teşkil ediyor. Ondokuzuncu Söz
namındaki risalemde o delillerden bir kısmı
zikredilmiştir. O zâtın izhar ettiği bine
yakın mu'cizeleriyle Yirmibeşinci Söz
namındaki eserimde tafsil edilen kırk vech-i
i'caza baliğ olan Kur'an, risalet-i Ahmediyeye
(A.S.M.) şehadet ettiği gibi, bu kâinat da
-âyâtıyla- o zâtın nübüvvetine delalet
eder. Evet kâinatta yazılan sayısız âyetler
Zât-ı Ehad'in vahdaniyetine şehadet ettikleri
gibi risalet-i Ahmediyeye de (A.S.M.) delalet ve
şehadet ederler.
Ezcümle:
Kâinatta görünen hüsn-ü san'at dahi
risalet-i Ahmediyeye (A.S.M.) delalet ve şehadet
eden kat'î bir delildir. Zira, şu zînetli
masnuatın cemali, hüsn-ü san'at ve zîneti
izhar eder. San'at ve suretin güzelliği,
Sâni'de güzelleştirmek ve zînetlendirmek
isteği mevcud olduğuna delalet eder.
Güzelleştirmek ve zînetlendirmek sıfatları,
Sâniin san'atına olan muhabbetine delalet eder.
Bu muhabbet ise, masnuatın en ekmeli insan
olduğuna delildir. Çünki o muhabbetin mazhar
ve medarı insandır. İnsan dahi masnuatın en
câmi' ve en garibi olduğundan şecere-i hilkate
bir semere-i şuuriyedir. İnsan bir semere gibi
olduğu cihetle kâinatın eczası arasında en
câmi' ve baid bir cüz'dür. İnsan zîşuur ve
câmi' olduğu cihetle, nazarı âmm, şuuru
küllî olur. Nazarı âmm olduğundan şecere-i
hilkati tamamıyla görür; şuuru da küllî
olduğundan Sâni'in makasıdını bilir. Öyle
ise, insan Sâni'in muhatab-ı hâssıdır.
Evet âmm ve
şümullü olan nazar ve şuurunu Sâni'in
ibadetine ve muhabbetine sarf ve san'atını
istihsan, takdir ve teşhirine tevcih ve
nimetlerinin şükrüne istimal eden bir ferd,
verdiği nimetlere karşı şükür isteyen ve
yarattığı mahlukatı ibadete, şükre davet
eden Sâniin has muhatab ve habibidir.
Ey insanlar!
Zikredilen ahval ve şuunatla muttasıf olan
Hazret-i Muhammed'in (A.S.M.) Sâni'in o ferd-i
ferîd dediğimiz muhatab-ı hâssı olmamasına
imkân var mıdır? Ve tarihinizin gösterdiği
nev'-i beşerden en büyük insanlar arasında,
bu makama daha lâyık diğer bir şahıs var
mıdır?
Ey gözleri sağlam
ve kalbleri kör olmayan insanlar! Bakınız,
insan âleminde iki daire ve iki levha vardır:
Birinci daire:
Rububiyet dairesidir.
İkinci daire:
Ubudiyet dairesidir.
Birinci levha:
Hüsn-ü san'attır.
İkinci levha
ise: Tefekkür ve istihsandır.
Bu iki daire ile iki
levha arasındaki münasebete bakınız ki:
Ubudiyet dairesi bütün kuvvetiyle rububiyet
dairesi hesabına çalışıyor. Tefekkür,
teşekkür, istihsan levhası da bütün
işaretleriyle hüsn-ü san'at ve nimet
levhasına bakıyor. Bu hakikatı gözün ile
gördükten sonra, rububiyet ve ubudiyet
dairelerinin reisleri arasında en büyük bir
münasebetin bulunmamasına aklınca imkân var
mıdır? Ve Sâniin makasıdına kemal-i ihlas
ile hizmet eden ubudiyet reisinin Sâni' ile
azîm bir münasebeti ve kavî bir intisabı ve o
intisab ile her iki daire reisleri arasında bir
muarefe ve mükâleme ve alış-verişin
olmamasına ihtimal var mıdır? Öyle ise
bilbedahe tahakkuk etti ki; ubudiyet reisi,
rububiyetin has mahbub ve makbulüdür.
Ey insan! Bu süslü
masnuatı enva'-ı mehasinle tezyin eden ve
bütün zîhayat olanların zevklerine,
iştihalarına göre bu kadar nimetleri in'am
eden Sâni'in en kâmil, en cemil ve ibadetine
kemal-i iştiyakla teveccüh eden ve Sâni'in
mehasin-i san'atına takdir ve istihsanatıyla
arş ve ferşi taraba, sevinmeye getiren ve
Sâni'in ihsanatına yaptığı teşekkürat ve
tekbirat ile berr ve bahri cezbeye getiren şu
güzel mahluk ve masnuuna iltifat edip sözünü
nazar-ı itibara almaması ve teşekküratına
mukabele etmemesi ve teveccüh edip kendisiyle
konuşmaması ve iktidarına göre bütün
mahlukata bir imam ve mürşid yapmaması
imkânı var mıdır? (Ms.22)
* * *
|