Zalim, Gaddar, Günahkar,
Hak Yoldan Sapan İnsanlar Gayet Ferah ve Rahatla
ve Mazlum Hak Yolda Olanlar Gayet Zahmet ve
Sıkıntıyla Hayat Geçiriyorlar. Adalet ve
Hikmet-i İlahiyeye Uygun mudur?
Üçüncü âyet
olan "Vema Rabbuke bizallamin lil
abîd" gibi âyetlerin işaret ettikleri
kıyas-ı adlînin hülâsası şudur ki:
Âlemde çok
görüyoruz ki: Zalim, fâcir, gaddar insanlar
gayet refah ve rahatla ve mazlum ve mütedeyyin
adamlar gayet zahmet ve zillet ile ömür
geçiriyorlar. Sonra ölüm gelir, ikisini
müsavi kılar. Eğer şu müsavat nihayetsiz
ise, bir nihayeti yoksa, zulüm görünür.
Halbuki zulümden tenezzühü, kâinatın
şehadetiyle sabit olan adalet ve hikmet-i
İlahiye, bu zulmü hiçbir cihetle kabul
etmediğinden; bilbedahe bir mecma'-i âheri
iktiza ederler ki; birinci, cezasını; ikinci,
mükâfatını görsün. Tâ şu intizamsız,
perişan beşer, istidadına münasib tecziye ve
mükâfat görüp adalet-i mahzaya
medar ve hikmet-i Rabbaniyeye mazhar ve hikmetli
mevcudat-ı âlemin bir büyük kardeşi
olabilsin. Evet şu dâr-ı dünya, beşerin
ruhunda mündemiç olan hadsiz istidadların
sünbüllenmesine müsaid değildir. Demek başka
âleme gönderilecektir. Evet insanın cevheri
büyüktür. Öyle ise, ebede namzeddir. Mahiyeti
âliyedir, öyle ise cinayeti dahi azîmdir. Sair
mevcudata benzemez. İntizamı da mühimdir.
İntizamsız olamaz, mühmel kalamaz, abes
edilmez, fena-yı mutlak ile mahkûm olamaz,
adem-i sırfa kaçamaz. Ona Cehennem ağzını
açmış bekliyor. Cennet ise ağuş-u
nazdaranesini açmış gözlüyor. Onuncu
Söz'ün Üçüncü Hakikatı bu ikinci
misalimizi gayet güzel gösterdiğinden burada
kısa kesiyoruz.
S.511
* * *
Üçüncü
Hakikat: Bâb-ı hikmet ve adalet olup,
ism-i Hakîm ve Âdil'in cilvesidir.
Hiç mümkün
müdür ki: Zerrelerden güneşlere kadar cereyan
eden hikmet ve intizam, adalet ve mizanla
rububiyetin saltanatını gösteren Zât-ı
Zülcelal, rububiyetin cenah-ı himayesine iltica
eden ve hikmet ve adalete iman ve ubudiyetle
tevfik-ı hareket eden mü'minleri taltif etmesin
ve o hikmet ve adalete küfür ve tuğyan ile
isyan eden edebsizleri te'dib etmesin? Halbuki bu
muvakkat dünyada o hikmet, o adalete lâyık
binden biri, insanda icra edilmiyor, te'hir
ediliyor. Ehl-i dalaletin çoğu ceza almadan;
ehl-i hidayetin de çoğu mükâfat görmeden
buradan göçüp gidiyorlar. Demek bir mahkeme-i
kübraya, bir saadet-i uzmaya bırakılıyor.
Evet görünüyor
ki; şu âlemde tasarruf eden zât, nihayetsiz
bir hikmetle iş görüyor. Ona bürhan mı
istersin? Her şeyde maslahat ve faidelere riayet
etmesidir. Görmüyor musun ki: İnsanda bütün
aza, kemikler ve damarlarda, hattâ bedenin
hüceyratında, her yerinde, her cüz'ünde
faydalar ve hikmetlerin gözetilmesi, hattâ
bazı âzası, bir ağacın ne kadar meyveleri
varsa, o derece o uzva hikmetler ve faydalar
takması gösteriyor ki; nihayetsiz bir hikmet
eliyle iş görülüyor. Hem herşeyin
san'atında nihayet derecede intizam bulunması
gösterir ki, nihayetsiz bir hikmet ile iş
görülüyor.
Evet güzel bir
çiçeğin dakik proğramını, küçücük bir
tohumunda dercetmek, büyük bir ağacın
sahife-i a'malini, tarihçe-i hayatını,
fihriste-i cihazatını küçücük bir
çekirdekte manevî kader kalemiyle yazmak;
nihayetsiz bir hikmet kalemi işlediğini
gösterir.
Hem herşeyin
hilkatinde gayet derecede hüsn-ü san'at
bulunması; nihayet derecede hakîm bir Sâniin
nakşı olduğunu gösterir. Evet şu küçücük
insan bedeni içinde bütün kâinatın
fihristesini, bütün hazain-i rahmetin
anahtarlarını, bütün esmalarının
âyinelerini dercetmek; nihayet derecede bir
hüsn-ü san'at içinde bir hikmeti gösterir.
Şimdi hiç mümkün müdür ki, şöyle
icraat-ı rububiyette hâkim bir hikmet; o
rububiyetin kanadına iltica eden ve iman ile
itaat edenlerin taltifini istemesin ve ebedî
taltif etmesin?
Hem adalet ve mizan
ile iş görüldüğüne bürhan mı istersin?
Herşeye hassas mizanlarla, mahsus ölçülerle
vücud vermek, suret giydirmek, yerli yerine
koymak; nihayetsiz bir adalet ve mizan ile iş
görüldüğünü gösterir.
Hem her hak sahibine
istidadı nisbetinde hakkını vermek, yani
vücudunun bütün levazımatını, bekasının
bütün cihazatını en münasib bir tarzda
vermek; nihayetsiz bir adalet elini gösterir.
Hem istidad
lisanıyla, ihtiyac-ı fıtrî lisanıyla,
ızdırar lisanıyla sual edilen ve istenilen
herşeye daimî cevab vermek; nihayet derecede
bir adl ve hikmeti gösteriyor.
Şimdi hiç mümkün
müdür ki, böyle en küçük bir mahlukun, en
küçük bir hacetinin imdadına koşan bir
adalet ve hikmet; insan gibi en büyük bir
mahlukun beka gibi en büyük bir hacetini
mühmel bıraksın? En büyük istimdadını ve
en büyük sualini cevabsız bıraksın?
Rububiyetin haşmetini, ibadının hukukunu
muhafaza etmekle muhafaza etmesin? Halbuki şu
fâni dünyada kısa bir hayat geçiren insan,
öyle bir adaletin hakikatına mazhar olamaz ve
olamıyor. Belki bir mahkeme-i kübraya
bırakılıyor. Zira hakikî adalet ister ki: Şu
küçücük insan, şu küçüklüğü nisbetinde
değil, belki cinayetinin büyüklüğü,
mahiyetinin ehemmiyeti ve vazifesinin azameti
nisbetinde mükâfat ve mücazat görsün. Madem
şu fâni, geçici dünya; ebed için halk olunan
insan hususunda öyle bir adalet ve hikmete
mazhariyetten çok uzaktır. Elbette âdil olan o
Zât-ı Celil-i Zülcemal'in ve Hakîm olan o
Zât-ı Cemil-i Zülcelal'in daimî bir
Cehennem'i ve ebedî bir Cennet'i bulunacaktır.
S.62
* * *
|