Bu Dünyada; Hayır-Şer,
Lezzet-Elem, Ziya-Zülmet, Hararet-Soğukluk,
Güzellik-Çirkinlik, Hidayet-İnkarcılık,
İtaat-İsyan, Birbirine Karışması ve
Çarpışmasının Hikmeti Nedir?
Evet bu kâinatta
hayır-şer, lezzet-elem, ziya-zulmet,
hararet-bürudet, güzellik-çirkinlik,
hidayet-dalalet birbirine karşı gelmesi ve
içine girmesi, pek büyük bir hikmet içindir.
Çünki şer olmazsa, hayır bilinmez. Elem
olmazsa, lezzet anlaşılmaz. Zulmetsiz ziya,
ehemmiyeti olmaz. Soğukla, hararetin dereceleri
tahakkuk eder. Çirkinlik ile, hüsnün tek bir
hakikatı, bin hakikat ve binler çeşit hüsün
mertebeleri vücud bulur. Cehennem'siz Cennet'in
pek çok lezzetleri gizli kalır. Bunlara
kıyasen, herşey bir cihette zıddıyla
bilinebilir. Ve birtek hakikatı, sünbül verip
çok hakikatlar olur. Madem bu karışık
mevcudat dâr-ı fâniden dâr-ı bekaya akıp
gidiyor; elbette nasılki hayır, lezzet,
ışık, güzellik, iman gibi şeyler Cennet'e
akar. Öyle de şer, elem, karanlık, çirkinlik,
küfür gibi zararlı maddeler Cehennem'e yağar.
Ve bu mütemadiyen çalkanan kâinatın selleri o
iki havuza girer, durur. Kerametli Yirmidokuzuncu
Söz'ün âhirindeki remizli nüktelerine havale
ederek kısa kesiyoruz.
Şu kâinata dikkat
edilse görünüyor ki: İçinde iki unsur var
ki, her tarafa uzanmış, kök atmış. Hayır
şer, güzel çirkin, nef' zarar, kemal noksan,
ziya zulmet, hidayet dalalet, nur nâr, iman
küfür, taat isyan, havf muhabbet gibi
âsârlarıyla, meyveleriyle şu kâinatta ezdad
birbiriyle çarpışıyor. Daima tegayyür ve
tebeddülâta mazhar oluyor. Başka bir âlemin
mahsulâtının tezgâhı hükmünde çarkları
dönüyor. Elbette o iki unsurun birbirine zıd
olan dalları ve neticeleri, ebede gidecek;
temerküz edip birbirinden ayrılacak. O vakit,
Cennet-Cehennem suretinde tezahür edecektir.
Madem âlem-i beka, şu âlem-i fenadan
yapılacaktır. Elbette anasır-ı esasiyesi,
bekaya ve ebede gidecektir. Evet Cennet-Cehennem,
şecere-i hilkatten ebed tarafına uzanıp
eğilerek giden dalının iki meyvesidir ve şu
silsile-i kâinatın iki neticesidir ve şu
seyl-i şuunatın iki mahzenidir ve ebede karşı
cereyan eden ve dalgalanan mevcudatın iki
havzıdır ve lütuf ve kahrın iki
tecelligâhıdır ki; dest-i kudret bir hareket-i
şedide ile kâinatı çalkaladığı vakit, o
iki havuz münasib maddelerle dolacaktır.
Şu Remizli
Nükte'nin sırrı şudur ki:
Hakîm-i Ezelî
inayet-i sermediye ve hikmet-i ezeliyenin
iktizası ile, şu dünyayı tecrübeye mahal ve
imtihana meydan ve esma-i hüsnasına âyine ve
kalem-i kader ve kudretine sahife olmak için
yaratmış ve tecrübe ve imtihan ise
neşvünemaya sebebdir. O neşvünema ise,
istidadların inkişafına sebebdir. O inkişaf
ise, kabiliyetlerin tezahürüne sebebdir. O
kabiliyetlerin tezahürü ise, hakaik-i
nisbiyenin zuhuruna sebebdir. Hakaik-i nisbiyenin
zuhuru ise, Sâni'-i Zülcelal'in esma-i
hüsnasının nukuş-u tecelliyatını
göstermesine ve kâinatı mektubat-ı Samedaniye
suretine çevirmesine sebebdir. İşte şu
sırr-ı imtihan ve sırr-ı teklif iledir ki;
ervah-ı âliyenin elmas gibi cevherleri,
ervah-ı safilenin kömür gibi maddelerinden
tasaffi eder, ayrılır.
İşte bu mezkûr
sırlar gibi daha bilmediğimiz çok ince, âlî
hikmetler için, âlemi bu surette irade
ettiğinden şu âlemin tegayyür ve
tahavvülünü dahi o hikmetler için irade etti.
Tahavvül ve tegayyür için zıdları birbirine
hikmetle karıştırdı ve karşı karşıya
getirdi. Zararları menfaatlara mezcederek,
şerleri hayırlara idhal ederek, çirkinlikleri
güzelliklerle cem'ederek, hamur gibi yoğurarak
şu kâinatı tebeddül ve tegayyür kanununa ve
tahavvül ve tekâmül düsturuna tabi kıldı.
Vaktaki meclis-i imtihan kapandı. Tecrübe vakti
bitti. Esma-i hüsna hükmünü icra etti.
Kalem-i kader, mektubatını tamamıyla yazdı.
Kudret, nukuş-u san'atını tekmil etti.
Mevcudat, vezaifini îfa etti. Mahlukat,
hizmetlerini bitirdi. Herşey, manasını ifade
etti. Dünya, âhiret fidanlarını yetiştirdi.
Zemin, Sâni'-i Kadîr'in bütün mu'cizat-ı
kudretini, umum havarik-ı san'atını teşhir
edip gösterdi. Şu âlem-i fena, sermedî
manzaraları teşkil eden levhaları zaman
şeridine taktı. O Sâni'-i Zülcelal'in
hikmet-i sermediyesi ve inayet-i ezeliyesi; o
imtihan neticelerini, o tecrübenin neticelerini,
o esma-i hüsnanın tecellilerinin
hakikatlarını, o kalem-i kader mektubatının
hakaikını, o nümune-misal nukuş-u
san'atının asıllarını, o vezaif-i
mevcudatın faidelerini, gayelerini, o hidemat-ı
mahlukatın ücretlerini ve o kelimat-ı kitab-ı
kâinatın ifade ettikleri manaların
hakikatlarını ve istidad çekirdeklerinin
sünbüllenmesini ve bir mahkeme-i kübra
açmasını ve dünyadan alınmış misalî
manzaraların göstermesini ve esbab-ı
zahiriyenin perdesini yırtmasını ve herşey
doğrudan doğruya Hâlık-ı Zülcelal'ine
teslim etmesi gibi hakikatları iktiza etti ve o
mezkûr hakikatları iktiza ettiği için,
kâinatı dağdağa-i tegayyür ve fenadan,
tahavvül ve zevalden kurtarmak ve
ebedîleştirmek için o zıdların tasfiyesini
istedi ve tegayyürün esbabını ve ihtilafatın
maddelerini tefrik etmek istedi. Elbette
kıyameti koparacak ve o neticeler için tasfiye
edecek. İşte şu tasfiyenin neticesinde
Cehennem ebedî ve dehşetli bir suret alıp,
taifeleri VEMTAZÜL YEVME EYYÜHEL
MÜCRİMUN tehdidine mazhar olacak.
Cennet ebedî, haşmetli bir suret giyerek ehil
ve ashabı SELAMUN ALEYKUM TIBTUM FEDHULUHA
HALİDUN hitabına mazhar olacak.
Yirmisekizinci Söz'ün Birinci Makamının
İkinci Sualinde isbat edildiği gibi; Hakîm-i
Ezelî, şu iki hanenin sekenelerine, kudret-i
kâmilesiyle ebedî ve sabit bir vücud verir ki;
hiç inhilal ve tegayyüre ve ihtiyarlığa ve
inkıraza maruz kalmazlar. Çünki inkıraza
sebebiyet veren tegayyürün esbabı bulunmaz.
* * *
|