İbadetin Hakikatı ve
Manası Nedir?
"Ey
insanlar! Sizi ve sizden evvelkileri yaratan
Rabbinize ibadet ediniz ki, takva mertebesine
vâsıl olasınız. Ve yine Rabbinize ibadet
ediniz ki; Arz'ı size döşek, semayı binanıza
dam yapmış ve semadan suları indirmiş ki,
sizlere rızık olmak üzere yerden meyve ve
sâir gıdaları çıkartsın. Öyle ise, Allah'a
misil ve şerik yapmayınız. Bilirsiniz ki,
Allah'tan başka mabud ve hâlıkınız yoktur. "(Bakara.21-22)
Mukaddeme
Akaidî ve imanî
hükümleri kavî ve sabit kılmakla meleke
haline getiren ancak ibadettir. Evet Allah'ın
emirlerini yapmaktan ve nehiylerinden
sakınmaktan ibaret olan ibadetle, vicdanî ve
aklî olan imanî hükümler terbiye ve takviye
edilmezse, eserleri ve tesirleri zayıf kalır.
Bu hale, âlem-i İslâmın hal-i hazırdaki
vaziyeti şahiddir. Ve keza ibadet, dünya ve
âhiret saadetlerine vesile olduğu gibi, maaş
ve maâde, yani dünya ve âhiret işlerini
tanzime sebebdir ve şahsî ve nev'î kemalâta
vasıtadır ve Hâlık ile abd arasında pek
yüksek bir nisbet ve şerefli bir rabıtadır.
İbadetin dünya
saadetine vesile olduğunu izah eden cihetler:
Birisi:
İnsan, bütün hayvanlardan mümtaz ve müstesna
olarak, acib ve latif bir mizac ile
yaratılmıştır. O mizac yüzünden, insanda
çeşit çeşit meyiller, arzular meydana
gelmiştir. Meselâ: İnsan en müntehab şeyleri
ister, en güzel şeylere meyleder, zînetli
şeyleri arzu eder, insaniyete lâyık bir
maişet ve bir şerefle yaşamak ister.
Şu meyillerin
iktizası üzerine yiyecek, giyecek ve sair
hacetlerini, istediği gibi güzel bir şekilde
tedarikinde çok san'atlara ihtiyacı vardır. O
san'atlara vukufu olmadığından, ebna-yı
cinsiyle teşrik-i mesaî etmeye mecbur olur ki;
herbirisi, semere-i sa'yiyle arkadaşına
mübadele suretiyle yardımda bulunsun ve bu
sayede ihtiyaçlarını tesviye edebilsinler.
Fakat insandaki
kuvve-i şeheviye, kuvve-i gazabiye, kuvve-i
akliye Sâni' tarafından tahdid edilmediğinden
ve insanın cüz'-i ihtiyarîsiyle terakkisini
temin etmek için bu kuvvetler başıboş
bırakıldığından, muamelâtta zulüm ve
tecavüzler vukua gelir. Bu tecavüzleri önlemek
için, cemaat-ı insaniye çalışmalarının
semerelerini mübadele etmekte adalete
muhtaçtır. Lâkin her ferdin aklı, adaleti
idrakten âciz olduğundan, küllî bir akla
ihtiyaç vardır ki; ferdler, o küllî akıldan
istifade etsinler. Öyle küllî bir akıl da
ancak kanun şeklinde olur. Öyle bir kanun,
ancak şeriattır.
Sonra o
şeriatın tesirini, icrasını, tatbikini temin
edecek bir merci', bir sahib lâzımdır. O
merci' ve o sahib de, ancak peygamberdir.
Peygamber olan zâtın da, zahiren ve bâtınen
halka olan hâkimiyetini devam ettirmek için,
maddî ve manevî bir ulviyete ve bir imtiyaza
ihtiyacı olduğu gibi, Hâlık ile olan derece-i
münasebet ve alâkasını göstermek için de,
bir delile ihtiyacı vardır. Böyle bir delil de
ancak mu'cizelerdir.
Sonra Cenab-ı
Hakk'ın emirlerine ve nehiylerine itaat ve
inkıyadı tesis ve temin etmek için, Sâniin
azametini zihinlerde tesbit etmeye ihtiyaç
vardır. Bu tesbit de ancak akaid ile, yani
ahkâm-ı imaniyenin tecellisiyle olur. İmanî
hükümlerin takviye ve inkişaf ettirilmesi,
ancak tekrar ile teceddüd eden ibadetle olur.
İkincisi:
İbadet, fikirleri Sâni'-i Hakîm'e
çevirttirmek içindir. Abdin Sâni'-i Hakîm'e
olan teveccühü, itaat ve inkıyadını intac
eder. İtaat ve inkıyad ise, abdi intizam-ı
ekmel altına idhal eder. Abdin intizam altına
girmesiyle ve nizama ittiba etmesiyle, hikmetin
sırrı tahakkuk eder. Hikmet ise, kâinat
sahifelerinde parlayan san'at nakışlarıyla
tebarüz eder.
Üçüncüsü:
İnsan santral gibi, bütün hilkatın
nizamlarına ve fıtratın kanunlarına ve
kâinattaki nevamis-i İlahiyenin şualarına bir
merkezdir. Binaenaleyh insanın o kanunlara
intisab ve irtibat etmesi ve o namusların
eteklerine yapışıp temessük etmesi
lâzımdır ki, umumî cereyanı temin etsin. Ve
tabakat-ı âlemde deveran eden dolapların
hareketlerine muhalefetle o dolapların
çarkları altında ezilmesin. Bu da ancak, o
emir ve nevahiden ibaret olan ibadetle olur.
Dördüncüsü:
Emirleri imtisal, nehiylerden içtinab etmek
sayesinde bir ferd, heyet-i içtimaiyede çok
mertebelerle nisbet peyda eder ve alâkadar olur.
Bilhassa ahkâm-ı diniye ve mesalih-i umumiye
hususunda bir ferd, bir nev' hükmüne geçer.
Yani pek çok hukuklar, haysiyetler, irşadlar,
talimler, ıslahlar gibi vazifeler bir şahsa
yüklenir. Eğer o emri imtisal, nevahiden
içtinab eden o şahıs olmasa; o vazifeler
tamamen payimal olur.
Beşincisi:
İnsan İslâmiyet sayesinde, ibadet saikasıyla
bütün müslümanlara karşı sabit bir
münasebet peyda eder ve kavî bir irtibat ve
bağlılık elde eder. Bunlar ise sarsılmaz bir
uhuvvete, hakikî bir muhabbete sebeb olur.
Zâten heyet-i içtimaiyenin kemaline ve
terakkisine ilk ve en birinci basamaklar, uhuvvet
ile muhabbettir.
İbadetin şahsî
kemalâta sebeb olduğunun izahı:
İnsan cismen
küçük, zaîf ve âciz olmakla beraber,
hayvanattan addedildiği halde, pek yüksek bir
ruhu taşıyor ve pek büyük bir istidada
mâliktir ve hasredilmeyecek derecede meyilleri
vardır ve gayr-ı mütenahî emeller sahibidir
ve addedilemez fikirleri vardır ve gayr-ı
mahdud şeheviye ve gazabiye gibi kuvveleri
vardır ve öyle acaib bir yaratılışı vardır
ki, sanki bütün enva' ve âlemlere fihriste
olarak yaratılmıştır.
İşte böyle bir
insanın o yüksek ruhunu inbisat ettiren, ibadettir;
istidadlarını inkişaf ettiren, ibadettir;
meyillerini temyiz ve tenzih ettiren, ibadettir;
emellerini tahakkuk ettiren ibadettir;
fikirlerini tevsi' ve intizam altına alan, ibadettir;
şeheviye ve gazabiye kuvvelerini hadd altına
alan, ibadettir; zahirî ve bâtınî
uzuvlarını ve duygularını kirleten tabiat
paslarını izale eden, ibadettir; insanı
mukadder olan kemalâtına yetiştiren, ibadettir;
abd ile Mabud arasında en yüksek ve en latif
olan nisbet, ancak ibadettir. Evet
kemalât-ı beşeriyenin en yükseği, şu nisbet
ve münasebettir.
İhtar: İbadetin
ruhu, ihlastır. İhlas ise, yapılan ibadetin
yalnız emredildiği için yapılmasıdır. Eğer
başka bir hikmet ve bir faide ibadete illet
gösterilse, o ibadet bâtıldır. Faideler,
hikmetler yalnız müreccih olabilirler, illet
olamazlar. Kur'an-ı Kerim vakta ki YA
EYYÜHEN NASU’BUDU emriyle insanları
ibadete davet etti; sanki lisan-ı hal ile:
"Ne için ibadet yapalım, illeti
nedir?" diye sorulan suali, Kur'an-ı Kerim RABBUKUMULLEZİ
HALAGAKUM ilh.. cümleleriyle cevablandırmak
üzere Sâni'in vücud u vahdetine dair
bürhanları zikretmeye başladı. (İ.83)
* * *
İbadet, ne
büyük bir ticaret ve saadet; fısk ve sefahet,
ne büyük bir hasaret ve helâket olduğunu
anlamak istersen, şu temsilî hikâyeciğe bak,
dinle...
Bir vakit iki asker,
uzak bir şehire gitmek için emir alıyorlar.
Beraber giderler; tâ, yol ikileşir. Bir adam
orada bulunur, onlara der: "Şu sağdaki
yol, hiç zararı olmamakla beraber, onda giden
yolculardan ondan dokuzu büyük kâr ve rahat
görür. Soldaki yol ise, menfaatı olmamakla
beraber, on yolcusundan dokuzu zarar görür. Hem
ikisi, kısa ve uzunlukta birdirler. Yalnız bir
fark var ki, intizamsız, hükûmetsiz olan sol
yolun yolcusu çantasız, silâhsız gider.
Zahirî bir hıffet, yalancı bir rahatlık
görür. İntizam-ı askerî altındaki sağ
yolun yolcusu ise, mugaddi hülâsalardan dolu
dört okkalık bir çanta ve her adüvvü alt ve
mağlub edecek iki kıyyelik bir mükemmel mîrî
silâhı taşımaya mecburdur...
O iki asker, o
muarrif adamın sözünü dinledikten sonra şu
bahtiyar nefer, sağa gider. Bir batman
ağırlığı omuzuna ve beline yükler. Fakat
kalbi ve ruhu, binler batman minnetlerden ve
korkulardan kurtulur. Öteki bedbaht nefer ise,
askerliği bırakır. Nizama tâbi olmak istemez,
sola gider. Cismi bir batman ağırlıktan
kurtulur, fakat kalbi binler batman minnetler
altında ve ruhu hadsiz korkular altında ezilir.
Hem herkese dilenci, hem her şeyden, her
hâdiseden titrer bir surette gider. Tâ,
mahall-i maksuda yetişir. Orada, âsi ve kaçak
cezasını görür.
Askerlik nizamını
seven, çanta ve silâhını muhafaza eden ve
sağa giden nefer ise, kimseden minnet almayarak,
kimseden havf etmeyerek rahat-ı kalb ve vicdan
ile gider. Tâ o matlub şehire yetişir. Orada,
vazifesini güzelce yapan bir namuslu askere
münasib bir mükâfat görür.
İşte ey nefs-i
serkeş! Bil ki: O iki yolcu; biri muti-i kanun-u
İlahî, birisi de âsi ve hevaya tâbi
insanlardır. O yol ise, hayat yoludur ki;
âlem-i ervahtan gelip kabirden geçer, âhirete
gider. O çanta ve silâh ise, ibadet ve
takvadır. İbadetin çendan zahirî bir
ağırlığı var. Fakat manasında öyle bir
rahatlık ve hafiflik var ki, tarif edilmez.
Çünki âbid, namazında der: Yani:
"Hâlık ve Rezzak, ondan başka yoktur.
Zarar ve menfaat, onun elindedir. O hem
Hakîm'dir, abes iş yapmaz. Hem Rahîm'dir;
ihsanı, merhameti çoktur" diye itikad
ettiğinden her şeyde bir hazine-i rahmet
kapısını bulur. Dua ile çalar. Hem her şeyi
kendi Rabbisinin emrine müsahhar görür,
Rabbisine iltica eder. Tevekkül ile istinad edip
her musibete karşı tahassun eder. İmanı, ona
bir emniyet-i tâmme verir. Evet her hakikî
hasenat gibi cesaretin dahi menbaı, imandır,
ubudiyettir. Her seyyiat gibi cebanetin dahi
menbaı, dalalettir. Evet tam münevver-ül kalb
bir âbidi, küre-i arz bomba olup patlasa,
ihtimaldir ki, onu korkutmaz. Belki hârika bir
kudret-i Samedaniyeyi, lezzetli bir hayret ile
seyredecek. Fakat meşhur bir münevver-ül akıl
denilen kalbsiz bir fâsık feylesof ise; gökte
bir kuyruklu yıldızı görse, yerde titrer.
"Acaba bu serseri yıldız Arzımıza
çarpmasın mı?" der; evhama düşer. (Bir
vakit böyle bir yıldızdan Amerika titredi.
Çokları gece vakti hanelerini terkettiler.)
Evet insan,
nihayetsiz şeylere muhtaç olduğu halde;
sermayesi hiç hükmünde... Hem nihayetsiz
musibetlere maruz olduğu halde; iktidarı, hiç
hükmünde bir şey... Âdeta sermaye ve
iktidarının dairesi, eli nereye yetişirse o
kadardır. Fakat emelleri, arzuları ve elemleri
ve belaları ise; dairesi, gözü, hayali nereye
yetişirse ve gidinceye kadar geniştir. Bu
derece âciz ve zaîf, fakir ve muhtaç olan
ruh-u beşere ibadet, tevekkül, tevhid, teslim;
ne kadar azîm bir kâr, bir saadet, bir nimet
olduğunu, bütün bütün kör olmayan görür,
derk eder. Malûmdur ki: Zararsız yol, zararlı
yola -velev on ihtimalden bir ihtimal ile olsa-
tercih edilir. Halbuki mes'elemiz olan ubudiyet
yolu, zararsız olmakla beraber ondan dokuz
ihtimal ile bir saadet-i ebediye hazinesi
vardır. Fısk ve sefahet yolu ise; -hattâ
fâsıkın itirafıyla dahi- menfaatsız olduğu
halde, ondan dokuz ihtimal ile şekavet-i ebediye
helâketi bulunduğu; icma ve tevatür
derecesinde hadsiz ehl-i ihtisasın ve
müşahedenin şehadetiyle sabittir. Ve ehl-i
zevkin ve keşfin ihbaratıyla muhakkaktır.
Elhasıl:
Âhiret gibi, dünya saadeti dahi, ibadette ve
Allah'a asker olmaktadır. Öyle ise, biz daima: ELHAMDU
LİLLAHİ ALETTAATİ VETTERVFİK demeliyiz.
Ve müslüman olduğumuza şükretmeliyiz.
* * *
İkinci Nükte:
İbadetin manası şudur ki: Dergâh-ı İlahîde
abd, kendi kusurunu ve acz ve fakrını görüp
kemal-i rububiyetin ve kudret-i Samedaniyenin ve
rahmet-i İlahiyenin önünde hayret ve
muhabbetle secde etmektir. Yani rububiyetin
saltanatı, nasılki ubudiyeti ve itaati ister;
rububiyetin kudsiyeti, paklığı dahi ister ki:
Abd, kendi kusurunu görüp istiğfar ile ve
Rabbını bütün nekaisten pâk ve müberra ve
ehl-i dalaletin efkâr-ı bâtılasından
münezzeh ve muallâ ve kâinatın bütün
kusuratından mukaddes ve muarrâ olduğunu;
tesbih ile Sübhanallah ile ilân etsin.
Hem de rububiyetin
kemal-i kudreti dahi ister ki: Abd, kendi
za'fını ve mahlukatın aczini görmekle
kudret-i Samedaniyenin azamet-i âsârına
karşı istihsan ve hayret içinde Allahü Ekber
deyip huzû ile rükûa gidip ona iltica ve
tevekkül etsin.
Hem rububiyetin
nihayetsiz hazine-i rahmeti de ister ki: Abd,
kendi ihtiyacını ve bütün mahlukatın fakr ve
ihtiyacatını sual ve dua lisanıyla izhar ve
Rabbının ihsan ve in'amatını, şükür ve
sena ile ve Elhamdülillah ile ilân etsin.
Demek, namazın ef'al ve akvali, bu manaları
tazammun ediyor ve bunlar için taraf-ı
İlahîden vaz'edilmişler.
* * *
|