Ruh Nedir? Gürünmemesi
Olmamasına İşaret Olabilir mi?
Vücudun kemali,
hayat iledir. Belki vücudun hakikî vücudu,
hayat iledir. Hayat, vücudun nurudur. Şuur,
hayatın ziyasıdır. Hayat, herşeyin başıdır
ve esasıdır. Hayat, herşeyi herbir zîhayat
olan şeye mal eder. Bir şeyi, bütün eşyaya
mâlik hükmüne geçirir. Hayat ile bir şey-i
zîhayat diyebilir ki: "Şu bütün eşya,
malımdır. Dünya, hanemdir. Kâinat mâlikim
tarafından verilmiş bir mülkümdür."
Nasılki ziya ecsamın görülmesine sebebdir ve
renklerin -bir kavle göre- sebeb-i vücududur.
Öyle de: Hayat dahi, mevcudatın keşşafıdır.
Keyfiyatın tahakkukuna sebebdir. Hem cüz'î bir
cüz'ü, küll ve küllî hükmüne getirir. Ve
küllî şeyleri bir cüz'e sığıştırmaya
sebebdir. Ve hadsiz eşyayı, iştirak ve ittihad
ettirip bir vahdete medar, bir ruha mazhar yapmak
gibi, kemalât-ı vücudun umumuna sebebdir.
Hattâ hayat, kesret tabakatında bir çeşit
tecelli-i vahdettir ve kesrette ehadiyetin bir
âyinesidir. Bak hayatsız bir cisim, büyük bir
dağ dahi olsa yetimdir, garibdir, yalnızdır.
Münasebeti yalnız oturduğu mekân ile ve ona
karışan şeyler ile vardır. Başka kâinatta
ne varsa, o dağa nisbeten madumdur. Çünki ne
hayatı var ki, hayat ile alâkadar olsun; ne
şuuru var ki, taalluk etsin. Şimdi bak
küçücük bir cisme, meselâ balarısına.
Hayat ona girdiği anda, bütün kâinatla öyle
münasebet tesis eder ki, bütün kâinatla,
hususan zeminin çiçekleriyle ve nebatatları
ile, öyle bir ticaret akdeder ki, diyebilir:
"Şu arz, benim bahçemdir,
ticarethanemdir."
İşte zîhayattaki
meşhur havass-ı zahire ve bâtına
duygularından başka, gayr-ı meş'ur saika ve
şaika hisleriyle beraber o arı, dünyanın
ekser enva'ıyla ihtisas ve ünsiyet ve mübadele
ve tasarrufa sahib olur. İşte en küçük
zîhayatta hayat böyle tesirini gösterse,
elbette hayat tabaka-i insaniye olan en yüksek
mertebeye çıktıkça, öyle bir inbisat ve
inkişaf ve tenevvür eder ki; hayatın ziyası
olan şuur ile, akıl ile bir insan kendi
hanesindeki odalarda gezdiği gibi, o zîhayat
kendi aklı ile avalim-i ulviyede ve ruhiyede ve
cismaniyede gezer. Yani, o zîşuur ve zîhayat
manen o âlemlere misafir gittiği gibi, o
âlemler dahi o zîşuurun mir'at-ı ruhuna
misafir olup, irtisam ve temessül ile
geliyorlar.
Hayat, Zât-ı
Zülcelal'in en parlak bir bürhan-ı vahdeti ve
en büyük bir maden-i nimeti ve en latif bir
tecelli-i merhameti ve en hafî ve bilinmez bir
nakş-ı nezih-i san'atıdır. Evet, hafî ve
dakiktir. Çünki enva'-ı hayatın en ednası
olan hayat-ı nebat ve o hayat-ı nebatın en
birinci derecesi olan çekirdekteki ukde-i
hayatiyenin tenebbühü, yani uyanıp açılarak
neşv ü nema bulması, o derece zahir ve
kesrette ve mebzuliyette, ülfet içinde,
zaman-ı Âdem'den beri hikmet-i beşeriyenin
nazarında gizli kalmıştır. Hakikatı, hakikî
olarak beşerin aklı ile keşfedilmemiş. Hem
hayat, o kadar nezih ve temizdir ki; iki vechi,
yani mülk ve melekûtiyet vecihleri temizdir,
pâktır, şeffaftır. Dest-i kudret, esbabın
perdesini vaz'etmeyerek, doğrudan doğruya
mübaşeret ediyor. Fakat, sair şeylerdeki
umûr-u hasiseye ve kudretin izzetine uygun
gelmeyen nâpâk keyfiyat-ı zahiriyeye menşe'
olmak için esbab-ı zahiriyeyi perde etmiştir.
ELHASIL:
Denilebilir ki; hayat olmazsa vücud vücud
değildir, ademden farkı olmaz. Hayat, ruhun
ziyasıdır. Şuur, hayatın nurudur. Mademki
hayat ve şuur, bu kadar ehemmiyetlidirler. Ve
madem şu âlemde bilmüşahede bir intizam-ı
kâmil-i ekmel vardır. Ve şu kâinatta bir
itkan-ı muhkem, bir insicam-ı ahkem
görünüyor. Madem şu bîçare perişan
küremiz, sergerdan zeminimiz, bu kadar hadd ü
hesaba gelmez zevil-hayat ile, zevil-ervah ile ve
zevil-idrak ile dolmuştur. Elbette sadık bir
hads ile ve kat'î bir yakîn ile hükmolunur ki;
şu kusûr-u semaviye ve şu büruc-u samiyenin
dahi kendilerine münasib zîhayat, zîşuur
sekeneleri vardır. Balık suda yaşadığı
gibi, güneşin ateşinde dahi o nurani sekeneler
bulunur. Nâr nuru yakmaz, belki ateş ışığa
meded verir. Madem kudret-i ezeliye bilmüşahede
en âdi maddelerden, en kesif unsurlardan hadsiz
zîhayat ve zîruhu halkeder ve gayet ehemmiyetle
madde-i kesifeyi, hayat vasıtasıyla madde-i
latifeye çevirir ve nur-u hayatı herşeyde
kesretle serpiyor ve şuur ziyasıyla ekser
şeyleri yaldızlıyor. Elbette o Kadîr-i Hakîm
bu kusursuz kudretiyle, bu noksansız hikmetiyle;
nur gibi, esîr gibi ruha yakın ve münasib olan
sair seyyalat-ı latife maddeleri ihmal edip
hayatsız bırakmaz, camid bırakmaz, şuursuz
bırakmaz. Belki madde-i nurdan, hattâ
zulmetten, hattâ esîr maddesinden, hattâ
manalardan, hattâ havadan, hattâ kelimelerden
zîhayat, zîşuuru kesretle halkeder ki;
hayvanatın pekçok muhtelif ecnasları gibi
pekçok muhtelif ruhanî mahlukları, o
seyyalat-ı latife maddelerinden halkeder.
Onların bir kısmı melaike, bir kısmı da
ruhanî ve cin ecnaslarıdır. Melaikelerin ve
ruhanîlerin kesretle vücudlarını kabul etmek
ne derece hakikat ve bedihî ve makul olduğunu
ve Kur'anın beyan ettiği gibi onları kabul
etmeyen, ne derece hilaf-ı hakikat ve hilaf-ı
hikmet bir hurafe, bir dalalet, bir hezeyan, bir
divanelik olduğunu şu temsile bak, gör:
İki adam; biri
bedevi, vahşi; biri medenî, aklı başında
olarak arkadaş olup İstanbul gibi haşmetli bir
şehre gidiyorlar. O medenî muhteşem şehrin
uzak bir köşesinde pis, perişan, küçük bir
haneye, bir fabrikaya rastgeliyorlar.
Görüyorlar ki, o hane; amele, sefil, miskin
adamlarla doludur. Acib bir fabrika içinde
çalışıyorlar. O hanenin etrafı da zîruh ve
zîhayatlarla doludur. Fakat onların medar-ı
taayyüşü ve hususî şerait-i hayatiyeleri
vardır ki, onların bir kısmı âkil-ün
nebattır, yalnız nebatat ile yaşıyorlar.
Diğer bir kısmı âkil-üs semektir, balıktan
başka bir şey yemiyorlar. O iki adam, bu hali
görüyorlar. Sonra bakıyorlar ki, uzakta binler
müzeyyen saraylar, âlî kasırlar görünüyor.
O sarayların ortalarında geniş tezgâhlar ve
vüs'atli meydanlar vardır. O iki adam, uzaklık
sebebiyle veyahut göz zaîfliğiyle veya o
sarayın sekenelerinin gizlenmesi sebebiyle; o
sarayın sekeneleri, o iki adama
görünmüyorlar. Hem şu perişan hanedeki
şerait-i hayatiye, o saraylarda bulunmuyor. O
vahşi bedevi, hiç şehir görmemiş adam, bu
esbaba binaen görünmediklerinden ve buradaki
şerait-i hayat orada bulunmadığından der:
"O saraylar sekenelerden hâlîdir, boştur,
zîruh içinde yoktur." der, vahşetin en
ahmakça bir hezeyanını yapar. İkinci adam der
ki: "Ey bedbaht, şu hakir, küçük haneyi
görüyorsun ki, zîruh ile, amelelerle
doldurulmuş ve biri var ki, bunları her vakit
tazelendiriyor, istihdam ediyor. Bak, bu hane
etrafında boş bir yer yoktur. Zîhayat ve
zîruh ile doldurulmuştur. Acaba hiç mümkün
müdür ki: Şu uzakta bize görünen şu
muntazam şehrin, şu hikmetli tezyinatın, şu
san'atlı sarayların onlara münasib âlî
sekeneleri bulunmasın? Elbette o saraylar,
umumen doludur ve onlarda yaşayanlara göre
başka şerait-i hayatiyeleri var. Evet, ot
yerine belki börek yerler; balık yerine baklava
yiyebilirler. Uzaklık sebebiyle veyahut
gözünün kabiliyetsizliği veya onların
gizlenmekliği ile sana görünmemeleri, onların
olmamalarına hiçbir vakit delil olamaz. Adem-i
rü'yet, adem-i vücuda delalet etmez.
Görünmemek, olmamağa hüccet olamaz.
İşte şu temsil
gibi, ecram-ı ulviye ve ecsam-ı seyyare içinde
küre-i arzın hakaret ve kesafeti ile beraber bu
kadar hadsiz zîruhların, zîşuurların vatanı
olması ve en hasis ve en müteaffin cüz'leri
dahi, birer menba-ı hayat kesilmesi, birer
mahşer-i huveynat olması, bizzarure ve
bilbedahe ve bittarîk-ıl evlâ ve bilhads-is
sadık ve bilyakîn-il kat'î delalet eder,
şehadet eyler, ilân eder ki: Şu nihayetsiz
feza-yı âlem ve şu muhteşem semavat,
burçlarıyla, yıldızlarıyla zîşuur,
zîhayat, zîruhlarla doludur. Nârdan, nurdan,
ateşten, ışıktan, zulmetten, havadan,
savttan, rayihadan, kelimattan, esîrden ve
hattâ elektrikten ve sair seyyalât-ı latifeden
halk olunan o zîhayat ve o zîruhlara ve o
zîşuurlara, Şeriat-ı Garra-yı Muhammediye
(Aleyhissalâtü Vesselâm), Kur'an-ı Mu'ciz-ül
Beyan, "Melaike ve cânn ve
ruhaniyattır" der, tesmiye eder. Melaikenin
ise, ecsamın muhtelif cinsleri gibi, cinsleri
muhteliftir. Evet, elbette bir katre yağmura
müekkel olan melek, şemse müekkel meleğin
cinsinden değildir. Cin ve ruhaniyat dahi,
onların da pekçok ecnas-ı muhtelifeleri
vardır.
Şu nükte-i
esasiyenin hâtimesi: Bittecrübe, madde
asıl değil ki, vücud ona müsahhar kalsın ve
tabi olsun. Belki madde, bir mana ile kaimdir.
İşte o mana, hayattır, ruhtur. Hem
bilmüşahede madde, mahdum değil ki herşey ona
irca' edilsin. Belki hâdimdir, bir hakikatın
tekemmülüne hizmet eder. O hakikat, hayattır.
O hakikatın esası da ruhtur. Bilbedahe madde
hâkim değil ki, ona müracaat edilsin, kemalât
ondan istenilsin. Belki mahkûmdur, bir esasın
hükmüne bakar, onun gösterdiği yollar ile
hareket eder. İşte o esas; hayattır, ruhtur,
şuurdur. Hem bizzarure madde lüb değil, esas
değil, müstekar değil ki, işler ve kemalât
ona takılsın, ona bina edilsin; belki
yarılmağa, erimeğe, yırtılmağa müheyya bir
kışırdır, bir kabuktur ve köpüktür ve bir
surettir. Görülmüyor mu ki: Gözle
görülmeyen hurdebînî bir hayvanın ne kadar
keskin duyguları var ki, arkadaşının sesini
işitir, rızkını görür, gayet hassas ve
keskin hisleri vardır. Şu hal gösteriyor ki;
maddenin küçülüp inceleşmesi nisbetinde
âsâr-ı hayat tezayüd ediyor, nur-u ruh
teşeddüd ediyor. Güya madde inceleştikçe,
bizim maddiyatımızdan uzaklaştıkça ruh
âlemine, hayat âlemine, şuur âlemine
yaklaşıyor gibi hararet-i ruh, nur-u hayat daha
şiddetli tecelli ediyor. İşte hiç mümkün
müdür ki: Bu madde perdesinde bu kadar hayat ve
şuur ve ruhun tereşşuhatı bulunsun; o perde
altında olan âlem-i bâtın, zîruh ve
zîşuurlarla dolu olmasın. Hiç mümkün
müdür ki: Şu maddiyat ve âlem-i şehadetteki
mananın ve ruhun ve hayatın ve hakikatın şu
hadsiz tereşşuhatı ve lemaat ve semeratının
menabii, yalnız maddeye ve maddenin hareketine
irca' edilip izah edilsin. Hâşâ ve kat'â ve
aslâ! Bu hadsiz tereşşuhat ve lemaat
gösteriyor ki: Şu âlem-i maddiyat ve şehadet
ise, âlem-i melekût ve ervah üstünde
serpilmiş tenteneli bir perdedir.
|