Ey nefsim! Deme,
"Zaman değişmiş, asır başkalaşmış.
Herkes dünyaya dalmış, hayata perestiş eder,
derd-i maişetle sarhoştur." Çünkü
ölüm değişmiyor. Firak, bekaya kalb olup
başkalaşmıyor. Acz-i beşerî, fakr-ı insanî
değişmiyor, ziyadeleşiyor. Beşer yolculuğu
kesilmiyor, sür'at peydâ ediyor.
Hem deme, "Ben de herkes gibiyim."
Çünkü herkes sana kabir kapısına kadar
arkadaşlık eder. Herkesle musibette beraber
olmak demek olan teselli ise, kabrin öbür
tarafında pek esassızdır.
İnsan, kâinatın
ekser envâına muhtaç ve alâkadardır.
İhtiyâcâtı âlemin her tarafına
dağılmış; arzuları ebede kadar uzanmış.
Bir çiçeği istediği gibi, koca bir baharı da
ister. Bir bahçeyi arzu ettiği gibi, ebedî
Cenneti de arzu eder. Bir dostunu görmeye
müştak olduğu gibi, Cemîl-i Zülcelâli de
görmeye müştaktır. Başka bir menzilde duran
bir sevdiğini ziyaret etmek için o menzilin
kapısını açmaya muhtaç olduğu gibi; berzaha
göçmüş yüzde doksan dokuz ahbabını ziyaret
etmek ve firâk-ı ebedîden kurtulmak için,
koca dünyanın kapısını kapayacak ve bir
mahşer-i acaip olan âhiret kapısını açacak,
dünyayı kaldırıp âhireti yerine kuracak ve
koyacak bir Kadîr-i Mutlakın dergâhına
ilticaya muhtaçtır.
İnsan, eğer kesrete
dalıp, kâinat içinde boğulup, dünyanın
muhabbetiyle sersem olarak fânilerin
tebessümlerine aldansa, onların kucaklarına
atılsa, elbette nihayetsiz bir hasârete
düşer. Hem fenâ, hem fâni, hem ademe düşer.
Hem mânen kendini idam eder.
Eğer lisan-ı Kur'ân'dan kalb kulağıyla iman
derslerini işitip başını kaldırsa, vahdete
müteveccih olsa, ubûdiyetin miracıyla arş-ı
kemâlâta çıkabilir, bâki bir insan olur.
Hem madem nev-i
beşerde nübüvvet vardır. Ve yüz binler zat,
nübüvvet dâvâ edip mucize gösterenler gelip
geçmişler. Elbette, umumun fevkinde bir
kat'iyetle, nübüvvet-i Ahmediye (a.s.m.)
sabittir. Çünkü, İsâ Aleyhisselâm ve Mûsâ
Aleyhisselâm gibi umum resullere nebî dedirten
ve risaletlerine medar olan delâil ve evsaf ve
vaziyetler ve ümmetlerine karşı muameleler,
Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmda daha
ekmel, daha câmi bir surette mevcuttur. Madem
hükm-ü nübüvvetin illeti ve sebebi, zât-ı
Ahmedîde (a.s.m.) daha mükemmel mevcuttur.
Elbette, hükm-ü nübüvvet, umum enbiyadan daha
vâzıh bir kat'iyetle ona sabittir.
Ey hodgâm insan!
Sineklerin binler hikmet-i hayatiyesinden başka,
sana âit bu küçücük faydasına bak, sinek
düşmanlığını bırak: Çünkü, gurbette,
kimsesiz, yalnızlıkta sana ünsiyet verdiği
gibi, gaflete dalıp fikrini dağıtmaktan seni
ikaz eder. Ve lâtif vaziyeti ve abdest alması
gibi yüzünü, gözünü temizlemesiyle, sana
abdest ve namaz, hareket ve nezâfet gibi
vazife-i insâniyeti ihtar eder ve ders veren
sineği görüyorsun.
Hem sineğin bir sınıfı olan arılar,
nimetlerin en tatlısı, en lâtifi olan balı
sana yedirdikleri gibi, Kur'ân-ı
Mu'cizü'l-Beyânda, vahy-i Rabbânîye
mazhariyetle serfirâz olduğundan, onları
sevmek lâzım gelirken, sinek düşmanlığı,
belki insana dâimâ muâvenete dostâne koşan
ve her belâsını çeken o hayvânâta
düşmanlığı gadirdir, haksızlıktır.
Bahtiyar odur ki, bu
ittibâ-ı Sünnette hissesi ziyade ola. Sünnete
ittibâ etmeyen, tembellik ederse hasâret-i
azîme, ehemmiyetsiz görürse cinayet-i azîme,
tekzibini işmam eden tenkit ise dalâlet-i
azîmedir.
***
Ey insanlar! Fâni, kısa, faydasız ömrünüzü
bâki, uzun, faydalı, meyvedar yapmak ister
misiniz? Madem istemek insaniyetin iktizasıdır;
Bâkî-i Hakikînin yoluna sarf ediniz. Çünkü
Bâkîye müteveccih olan şey, bekanın
cilvesine mazhar olur.
Ey insanlar! Fâni,
kısa, faydasız ömrünüzü bâki, uzun,
faydalı, meyvedar yapmak ister misiniz? Madem
istemek insaniyetin iktizasıdır; Bâkî-i
Hakikînin yoluna sarf ediniz. Çünkü Bâkîye
müteveccih olan şey, bekanın cilvesine mazhar
olur.
Madem her insan gayet şiddetli bir surette uzun
bir ömür ister, bekaya âşıktır. Ve madem bu
fâni ömrü bâki ömre tebdil eden bir çare
var ve mânen çok uzun bir ömür hükmüne
geçirmek mümkündür. Elbette, insaniyeti sukut
etmemiş bir insan, o çareyi arayacak ve o
imkânı bilfiile çevirmeye çalışacak ve
tevfik-i hareket edecek.
Kur'ân, bütün
âlemlerin Rabbi itibarıyla Allah'ın
kelâmıdır. Hem bütün mevcudatın ilâhı
ünvanıyla Allah'ın fermanıdır. Hem semavat
ve arzın Hâlıkı haysiyetiyle bir hitaptır.
Hem Rububiyet-i mutlaka cihetinde bir
mükâlemedir. Hem saltanat-ı âmme-i
Sübhâniye hesabına bir hutbe-i ezeliyedir...
Hem İsm-i Âzamın muhitinden nüzul ile Arş-ı
Âzamın bütün muhâtına bakan, teftiş eden
hikmetfeşan bir kitab-ı mukaddestir. İşte bu
sırdandır ki, "Kelâmullah" ünvanı
kemâl-i liyakatle Kur'ân'a verilmiş.
Ey benim gibi
ihtiyarlık içine giren ve ihtiyarlığın
ihtarıyla vefatı çok tahattur eden zatlar!
Kur'ân'ın verdiği ders-i iman nuruyla,
ihtiyarlığı ve vefatı ve hastalığı hoş
görmeliyiz, belki bir cihette sevmeliyiz. Madem
iman gibi hadsiz derecede kıymettar bir nimet
bizde vardır. İhtiyarlık da hoştur, hastalık
da hoştur, vefat da hoştur. Nâhoş birşey
varsa o da günahtır, sefahettir, bid'atlardır,
dalâlettir.
İnsanın bu dünyaya
gönderilmesinin hikmeti ve gayesi Hâlık-ı
Kâinatı tanımak ve Ona iman edip ibadet
etmektir. Ve o insanın vazife-i fıtratı ve
fariza-i zimmeti, mârifetullah ve iman-ı
billâhtır ve iz'an ve yakîn ile vücudunu ve
vahdetini tasdik etmektir.
Evet, fıtraten daimî bir hayat ve ebedî
yaşamak isteyen ve hadsiz emelleri ve nihayetsiz
elemleri bulunan bîçare insana, elbette o
hayat-ı ebediyenin üssü'l-esası ve anahtarı
olan iman-ı billâh ve mârifetullah ve
vesilelerinden başka olan şeyler ve
kemâlâtlar o insana nisbeten aşağıdır.
Belki çoğunun kıymetleri yoktur.
İsm-i Âzam herkes
için bir olmaz; belki ayrı ayrı oluyor.
Meselâ, İmam-ı Ali Radıyallahu Anhın
hakkında Ferd, Hayy, Kayyûm, Hakem, Adl,
Kuddûs, altı isimdir. Ve İmam-ı Âzamın
İsm-i Âzamı Hakem, Adl, iki isimdir. Ve
Gavs-ı Âzamın İsm-i Âzamı yâ Hayydır. Ve
İmam-ı Rabbânînin İsm
Evet, beşer,
kamerdeki hali anlamak için ne kadar merak eder
ki, biri gidip dönüp haber verse! Hem ne kadar
fedakârlık gösterir. Eğer anlasa, ne kadar
hayret ve meraka düşer. Halbuki, kamer öyle
bir Mâlikü'l-Mülkün memleketinde geziyor ki,
kamer bir sinek gibi küre-i arzın etrafında
pervaz eder; küre-i arz pervane gibi şemsin
etrafında uçar. Şems binler lâmbalar içinde
bir lâmbadır ki, o Mâlikü'l-Mülk-i
Zülcelâlin bir misafirhanesinde mumdarlık
eder.
İşte, zât-ı Ahmediye (a.s.m.) öyle bir
Zât-ı Zülcelâlin şuûnâtını ve acaib-i
san'atını ve âlem-i bekada hazâin-i rahmetini
görmüş, gelmiş, beşere söylemiş. İşte,
beşer bu zâtı kemâl-i merak ve hayret ve
muhabbetle dinlemezse, ne kadar hilâf-ı akıl
ve hikmetle hareket ettiğini anlarsın.
Bütün tarikatlerin
müntehası ve en büyük maksatları, hakaik-i
imaniyenin inkişafıdır. Ve bir mesele-i
imaniyenin kat'iyetle vuzuhu, bin kerametlerden
ve keşfiyatlardan daha iyidir.
Bütün ilimlerin ve mârifetlerin ve kemalât-ı
insaniyenin en büyüğü imandır ve iman-ı
tahkikîden gelen tafsilli ve burhanlı
mârifet-i kudsiyedir.
Kur'ân'ın bütün
sûrelerinin başlarında kendini
"Rahmânü'r-Rahîm" sıfatıyla bize
takdim eden ve bir lem'a-i şefkatiyle umum
yavrulara karşı umum valideleri, o harika
şefkatiyle terbiye ettiren ve her baharda bir
cilve-i rahmetiyle zemin yüzünü nimetlerle
dolduran ve ebedî bir hayattaki Cennet, bütün
mehâsiniyle bir cilve-i rahmeti olan senin
Hâlık-ı Rahîmine imanla intisabın ve Onu
tanıyıp hastalığın lisan-ı acziyle
niyazın, elbette senin bu gurbetteki kimsesizlik
hastalığın, her şeye bedel Onun nazar-ı
rahmetini sana celb eder.
Madem O var, sana bakar; sana her şey var. Asıl
gurbette, kimsesizlikte kalan odur ki, iman ve
teslimiyetle Ona intisap etmesin veya intisabına
ehemmiyet vermesin.
İçtihad
RisalesiElfâz-ı Kur'âniye ve tesbihât-ı
Nebeviyenin lâfızları câmid libas değil,
cesedin hayattar cildi gibidir; belki mürur-u
zamanla cilt olmuştur. Libas değiştirilir;
fakat cilt değişse vücuda zarardır. Belki
namazda ve ezandaki gibi elfâz-ı mübarekeler,
mânâ-yı örfîlerine alem ve nam olmuşlar.
Alem ve isim ise değiştirilmez.
Zîhayat cisimlerin
zerrâtı içinde, çekirdek ve tohumdaki gibi,
bir kısım zerreler öyle mânevî bir nura, bir
letâfete, bir meziyete mazhar oluyorlar ki, sair
zerrelere ve o koca ağaca bir ruh, bir sultan
hükmüne geçer.
İşte, azîm bir ağacın bütün zerrâtı
içinde bir kısım zerrelerin şu mertebeye
çıkmaları, o ağacın tabaka-i hayatında çok
devirleri ve nazik vazifeleri görmesiyle
olduğundan, gösteriyor ki, Sâni-i Hakîmin
emriyle vazife-i fıtrat içinde zerrâtın
envâ-ı harekâtına göre onlara tecellî eden
esmânın hesabına ve şerefine olarak birer
mânevî letâfet, birer mânevî nur, birer
makam, birer mânevî ders almalarını
gösteriyor.
Sakın, sakın! Dünya
cereyanları, hususan siyaset cereyanları ve
bilhassa harice bakan cereyanlar sizi tefrikaya
atmasın. Karşınızda ittihad etmiş dalâlet
fırkalarına karşı perişan etmesin! "El
hubbu fillah, Vel bu'zu fillah" düstur-u
Rahmânî yerine, el'iyazü billâh, "El
hubbu fissiyaseti, Vel bu'zu
lissiyaseti"düstur-u şeytanî hükmedip,
melek gibi bir hakikat kardeşine adâvet ve
elhannâs gibi bir siyaset arkadaşına muhabbet
ve taraftarlıkla zulmüne rıza gösterip
cinayetine mânen şerik eylemesin.
Tabiat dedikleri şey,
olsa olsa ve hakikat-i hariciye sahibi ise, ancak
bir san'at olabilir, sâni olamaz. Bir
nakıştır, nakkaş olamaz. Ahkâmdır, hâkim
olamaz. Bir şeriat-ı fıtriyedir, şâri'
olamaz. Mahlûk bir perde-i izzettir, hâlık
olamaz. Münfail bir fıtrattır, fâtır bir
fâil olamaz. Kanundur, kudret değildir, kadîr
olamaz. Mistardır, masdar olamaz.
Hâlık-ı Rahîm,
nev-i beşere verdiği nimetlerin mukabilinde
şükür istiyor. İsraf ise şükre zıttır,
nimete karşı hasâretli bir istihfaftır.
İktisat ise, nimete karşı ticaretli bir
ihtiramdır.
Evet, iktisat hem bir şükr-ü mânevî, hem
nimetlerdeki rahmet-i İlâhiyeye karşı bir
hürmet, hem kat'î bir surette sebeb-i bereket,
hem bedene perhiz gibi bir medar-ı sıhhat, hem
mânevî dilencilik zilletinden kurtaracak bir
sebeb-i izzet, hem nimet içindeki lezzeti
hissetmesine ve zâhiren lezzetsiz görünen
nimetlerdeki lezzeti tatmasına kuvvetli bir
sebeptir. İsraf ise, mezkûr hikmetlere muhalif
olduğundan, vahîm neticeleri vardır.
Şu Otuz Üç
Pencereli olan Otuz Üçüncü Mektup, imanı
olmayanı, inşaallah imana getirir. İmanı
zayıf olanın imanını kuvvetleştirir. İmanı
kavî ve taklidî olanın imanını tahkikî
yapar. İmanı tahkikî olanın imanını
genişlendirir. İmanı geniş olana, bütün
kemâlât-ı hakikiyenin medarı ve esası olan
marifetullahta terakkiyat verir, daha nuranî,
daha parlak manzaraları açar.
Madem havanın kudsî
vazifesinin, hikmet-i hilkatinin en mühimmi
budur. Ve rû i zemini radyolar vasıtasıyla bir
tek menzil hükmüne getirip nev-i beşere pek
büyük bir nimet-i İlâhiye olmaktır. Elbette
ve elbette, beşer, bu pek büyük nimete karşı
bir umumî şükür olarak o radyoları her
şeyden evvel kelimat-ı tayyibe olan
kelâmullahın, başta Kur'ân-ı Hakîm ve
hakikatleri ve imanın ve güzel ahlâkların
dersleri ve beşerin lüzumlu ve zarurî
menfaatlerine dair kelimatları olmalı ki, o
nimete şükür olsun. Yoksa nimet böyle
şükür görmezse, beşere zararlı düşer.
İnsanlar fıtraten
Hâlıkını pek ciddî severler ve Hâlıkları
onları hem sever, hem kendini onlara her vesile
ile sevdirir. Ve insanın istidadı ve cihazat-ı
mâneviyesi, başka bir bâki âleme ve ebedî
bir hayata bakıyor. Ve insanın kalbi ve şuuru,
bütün kuvvetiyle bekà istiyor ve lisanı,
hadsiz dualarıyla bekà için Hâlıkına
yalvarıyor.
Eğer iman olmazsa
veyahut isyan ile o iman tesir etmezse, hayat
zahirî ve kısacık bir zevk ve lezzetten ziyade
elemler, hüzünler, kederler verir. Eğer iman
hayata hayat olsa, o vakit hem geçmiş, hem
gelecek zamanlar imanın nuruyla ışıklanır ve
vücut bulur. Zaman-ı hazır gibi ruh ve kalbine
iman noktasında ulvi ve mânevî ezvâkı ve
envâr-ı vücudiyeyi veriyor.
***
Hayatın lezzetini ve zevkini isterseniz
hayatınızı iman ile hayatlandırınız ve
feraizle zinetlendiriniz ve günahlardan
çekinmekle muhafaza ediniz.
Ubudiyet, emr-i
İlâhîye ve rıza-yı İlâhîye bakar.
Ubudiyetin dâîsi emr-i İlâhî ve neticesi
rıza-yı Haktır. Semerâtı ve fevâidi
uhreviyedir.
***
Ey cirmi ve cismi küçük ve cürmü ve zulmü
büyük ve ayıp ve zenbi azîm biçare insan!
Kâinatın hiddetinden, mahlûkatın nefretinden,
mevcudatın öfkesinden kurtulmak istersen, işte
kurtulmanın çaresi: Kur'ân-ı Hakîmin daire-i
kudsiyesine girmektir ve Kur'ân'ın mübelliği
olan Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın
sünnet-i seniyyesine ittibâdır. Gir ve tâbi
ol.
Hem hak ve hakikati
dinleyen ve söyleyene sevap kazandıranlar
yalnız insanlar değildir. Cenâb-ı Hakkın
zîşuur mahlûkları ve ruhanîleri ve
melâikeleri kâinatı doldurmuş, her tarafı
şenlendirmişler. Madem çok sevap istersin;
ihlâsı esas tut ve yalnız rıza-yı İlâhîyi
düşün.
Ey âhiret kardeşlerim ve ey hizmet-i
Kur'âniyede arkadaşlarım! Bilirsiniz ve
biliniz:
Bu dünyada, hususan uhrevî hizmetlerde en
mühim bir esas, en büyük bir kuvvet, en makbul
bir şefaatçi, en metin bir nokta-i istinad, en
kısa bir tarîk-i hakikat, en makbul bir dua-yı
mânevî, en kerametli bir vesile-i makasıd, en
yüksek bir haslet, en sâfi bir ubudiyet,
İHLÂS'tır.
Hazırlanınız;
başka, daimî bir memlekete gideceksiniz. Öyle
bir memleket ki, bu memleket ona nisbeten bir
zindan hükmündedir. Padişahımızın makarr-ı
saltanatına gidip merhametine, ihsanlarına
mazhar olacaksınız-eğer güzelce bu fermanı
dinleyip itaat etseniz. Yoksa, isyan edip
dinlemezseniz, müthiş zindanlara
atılacaksınız."
Şu fâni masnuat fena için değil; bir parça
görünüp mahvolmak için
yaratılmamışlar-belki, vücutta kısa bir
zaman toplanıp, matlup bir vaziyet alıp, ta
suretleri alınsın, timsalleri tutulsun,
mânâları bilinsin, neticeleri zapt edilsin.
Meselâ, ehl-i ebed için daimî manzaralar nesc
edilsin. Hem âlem-i bekàda başka gayelere
medar olsun.
Eğer hastalık
olmazsa, sıhhat ve âfiyet gaflet verir,
dünyayı hoş gösterir, âhireti unutturur.
Kabri ve ölümü hatırına getirmek istemiyor.
Sermaye-i ömrünü bâd-ı heva boş yere sarf
ettiriyor.
Hastalık ise, birden gözünü açtırır.
Vücuduna ve cesedine der ki: "Lâyemut
değilsin, başıboş değilsin, bir vazifen var.
Gururu bırak, seni Yaratanı düşün, kabre
gideceğini bil, öyle hazırlan."
İşte hastalık bu nokta-i nazardan hiç
aldatmaz bir nâsih ve ikaz edici bir
mürşiddir. Ondan şekvâ değil, belki bu
cihette ona teşekkür etmek, eğer fazla ağır
gelse sabır istemek gerektir.
Bir valide
veledini tehlikeden kurtarmak için hiçbir
ücret istemeden ruhunu feda etmesi ve hakikî
bir ihlâs ile vazife-i fıtriyesi itibarıyla
kendini evlâdına kurban etmesi gösteriyor ki,
hanımlarda gayet yüksek bir kahramanlık var.
Bu kahramanlığın inkişafı ile hem hayat-ı
dünyeviyesini, hem hayat-ı ebediyesini onunla
kurtarabilir.
Kâinatta,
hususan zemin yüzünde, dehşetli ve daimî bir
faaliyet ve hallâkıyetin intizamla cereyanı
içinde merhametkârâne, müdebbirâne bir
rububiyet-i mutlaka, hadsiz zîhayatların
istiânelerine ve fiilen ve halen ve kalen
istimdatlarına ve dualarına kemâl-i hikmet ve
inayetle imdat ve her birine fiilen cevap vermek
tezahürü içinde bir ulûhiyet-i mutlaka, bir
mâbudiyet-i âmmenin tecelliyatı, umum
mahlûkatın, hususan zîhayatın ve bilhassa
insan taifelerinin fıtrî ve ihtiyarî binler
tarzdaki ibadetlerine mukabelesini akl-ı selim
ve iman gözü gördüğü gibi, bütün semâvî
fermanlar ve enbiyalar haber veriyorlar.