| Vecize RİSALE-İ
NUR KÜLLİYATINDAN VECİZELER
1.Bismillah her
hayrın başıdır.
2.Cennet
ucuz değil,cehennem dahi lüzumsuz değil.
3.Ey
insan! Düşün,sen âlâküllihal öleceksin.
4.Kabrin
arkası için çalışınız.Hakiki saadet lezzet
ondadır.
5.İslamiyet,bütün
insanlara bir nur,bir rahmettir.
6.Dost
istersen Allah yeter,Evet o dost ise her şey dosttur.
7.Nasihat
istersen ölüm yeter.Evet,ölümü düşünen hubbu
dünyadan kurtulur ve ahiretine ciddi çalışır.
8.Mal
istersen kanaat yeter.Evet kanaat eden,iktisat
eder;iktisat eden bereket bulur.
9.Cenâb-ı
Hak bir abdini severse, dünyayı ona küstürür.
10.Şöhret,
insanın malı olmayanı dahi insana mâleder.
11.İnsanları
canlandıran emeldir;öldüren yeisdir.
12.Menfaat
üzerine dönen siyaset, canavardır.
13.Bâtıl
şeyleri iyice tasvir, sâfi zihinleri idlâldir.
14.Sivrisineği
halk eden, güneşi dahi o halketmiştir.
15.Cennet
olmazsa cehennem tâzib etmez.
16.Ahiret
gibi, dünya saadeti dahi, ibadette Allaha”a asker
olmaktadır.
17.Size
böyle nimet eden bir zat, sizi başıboş bırakmaz ki
kabre girip kalkmamak üzere yatasınız.
18.Hakiki
ömrünü bulunduğun gün bil.
19.Allah”a
abd olana her şey musahhardır.Olmayana her şey
düşmandır.
20.Her
şey kader ile takdir edilmiştir. Kısmetine razı ol
ki, rahat edesin.
21.Ahirette
seni kurtaracak bir eserin olmadığı takdirde, fani
dünyada bıraktığın eserlere de kıymet verme.
22.Her
şeyi maddede arayanların akılları gözlerindedir;göz
ise maneviyatta kördür.
23.Aklı
başında olan insan, ne dünya umurundan kazandığına
mesrur ve ne de kaybettiği şeye mahzun olmaz.
24.Pirenin
midesini tanzim eden manzume-i Şemsiyeyi de o tanzim
etmiştir.
25.Güzel
gören güzel düşünür. Güzel düşünen, hayatından
lezzet alır.
26.
İhya-yı din, ihya-yı millettir. Hayat-ı din, nur-u
hayattır.
27.
Ömür sermayesi pek azdır. Lüzumlu işler pek çoktur.
28. Kâinatı Elinde
Tutamayan, Zerreyi Halkedemez.
29. Gençlik
nimetine bir şükür olarak, o tatlı nimeti iffette,
istikamette sarfetmek lâzım ve elzemdir.
30. İnsanın en
birinci üstadı ve tesirli muallimi, onun vâlidesidir.
31. İman hem
nurdur, hem kuvvettir. Evet hakikî imanı elde eden
adam, kâinata meydan okuyabilir.
32. Ölüm başka
bir bâki âleme gitmek ve iman vesikasıyla saadet
sarayına girmek için bir terhis tezkeresidir.
33. Hayırda ve
ihsanda israf olmadığı gibi, israfta da hiçbir
hayır yoktur.
34. Yer ve gök iki
muti' asker gibi emirlerine bakan bir zâta isyan
edilmez, edilmemeli.
35. Şükürde bir
zahmet yoktur. Bilakis nimetin lezzetini arttırır.
36. Acaba sırf
dünya için mi yaratılmışsın ki, bütün vaktini ona
sarfediyorsun!
37. Şu âlemde
mü'minin mü'mine karşı en büyük yardımı dua
iledir.
38. Cenab-ı
Hakk'ın rızası ihlas ile kazanılır. İhlas ise,
yapılan ibadetin yalnız emredildiği için
yapılmasıdır.
39.Ey insanlar!
Duanız olmazsa ne ehemmiyetiniz var.
40.Uyanmış,
insaniyeti tatmış, müstakbele ve ebede namzed olmuş
adam dinsiz yaşayamaz.
41.O”nu tanıyan
ve itaat eden zindanda dahi olsa bahtiyardır. Onu unutan
saraylarda da olsa zindandadır, bedbahttır.
42.İbadet,
şükürdür.Şükür, Mün”ime edilir,yani
ni”metleri veren zata şükür etmek vâciptir.
43.Ölüm o kadar
kat”i ve zahirdir ki; bu günün gecesi ve bu güzün
kışı gelmesi gibi ölüm başımıza gelecek.
44.Allah”a abd ve
asker olmak öyle lezzetli bir şereftir ki, tarif
edilmez.
45.Beşerin
bulaşık eli karışmamak şartıyla hiçbir şeyde
hakiki nezafetsizlik ve çirkinlik görünmüyor.
46.Gururu bırak,
aczini anla, malikini tanı, vazifeni bil, dünyaya ne
için geldiğini öğren.
47.Dünyanın
lezzetini, zevkini, saadetini, rahatını isterseniz,
meşru dairedeki keyfe iktifa ediniz, o keyfinize
kâfidir.
48.Kabir ehl-i iman
için bu dünyadan daha güzel bir alemin kapısıdır.
49.Beşerin
musibetini ikileştiren sabırsızlığın ve
tahammülsüzlüğün bir ilacı da oruçtur.
50.Namazın manası,
Cenâb-ı Hakk”ı tesbih ve ta”zim ve şükürdür.
51.İnsan bu aleme
ilim ve dua vasıtasıyla tekemmül etmek için
gelmiştir.
52.Lâyemut
değilsin, başıboş değilsin, bir vazifen var. Gururu
bırak, seni yaratanı düşün , kabre gireceğini bil,
öyle hazırlan.
BEDİÜZZAMAN SAİD NURSİ
VECİZELER 2
1-
Marîz bir asrın, hasta bir unsurun, alîl bir uzvun
reçetesi; ittiba'-ı Kur'andır.
2-
Azametli bahtsız bir kıt'anın, şanlı tali'siz bir
devletin, değerli sahibsiz bir kavmin reçetesi;
ittihad-ı İslâmdır.
3-
Arzı ve bütün nücum ve şümusu tesbih taneleri gibi
kaldıracak ve çevirecek kuvvetli bir ele mâlik olmayan
kimse, kâinatta dava-yı halk ve iddia-yı icad edemez.
Zira herşey, herşeyle bağlıdır.
4-
Haşirde bütün zevi-l ervahın ihyası; mevt-âlûd bir
nevm ile kışta uyuşmuş bir sineğin baharda ihya ve
inşasından kudrete daha ağır olamaz. Zira kudret-i
ezeliye zâtiyedir; tegayyür edemez, acz tahallül
edemez, avaik tedahül edemez. Onda meratib olamaz, herşey
ona nisbeten birdir.
5-
Sivrisineğin gözünü halkeden, Güneş'i dahi o
halketmiştir.
6-
Pirenin midesini tanzim eden, Manzume-i Şemsiyeyi de o
tanzim etmiştir.
7-
Kâinatın te'lifinde öyle bir i'caz var ki; bütün
esbab-ı tabiiye farz-ı muhal olarak muktedir birer fâil-i
muhtar olsalar, yine kemal-i acz ile o i'caza karşı
secde ederek SUBHANEKE LA KUDRETE LENA İNNEKE ENTEL
AZİZÜL HAKİM diyeceklerdir.
8-
Esbaba tesir-i hakikî verilmemiş, vahdet ve celal öyle
ister. Lâkin mülk cihetinde esbab dest-i kudrete perde
olmuştur, izzet ve azamet öyle ister. Tâ nazar-ı
zahirde, dest-i kudret mülk cihetindeki umûr-u hasise
ile mübaşir görülmesin.
9-
Mahall-i taalluk-u kudret olan herşeydeki melekûtiyet
ciheti şeffaftır, nezihtir.
10-
Âlem-i şehadet, avalim-ül guyub üstünde tenteneli
bir perdedir.
11-
Bir noktayı tam yerinde icad etmek için, bütün
kâinatı icad edecek bir kudret-i gayr-ı mütenahî
lâzımdır. Zira şu kitab-ı kebir-i kâinatın herbir
harfinin, bahusus zîhayat herbir harfinin, herbir
cümlesine müteveccih birer yüzü, nâzır birer gözü
vardır.
12-
Meşhurdur ki: Hilâl-i îde bakarlardı. Kimse birşey görmedi.
İhtiyar bir zât yemin ederek "Hilâli
gördüm." dedi. Halbuki gördüğü hilâl değil,
kirpiğinin tekavvüs etmiş beyaz bir kılı idi. O kıl
nerede? Kamer nerede? Harekât-ı zerrat nerede? Fâil-i
teşkil-i enva' nerede?
13-
Tabiat, misalî bir matbaadır, tâbi' değil;
nakıştır, nakkaş değil; kabildir, fâil değil;
mistardır, masdar değil; nizamdır, nâzım değil;
kanundur, kudret değil; şeriat-ı iradiyedir,
hakikat-ı hariciye değil.
14-
Fıtrat-ı zîşuur olan vicdandaki incizab ve cezbe, bir
hakikat-ı cazibedarın cezbesiyledir.
15-
Fıtrat yalan söylemez. Bir çekirdekteki meyelan-ı nümuvv
der: "Ben sünbülleneceğim, meyve
vereceğim." Doğru söyler. Yumurtada bir meyelan-ı
hayat var. Der: "Piliç olacağım." Biiznillah
olur. Doğru söyler. Bir avuç su, meyelan-ı incimad
ile der: "Fazla yer tutacağım." Metin demir
onu yalan çıkaramaz; sözünün doğruluğu demiri parçalar.
Şu meyelanlar, iradeden gelen evamir-i tekviniyenin
tecellileridir, cilveleridir.
16-
Karıncayı emirsiz, arıyı ya'subsuz bırakmayan
kudret-i ezeliye; elbette beşeri nebisiz bırakmaz.
Âlem-i şehadetteki insanlara inşikak-ı Kamer, bir
mu'cize-i Ahmediye (A.S.M.) olduğu gibi, mi'rac dahi
âlem-i melekûttaki melaike ve ruhaniyata karşı bir
mu'cize-i kübra-yı Ahmediyedir ki; nübüvvetinin
velayeti bu keramet-i bahire ile isbat edilmiştir ve o
parlak zât, berk ve Kamer gibi melekûtta şu'le-feşan
olmuştur.
17-
Kelime-i şehadetin iki kelâmı birbirine şahiddir.
Birincisi ikincisine bürhan-ı limmîdir; ikincisi
birincisine bürhan-ı innîdir.
18-
Hayat, kesrette bir çeşit tecelli-i vahdettir. Onun için
ittihada sevkeder. Hayat, bir şeyi herşeye mâlik eder.
19-
Ruh, bir kanun-u zîvücud-u haricîdir, bir namus-u zîşuurdur.
Sabit ve daim fıtrî kanunlar gibi, ruh dahi âlem-i
emirden, sıfat-ı iradeden gelmiş, kudret ona vücud-u
hissî giydirmiştir. Bir seyyale-i latifeyi o cevhere
sadef etmiştir. Mevcud ruh, makul kanunun kardeşidir.
İkisi hem daimî, hem âlem-i emirden gelmişlerdir.
Şayet nevilerdeki kanunlara kudret-i ezeliye bir vücud-u
haricî giydirseydi, ruh olurdu. Eğer ruh, vücudu çıkarsa,
şuuru başından indirse, yine lâyemut bir kanun
olurdu.
20-
Ziya ile mevcudat görünür, hayat ile mevcudatın
varlığı bilinir. Herbirisi birer keşşaftır.
21-
Nasraniyet, ya intifa veya ıstıfa edip İslâmiyet'e
karşı terk-i silâh edecektir. Nasraniyet birkaç defa
yırtıldı, protestanlığa geldi. Protestanlık da
yırtıldı, tevhide yaklaştı. Tekrar yırtılmağa
hazırlanıyor. Ya intifa bulup sönecek veya hakikî
Nasraniyetin esasını câmi' olan hakaik-i İslâmiyeyi
karşısında görecek, teslim olacaktır.
İşte
bu sırr-ı azîme, Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü
Vesselâm işaret etmiştir ki: "Hazret-i İsa nâzil
olup gelecek, ümmetimden olacak, şeriatımla amel
edecektir."
22-
Cumhur-u avamı, bürhandan ziyade, me'hazdaki kudsiyet
imtisale sevkeder.
23-
Şeriatın yüzde doksanı -zaruriyat ve müsellemat-ı
diniye- birer elmas sütundur. Mesail-i içtihadiye-i
hilafiye, yüzde ondur. Doksan elmas sütun, on altunun
himayesine verilmez. Kitablar ve içtihadlar Kur'ana
dûrbîn olmalı, âyine olmalı; gölge ve vekil olmamalı!
24-
Her müstaid; nefsi için içtihad edebilir, teşri'
edemez.
25-
Bir fikre davet, cumhur-u ülemanın kabulüne
vâbestedir. Yoksa davet bid'attır, reddedilir.
26-
İnsan fıtraten mükerrem olduğundan, hakkı arıyor.
Bazan bâtıl eline gelir; hak zannederek koynunda
saklar. Hakikatı kazarken, ihtiyarsız dalalet başına
düşer; hakikat zannederek kafasına giydiriyor.
27-
Birbirinden eşeff ve eltaf, kudretin çok âyineleri
vardır; sudan havaya, havadan esîre, esîrden âlem-i
misale, âlem-i misalden âlem-i ervaha, hattâ zamana,
fikre tenevvü' ediyor. Hava âyinesinde bir kelime
milyonlar kelimat olur. Kalem-i kudret, şu sırr-ı
tenasülü pek acib istinsah ediyor. İn'ikas, ya hüviyeti
veya hüviyetle mahiyeti tutar. Kesifin timsalleri birer
meyyit-i müteharriktir. Bir ruh-u nuranînin kendi
âyinelerinde olan timsalleri, birer hayy-ı
murtabıttır; aynı olmasa da, gayrı da değildir.
28-
Şems hareket-i mihveriyesiyle silkinse, meyveleri düşmez;
silkinmezse, yemişleri olan seyyarat düşüp dağılacaktır.
29-
Nur-u fikir, ziya-yı kalb ile ışıklanıp mezcolmazsa,
zulmettir, zulüm fışkırır. Gözün muzlim nehar-ı
ebyazı, muzii (Haşiye) leyle-i süveyda ile mezcolmazsa
basarsız olduğu gibi, fikret-i beyzada süveyda-i kalb
bulunmazsa, basiretsizdir.
(Haşiye):
Meali: Gözün gündüze benzeyen beyazı, geceye
benzeyen siyahlığıyla beraber olmazsa; göz, göz
olmaz.
30-
İlimde iz'an-ı kalb olmazsa, cehildir. İltizam başka,
itikad başkadır.
31-
Bâtıl şeyleri iyice tasvir, safi zihinleri idlâldir.
32-
Âlim-i mürşid, koyun olmalı; kuş olmamalı. Koyun,
kuzusuna süt; kuş, yavrusuna kay verir.
33-
Bir şey'in vücudu, bütün eczasının vücuduna
vâbestedir. Ademi ise, bir cüz'ünün ademiyle olduğundan;
zaîf adam, iktidarını göstermek için tahrib tarafdarı
oluyor, müsbet yerine menfîce hareket ediyor.
34-
Desatir-i hikmet, nevamis-i hükûmetle; kavanin-i hak,
revabıt-ı kuvvetle imtizac etmezse cumhur-u avamda müsmir
olamaz.
35-
Zulüm, başına adalet külâhını geçirmiş;
hıyanet, hamiyet libasını giymiş; cihada bagy ismi
takılmış, esarete hürriyet namı verilmiş. Ezdad,
suretlerini mübadele etmişler.
36-
Menfaat üzerine dönen siyaset, canavardır.
37-
Aç canavara karşı tahabbüb; merhametini değil,
iştihasını açar. Hem de diş ve tırnağının
kirasını da ister.
38-
Zaman gösterdi ki: Cennet ucuz değil, Cehennem dahi lüzumsuz
değil.
39-
Dünyaca havas tanınan insanlardaki meziyet, sebeb-i
tevazu' ve mahviyet iken; tahakküm ve tekebbüre sebeb
olmuştur. Fukaranın aczi, avamın fakrı sebeb-i
merhamet ve ihsan iken; esaret ve mahkûmiyetlerine
müncer olmuştur.
40-
Bir şeyde mehasin ve şeref hasıl oldukça, havassa peşkeş
ederler; seyyiat olsa, avama taksim ederler.
41-
Gaye-i hayal olmazsa veyahut nisyan veya tenasi edilse;
ezhan enelere dönüp etrafında gezerler.
42-
Bütün ihtilalat ve fesadın asıl madeni ve bütün
ahlâk-ı rezilenin muharrik ve menba'ı tek iki
kelimedir:
Birinci
Kelime: "Ben tok olsam, başkası açlıktan ölse
bana ne!"
İkinci
Kelime: "İstirahatim için zahmet çek; sen çalış,
ben yiyeyim."
Birinci
kelimenin ırkını kesecek tek bir devası var ki, o da
vücub-u zekattır.
İkinci
kelimenin devası, hurmet-i ribadır. Adalet-i Kur'aniye
âlem kapısında durup, ribaya "Yasaktır, girmeye
hakkın yoktur" der. Beşer bu emri dinlemedi, büyük
bir sille yedi. Daha müdhişini yemeden, dinlemeli!..
43-
Devletler, milletler muharebesi; tabakat-ı beşer
muharebesine terk-i mevki ediyor. Zira beşer esir olmak
istemediği gibi, ecîr olmak da istemez.
44-
Tarîk-ı gayr-ı meşru ile bir maksadı takib eden,
galiben maksudunun zıddıyla ceza görür, Avrupa
muhabbeti gibi gayr-ı meşru muhabbetin akibetinin mükâfatı,
mahbubun gaddarane adavetidir.
45-
Maziye, mesaibe kader nazarıyla ve müstakbele, maasiye
teklif noktasında bakmak lâzımdır. Cebr ve İtizal,
burada barışırlar.
46-
Çaresi bulunan şeyde acze, çaresi bulunmayan şeyde
ceza'a iltica etmemek gerektir.
47-
Hayatın yarası iltiyam bulur. İzzet-i İslâmiyenin ve
namusun ve izzet-i milliyenin yaraları pek derindir.
48-
Öyle zaman olur ki; bir kelime bir orduyu batırır, bir
gülle otuz milyonun mahvına sebeb olur. (Haşiye) Öyle
şerait tahtında olur ki; küçük bir hareket, insanı
a'lâ-yı illiyyîne çıkarır ve öyle hal olur ki;
küçük bir fiil, insanı esfel-i safilîne indirir.
(Haşiye):
Sırp bir neferin Avusturya Veliahdine attığı bir tek
gülle; eski harb-i umumîyi patlattırdı, otuz milyon nüfusun
mahvına sebeb oldu.
49-
Bir tane sıdk, bir harman yalanları yakar. Bir tane
hakikat, bir harman hayalata müreccahtır. LA YELZEMU
MİN LÜZUMİ SIDKİ KÜLLİ KAVLİN KAVLÜ KÜLLİ SIDK
Her
sözün doğru olmalı; fakat her doğruyu söylemek, doğru
değil.
50-
Güzel gören, güzel düşünür. Güzel düşünen,
hayatından lezzet alır.
51-
İnsanları canlandıran emeldir; öldüren ye'stir.
52-
Eskiden beri i'la-yı kelimetullah ve beka-yı
istiklaliyet-i İslâm için farz-ı kifaye-i cihadı
deruhde ile kendini, yek-vücud olan âlem-i İslâm'a
fedaya vazifedar ve hilafete bayrakdar görmüş olan bu
devlet-i İslâmiyenin felâketi; âlem-i İslâmın
saadet ve hürriyet-i müstakbelesiyle telafi
edilecektir. Zira şu musibet, maye-i hayatımız olan
uhuvvet-i İslâmiyenin inkişafını hârikulâde ta'cil
etti.
53-
Hristiyanlığın malı olmayan mehasin-i medeniyeti ona
mal etmek ve İslâmiyetin düşmanı olan tedenniyi ona
dost göstermek, feleğin ters dönmesine delildir.
54-
Paslanmış bîhemta bir elmas, daima mücella cama
müreccahtır.
55-
Herşeyi maddede arayanların akılları gözlerindedir,
göz ise maneviyatta kördür.
56-
Mecaz, ilmin elinden cehlin eline düşse, hakikata
inkılab eder; hurafata kapı açar.
57-
İhsan-ı İlahîden fazla ihsan, ihsan değildir. Her
şeyi, olduğu gibi tavsif etmek gerektir.
58-
Şöhret, insanın malı olmayanı dahi insana maleder.
59-
Hadîs, maden-i hayat ve mülhim-i hakikattır.
60-
İhya-yı din, ihya-yı millettir. Hayat-ı din, nur-u
hayattır.
61-
Nev'-i beşere rahmet olan Kur'an; ancak umumun, lâakal
ekseriyetin saadetini tazammun eden bir medeniyeti kabul
eder. Medeniyet-i hazıra, beş menfî esas üzerine
teessüs etmiştir:
1-
Nokta-i istinadı, kuvvettir. O ise, şe'ni tecavüzdür.
2-
Hedef-i kasdı menfaattır. O ise, şe'ni tezahümdür.
3-
Hayatta düsturu, cidaldir. O ise, şe'ni, tenazu'dur.
4-
Kitleler mabeynindeki rabıtası, âheri yutmakla
beslenen unsuriyet ve menfî milliyettir. O ise, şe'ni müdhiş
tesadümdür.
5-
Cazibedar hizmeti, heva ve hevesi teşci' ve arzularını
tatmindir. O heva ise, insanın mesh-i manevîsine
sebebdir.
Şeriat-ı
Ahmediyenin (A.S.M.) tazammun ettiği ve emrettiği
medeniyet ise: Nokta-i istinadı, kuvvete bedel haktır
ki; şe'ni, adalet ve tevazündür. Hedefi de, menfaat
yerine fazilettir ki; şe'ni, muhabbet ve tecazübdür.
Cihet-ül vahdet de, unsuriyet ve milliyet yerine, rabıta-i
dinî ve vatanî ve sınıfîdir ki; şe'ni samimî
uhuvvet ve müsalemet ve haricin tecavüzüne karşı,
yalnız tedafü'dür. Hayatta, düstur-u cidal yerine
düstur-u teavündür ki; şe'ni, ittihad ve tesanüddür.
Heva yerine hüdadır ki; şe'ni, insaniyeten terakki ve
ruhen tekâmüldür.
Mevcudiyetimizin
hâmisi olan İslâmiyetten elini gevşetme, dört el ile
sarıl; yoksa mahvolursun.
62-
Musibet-i âmme, ekseriyetin hatasından terettüb eder.
Musibet; cinayetin neticesi, mükâfatın mukaddemesidir.
63-
Şehid kendini hayy bilir. Feda ettiği hayatı,
sekeratı tatmadığından, gayr-ı münkatı' ve bâki
görüyor. Yalnız daha nezih olarak buluyor.
64-
Adalet-i mahza-i Kur'aniye; bir masumun hayatını ve
kanını, hattâ umum beşer için de olsa, heder etmez.
İkisi nazar-ı kudrette bir olduğu gibi, nazar-ı
adalette de birdir. Hodgâmlık ile, öyle insan olur ki;
ihtirasına mani herşey'i, hattâ elinden gelirse
dünyayı harab ve nev'-i beşeri mahvetmek ister.
65-
Havf ve za'f, tesirat-ı hariciyeyi teşci' eder.
66-
Muhakkak maslahat, mevhum mazarrata feda edilmez.
67-
Şimdilik İstanbul siyaseti, İspanyol hastalığı gibi
bir hastalıktır.
68-
Deli adama "iyisin, iyisin" denilse
iyileşmesi, iyi adama "fenasın, fenasın"
denilse fenalaşması nâdir değildir.
69-
Düşmanın düşmanı, düşman kaldıkça dosttur; düşmanın
dostu, dost kaldıkça düşmandır.
70-
İnadın işi: Şeytan birisine yardım etse;
"Melektir" der, rahmet
okur;
muhalifinde melek görse, "libasını değiştirmiş
şeytandır." der, lanet eder.
71-
Bir derdin dermanı, başka bir derde zehir olabilir. Bir
derman, haddinden geçse, dert getirir.
72-
EL CEMİYYETÜLLETİ FİHET TESANÜDÜ ALETÜN HULİKAT
Lİ TAHRİKİS SEKENAT... VEL CEMİYYETÜLLETİ FİHET
TEHASÜDÜ ALETÜN HULİKAT Lİ TESKİNİL HAREKET...
73-
Cemaatte vâhid-i sahih olmazsa; cem' ve zamm, kesir darbı
gibi küçültür. (Haşiye)
(Haşiye):
Hesabda malûmdur ki; darb ve cem', ziyadeleştirir. Dört
kerre dört, onaltı olur. Fakat kesirlerde darb ve cem',
bilakis küçültür. Sülüsü sülüs ile darbetmek,
tüsü' olur; yani, dokuzda bir olur. Aynen onun gibi,
insanlarda sıhhat ve istikamet ile vahdet olmazsa;
ziyadeleşmekle küçülür, bozuk olur, kıymetsiz olur.
74-
Adem-i kabul, kabul-ü ademle iltibas olunur. Adem-i
kabul; adem-i delil-i sübut, onun delilidir. Kabul-ü
adem, delil-i adem ister. Biri şek, biri inkârdır.
75-
İmanî mes'elelerde şübhe, bir delili, hattâ yüz
delili atsa da; medlûle îras-ı zarar edemez. Çünki
binler delil var.
76-
Sevad-ı a'zama ittiba edilmeli. Ekseriyete ve sevad-ı
a'zama dayandığı zaman, lâkayd Emevîlik, en nihayet
Ehl-i Sünnet cemaatine girdi. Adedce ekalliyette kalan
salabetli Alevîlik, en nihayet az bir kısmı Râfızîliğe
dayandı.
77-
Hakta ittifak, ehakta ihtilaf olduğundan; bazan hak,
ehaktan ehaktır; hasen, ahsenden ahsendir. Herkes kendi
mesleğine "Hüve hak" demeli, "Hüve-l
hak" dememeli. Veyahut "Hüve hasen"
demeli, "Hüve-l hasen" dememeli.
78-
Cennet olmazsa, Cehennem tazib etmez.
79-
Zaman ihtiyarlandıkça, Kur'an gençleşiyor; rumuzu
tavazzuh ediyor. Nur, nâr göründüğü gibi; bazan
şiddet-i belâgat dahi, mübalağa görünür.
80-
Hararetteki meratib, bürûdetin tahallülü iledir;
hüsündeki derecat, kubhun tedahülü iledir. Kudret-i
ezeliye zâtiyedir, lâzımedir, zaruriyedir; acz tahallül
edemez, meratib olamaz, herşey ona nisbeten müsavidir.
81-
Şemsin feyz-i tecellisi olan timsali, denizin sathında
ve denizin katresinde aynı hüviyeti gösteriyor.
82-
Hayat, cilve-i tevhiddendir, müntehası da vahdet
kesbediyor.
83-
İnsanlarda veli, Cum'ada dakika-i icabe, Ramazanda
Leyle-i Kadir, Esma-i Hüsnada İsm-i A'zam, ömürde
ecel meçhul kaldıkça; sair efrad dahi kıymetdar
kalır, ehemmiyet verilir. Yirmi sene mübhem bir ömür,
nihayeti muayyen bin sene ömre müreccahtır.
84-
Dünyada masiyetin akibeti, ikab-ı uhrevîye delildir.
85-
Rızk, hayat kadar kudret nazarında ehemmiyetlidir.
Kudret çıkarıyor, kader giydiriyor, inayet besliyor.
Hayat; muhassal-ı mazbuttur, görünür. Rızk; gayr-ı
muhassal, tedricî münteşirdir, düşündürür. Açlıktan
ölmek yoktur. Zira bedende şahm ve saire suretinde
iddihar olunan gıda bitmeden evvel ölüyor. Demek,
terk-i âdetten neş'et eden maraz öldürür; rızıksızlık
değil.
86-
Âkil-ül lahm vahşilerin helâl rızıkları,
hayvanatın hadsiz cenazeleridir; hem rûy-i zemini
temizliyorlar, hem rızıklarını buluyorlar.
87-
Bir lokma kırk paraya, diğer bir lokma on kuruşa.
Ağıza girmeden ve boğazdan geçtikten sonra birdirler.
Yalnız, birkaç saniye ağızda bir fark var. Müfettiş
ve kapıcı olan kuvve-i zaikayı taltif ve memnun etmek
için birden ona gitmek, israfın en sefihidir.
88-
Lezaiz çağırdıkça, sanki yedim demeli. Sanki yedimi
düstur yapan; "Sanki yedim" namındaki bir
mescidi yiyebilirdi, yemedi.
89-
Eskiden ekser İslâm aç değildi, tereffühe ihtiyar
vardı. Şimdi açtır, telezzüze ihtiyar yoktur.
90-
Muvakkat lezzetten ziyade, muvakkat eleme tebessüm
etmeli; hoş geldin demeli. Geçmiş lezaiz, ah vah
dedirtir. "Ah!" müstetir bir elemin tercümanıdır.
Geçmiş âlâm, "Oh!" dedirtir. O
"Oh" muzmer bir lezzet ve nimetin muhbiridir.
91-
Nisyan dahi bir nimettir. Yalnız her günün âlâmını
çektirir, müterakimi unutturur.
92-
Derece-i hararet gibi, her musibette bir derece-i nimet
vardır. Daha büyüğünü düşünüp, küçükteki
derece-i nimeti görüp, Allah'a şükretmeli. Yoksa
isti'zam ile üflense, şişer; merak edilse, ikileşir;
kalbdeki misali, hayali, hakikata inkılab eder.. o da
kalbi döver.
93-
Her adam için, heyet-i içtimaiyede görmek ve
görünmek için mertebe denilen bir penceresi vardır. O
pencere kamet-i kıymetinden yüksek ise, tekebbür ile
tetavül edecek; eğer kamet-i kıymetinden aşağı ise,
tevazu' ile tekavvüs edecek ve eğilecek.. tâ o
seviyede görsün ve görünsün. İnsanda büyüklüğün
mikyası; küçüklüktür, yani tevazu'dur. Küçüklüğün
mizanı; büyüklüktür, yani tekebbürdür.
94-
Zaîfin kavîye karşı izzet-i nefsi, kavîde tekebbür
olur; kavînin zaîfe karşı tevazu'u, zaîfte tezellül
olur. Bir ulü-l emrin makamındaki ciddiyeti, vakardır;
mahviyeti, zillettir.. hanesindeki ciddiyeti, kibirdir;
mahviyeti tevazu'dur. Ferd mütekellim-i vahde olsa,
müsamahası ve fedakârlığı amel-i sâlihtir;
mütekellim-i maalgayr olsa, hıyanettir, amel-i
talihtir. Bir şahıs, kendi namına hazm-ı nefs eder,
tefahur edemez; millet namına tefahur eder, hazm-ı nefs
edemez.
95-
Tertib-i mukaddematta "tefviz" tenbelliktir,
terettüb-ü neticede tevekküldür. Semere-i sa'yine ve
kısmetine rıza; kanaattır, meyl-i sa'yi
kuvvetlendirir. Mevcuda iktifa, dûn-himmetliktir.
96-
Evamir-i şer'iyeye karşı itaat ve isyan olduğu gibi,
evamir-i tekviniyeye karşı da itaat ve isyan vardır.
Birincisinde mükâfat ve mücazatın ekseri âhirette;
ikincisinde, ağlebi dünyada olur. Meselâ: Sabrın mükâfatı
zaferdir, ataletin mücazatı sefalettir, sa'yin sevabı
servettir, sebatın mükâfatı galebedir. Müsavatsız
adalet, adalet değildir.
97-
Temasül tezadın sebebidir, tenasüb tesanüdün esasıdır,
sıgar-ı nefs tekebbürün menba'ıdır, za'f gururun
madenidir, acz muhalefetin menşeidir, merak ilmin
hocasıdır.
98-
Kudret-i Fâtıra ihtiyaç ile, hususan açlık
ihtiyacıyla; başta insan bütün hayvanatı
gemlendirip, nizama sokmuş. Hem âlemi herc ü mercden
halas edip, hem ihtiyacı medeniyete üstad ederek,
terakkiyatı temin etmiştir.
99-
Sıkıntı, sefahetin muallimidir. Ye's, dalalet-i
fikrin; zulmet-i kalb, ruh sıkıntısının
menba'ıdır.
100-
İZA TEENNES ERRİCALÜ BİTTEHEVVÜSİ... TERECCELEN
NİSAİ BİL TEVAKKUHİ
Bir
meclis-i ihvana güzel bir karı girdikçe; riya,
rekabet, hased damarı intibah eder. Demek inkişaf-ı
nisvandan, medenî beşerde ahlâk-ı seyyie inkişaf
eder.
101-
Beşerin şimdiki seyyiat-âlûd hırçın ruhunda, mütebessim
küçük cenazeler olan suretlerin rolü ehemmiyetlidir.
102-
Memnu' heykel; ya bir zulm-ü mütehaccir, ya bir heves-i
mütecessim veya bir riya-yı mütecessiddir.
103-
İslâmiyetin müsellematını tamamen imtisal ettiği
cihetle bihakkın daire-i dâhiline girmiş zâtta;
meyl-üt tevsi' meyl-üt tekemmüldür. Lâkaydlık ile
haricde sayılan zâtta meyl-üt tevsi', meyl-üt
tahribdir. Fırtına ve zelzele zamanında; değil içtihad
kapısını açmak, belki pencerelerini de kapatmak
maslahattır. Lâübaliler ruhsatlarla okşanılmaz;
azimetlerle, şiddetle ikaz edilir.
104-
Bîçare hakikatlar, kıymetsiz ellerde kıymetsiz olur.
105-
Küremiz hayvana benziyor, âsâr-ı hayat gösteriyor.
Acaba yumurta kadar küçülse, bir nevi hayvan olmayacak
mıdır? Veya bir mikrop küremiz kadar büyüse, ona
benzemeyecek midir? Hayatı varsa, ruhu da vardır.
Âlem, insan kadar küçülse, yıldızları zerrat ve
cevahir-i ferdiye hükmüne geçse; o da bir hayvan-ı zîşuur
olmayacak mıdır? Allah'ın böyle çok hayvanları var.
106-
Şeriat ikidir:
Birincisi:
Âlem-i asgar olan insanın ef'al ve ahvalini tanzim eden
ve sıfat-ı kelâmdan gelen bildiğimiz şeriattır.
İkincisi:
İnsan-ı ekber olan âlemin harekât ve sekenatını
tanzim eden, sıfat-ı iradeden gelen şeriat-ı kübra-yı
fıtriyedir ki; bazan yanlış olarak tabiat tesmiye
edilir. Melaike bir ümmet-i azîmedir ki, sıfat-ı
iradeden gelen ve şeriat-ı fıtriye denilen evamir-i
tekviniyesinin hamelesi ve mümessili ve
mütemessilleridirler.
107-
İZA VEZENTE BEYNE HAVASSİ HÜVEYNETİN
HURDEBİNİYYETİN VE HAVASSİL İNSANİ TERA SİRRAN
ACİBEN ... İNNEL İNSANE KESURETİ YASİN KÜTİBE
FİHA SURETÜ YASİN...
108-
Maddiyyunluk manevî taundur ki, beşere şu müdhiş
sıtmayı tutturdu, gazab-ı İlahîye çarptırdı.
Telkin ve tenkid kabiliyeti tevessü' ettikçe, o taun da
tevessü' eder
109-
En bedbaht, en muzdarib, en sıkıntılı; işsiz
adamdır. Zira atalet ademin biraderzadesidir; sa'y, vücudun
hayatı ve hayatın yakazasıdır.
110-
Ribanın kap ve kapıları olan bankaların nef'i;
beşerin fenası olan gâvurlara ve onların en
zalimlerine ve bunların en sefihlerinedir. Âlem-i İslâma
zarar-ı mutlaktır; mutlak beşerin refahı nazara
alınmaz. Zira gâvur harbî ve mütecaviz ise,
hürmetsiz ve ismetsizdir.
111-
Cum'ada hutbe; zaruriyat ve müsellematı tezkirdir,
nazariyatı talim değildir. İbare-i Arabiye daha ulvî
ihtar eder. Hadîs ile âyet müvazene edilse, görünür
ki; beşerin en beligi dahi, âyetin belâgatına
yetişemez, ona benzemez.
Said Nursî
|